ULUSLARARASI BİR CEZA HUKUKU SEMPOZYUMUNDAN NOTLAR*

Yrd.Doç.Dr. Yener ÜNVER·

Aşağıdaki açıklamalarımız dünyanın bir çok ülkesinden ceza hukukçusunun katıldığı uluslararası bir Sempozyumda sunulan ve mazeretleri dolayısıyla bizzat katılamamakla birlikte tebliğlerini göndererek katkıda bulunan iki hukukçunun tebliğleri hakkında özet bilgileri içermektedir. Bu Sempozyumda sunulan tebliğlerin tam metinleri, İngilizce sunulan tebliğler, açılış ve kapanış konuşmaları, oturum yöneticilerinin konulara ilişkin ön açıklamaları, sentez raporu, en az sunulan tebliğler kadar ilginç ve önemli açıklamaları içeren tebliğlerin tartışılması bölümlerine ilişkin bant çözümü metinleri ve hukuk eğitiminin iyileştirilmesine ilişkin olarak yapılan özel oturuma ilişkin bant çözümleri yakında yayınlanacak başka bir çalışmamızda yer alacaktır.

Beş gün süren bu sempozyumun ilk ve son günlerinde tek bir salonda yapılan genel toplantılarda her biri bağımsız konulara ilişkin olan tebliğler sunulmuş, diğer günlerde ise yukarıda belirtilen nitelikte genel birkaç tebliğ yanında, asıl olarak aynı anda üç ayrı salonda üçer ayrı konu başlığı altında ve seksiyon türü bir çalışmayla çeşitli tebliğler sunulmuştur. Daha sonraki bir çalışmamızda bu sempozyumla ilgili tüm dokümanı Türkçe olarak meslektaşlarımızın bilgisine sunacağımız için, aşağıda detaylı açıklamalara girmeden ve bu çalışmanın amacına bağlı kalarak, önce her birisi ayrı konu başlığını içeren genel nitelikli toplantılarda sunulan tebliğlere ve daha sonra ise seksiyon çalışmaları halinde sunulan tebliğlere ilişkin özet bilgi aktarılacaktır. Toplantıya katılan hukukçuların isimlerinin yanında parantez içinde yazılan şehir isimleri, bu kişilerin toplantıya hangi şehirden katıldığını göstermektedir.

A) GENEL TOPLANTILARDA SUNULAN TEBLİĞLER

               (1) Genel toplantılarda sunulan tebliğlerden ilki Prof.Dr.H.J. Albrecht'in (Freiburg) sunduğu "Suçluluğun Gelişimi, Nedenleri ve Suç Politikasının Rolü" konulu tebliğdir. Konuşmacı birçok Avrupa ülkesi ile A.B.D. ve İngiltere'yi kapsayan ve istatistiki rakamlara dayalı açıklamalarında, önce 20. yüzyılın ikinci yarısında suçluluğun dikkati çekecek kadar önemli orandaki artışına değinmiş ve bu dönemdeki durumla 19. yüzyıldaki durumu karşılaştırmıştır. Bu suçluluk oranlarının bazı ülkelerde farklı seyrettiğini, son yıllarda suçluluk sayısında bir düşüşün olduğu hususunda Kuzey Amerika ile Batı Avrupa'da kriminologları arasında bir görüş birliğine gidildiğini vurgulamıştır. Konuşmacı buna örnek olarak, ABD. ve İngiltere-Galler ülkesi ile diğer birçok ülkedeki suçluluk sayısındaki düşüşe ilişkin rakamları vermiştir. Prof.Albrecht'e göre, özellikle 90'lı yılların ortalarından itibaren toplum açısından çok önemli görülen konut dokunulmazlığını ihlal, yağma, hırsızlık ve adam öldürme suçlarının sayısında ABD. ile birçok Batı Avrupa ülkesinde belirgin bir düşüş gözlemlenmiştir. Özellikle uyuşturucu madde suçları, cinsel suçlar ve müessir fiil suçlarının sayısındaki azalmaya polisiye önlemlerle birlikte, ihbar, şikayet vb.deki artışı neden olarak gösteren Prof.Albrecht, bu düşüncelerini yalnızca polis istatistiklerinin değil, birçok ülkedeki uzun süreye yayılan suçluluğun saptanmasına ilişkin alternatif metotların sonuçlarının da desteklediğini belirtmiştir.

Prof.Albrecht, suçluluk sayısındaki azalmanın İngiltere, A.B.D. ve Batı Avrupa alanıyla sınırlı bulunduğuna dikkat çekerek, buna karşılık eski Doğu Bloku'na dahil ülkelerde bu blokun çözülmesinden sonra günümüze kadar olan süreçte, özellikle de toplumsal ve ekonomik değişiklikler dolayısıyla, suçluluk oranında belirgin bir artışın olduğunu ifade etmiştir. Ancak konuşmacı, sayısal bir karşılaştırmada polis istatistikleri dikkate alındığında, Doğu ve Merkezi Avrupa'daki suçluluk sayısının önemli bir oranın altında olduğunu ayrıca vurgulamıştır.

               Konuşmacı başka önemli bir nokta olarak, özellikle son yirmi yıldır tüm dikkatlerin ve istatistiki incelemelerdeki yoğunluğun, organize suçluluk, uluslararası nitelikteki suçlar ve yeni suç tiplerine verilmesi nedeniyle, diğer suçluluk türlerinin değerlendirilmesine gereken önemin verilmediğini, bunun da bu alandaki değerlendirmeleri olumsuz etkileyebileceğine değinmiştir.

               Yukarıda belirtilen ve 19. yüzyıldaki suçluluk oranına rağmen, belirtilen azalmaya ilişkin olarak suçlulukla mücadeleye ilişkin yeni metotlar yanında, hukuk devleti bilincinin güçlenip gelişmesi, toplum ve bireylerin bilinçli tepkileri, ekonomik yapıdaki önemli değişimleri ve toplumsal yapının modern ve hatta post modern bir sürece girmesi gibi nedenler gösterilmiştir.

               Prof.Albrecht ayrıca, son yıllarda suç politikasının rolünde de bir değişikliğin olduğunu, bir taraftan önemli ölçüde siyasallaştırıp kamusallaştırılırken, diğer yandan da konuya daha profesyonel yaklaşıldığı, ıslah edici güvenlik önlemlerinin ön plana çıkarıldığını, hukuk devleti anlayışı içinde koğuşturma, yargılama ve infaz anlayışında önemli değişikliklerin gerçekleştiğini belirtmiştir. Suç politikasının daha hızlı ve doğrudan etki yaratacak, toplumun güvenliğini ve güvenlik hissini güçlendirecek ve bilim ile politika arasında sıkı işbirliğinin olduğu bir hale getirildiğini, suç politikasının uzun vadeli amaçlar yerine güncel sorunlara daha çok el attığını, kamunun güvenlik hislerine hitap ettiğini, mağdurun yararlarına daha çok eğildiğini belirtmiştir. Bugün toplumdaki güvenlik ihtiyacının suç politikasını çok fazla etkilemesi dolayısıyla ceza hukuku ve infaz hukukunun yeniden suçlulukla mücadelenin aracı olarak anlaşılıp, suçu işleyen kimsenin saptanması için azami çabanın gösterilmesi, saptandığında failin ağır yaptırımlarla cezalandırılmasını ve nihayetinde o cezanın da mutlaka infaz edilmesi gerektiği anlayışını ön plana çıkardığı vurgulanan bu tebliğde, suç politikası tepkilerinin çabuk olmasının ve bireylerin güvenlik ihtiyacı için iyi bir suç politikasıyla risklerin ortadan kaldırılması gereğine değinilmiştir.

Ancak belirtelim ki, sonuç olarak günümüzdeki suçluluk oranında bir azalmanın olduğunu, bugünkü ceza hukuku ve suç bilimlerinin suçlulukla mücadelede başarılı sayılabileceği ve bu anlamda bir krizden söz edilemeyeceğini belirten Prof.Albrecht'in görüşleri Sempozyuma katılan diğer ceza hukukçularınca şiddetli eleştirilere tabi tutulmuş, gerek tebliğle birlikte sunulan istatistiki veriler ve metotlara yönelik gerek suçluluk sayısı, nedenleri ve öneriler açısından çeşitli eleştiriler yöneltilmiş, konuşmacının belirttiğinin aksine iddia edildiği kadar belirgin bir suçluluk sayısı azalmasının olmadığı vurgulanmıştır.

(2) Genel toplantılar kapsamındaki ikinci tebliğ, Prof.Dr.Enrique Gimbert Ordeig (Madrid) tarafından sunulan "Suçluluğun Bugünkü Durumu, Cezanın Saptanması ve Tayini ile Yaptırım Sistemi Açısından Genel Kısmın Şimdiye Kadarki Dogmatik Temel Gerekleri Yeterli midir?" konulu tebliğdir.

Prof.Ordeig tebliğinde, önce genel kısmın şimdiye kadarki dogmatik temel gereklerinin elverişliliği ve reforma tabi tutulması hakkındaki tartışmaların özellikle risk toplumu ceza hukuku (üretim sorumluluğuna ilişkin suçlar, çevre suçları ve yeni tehlike suçları) alanında ortaya çıkan sorunları alevlendirdiği, bu gereklerin yeni suçluluk fenomenlerine egemen olmak bakımından elverişli olup olmadıkları, klasik ceza hukuku dogmatiğinin bu açıdan yeterli olup olmadığı veya daha çok bu dogmatiğin "elastiki" hale getirilmesi veya "şekilcilikten kurtarılması"nın zorunlu olup olmadığı tartışmasını ön plana çıkardığına işaret etmiştir.

Tebliğinde bu husustaki çeşitli sorunlara ve yaklaşımlara değinen Prof.Ordeig, sonuç olarak ceza hukukunun genel kısmının şimdiye kadarki dogmatik gereklerinin ceza hukukundaki bu yeni suç tipleri ve yeni suçluluk şekilleriyle mücadele bakımından yeterli olduğu tezini savunmuştur. Konuşmacı tebliğinde ticari üretimden kaynaklanan ceza sorumluluğu alanında ortaya çıkan çeşitli suçluluk şekillerine ve özellikle sorunlu olan ceza hukuku ve idare hukuku ilişkisiyle, "idare hukuku bağlantısı"na, bireyin maruz kaldığı yeni riskler ile ticari suçluluğa ilişkin örneklere değinmiş ve günümüz ceza hukuku genel kısmının ilkelerini bunlara uygulamıştır. Konuşmacının özellikle tehlike suçlarına ilişkin bazı önerileriyle nedensellik bağı konusundaki saptamalarına diğer konuşmacılar tarafından kısmen itiraz edilmiş ise de, genel kanı, adil yargılanma ilkesiyle ceza hukukunun sorumluluk ilkelerinden ayrılmaksızın, bu yeni suçluluk türleriyle mücadele edilebileceği ve bu alanlarda ortaya çıkan yeni sorunların çözülebileceği yönünde olmuştur. Federal Almanya uygulamasına konu olmuş birçok somut olaya da uygulanan "genel kısma ilişkin gerekler" konusunda, gerek konuşmacı gerek diğer katılımcılarca bu tebliğle ilgili olarak ön plana çıkarılan, öğreti ve uygulama tarafından gerek bu tebliğe konu edilen suçlarda özellikle dikkate alınması gerektiği belirtilen teori ve ilkeleri, "fiilin objektif isnad edilebilirliği" teorisi ve bu kapsamda Alman öğretisinde geliştirilen "riskin artırılması" teorisi, nedensellik bağının saptanması konusunda "şart teorisi" ve "in dubio pro reo" ilkesi, tehlike suçlarında "ihlal", diğer bir ifadeyle "hareketin elverişliliği" ilkesi ve yine suç tipleri açıkça "soyut" olarak düzenlenmemişse tehlike suçlarının somut tehlike suçu olarak kabul ve uygulanması olarak belirtebiliriz.

               (3) Üçüncü olarak Prof.Dr.Makoto Ida (Tokyo) tarafından "Maddi Ceza Hukukuna İlişkin Olarak Tartışılan Yeni Anlayışlar, Günümüzde Uygulamaya Elverişli Hangi Sonuçları Getirmektedirler?" konulu tebliği sunmuştur.

               Prof. Ida, her ne kadar günümüzde "yeni" olduğu ifade edilerek bazı sistem teorileri ileri sürülmekte ise de, bunların çok azından uygulama açısından yararlı sonuçlar elde edilebildiğini tezini ileri sürmüştür. Alman ceza hukukunda geliştirilen önemli görüşleri özetleyerek, bunların temel hareket noktalarını ve uygulama açısından sonuçlarını irdeleyen konuşmacı, teorik olarak öğretide büyük teoriler-metot arayışları olarak adlandırılmakla birlikte, Alman ceza hukuku öğretisinin olaylara çok fazla teorik açıdan yaklaştığını ve fakat bu teorilerin geçen yüzyıldan günümüze kadarki uygulamalarına bakıldığında çok başarılı olmadığı ve ihtiyaçlara az cevap verdiğini ve sonuç olarak tartışmalara yol açtıkları görüşünü ileri sürmüştür. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ön plana çıkıp uzun süre uygulamayı etkileyen ontolojik, finalist eğilimler ile 70'li yıllarda öğretide çok şiddetle savunulan ve oldukça taraftar toplayan fonksiyonel, amaca elverişlilik öğretilerinin değerlendirilmesini de içeren konuşmasında, fonksiyonalist düşüncenin fazla abartıldığı, toplum bilimine ilişkin kavramların uygun bir biçimde anlamlandırılıp çevrilmeksizin doğrudan doğruya hukuk bilimi alanına aktarıldığı, içeriği boş, soyut üst (genel) kavramların kullanıldığı ve norm teorilerinin yanılgıya yol açtığı saptamalarında bulunmuştur.

               Konuşmacı sonuç olarak, ceza hukukçularının çok fazla büyük teoriler hakkında tartışıp vakit geçirmemeleri gerektiğini, uygulamayla ilişkili klasik teorilerden hareket edilmesi ve uygulama ile teori arasında orantılı bir işleyişin sağlanması gerektiği tezini savunmuştur.

               Belirtmek istediğimiz bir husus da, konuşmacının tebliğinin sonunda özellikle Japon (maddi) ceza hukukunun yalnızca Alman ceza hukukunu örnek almasının yanlış olduğunu, fazla teorik olan Alman ceza hukuku yerine, daha pratik, uygulamayla iç içe ve basit çözümler öneren Fransız veya Anglo-Sakson ceza hukukuna yönelinmesi gerektiği tezi, Sempozyumdaki özellikle Alman hukukçular tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış ve gerek doktrin gerek uygulamadan verilen örneklerle konuşmacının saptamaları ve önerileri eleştirilmiştir.

               (4) Bu kapsamdaki dördüncü tebliğ, Prof.Dr.Julio Maier (Buenos Aires) tarafından sunulan "Ceza Muhakemesi Uygulama Açısından Hala Elverişli midir?" konulu tebliğ olmuştur.

               Ceza muhakemesi hukukunun hala elverişli olup olmadığının saptanabilmesi için, günümüzde ceza muhakemesinde en fazla sorunlu olan noktaların irdelenmesi gerektiği düşüncesinden hareket eden Prof.Maier, konuşmasında esas olarak üç problem alanını seçmiş ve onları incelemiştir. Bunlardan ilki, ceza muhakemesi hukukunu doğrudan doğruya ilgilendirmeyip, daha çok onun amacıyla ilgili bir sorun olan "ceza hukukunun uygulanması"dır. Konuşmacı bunu ceza hukukunun enflasyonu sorunu olarak adlandırmış ve bu sorunun ceza muhakemesini önemli ölçüde etkilediğini belirtmiştir. İkinci sorun olarak tüm ülkeleri ilgilendiren ve gerek hükmün pratik önemini gerek devletsel bir karar olan hükmün meşruluğunu ilgilendirdiği ifade edilen muhakemenin hızlandırılması veya muhakeme ekonomisi ilkesi olarak belirtilen tebliğde, üçüncü sorun ise, bugün ulusal ve uluslararası kanun koyucularca benimsenmek suretiyle ceza muhakemesinin adeta temelini oluşturan ve ceza hukuku, ceza muhakemesi hukuku ve ceza infaz hukukunu doğrudan doğruya ilgilendiren temel haklar ve insan hakları sorunu olarak belirtilmiştir. Konuşmacı bu üçüncü sorun kapsamında özellikle düşünce açıklama özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilgilenme hakkı, bilgiyi yayma hakkı ve geniş kapsamıyla adil yargılanma konularıyla ceza muhakemesinin ilişkisini irdelemiştir.

               Kendi ülkesinde 70'li yıllarda hukuksal anlayışın ön planda olduğuna değinen konuşmacı, son zamanlarda bunun yerine normativist anlayışın geçtiğini belirtmiştir.

               Ceza muhakemesi hukukundaki enflasyonun iyi anlaşılıp çözüm getirilebilmesi için, bu hukuk dalının konusunu içeren suçlarla ilgili düzenlemeleri yapan (maddi) ceza hukukunun gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eden Prof.Maier, ceza hukuku ile devlet model ve rejimleri arasındaki doğrudan etkileşime ilişkin çeşitli örnekler vermiş, aydınlanma çağı, pozitivizm ve hukuk devleti anlayışlarının bazı sonuçlarına değinmiş ve ceza hukuku alanındaki genişlemenin doğrudan doğruya ceza muhakemesi hukukunun ve konusunun alanında bir enflasyona yol açtığına dikkat çekmiştir. Hukuk devletine ilişkin kaygıların dile getirildiği bu ilk soruna ilişkin açıklamalarda, kanunilik ve belirlilik ilkelerinin önemlerinin vurgulanması yanında, hukuk devletine uygun ceza hukuku yaratmak, ceza hukukunun kapsamında daraltmaya gitmek, yalnızca temel hakları ağır surette etkileyen eylemlerin ceza hukukuna alınması, cezanın toplum politikasının ultima ratiosu olduğuna dikkat çekilmiş ve bunlar gerçekleştirilince, uygulamanın da güçlendirileceğine işaret edilmiştir.

               Ceza muhakemesinin hızlandırılması veya muhakeme ekonomisi sorunu açısından, çok uzayan ceza yaptırımlarına dikkat çekilerek, ceza muhakemesinin çabuklaştırılası, kısaltılması ve basitleştirilmesi düşüncesinin günümüzde güncel ve çok sık ifade edilen bir düşünce olduğu vurgulanmıştır.

               Konuşmacı burada, ceza muhakemesinin özünü oluşturan eski (klasik) uygulama alanının esasında ceza muhakemesini uzatacak kadar etkili olmadığını, ceza muhakemesinin uzadığına dair şikayetlerin büyük bir çoğunluğunun aslında yan ceza hukuku alanındaki yargılamaları ilişkin olduğu ve ortaya çıkan yeni hukuksal değerlerle ilgili oluşturulan veya daha önceden mevcut olan hukuksal değerlere ilişkin düzenlenen yeni ihlal modellerinin yargılaması olduğunu ve bu alanın çok yeni, teknik ve güncel ihtiyaçlar dışındaki alana ilişkin olması dolayısıyla bazen mevcut yerleşmiş düzenlemelerden faklı bir biçimde düzenlendikleri ifade edilmiştir.

               Konuşmacı bu sorunla ilgili olarak, ceza muhakemesinin çabuklaştırılıp basitleştirilmesinin hemen her ülkede savunulmasına karşılık, kavramlar üzerinde bir uzlaşmanın olmadığını belirtmiştir. Muhakemenin "kısaltılması"nın Almanya'da son soruşturmanın kısaltılması anlamına gelirken birçok ülkede bundan kastedilenin önsoruşturmanın kısaltılması olduğuna değinen konuşmacı, bu alanda yapılacak reformlarda özellikle aydınlanma çağı düşüncesi, hukuk devleti ve 20 yüzyılda ulaşılan anlamda insan haklarının özellikle göz önünde tutulmasını belirtmiştir. Bu ikinci sorunun aslında yargılamanın çabuklaştırılması ve kısaltılması sorunu olmadığını belirten Prof.Maier, konunun insan hakları ve hukuk devleti ceza muhakemesi hukuku mantığıyla ele alınıp, özellikle önsoruşturmadaki yeni araştırma metotlarının ve delillerin elde edilip değerlendirilmesinin insan haklarını ihlal etmemesine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

               Konuşmacı örnek olarak seçtiği üçüncü sorunla ilgili olarak, hukuk devleti ceza muhakemesinden vazgeçilmesi gerekip gerekmediği sorusunu irdelemiştir. Burada daha başlangıçta ceza muhakemesinin hukuk devletinden ayrılmasının kültürel nedenlerden dolayı olanaksız olduğunu kaydeden konuşmacı, hukuk devleti olmaksızın ceza muhakemesi hukukundan birey anlaşılamayacağını ve böyle bir tanım yapılamayacağını belirtmiştir. Konuşmasının devamında bir an için hukuk devleti ilkesinden vazgeçmenin kabul edilmesi halinde bu vazgeçmenin hangi ölçüde olabileceği varsayımını irdeleyen konuşmacı, çeşitli ülkelerden ve bazı tasarılardan örnekler vermiş, özellikle günümüzde sorunların daha çok olduğu ekonomik suçluluk, organize suçluluk ve tehlike suçlarına ilişkin açıklamalar yaparak, eğer bir polis devleti yaratılmak istenmiyorsa, hukukçu açısından ceza muhakemesinde insan haklarının dikkate alınıp gerçekleştirilmesinden başka bir yolun bulunmadığını vurgulamıştır. Bu konudaki her soruna insan hakları kuramıyla yaklaşılması gerektiğini belirten Prof. Maier, bunun yalnızca kanun koyucu açısından değil uygulamacı açısından da bir zorunluluk olduğuna değinmiştir.

               Konuşmacı sonuç olarak, anayasaya uygun elverişli bir ceza muhakemesinin oluşturulması için, ceza hukukunun ultima ratio olduğu mantığının ciddiye alınması, hukuk daları içinde ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanının tali nitelikte olup zorunluluk halinde devreye sokulması, bunun uygulamada da geçerli olması, maddi ceza hukuku alanında daraltılmaya gidilmesinin kaçınılmaz olduğu, kanunilik ve belirlilik ilkelerine uyulması gerektiğini belirtmiştir. Konuşmacı ayrıca, en azından basit ve orta ağırlıktaki suçlar bakımından mağdurun zararlarının giderilmesi düşüncesi ve mekanizmalarının pozitif düzenlemelere ve uygulamaya geçirilmesinin ceza muhakemesini bir ölçüde rahatlatacağını, bu bağlamda kamu davasının mecburiliği ilkesi yanında dar veya geniş kapsamlı olarak maslahata uygunluk ilkesinin bir ölçüde yararlı olacağını belirtmiş ve başta önsoruşturmadaki araştırma, deliler ve ispat alanları olmak üzere ceza muhakemesinde insan haklarının ciddi bir biçimde dikkate alınması, uluslararası sözleşmelerle güvenceye alınan hakların uygulamaya geçirilmesi, kanun yollarında yeni bir reforma gidilmesi ve eğer olanaklı ise mahkemeler teşkilatının da reforma tabi tutulması gerektiğini vurgulamıştır.

               (5) Genel toplantılar kapsamındaki tebliğlerin beşincisini Prof.Dr.Haruo Nishihara'nın (Tokyo) sunduğu "Uluslararası Cezalandırılabilirlik" konulu tebliğ oluşturmuştur.

               Özünde hızla oluşumu tamamlanan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni konu edinen bu tebliğde, önce uluslararası cezalandırılabilirlik düşüncesinin ön tarihine değinilmiştir. Başarıya ulaşmasa da Marsilya'da 1934 yılında Kral I. Alexander'e karşı girişilen eylem üzerine, terör suçlarıyla ilgili olarak uluslararası bir ceza mahkemesinin oluşturulması düşüncesi, bu konudaki çalışmaları, Nürnberg (1945-1946) ve Tokyo (1946-1948) Uluslararası Askeri Mahkemeleri ve 1993 yılında eski Yugoslavya ve 1994 yılında Ruanda için oluşturulması ileri sürülen Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemeleri ve bu konudaki çalışmalara ve çeşitli olası uygulama sorunlarına değinilmiştir.

               Daha sonra Birleşmiş Milletler nezdinde devamlı bir Uluslararası Ceza Mahkemesinin oluşturulması çalışmaları hakkında bilgiler verilmiş, Mahkeme'nin 1992-1994 tarihli Statü Tasarısı hakkındaki çalışmalar, Ad-Hoc Komitesi'ne ilişkin 1994-1995 tarihli Statü Tasarısı çalışmaları ve 1995-1998 tarihleri arasındaki Hazırlık Komitesinin Statüsü Tasarısına ilişkin çalışmalar açıklanmıştır. 1998 tarihli Diplomatlar Konferansı, görüşmeler, varılan karar ve katılımlar hakkında yapılan açıklamalardan sonra, Roma Statüsü'nün taslağı, organlar arası ilişkiler, kapsamdaki suçlar, cezalar, yargılama ve koşulları, bu kapsamdaki ceza hukukuna özgü ilkeler, yargılama ve infaz konularına değinilmiştir. Tebliğin sonunda 29.06.2000 tarihinde New York'ta Hazırlık Komisyonu'nun suçun unsurları ve yargılama ve ispat düzeni hakkındaki tasarıya ilişkin nihai tasarıyı oylaması, aynı Komite'nin 27.11.-08.12. 2000 tarihlerinde New York'da vereceği organlar arası ilişkiler, ekonomik kuralar, Mahkeme'nin yetkileri ve dokunulmazlığı ile tecavüz suçunun tanımına ilişkin tavsiyeleri, Statü'nün imzaya sunuluşu, yürürlüğe girişi ve Genel Sekreterlik'in yetki ve görevlerine ilişkin konularda açıklamalar yapılmıştır.

               Bazı ülkelerin kaygıları ve çekincelerinden, hazırlık çalışmaları sonrasındaki bazı ülke temsilcilerinin tutumlarından ve özellikle yargılama ve infaz konusunda birçok sorunun daha şimdiden çoğaldığını belirten Prof.Nishihara, geç ve zor da olsa bu tür bir mahkemenin mutlaka uygulamaya geçirileceğini, gerek eski gerek yakın tarihlerdeki birçok savaş suçunun bunu kaçınılmaz kıldığını, uluslararası barış ve güvenlik için bu mahkemenin hayata geçirilmesine daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini, ortak çalışmalarla güçlüklerin ortadan kaldırılacağını belirtmiştir.

               Belirtmek gerekir ki, bu tebliğe ilişkin tartışmalar kısmında özellikle (eski) Yugoslavya ve Ruanda konusunda çarpıcı açıklamalar yapılmış, bazı ülkelerin çifte standart oluşturma gayretleri içinde olduğuna ilişkin somut örnekler verilmiş ve özellikle bu mahkemenin bağımsızlığı ve hükümlerinin infazı konusunda ciddi endişeler de ifade edilmiştir.

               (6) Genel toplantılarda sunulan tebliğlerin altıncısını, Prof.Dr.Dirk van Zly Smit (Kapstadt) tarafından sunulan "Ceza Hukuku Bugünkü Suçluluğun Gelişimini Önemli Ölçüde Etkilemeye Elverişli midir?" konulu tebliğ oluşturmuştur.

               Prof.Smit, çağdaş kriminolojik teorilerin değerlendirilmesi bakımından, yaptığı açıklamalarda toplumların suçluluğa birbirinden farklı şekilde reaksiyon gösterdiklerini, bu reaksiyonların bir taraftan misilleme şeklinde yapılırken diğer taraftan uyma, adapte olma ve sözde tehlikeli kişinin toplumdan uzaklaştırılmasıyla ilişkili önleyici tedbirler olduğuna işaret etmiştir. Üçüncü dünya ülkelerinde özellikle misilleme önlemlerine başvurulduğunu belirten Prof.Smit, bunların bazen mahalli nitelikteki mahkemelerle gevşek bir bağlantı içinde olduğuna değinmiştir.

               Konuşmacı tebliğinde daha çok suçlulukla mücadeleye ilişkin daha önceki hedeflerden ortaya çıkan gelişimi açıklamaya çalışmış ve ilk başlarda ceza hukukunun klasik aracıyla ilgilenilmesine karşın, daha sonraları başka araçlar yanında bir araç olarak dikkate alındığını ve özellikle sağlık önlemleriyle ilişkili kullanıldığını belirtmiştir. Suçlulukla mücadeleye ilişkin eski metotları ve sonuçlarını değerlendiren konuşmacı, buradan hareketle günümüzdeki ulus-devlet kapsamında suçluluğa nasıl tepki gösterilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmıştır.

               Tebliğde sonuç olarak, ceza hukukunun günümüzdeki reaksiyon tarzını olduğu gibi kabul etmek zorunda olmadığını, ceza hukukunun bizatihi kendisinin toplumsal değerlerin önemli bir kaynağı olduğunu ve böylece toplum bakımından hangi saldırıların katlanılabilir hangilerinin katlanılamaz olduğu hususunda ceza hukukunun da etkisinin bulunduğu; ceza hukukunun bu anlamda suçluluk alanındaki gelişim sürecini yönlendirdiğini belirtmiştir. Prof.Smit'e göre, toplumsal kontrol mekanizmalarının yalın tepkisel hareket mekanizmaları olmadıkları düşüncesinin basmakalıp bir düşünce olup, bu kontrol mekanizmaları suçluluğun kabulü açısından belirleyici bir etkide bulunmaktadırlar. Ceza hukukçularının şimdiye kadar olduğundan daha çok aktif bir rol oynaması gerekliliğine değinen konuşmacı, bunun ise ceza hukukçularının devletin güç ve yetkilerindeki azalmayı kabul etmesi yanında, suçlulukla mücadele alanının dar tutulması gerektiğini de savunması halinde olanaklı olduğunu belirtmiştir.

               (7) Genel toplantılar kapsamında sunulan tebliğlerin sonuncusunu ise, Prof.Dr.Thomas Weigend'in sunduğu "Ceza Muhakemesi Hukukunun Hangi İlkeleri ile Diğer Hukuk Devleti Gerekleri Vazgeçilmezdir?" konulu tebliğ olmuştur.

               Prof.Weigend'e göre, gerçeği olabildiği ölçüde tam olarak ortaya çıkarmayı ve buna dayalı hüküm kurulmasını hedefleyen geleneksel ceza muhakemesi uluslararası alanda çözülme eğilimiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Özellikle yargılamanın kısaltılması, mahkemeler aracılığıyla gerçeğin bulunması sürecinde ortalama-göreceli kusur ve kınamalara dayalı olarak hükmün verilmesiyle yetinilmesi yönünde girişimlere dikkat çeken Prof.Weigend, bu yeni eğilimde olabildiğince az masrafla kısa sürede hükme ulaşılmasının hedeflendiğini ve hatta şekli yargılamalar aracılığıyla, yaptırım yerine mağdurun zararlarının giderilmesi ve para cezası ödemelerinin geçirilmesine yönelindiğini belirtmiştir.

Bu tür bir eğilimde ceza muhakemesinin hedefinin saptanmasının belirleyici olduğunu belirten konuşmacı, burada sorulan sorunun "şüpheli eylem tamamıyla açıklığa kavuşturulmasa dahi 'hukuksal barış'ın hangi koşullar altında kurulabileceği" sorusu olduğunu belirtmektedir. Konuşmacı başka bir nokta olarak adil yargılamanın gereklerini vurgulamıştır.

               Konuşmacı tebliğinde, özellikle ceza muhakemesinin hangi yapısal unsurlarının kaçınılmaz olduğu ve şüphelinin/sanığın hangi yargılama haklarına mutlak riayet edilmesi ve bu bağlamda şüphelinin/sanığın rızası ile bu hakların kullandırılmasından vazgeçilebilip vazgeçilemeyeceği sorunlarını irdelemiştir.

               Tebliğ, geçici olduğu vurgulanarak bazı saptama ve önerilerle sonuçlandırılmıştır. Konuşmacı bu kapsamda, şüpheli kimsenin ilke olarak yargılama (hukuku) haklarını kullanmaktan vazgeçebileceğini, bunlardan her koşul altında olmak üzere bir hukukçu tarafından savunulma, suçsuzluk karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinden vazgeçmenin kabul edilemeyeceği, kamu davasının mecburiliği ilkesinin ceza muhakemesinin zorunlu bir unsuru olmadığı, hüküm verilirken taraf oluşturulmasının kaçınılmaz olduğu, kusur isnadı ve maddi vakıalara ilişkin hukuksal durumun tamamen aydınlatılmasının her halükarda vazgeçilmez bir hedef olup, adil bir hükmün önkoşulunu oluşturduğunu belirtmiş ve nihayet önsoruşturma ile son soruşturmanın birbirinden ayrılmasından vazgeçilebilip vazgeçilemeyeceği ile önsoruşturmada elde edilen sonuçların mahkumiyet açısından tek başına yeterli olup olamayacağı ve eğer olacaksa bunun koşullarının neler olduğu sorularının oldukça tartışmalı olduğunu belirtmiştir.

B) SEKSİYON ÇALIŞMALARINDA SUNULAN TEBLİĞLER

               (1) Birinci Seksiyon çalışmalarının konusu "Suçluluğun Çeşitli Hukuk Alanlarındaki Gelişimi ve Nedenleri" olup, birisi Prof.Dr.Alberto Elbert tarafından Seksiyonun çalışma konusuyla aynı başlığı taşıyan ve diğeri ise Pro.Dr.Hisao Katoh tarafından "Bouryoku-Dan ve Özellikle Politika, Ekonomi ile Bouryoku-Dan arasındaki İçiçe Geçmişlik Örneği Nazarında Japonya'daki Organize Suçluluğun Nedenleri ve Özellikleri" konulu birer tebliğ sunulmuştur.

               (a) Prof.Elbert (Buenos Aires) tarafından sunulan tebliğde, ceza hukuku ve ceza hukuku bilimleri arasındaki kavram kargaşasından kurtulabilmek için konuya kriminoloji bilimi bakış açısı ve kavramlarıyla yaklaşmış ve bu iki bilim alanındaki kavram farklılığının nedeni olarak ceza hukuku dogmatiğinin oluşmasında kriminologların etkisinin olmamasını göstermiştir. Ceza hukuku ile kriminolojinin ilişkileri, farklılıkları ve bağımsız birer disiplin olup olmadıkları irdelenen tebliğde, Prof.Elbert kriminolojinin göreceli esasları olan otonom bir disiplin olduğu, normatif olmadığı düşüncesini savunmuştur. Suçluluğun gelişimi kavramına karşı çıkan konuşmacı, suçluluğun bir biyolojik organizma veya hastalık gibi gelişmediğini, bütün ceza kanunlarının yürürlükten kaldırılması durumunda suçluluğun durması bir yana, tamamen ortadan kalkacağını ifade etmiş ve "gelişim" kavramının insani davranış tarzlarıyla ilişkili kullanılabileceğini ve esasta suçlarla tespit edilen davranışlarla ilişkili olduğunu belirtmiştir.

Konuşmacı tebliğinin devamında "istatistiki" verilerin her zaman güvenilir olmadığını belirtmiş ve burada yalnızca ilgili makamlara ulaşan bilgilerin değerlendirilmesi, ayrıca seçim sistemi, maslahata uygunluk sistemi, medyanın toplumsal etkileri vs.nin de dikkate alınması gerektiğinin altını çizmiştir. Konuşmacı, artıp azaldığı konusunda spekülasyonlar yapılan suçluluğu sağlıklı değerlendirmek için, belirli bir zaman diliminde işlenen suçların arttığı andaki toplumsal güvensizliğin nedenlerinin analiz edilmesini önermiştir. Burada da nedenler ve neticeler arasındaki nedensellik bağının iyi araştırılmasına, psikoz-sosyal karakter yapıları ile suç teşkil eden davranışlar arasındaki ilişkiye dikkati çeken konuşmacı, buradaki asıl belirleyici sorunun "günümüzdeki suçluluğun gelişimini etkilemek bakımından, ilke olarak ceza hukukunun elverişli olup olmadığı" sorusu olduğunu ifade etmiştir. Ceza hukukunun toplumsal sistemden bağımsız olmadığını ve belirli bir zaman diliminde söz konusu olduğunu belirten konuşmacı, varolduğumuz toplumu birkaç sosyal-tarihsel bilgiler ışığında değerlendirmemiz gerektiğine işaret etmiştir. Tebliğinin devamında toplumsal sözleşme teorisi ve toplumsal savunma teorilerine ilişkin açıklamalarda bulunan Prof.Elbert, 2000 yılındaki anlayışların bir kriz içinde olduğunu, devlete ilişkin görüşün eskidiğini, dünyanın globalleştiğini, güvenlik politikası ve sosyal politikanın giderek özel sektörce üstlenildiğini, Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri karşılaştırıldığında yeni-liberal anlayışın dünyanın fakir bölgelerinde ciddi sonuçlara yol açtığını vurgulamıştır.

               Günümüzde ceza hukuku aracılığıyla topulumun savunulması ve iyileştirme ve ıslah etme kavramlarının geçerliliklerini yitirdiğini, bilgisayar alanındaki suçluluk ve çevreye karşı suçların çoğunluğunun kasten gerçekleştirilen eylemler olmasına karşın, bu tür hareketlerin koğuşturulması ve kontrolünün gerçekte çok zor olduğunu belirten konuşmacı, suçluluk ile ekonomik ilişkiler arasındaki bağlantıya dikkat çekerek, bu gelişim karşısında 20. yüzyıl ceza hukukunun yetersiz olduğunu belirtmiştir.

               Tebliğinde sonuç olarak ceza hukukunun suçluluğun günümüzdeki gelişimini etkilemek ve azaltmak açısından ilke olarak elverişsiz olduğu tezini savunan Prof.Elbert, burada asıl önem verilmesi gereken alanın toplumsal alan olduğunu, yeni liberal akım ile ülkelerin içinde bulundukları gerçek durumun iyi bağdaştırması gerektiğini, toplumsal önlemlere ve çözümlere gidilmedikçe toplumlar içindeki huzursuzlukların artacağının ve çözümün ceza hukukundan beklenilmesinin polisiye müdahaleleri artıracağını vurgulamıştır. Kolombiya, Venezüella ve Brezilya'dan örnekler veren konuşmacı, ekonomik durumun suçluluktaki rolüne etkisini vurgulamıştır. Ceza hukukunun ağır toplumsal problemleri çözecek durumda olmadığına dikkat çeken konuşmacı, ceza hukukuna başvurmaktan daha önce bireyler yapılmasının zamanı geldiğini belirtmiştir.

               (b) Prof. Katoh (Keio) tarafından sunulan tebliğde, asıl olarak Bouryoku-Dan isimli organize suç grubunu incelemekle birlikte, organize suçluluğa ve Japonya açısından özel bir önem arz eden Jakuza'ya da değinilmiştir.

               Bütün endüstri ülkeleri gibi Japonya'da da suçluluğun önemli bir sorun olduğunu belirten Prof.Katoh, herşeye rağmen bu suçluluğun Batı Avrupa ve ABD. gibi kapitalist endüstri ülkelerindeki kadar ağır boyutlara henüz ulaşmadığı saptamasını yapmıştır. Özellikle uluslararası suç istatistiklerine atıf yapan konuşmacı Japonya'daki suçluluğun, bir sorun olmakla birlikte, ürkütücü bir boyuta ulaşmadığını belirtmiştir. Konuşmacı Japonya açısından özellikle sorun teşkil eden suçluluk türlerini uyuşturucu madde suçları, organize suçluluk türlerini uyuşturucu madde suçları, organize suçluluk (özellikle Jakuza veya Bouryoku-Dan tarafından işlenen suçlar), trafik suçluluğu, ruhsal sorunu olanların işlediği suçlar, kadın suçluluğu, politikacı ve memurların işlediği suçlar, gençlerin işlediği suçlar ve çocuk ticareti veya insan ticareti suçları diye sıralamıştır. Bouryoku-Dan yapısından ziyade, bu gruplarca işlenen suçlarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini araştırdığını ifade eden konuşmacı, uluslararası suçluluk hakkında yeterli bir bilgi elde temek için 15 ayrı ülkenin polis teşkilatlarını ziyaret edip bilgi edindiğini, araştırmalarını özellikle ABD., Avustralya, Kanada, Brezilya, İngiltere, Fransa, Tayvan, Honkong, Kore, Tayland, Filipinler, Çin/Şanghay ve Almanya'da yoğunlaştırdığını belirtmiştir.

               Konuşmasında Jakuza ile Bouryoku-Dan'ı karşılaştıran Prof.Katoh, Jakuza'nın Japonya'da 400 yıllık bir geçmişi olduğunu, fakir insanların korunması gibi bir fonksiyonu üstlendiğinin bilindiğini, geleneksel bir yapıya sahip olduğunu, toplumun ve hatta polisin bu gruba iyimser yaklaştığını ifade ederek, buna karşılık Jakuza'ya üye olan bir kimsenin her zaman Jakuza içindeki Bouryoku-Dan'a da üye olmadığı saptamasını yapmıştır. Konuşmacıya göre, Bouryoku-Dan, organize suç zinciri (çetesi) anlamına, "Bouryoku"nun cebir-şiddetle iştigal ve "Dan"ın ise zincir, çete, grup anlamına geldiğini ifade etmiştir.

               Bouryoku-Dan'ın uyuşturucu madde, silah suçları, kanuna aykırı şans oyunları, tehditle koruma bedeli altında zorla para almak, Japonya'da yasak olan fahişelik organizasyonu ve "hart" porno kayıtları üretimiyle iştigal ettiğini belirten konuşmacı, bu grubun özellikle son zamanlarda insan (özellikle çocuk) ticareti ve organ ticareti faaliyetlerine de el attığını belirtmiştir.

               Japonya'daki organize suçluluğun çok sık bir "ırkçılığa" ve azınlık problemleriyle ilişkili olduğunu, bir ırka veya azınlığa mensubiyetin Bouryoku-Dan'ın açık nedenlerinden birisi olduğunu belirtmiş ve bunu bazı istatistiki sayılarla desteklemiştir.

               Bouryoku-Dan'ca işlenen suçlara ilişkin birkaç somut örnek veren Prof.Katoh, bunların başında politikacılarla Bouryoku-Dan arasındaki rüşvet ilişkisini örnek vermiştir. Konuşmacı bazı bakan isimlerini açıkça zikrederek yolsuzlukların karıştırıldığı seçimlerden örnekler verdikten sonra, Bouryoku-Dan'ın ikinci somut faaliyet alanı olarak "özel hukuka ilişkin ihtilaflardaki yardım faaliyeti"ni göstermiştir. Avrupa'da fazla bilinmeyen bu faaliyetin, Japonya'daki ticari işletmeler ve tüccarlar arasındaki ihtilaflarda çok sık karşılaşılan bir durum olduğunu belirten konuşmacı, bu ihtilafların çözümünde bu faaliyeti yapan grubun önemli miktarda gelir elde ettiğini de belirtmiş ve ABD'nin San Fransisco, Los Angeles ve Las Vegas eyaletlerine ilişkin olarak FBI'ya dayalı açıklamalara yer vermiştir.

               Konuşmacı Japon organize suç gruplarının işlediği üçüncü suçluluk türü olarak yabancı ülkelerde, özellikle de Avrupa'da işlenen ve organ ticareti örneğine değinmiştir.

               Japonya'da yedi yılı aşkın bir süredir 1992 tarihli Anti-Bouryoku-Dan Kanunu'nun ve Anti-Uyuşturucu Madde Kanunu'nun başarıyla uygulandığını ve nihayet 2000 yılında da Anti-Organize Suç Kanunu'nun yürürlüğe girdiğini ifade eden Prof.Katoh, özellikle son zikredilen kanunla "kara para" konusunda "gizli dinleme" ve diğer etkili araştırma metotlarının kabul edildiğini ve yakın tarihte Al.CK.nun 129. paragrafındaki suç işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan esinlenerek Anti-Bouryoku-Dan Kanunu'nda değişiklikler yapıldığını belirtmiştir.

Konuşmacı bu düzenlemeler yanında Bouryoku-Dan ile mücadele için, bu oluşumun kişisel, maddi ve parasal temellerinin çökertilmeye çalışıldığını, cezanın infazı aşamasında toplumsal terapi (tedavi) önlemlerine önem verildiğini belirtmiştir.

               Somut bir suç politikası açısından mağduru hukuksal durumunun güçlendirilmesinin çok önemli olduğuna dikkat çeken Prof.Katoh, her suç politikası yaklaşımında temel ilkelere uyulması gerektiğini, ultima ratio ilkesi, hümanizm ve tedavi edici önlemlere özel bir önem gösterilmesi gerektiğini belirterek, iyi bir toplumsal politikanın en iyi ve en etkili suç politikası olduğunu vurgulamıştır. Özellikle İtalya'daki mafyaya karşı oluşumlardan ders çıkarılması gerektiğini belirten ve İtalya'dan örnekler veren konuşmacı, toplumda bu tür suçluluk gruplarına karşı güçlü bir bilincin oluşturulmasının çok önemli ve zorunlu olduğuna dikkat çekmiştir. Özellikle ırkçılığa veya azınlığa dayalı organize suç oluşumlarında hukuk biliminin yardımının fazla olamayacağını belirten konuşmacı, devletin toplumsal problemlerin çözümüne daha çok ağırlık vermesi ve hukukçuların, tarafsızlıklarını koruyarak, suçla mücadele eden devletsel kurumlarla birlikte çalışmaların bu açıdan çok daha önemli olduğunu belirtmiştir.

               (2) İkinci Seksiyon "Cezanın Amaçları ve Ceza Hukuku Sonuçlarının Genişletilmesi ve Ön Safhaya Çekilerek Yaygınlaştırılmasındaki Sorunlar" konusuna hasredilmiş olup bu Seksiyonda Prof.Dr.Juan Bustos, Prof.Dr.Boguslaw Janizewski ve Prof.Dr.Raymond Teske tarafından aynı konu başlığını taşıyan tebliğler sunulmuştur.

               (a) Prof.Dr.Juan Bustos'a (Santiago) göre, Latin Amerika'da doktrinde egemen olan görüş (pozitif) sosyalleştirme önlemlerine başvurmak düşüncesi, cezanın amacı alanında ön planda olup, daha da yaygınlaşmaktadır. Bundaki temel amacın bireyi bilinçlendirmek olduğuna değinen konuşmacı, bu modelin bireye geri dönüş için bir yol açtığını ifade etmiştir. Bu amacın teorik konzeptinin vatandaşın toplum içinde güvenliğini gerektirdiğini, fakat aynı zamanda hem ceza hukukunun sınırı hem de genel önleme amacının (belirli riskler dahilinde) genel-önleyici entegrasyon sistemini amaçladığını ifade etmiştir. Bu tür bir konzeptin, eylemin ceza hukuku sonuçlarının genişletilmesini olduğu kadar, bunların biraz daha ön safhaya çekilerek yaygınlaştırılması sorunuyla da ilgili olduğuna değinen Prof.Bustos, bu genişlemeye belirli bir sınır çizilemez ise, bütün toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik problemler cezanın amacı altına alınacaktır ki, bu takdirde de suç politikası ve diğer politika türlerine bir uygulama alanı kalmayacaktır. Bu bağlamda yalnızca eylemlerin cezalandırılmak suretiyle önlenmesini ve böylece entegrasyon motivasyonu bakımından bireyde bilinç uyandırma yolunun seçilmesinin yanlış olduğuna değinmiştir. Suçların yapısının değişkenlik gösterdiğine değinen konuşmacı, buna örnek olarak uyuşturucu madde kullanmak, arenalarda cebir şiddet uygulamak, aile içinde cebir şiddet kullanmak, iaşe yükümlülüğünü yerine getirmemek ve ırza tasaddi eylemlerini göstererek, bunların bir kısmının daha önceleri hazırlık hareketi sayıldığı ve yalnızca belirli şekillerinin cezalandırıldığını, bugün ise aynı eylemlerin (yaratılan suç tipleri dolayısıyla) icra hareketleri niteliğinde sayıldığına işaret etmiştir. Buna paralel başka bir gelişmenin suç ortaklığı (iştirak) alanında olduğuna dikkat çeken konuşmacı, daha önceden bir yağma eyleminde kullanılacağını bilerek bir silahı satan kişinin eylemi müzaheret ve muavenette bulunmak olarak sayılmayıp, bir toplumda olması olağan karşılanan riskli hareket sayılırken, bugün aynı eylemlerin  ceza hukuku sonuçlarındaki genişleme düşüncesi dolayısıyla, suç ortaklığı kapsamında cezalandırıldığını belirtmiştir. Bir anlamda bireyde topluma entegre olma bilincini güçlendirme sisteminin, iştirak teorilerini riskli hareketleri de kapsayacak bir genişlemeye zorladığını belirten konuşmacı, bu gelişmenin bir anlamda Alman yazarlardan Welzel'in toplumsal etik değerleri teorisinin objektif somutlaştırılmış şekli olduğunun iddia edilebileceğine işaret etmiştir. Konuşmacı ayrıca çok basit veya başka icra hareketlerinin hazırlık bölümünü oluşturacak hareket şekillerinin önemli bir cezayla karşılanmasının, bireyde topluma entegre bilincini esas alan sistemin benimsenmesi olarak kabul edileceğine değinmiştir.

               Kendi ülkesinde cezanın sonuçları bakımından etkin olan bu anlayışın, yalnızca ceza muhakemesi süjelerini (hakim, savcı, tanık vs.) etkilemekle kalmadığını, polisin etkin olduğu alanda da (gizli soruşturmacı, ajan provokatör) etkili olduğunu belirten konuşmacı, bu akımın birçok sakıncalarının olabileceğine işaretle, bu anlayış dolayısıyla bazı kavramların içinin boşaltıldığını belirtmiştir. Prof.Bustos buna örnek olarak, her zaman ve her koşulda gerekli olan cezanın gerekliliği ilkesinin içinin boşaltıldığını ve devletin ceza gücü/yetkisi bakımından bu ilkenin sınırlayıcı bir rol oynayamaması somut örneklerini vermiştir. Bu anlayışın sonucu olarak da, cezanın son araç olma ve orantılılık ilkelerinin anlamının kalmadığını ve daha da sakıncalı olanın hukuksal değerin dolaylı da olsa burada bir rol oynayamamasını göstermiştir.

               Devlet gücüne bir sınırlama getirmeyen, suçluyu düşman olarak görüp suça karşı savaş anlayışını benimseyen bu anlayışın hangi sakıncalara yol açabileceğini örneklerle açıklayan konuşmacı, temel belirliyici şeyin cezanın amacının nasıl kabul edileceği hususu olduğunu vurgulamıştır. Konuşmacı yukarıda açıklanan mantığın karşısında, bireyin haklarına hizmet eden devlet, hümanist, ceza yetkisi/gücü sınırlı, suç politikasıyla ilişkili bir suç politikası arayışının olduğunu ve bu nedenle yukarıda belirtilen anlayışın sakıncalarına bu perspektiften hareketle dikkat edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

               (b) Bu seksiyon çalışmasında ikinci tebliği sunan Prof.Dr.Boguslaw Janiszewski (Pozen), tebliğinin başında cezanın amacı ile ceza hukuku sonuçlarının önceki safhalara genişletilmesi konusunun Polonya açısından sağlıklı değerlendirilebilmesi için, Polonya ceza hukukunda son yıllarda yapılan köklü değişikliklerin kapsamının mutlaka göz önünde tutulması gerektiğini belirtmiştir. 1998 yılında yürürlüğe giren yeni Polonya CK.nun şimdiye kadarkinden tamamıyla farklı suç politikası koşullarına dayandığına dikkat çeken Prof.Janiszewski, bu yeni CK.nun 1967 tarihli (eski) Polonya CK. ile ve uygulamayla ilişkili olarak karşılaştırılması halinde ceza hukukunun genişlemekten ziyade, etkilerinin zayıfladığı saptamasında bulunmuştur.

               Ceza hukukunun garanti fonksiyonunun pozitif bir gelişme göstermesine karşılık, gittikçe artan suçluluk karşısında suçla mücadelede bu yapıdaki ceza hukukunun elverişliliğinin tartışıldığını belirten konuşmacı, son yıllarda Polonya'da suçluluğun yeni bir yapı ve belirsiz bir dinamik kazandığını açıklamıştır. Yeni Polonya CK.nun demokratik hukuk devletlerinin modern suç politikasına uygun koşullarla oluşturulduğunu belirten konuşmacı, Polonya'nın geçirdiği toplumsal değişim ve suçluluk artışı karşısında uygulama bakımından henüz geçiş aşamasında olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle konuşmacı çok sık ceza hukukunu etkin kılmak, suçla mücadele etmek ve toplumu tehdit hissi korkusundan kurtarmak için ağırlaştırılması tekliflerinin yapıldığını belirtmiştir.

               Bir taraftan suç haline getirme alanının sınırlandırılması, diğer taraftan ise yaptırım hukukunun liberalleştirilmesi eğiliminin mer'i Polonya CK. dahilindeki değişikliklere genel bir yön çizdiğini belirten Prof.Janiszewski, bunun bazı etkileri olduğunu belirterek, daha önce 16 olan ceza sorumluluğu yaşının 15 yaşına indirilmesini örnek göstermiştir. Konuşmacı tebliğinin devam eden kısımlarında yeni Polonya CK yanında son yıllarda birçok yan CK.nun Polonya'da yürürlüğe girdiğini, toplumun bu yeni normlara fazla bir tepki göstermediğini, aksine bu çok sayıdaki düzenlemenin ardında atan mantığın suçluluk sorununa radikal çözümler getirme ümidinin yattığını belirten Prof.Janiszewski, buna karşılık bu yeni normların bir çoğunun (örneğin Telif Hakları Kanunu, çevrenin korunmasına ilişkin ceza hükümleri, haksız rekabetle mücadeleye ilişkin ceza hükümleri gibi) daha yürürlüğe girerken ölü oldukları ve uygulanmadıklarını belirtmiştir.

               Daha önce varolan ve fazla tartışma götürmeyen soyut tehlike suçlarına son zamanlarda özellikle kamunun güvenliği, çevrenin korunması ve ekonomik tedavülün korunması alanlarında yeni soyut suç tiplerinin eklendiğini belirten konuşmacı, özellikle organize suç ve suç işlemek için cemiyet teşkili eylemlerinde cezalandırılabilirliğin hazırlık hareketlerine genişletildiği saptamasını yapmıştır.

               Yeni Polonya CK.nun cezadan sarfınazar etme, takdiren cezayı azaltma ve cezayı erteleme konusunda hakime geniş yetki verdiğini belirten konuşmacı, özellikle kamunun güvenliğine, trafiğin güvenliğine, malvarlığına ve ekonomik düzene karşı suçlarda bu olanağın geniş olduğunu belirtmiş, ancak burada cezanın tespit ve tayini alanında hakimin mağduru zararlarının tamamen veya kısmen giderilmesini de şart koşması zorunluluğuna işaret etmiştir. Bu uygulamanın koşula bağlı da uygulanabileceğine değinen konuşmacı, CK Tasarısı'nın gerekçesinin Polonya Kanun Koyucusu'nun cezalandırılabilirlik alanının genişletmek amacına paralel kabul edilmeyip, bunun mağdurun ceza muhakemesindeki konumunun güçlendirilmek istenmesinin bir sonucu olduğunu ve cezaya alternatif olarak bunun seçildiğini belirtmiştir.

               Trafik ceza hukuku alanından da benzer örneklerin verildiği tebliğde, sonuç olarak, ceza hukuku alanındaki genişlemeye konu düzenlemelerin hepsinin tek-bütünlük arz eden bir gerekçeye dayanmadığı, bazen artan suçlulukla mücadele, bazen suç tiplerinin uygulanışındaki teknik güçlükler vb.ye dayandığı belirtilmiştir. Tüm bu yeni düzenlemelerin pozitif genel önleme anlayışına dayandırmanın da güç olduğunu belirten konuşmacı, gerçek anlamda genel önleme anlayışının rolüne dayanılmak istendiğinde, bir hukuksal değerin korunması konusuna atıf yapılmasını ve her hukuk kuralının bir koruma konusuna istinaden düzenlenebileceğinin göz önünde tutulması gerektiğini ifade etmiştir. Prof.Janiszewski, tebliğinin sonunda, mağdurun zararlarının giderilmesi yükümlülüğünün, yeni Polonya CK.'daki ceza hukuku sonuçlarının genişletilip iter criminis'te ön safhaya doğru yaygınlaştırılmasının bir önlemi olarak değil, yalnızca cezaya bir alternatif olarak düzenlendiğini belirtmiştir.

               (c) Bu Seksiyonda sunulan başka bir tebliğ ise, Prof.Dr.Raymond Teske (Huntsville/TX) tarafından sunulan tebliğ olmuştur.

               Tebliğine ABD'deki ceza hukuku sonuçlarının genişletilesi niteliğinde bazı düzenlemeleri konu alan Prof.Teske, konunun ABD açısından doğru anlaşılması için Kuzey Amerika hukuk düzeninin ademi-merkeziyetçi bir sisteme sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Konuşmacı tebliğinde devamla, tarihsel olarak ABD'ye dahil bazı münferit eyaletlerin farklı CK, CMUK ve CİK'ları kullandıklarını ve daha sonraları ABD'nin merkezi yönetiminin Federal nitelikte olan CK, CMUK ve cezalar oluşturduğunun da dikkate alınması gereğine işaret etmiştir.

               20. yüzyılın başlarından itibaren uluslararası suçların kabul edildiğini belirten konuşmacı, bunun gerek tüm ülke gerek münferit eyaletler bazında yaygınlaştığına işaret etmiştir.

               Konuşmasında iki noktaya özellikle dikkat çeken konuşmacı, bunlardan ilkini ve daha önemli gördüğünü daha önce münferit eyaletler bazında düzenlenen suç ve cezalarla ilgili kanunlara merkezi yönetimin müdahalelerde bulunması, ikincisini ise, ceza kanunu koyma alanındaki çeşitli genel ulusal gelişmeler ve suçlara ilişkin yaptırımlar olarak belirtmiştir.

               Konuşmasında özellikle ateşli silahların kontrolü, kine dayalı suçlar ve alkollü araç kullanma alanlarını ele alan ve burada da merkezi yönetimin müdahaleleri olduğuna değinen Prof.Teske, bu alanlara ilişkin birçok detay açıklamada bulunmuştur. Örnek olarak birkaçını belirtecek olursak, merkezi hükümetin müdahale gayretlerine karşın, ateşli silahların kontrolüne ilişkin düzenlemeler bakımından eyaletlerin birbirinden bağımsız ve farklı şekilde hareket ederek düzenlemelere gittiğini, kine dayalı suçların koğuşturulması yetkisi alanı bakımından belirsizliklerin olduğu ve eylemin Başsavcılık tarafından farklı tavsif edilmesi halinde merkezi koğuşturma görevlilerinin de eyaletlerin sınırları içindeki olaylara müdahale edebildiklerini, merkezi yönetimin bu husustaki yetkileri genişleyince somut olaylarda çifte cezalandırma olaylarıyla karşılaşabildiğini, farklı hukuk dallarındaki normların ihlal edildiği iddiasıyla dahi olsa, birden fazla yaptırım uygulanmasına gidilebildiği, yine mevzuatın değişik olduğu iki faklı eyalet arasında (örneğin ölüm cezasını kabul eden ve etmeyen iki eyalet arasında) koğuşturma bakımından güçlüklerin yaşandığını belirten Prof.Teske, alkollü araç kullanma bakımından da farklı düzenlemeler olduğunu (örneğin bazı eyaletlerde yasak sınırı 1.0 promil iken, bazı eyaletlerde 0.8 promildir), uygulamada sorunlar çıktığını ve merkezi yönetimin bu hususta bir birliğe gidilmesi için zorlandığını ve fakat bu zorlama müdahalesinin haklılığının da tartışıldığını belirtmiştir.

               Konuşmacı tebliğinde şu andaki eğilim ve gelecekte bu alanda olacaklar açısından birkaç noktaya temas etmiştir. Her münferit devletin aynı veya benzer kanunlara sahip olmadığını, ancak hemen hemen ülkenin tümü açısından cinsel suçların dikkati çektiği ve bu suç faillerinin toplum bakımından büyük tehlike taşıdıkları inancının yaygın olduğunu belirten konuşmacı, eyaletlerdeki yaptırım hukuku ve infaz kurumlarının farklılığı dolayısıyla aynı suçun faillerine farklı yaptırımlar uygulandığının altını çizmiştir. İkinci bir husus olarak ateşli silahla gerçekleştirilen suçlara karşı ülkenin tümünde bu silahlarla işlenen eylemlerin cezalandırılma alanının genişletilmesi, cezaların ağırlaştırılması ve infaz açısından da bu tür silahla işlenen suçların faillerinin ceza infaz kurumlarında kalma sürelerinin artırılması eğilimi olduğu ve bu eğilimin polis ve savcılık uygulamasını da etkilediği belirtilmiştir. Başka bir sorunun gençlerin işlediği suçlar alanında olduğunu belirten konuşmacı, tam sorumluluk yaşının eyaletlere göre 17 veya 18 yaş olduğunu, Federal Yüksek Mahkeme'nin 17 yaşındaki bir kimsenin de ölüm cezasına mahkum edilebileceğine karar verdiğine dikkat çekmiş,  ceza sorumluluğunun bazı eyaletlerde 9, bazı eyaletlerde ise 10 yaşında başladığını ve son yıllarda egemen olan anlayış nedeniyle, özellikle 14 veya 15 yaşındaki birçok gencin yetişkin kimselere uygulanan cezalara mahkum edilip, bunların yetişkin kimselerin konulduğu infaz kurumlarına yerleştirildiklerini ifade etmiştir. Bunun ceza hukuku sonuçlarının genişletilmesinin başka bir şekli olduğunu belirten konuşmacı, ülke açısından 15 yaşındaki bir gencin yetişkin bir kimse gibi cezalandırılıp yetişkinlerin konulduğu infaz kurumlarına yerleştirilerek oradaki infaz tretmanına tabu tutulmasının alışılmış bir şey olmamasına karşılık, bu örneklerin son yıllarda arttığını belirtmiştir. Konuşmacının dikkati çektiği ve eleştiriyle karşıladığı son bir nokta ise, yeni bir eğilimin ceza sorumluluğunun başlangıç yaşını tüm ülke genelinde 8 yaşına çekme eğilimi olmuştur.

               (3) Üçüncü Seksiyon kapsamındaki toplantıların konusu "Ceza Hukuku Dışındaki Suç Tipi Düzenlemelerini Oluşturmak Nereye Kadar Olanaklıdır?" konusu oluşturmuş ve Prof.Dr. Roberto Bergalli, Prof.Dr.Nikolaos Bitzilekls, Prof. Dr.Dieter Dölling ve Prof.Dr.Emil Plywaczewski tarafından aynı başlığı taşıyan tebliğler sunulmuştur.

               (a) Prof.Dr.Roberto Bergalli (Barselona) tebliğinde önce modern ceza hukuku tarihinin iki önemli eğilimine dikkat çekmiştir: Bunlardan birisini liberal hukuk devleti geleneği içinde çeşitli nedenlerden dolayı, bireysel hukuksal değerlere yönelik katlanılamaz saldırılar olarak belirten Prof.Bergalli, diğerini ise devletin sosyal form içinde oluşumu olarak ifade etmiştir. Konuşmacıya göre, her iki eğilim de, devletin anayasadan kaynaklanan ilke ve kategorilere uymayan düzenlemelerini meşru saymamaktaydı.

               Bu eğilimlerin çok eskiden geçerli olduğunu belirten konuşmacı, 2. Dünya Savaşı sonrası demokratik ilkelerine uygun ve Kara Avrupası kültürüne uygun oluşturulan düzenlemeler karşısında, bu eğilimlerin öncelikle geçerli olduğunu belirtmiş ve tüm anayasaların, farklılıklarını gidererek, demokratik sosyal devlet kuramına uydurulması gereğine işaret etmiştir. Devletler arasında uygulanan rejim/devlet anlayışına göre farklılık olduğuna işaret eden konuşmacı, modern devleti esas alarak meşru ve akla uygun bir ceza hukukunun modern hukuk. modern devlet ve kültürüyle yoğrulmuş devlet kuramı nazarında varolabileceğini savunmuştur.

               Ceza hukukunun bir kriz içinde olduğunu savunan konuşmacı, bunun çeşitli nedenleri olduğunu belirtmiştir. Tüm bu nedenlere tebliğinde değinmenin güç olduğunu belirten konuşmacı, sadece bir genel örneğe değinerek, belirli bir zaman diliminde ekonomiyle ilgili olarak meydana getirilen normun aradan bir süre geçtikten sonra bir eyleme uygulanması halinde, aradan geçen sürede globalleşmenin ilgili normu konu açısından elverişliliğini ve yararlılığını yitirdiğini belirtmiştir.

               Modern hukuk anlayışının normlara şekli değil, daha çok toplumsal ilişkileri dikkate almak suretiyle yaklaştığına değinen konuşmacı, liberal de olsa ulusal bir devletin koyduğu normun, devletin bizzat kendisinin de kaçınılmaz değişikliği karşısında, daha önce konulan ve bireysel veya bireysel olmayan bir hukuksal değeri koruyan normun uygulanmasında sorun çıkardığını, buradaki önemli noktanın normun meşruluk süzgecinden geçirilip geçirilmeyeceği ve uygulanmasında toplusal beklentilerin dikkate alınıp alınmayacağı olduğuna değinmiştir.

               Tebliğin devamında globalleşmenin hukuk ve ceza sisteminde hangi değişikliklere yol açtığına değinen Prof.Bergalli, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısındaki ceza hukukunun dayandığı ve devlet gücüne sınırsız olanak tanıyan devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkinin, globalleşmeyle zayıflayıp çözülmeye yüz tuttuğunu belirtmiştir. Bunun beraberinde devletin ceza koyma gücünün sınırlanması ve kontrolü anlayışını getirdiğini belirten konuşmacı, bu kontrolün özellikle organize suçluluk ve bilgilenme alanlarında başladığını ifade etmiştir. Hemen akabinde 70'li yıllarda devletlerin terör eylemlerine tepki olarak yaptığı düzenlemelere değinen konuşmacı, ceza hukukunun hümanist, ıslah edici ceza hukuku eğiliminin sekteye uğradığını, ceza normlarının meşruluğunun denetimi ve orantılılık ilkeleri gibi ilkelerin geri plana atıldığını ifade ederek, toplumların o dönem açısından yaşadığı şok/şaşkınlık dolayısıyla ölüm cezası, uygulaması, hürriyeti bağlayıcı cezaların ağırlaştırılması, polisin ağır ve sert metotlar uygulamasının talep edildiğine ve bir ölçüde uygulamaya geçirildiğine değinmiştir.

               Ceza hukukunun, hatta hukukun bu globalleşme ile paralellik sağlayıp, gereklerini yerine getiremediğine değinen konuşmacı, yukarıda belirtilen nedenlerle bugünkü ceza hukukunun bir kriz içinde olduğunu savunmuştur.

               Konuşmacı tebliğinin sonunda ise, ceza hukuku dışında suç tiplerinin yaratılmasının ne kadar olanaklı olduğu hususuna değinmiş, modern anlayış içindeki demokratik hukuk devleti modelinin, egemen toplum modelleri nedeniyle temel hakları korumada yetersiz kalması halinde kod halindeki ceza hukuku dışındaki suç tipleri ve düzenlemelere başvurulmasının kaçınılmaz olduğuna değinen konuşmacı, çeşitli Avrupa ülkelerinden örnekler vererek birçok ülkedeki yabancılar kanunundaki düzenlemelerde modern anlayışa uymayan ve ırkçı izler taşıdığına işaret etmiştir. Toplumdaki işsizlik sorununun bunda etkili olduğuna değinen konuşmacı, bu nedenle ve polisiye saiklerle Schengen Sözleşmesi'ne gidildiğini belirtmiştir. Ceza hukukundan, bir devlette varolmayan toplumsal politikanın yerine geçmesinin beklenemeyeceğine değinen konuşmacı, demokratik değerlendirme süzgecinden geçirilmeden, politik ihtiyaçlarla ve hatta hukuksal ilkeler yerine devlet düzenlemelerine itaatkarlık anlayışıyla oluşturulacak düzenlemelerin benzer sakıncalara neden olacağını, yanılgılara götüreceğini ve temel hak ihlallerine yol açacağını belirtmiştir.

               (b) Prof.Dr.Nikolaos Bitzilekls (Selanik) tarafından savunulan tebliğde önce ceza hukukunun ultima ratio ilkesine değinilerek, bu ilkenin cezalandırma yetkisinin kötüye kullanılmasını frenlediği belirtilmiştir. Cezalandırma gücünün kötüye kullanılması için temel örneğin Yunanistan'da yan ceza hukuku alanında olduğunu belirten konuşmacı, ceza mahkemeleri önüne gelen ihtilafların %60'ının yan ceza hukuku alanına dahil eylemler olduğunun ifade edilmesinin bir abartı olamayacağını vurgulamıştır. Özel hukuk ile kamu hukukunun diğer alanlarındaki düzenlemeler yerine, daha ucuz ve politik açıdan toplum politikasının etkileyici aracı olarak ceza hukukunun seçildiğini belirten Prof.Bitzilekls, bir toplumda ceza hukukunun ultima ratio olarak anlaşılacağı yerde, prima ratio, hatta sola ratio olarak kabul edilmesi halinde, ceza hukukunun başarısızlığa uğrayacağını belirtmiştir.

               Ceza hukuku dışında, suç tipine ilişkin düzenlemelerin olanaklı olup olmayacağı sorusu bakımından, asıl tezin ceza hukukunun sosyal bir hukuk devletinde varolup hukuksal barışı sağlamak olduğunu belirten konuşmacı, soruyu belirli "sapma niteliğindeki davranışların" diğer toplumsal tedbirlerle önlenebilip önlenemeyeceği şeklinde ele alınması gerektiğini belirtmiştir.

               İlk sorun olarak, suç tiplerinin idare hukuku veya özel hukuk yaptırımları yerine geçip geçmeyeceğine değinen konuşmacı, düzene aykırılık eylemleri bir yana, çok önemsiz derecedeki hukuksal değer ihlallerinin özel hukuk araçlarıyla karşılanması olanaklı iken, Yunanistan'da çevre ve ekonomi ceza hukuku alanında çok kapsamlı bir düzenlemenin olduğunu belirtmiştir. Bu eylemlerin suç olmaktan çıkarılması gerekip gerekmediği açısından, ceza hukuku olmaksızın bu eylemlerle mücadele edilebilip edilemeyeceğinde tereddüt edildiğini belirten Prof.Bitzilekls, idare hukuku düzenlemelerinin yeterli olup olamayacağının kuşkulu olduğunu, ayrıca diğer hukuk dallarındaki hukuk güvenliğinin daha az olmasının da bu tereddütte rol oynadığına değinerek, bireysel özgürlüğe müdahale edecek bu idare hukuku önlemlerinin uygulanmasını, cezanın hukuk devleti-toplumsal niteliği karşısında tartışma götürdüğünü, klasik ceza hukuku anlayışıyla günümüzdeki hukuksal değer ihlalleriyle, örneğin çevre alanındaki ihlallerle mücadele edilebilip edilemeyeceğinin tartışıldığını belirtmiştir. Konuşmacı ayrıca, bir taraftan suyun kirletilmesi, ormanların yok edilmesi vb. durumları ceza hukukuyla ilişkilendirilirken, lüks yaşamımızda istediğimiz daha temiz, sağlıklı su, hava, toprak konusundaki teknik rahatlıklarımızdan da fedakarlık etmemiz gereğini göz önünde tutmamız gerektiğine değinmiş ve asıl ihtiyacımız olanın (bu konu açısından) daha başka bir çevre anlayışı, başka bir çevre ahlakı ve çok daha başka bir yaşam felsefesi olduğunu belirtmiştir.

               Tebliğinin devamında, ceza hukukunun ne zaman toplumsal bir fenomenin belirtilerinden ziyade nedenleriyle mücadele ettiği hususunu irdeleyen konuşmacı, burada nedenlerden söz ederken genel anlamıyla toplumsal nedenlere değil, sapıcı davranışa neden olan faktörlere dikkati çekmek istediğini söyleyerek, kürtaj eylemleriyle ceza hukuku aracılığıyla mücadele edilebileceğini, ancak kişisel yardım ve sosyal korumayla birçok bu tür davranışın önlenebileceğini ifade etmiştir. Birçok olayda cezanın bir mantığının ve korkutucu etkisinin olmadığına değinen konuşmacı, çözüm olarak (örnek niteliğinde), spor taraftarlarının suç işlemeleri halinde sporla ilişkili yaptırımlara tabi tutulmasını, orman suçu işleyenlerin belirli bir bölgeyi ağaçlandırmakla yükümlü kılınmasını önermektedir.

               Konuşmacı başka bir önemli nokta olarak, uyuşturucu madde kullanımı alanında, cezanın inandırıcılığını ve haklılığını yitirdiğini belirtmiştir. Bu olumsuzluğun nedeninin yalnızca uyuşturucu maddeyi kullanan kimseyi cezalandırmak olmadığını, ayrıca asıl sisteme hakim-arka plandaki kişi/kişiler yerine uyuşturucu madde bağımlısını cezalandırma olduğunu belirten konuşmacı, bu alanın ekonomik sistemin bir zemini olduğunun gözden kaçırılmaması gerektiğini belirtmiştir.

               Tebliğinin sonunda kara paranın aklanması faaliyetine değinen konuşmacı, Avrupa Birliği'nin üye ülkelere kara parayı aklamayı suç haline getirme yükümlülüğünü yüklediğini vurgulamıştır. Diğer yandan, kara parayı aklamanın bazen banka sistemi ve kredi kurumlarının yararlarıyla ilgili olduğunu bazen de bizzat devletin yararlarıyla ilgili olup yabancı sermayeye açılan devletlerin bizzat bu korumaya ilişkin ceza normlarının uygulanmasını engellediğini, bir devletin böylece bizzat kendi normlarının uygulanışını olanaksız kıldığını ve buradaki ceza hukukunun elverişsizliği yerine, toplumsal politikanın başarısızlığının ardında kaldığının belirtilebileceğini ifade etmiştir.

               Misillemenin ağırlaştırılmasının en basit yol olduğuna değinen konuşmacı, zor olanın suç olmaktan çıkarmak suç politikasının hayata geçirilmesi olduğunu ve bu alanda toplumsal açıdan çok şeyin yapılması gereği ile karar verecek olanların çok cesur ve sorumluluk sahibi olmalarına ihtiyaç olduğunu ifade etmiştir.

               (c) Bu Seksiyondaki toplantılarda sunulan üçüncü tebliğ, Prof.Dr. Dieter Dölling (Heidelberg) tarafından aynı konuda sunulan tebliğ olmuştur.

               Devletsel ceza yaptırımının failin hukuksal konumuna ağır müdahalede bulunması dolayısıyla, cezanın toplumsal kontrolün ultima ratiosu olarak görüldüğünü ve bunun yerine diğer alternatif düzenlemelerin konulmasının nereye kadar olanaklı olduğunun araştırıldığına değinen Prof.Dölling, bu hususta Federal Almanya'da kanun koyma alanı ile ceza hukuku ve kriminoloji bilimi alanlarında farklı eğilimlerin olduğunu belirtmiştir. Ceza hukuku alanında birçok trafik suçunu düzene aykırılık haline getirildiğine, 70'li yıllarda cinsel suçlar alanında suç olmaktan çıkarma düzenlemelerinin olduğuna değinen konuşmacı, buna karşılık son yıllarda da birçok yeni suç tipinin yaratıldığına işaret etmiştir. Son yıllarda özelikle ekonomi ve çevre ceza hukuku alanlarında birçok yeni suçun düzenlendiğine dikkat çeken konuşmacı, cinsel suçlar alanı da dahil olmak üzere birçok alanda yeni suçların düzenlenmesi yönünde girişimler olduğunu belirtmiştir.

               Diğer yandan ceza normlarıyla müdahale edilen birçok olayda şüphelilerin/sanıkların cezalandırılmadığını, yeterli verinin olmaması dolayısıyla bu girişimlerin çoğunun başarısızlıkla sonuçlandığına değinen konuşmacı, Federal Almanya uygulamasından bazı istatistiki bilgilerle bu tezini desteklemiştir. Konuşmacı bunda uygulamacıların anlayış değişikliğinin de rol oynadığını ve birçok basit eylemin koğuşturma organlarına bildirilmediğine değinmiştir.

               Kanun koyucunun bu tutumuna karşılık, ceza hukuku ve kriminoloji alanındaki öğretinin birçok alanda ceza hukuku müdahalesi yerine alternatif çözümleri tercih ettiklerini belirten konuşmacı, bilim adamlarının ceza hukuku müdahalelerinin diğer suçların işlenmesini engellemediği, bireyi damgalayıp daha çok olumsuzluklara yol açtığı, çok sık failin kişisel özgürlüğüne orantısız müdahalelerin olduğu, gerçekte çözülmüş zannedilen problemlerin görünüşte çözüldükleri ve sorunun gerçekte devam ettiği gibi gerekçeler ileri sürdüklerine değinmiştir. Doktrindeki alternatif çözüm arayışlarının özellikle iki alanda yoğunluk kazandığına değinen konuşmacı bunları basit suçlar ve topluma karşı suçlar alanı olarak ifade etmiştir.

Konuşmacı, netice ve hareketin olumsuz değerliliği ile kusurun cüzi olduğu fiiller şeklinde tanımladığı basit suçların (örneğin çok az zarara yol açacak şekilde bir mağazadan hırsızlık yapmak gibi) düzene aykırılık şeklinde düzenlenebileceğinin ifade edildiğini, bu yönde ceza hukuku profesörlerince çok az bir para cezası yaptırımını içerecek şekilde oluşturulan tasarıdaki önerinin kabul ettirilemediğini ve fakat bu yönde benzer önerilerin tekrarlandığını belirttiği konuşmasında; aynı şekilde toplumun korunmasına yönelik birçok suçun da öğreti tarafından gayri meşru görüldüğünü ifade etmiştir. Özellikle uyuşturucu maddeler, ekonomi ve çevre ceza hukuku alanındaki birçok suçun bu şekilde değerlendirildiğine değinen konuşmacı, birçok hukukçunun ceza hukukunun bireysel nitelikteki hukuksal değerlerin korunmasıyla sınırlanması yerine kolektif riskleri içeren alana müdahale ederek bireysel olmayan hukuksal değerlerin korunmasında daha etkin kullanılmasını eleştirdiklerini belirtmiştir. Sağlık, çevre ve ekonomi politikalarındaki iyileştirmeye ağırlık verilip diğer önlemlere başvurulması gerektiğinin vurgulandığını belirten konuşmacı, doktrindeki bu iki alandaki eleştirilerden, topluma karşı suçlara yöneltilen eleştirilere katılmadığı yönündeki şahsi görüşünü ifade etmiştir. Bu alana ceza hukukunun müdahalesinin kaçınılmaz olduğunu belirten konuşmacı, ceza hukuku müdahalesi olmadan çevre, sağlık ve ekonomi alanındaki bu katlanılamaz ihlallerle mücadele edilemeyeceği tezini savunmuştur. Ceza hukuku Kod'u dışındaki suç tipi düzenlemelerine yer verilebilip verilemeyeceği sorusuna götürü usulde cevap verilemeyeceğini, sorunun ilişkili olduğu alandan alana cevabın değişeceğini belirten konuşmacı, ilke olarak önce önleyici önlemlere başvurularak hukuksal ihlalerin önlenmesine teşebbüs edilmesi görüşüne taraftar olduğunu belirtmiş, ceza hukukunun müdahalesinin gerekli olup olmaması bakımından ise, cezaya liyakat ve cezaya ihtiyaç değerlendirmelerine başvurulması ve bunların sonucuna göre hareket edilmesi gerektiğini açıklamıştır.

               (d) Bu Seksiyonun aynı konulu son tebliği Prof.Dr.Emil Plywaczewski (Bialystok) tarafından sunulmuştur.

               Tebliğin konusunu üç yıl önce Polonya'da ceza hukuku alanında yapılan köklü değişiklikle ilişkilendiren konuşmacı, 1997 yılındaki reform çalışmalarında Polonya'da yeni CK, CMUK ve CİK'nun kabul edildiğini belirterek, 1969 yılından başlayarak CK.nun özel kısmındaki çok sayıdaki değişikliklere ilişkin bilgi vermiştir. 1997 tarihli CK.nun oluşum süreci ve gerekçesi hakkında açıklamaların yapıldığı tebliğde, özellikle bu yeni CK.nun ceza kanunlarının suçla mücadelede diğer birçok araç yanında yardımcı araç olduğu ve ultima ratio karakterinin bulunduğu anlayışının etkin olduğu ve yeni CK'nda üç yeni suç tipine yer verildiğine işaret edilmiştir. Bunları, "barışa karşı suçlar", "insanlığa karşı suçlar ile savaş suçları" ve "çevreye ve ekonominin işleyişine karşı suçlar" olarak belirten konuşmacı, çevre ve ekonomiyle ilgili suçların yan ceza kanunlarında düzenlendiğini belirtmiş ve 1997 tarihli Polonya CK.nun getirdiği düzenlemelerin suçluluğun, toplumsal gerekliliğin üzerinde bir oranda genişletilmesi şeklinde değerlendirilemeyeceğini vurgulamıştır. Konuşmacı bununla birlikte, 1989 Haziran-1996 Haziran tarihleri arasında kabul edilen 559 kanundan 39 tanesinin ceza hukukuna ilişkin olduğunu ve bu düzenlemelerle 131 adet suç tipi düzenlenirken yalnızca 7 adet eylemin suç olmaktan çıkarıldığının da düşündürücü olduğunu açıklamıştır.

               Bilimsel çalışmaların sonuçları ile toplumun içinde bulunduğu somut koşulların yol açtığı çelişkili bazı durumlara ve güçlüklere de işaret edilen tebliğde, cinsel suçlar alanına ilişkin ilginç bir örnek de vermiştir. Yetişkin insanlar arasındaki basit pornografik yayınların el değiştirmesini yeni (1997 tarihli) CK.nun suç olmaktan çıkardığını ve bunun cinsel suçlar alanına uygun düştüğünü belirten konuşmacı, iki yıl sonra 16.12.1999 tarihli bir kanunla "hart" pornografik eserlerin yayını, dağıtımı, satılması vs.ni 3 yıldan 5 yıla kadar hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandıran bir hükmün kabul edildiğini belirtmiştir. Bu gelişmeyi eleştiren konuşmacı, bu kanunun ideolojik nedenlerden dolayı da olsa, Devlet Başkanı tarafından veto edilmesinin sevindirici olduğunu belirtmiştir.

               Konuşmacı, kriminolojik gerçekliklerle çelişen ve yalnızca ideolojik nedenlerle kabul edilen bir gelişmeyi aile planlaması alanına ilişkin olarak açıklamıştır. 1997 yılında kabul edilen bir Kanun değişikliği ile yalnızca "çok güç yaşam ilişkileri" veya "ağır kişisel durumlar" şeklindeki nedenlerin hamileliğin yarıda kesilmesi için meşru neden kabul edildiğini, ancak bu değişikliğin daha önceden varolan ve toplumsal nedenlerle bu eyleme izin veren düzenlemeyi yürürlükten kaldırdığına değinmiştir.

               Zamanla toplumsal yaşamın daha karmaşık hale gelmesinin CK.larının özel kısmında, özellikle de ekonomik alanda ve doğanın korunmasında ve teknik bilimsel gelişime paralel olarak yeni suç tiplerine gereksinim duyulmasını normal karşılayan Prof.Plywaszewski, klasik ceza hükümlerinin ihlali yanında yeni ihlal modelleri ve organize suçluluğun da kendisini hissettirdiğine değinerek, toplumda meydana gelen sosyal, teknik ve ekonomik değişimlerin ceza hukukunca da dikkate alınacağını belirtmiştir. Bu yönde CK.na hükümler konulmasını olağan karşılayan konuşmacı, kendi ülkesinde ve özellikle de siyasal sistemden kaynaklanan nedenlerle yan ceza kanununda yapılan düzenlemeleri eleştirmektedir. Bunların birçoğunun suç olmaktan çıkarılarak özel hukuk ve idare hukukunun alanına aktarılması gerektiğini, bir kısmının da düzene aykırılık fiili olarak düzenlenebileceğini ifade etmiştir. Ancak konuşmacı, kriminolojik gerçeklikler karşısında amacı uygun bir çözüm olarak görünmeseler dahi, ülkesi açısından, ahlak ve cinsel eylemler alanına ilişkin suç olmaktan çıkarma faaliyetinin şimdilik zor göründüğünü belirtmiştir.

               (4) Sempozyumun dördüncü Seksiyon toplantılarında "Genel Kısmın Dogmatik Temel Gerekleri Nelerdir?" başlıklı konu üzerinde çalışılmış ve sırasıyla Prof.Dr.Diego-Manuel Luzon Pena, Prof.Dr.Christos Mylonopoulos, Prof.Dr. Marcelo A. Sancinetti, Prof.Dr.Andrzej Wasek ve Prof.Dr.Keiichi Yamanaka tarafından tebliğ konuları farklı başlıklar taşıyan tebliğler sunulmuştur.

               (a) Bu Seksiyondaki ilk tebliğ Prof.D.Diego-Manuel Luzon Pena (Alcala) tarafından "İspanyada'ki Ceza Hukuku Öğretisi - Ceza Hukukunun Genel Kısmının Temel Gerekleri" konusunda sunulmuştur.

               Genel suç öğretisinin her zaman genel kısmın asıl bölümünü oluşturduğunu ifade eden Prof.Pena, ilkeler ile suçun sonuçlarının birbirinden izole edilmemekle birlikte, suç öğretisinin günümüzde genel kısmın diğer kısımlarıyla daha çok ilişki içine girildiğine dikkat çekmiştir. Günümüz İspanyol ceza hukuku öğretisinin suçun unsurlarının belirlenip sistemleştirilmesinde diğer faktörler kadar, suç politikası görüşlerini cezalandırmanın esasını ve sınırlarını ve cezanın amacı öğretisini birlikte ele alıp değerlendirdiğini belirten konuşmacı, İspanya'daki baskın görüşün Binding'den beri suçun unsurlarını tipik, hukuka aykırı ve kusurlu hareket olarak kabul ettiğini belirtmiştir. Bazı münferit yazarların tek unsur veya haksızlık ve kusurdan oluşan iki unsuru olduğunu belirten konuşmacı, buna rağmen suçun belirtilen dört unsurunun içerikleri bakımından doktrinde görüş ayrılıkları bulunduğunu, "cezalandırılabilirlik"in beşinci bir suç unsuru olarak mı kabul edilmesi yoksa "ceza" öğretisine dahil bir konu olarak mı kabul edilmesi gerektiğinin çok tartışılan bir konu olduğunu belirtmiştir.

               1995 tarihi İspanyol CK.nun 10. maddesindeki suç tanımını irdeleyen konuşmacı, bu tanımda kullanılan "kanun tarafından cezalandırılan" ifadesinin "taksir" ile mi ilgili olduğuna yoksa ceza yaptırımı uygulamasıyla mı ilişkili olduğunun tartışıldığını belirtmiştir. Hareket veya davranışın doktrindeki baskın görüşce diğer suç unsurlarının esası olarak kabul edildiğine, buna karşılık azınlığın hareketi haksızlık kanuni tipinin bir kısmı olarak algılandığına işaret eden Prof.Pena, hareket kavramı hakkında da tartışma bulunduğunu, nedensel, final, sosyal ve kişisel hareket teorilerinden kişisel hareket teorisinin baskın öğretice benimsendiğine değinmiştir.

               İspanyol ceza hukuku öğretisinde önemli kabul edilen ilkeleri kanunilik, belirlilik ve ultima ratio ilkleri olarak belirten konuşmacı, tipiklik ile hukuka aykırılık arasındaki ilişki bakımından da İspanyol öğretisinin tipikliğin hukuka aykırılık bakımından yalnızca geçici bir haksızlık yargısı anlamına geldiğini ve tipik olanın doğrudan doğruya hukuka da aykırı sayılmadığına işaret etmiştir. Hukuk normlarının hukuksal değerlerin korunması açısından yalnızca bir araç olduğunu belirten konuşmacı, baskın İspanyol öğretisine göre hukuksal değer ihlalinin şekil olarak normun geçerliliğinin ihlali anlamına gelmediğine, kısmen doğru olan bu yaklaşımın "norma aykırılık" değerlendirmesinin göz ardı edilemeyeceğini ve maddi ceza hukuku haksızlığına da dikkat edilmesi gereğini vurgulamıştır.

               Tebliğinde İspanyol öğretisi açısından objektif kanuni tipe dahil olan unsurlara, haksızlık kanuni tipinden ne anlaşıldığına, İspanyol CK.nun taksirli suçlar açısından getirdiği numerus clausus sistemine ve yeni CK ile netice nedeniyle ağırlaşmış suçların pratik olarak ortadan kalktığına değinmiş ve diğer hukuka uygunluk nedenleri yanında bazı suçlarda sorumluluğu kaldırdığı kabul edilen cüz'i haksızlık ve toplumsal tolerans olarak da isimlendirilen fiilin toplumsal uygunluğu teorisine de değinmiştir.

               Kusurun varlığı bakımından gerek suçun tanımında (İspanyol CK.m10) gerek kanunilik ilkesine ilişkin hükümde (İspanyol CK.m.5) açık bir hükmün bulunmamasını eleştiren Prof.Pena, bu konuda kıyas yapılabileceğini ve ceza yaptırımı uygulanması için mutlaka fiil kusuru aranacağını belirtmiştir. Kusur yeteneği ile ilgili pozitif düzenlemeler hakkında bilgi veren konuşmacı, son olarak Alman hukukundaki "kusur teorisi"nin etkisiyle düzenlenen kaçınılabilir hukuksal hata hakkındaki pozitif hükmü belirtmiştir.

               (b) Bu seksiyondaki ikinci tebliğ Prof.Dr.Christos Mylonopoulos (Atina) tarafından ve "Ceza Hukukunun Genel Kısmının Dogmatik Temel Gerekleri" konusunda sunulmuştur.

               Ceza hukukunun teorik esaslarının günümüzde tüzel kişilerin ceza hukuku sorumluluğu, yeni hukuksal değerlerin ve suçların ortaya çıkması ve uluslararası hukuk düzenleriyle ulusal hukuk düzenlerinin ilişkisinden oluşan bir dizi konu açısından deneme aşamasında olduğunu belirten konuşmacı, ilk olarak ne zaman bir suçun varolduğu ve ne zaman ceza hukuku doğasına sahip bir yaptırımın söz konusu olduğu sorusuyla ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarına atıfla konuya yaklaşımını açıklayan Prof. Mylonopoulos, bu yaklaşımla Avrupa Birliği Mahkemesi'nin yaklaşımlarının farklı olduğunu ve bu uygulamadan ceza hukuku eylemlerinin özel veya idare hukuku eylemlerinin kuşkudan arınmış bir ayırımının henüz saptanamadığına değinmiştir.

               Tebliğinin devamında 19. yüzyıl ceza hukuku düzenlerine nazaran günümüzde ortaya çıkan yeni hukuksal değerlerin doğasının farklılık arz ettiğine değinen konuşmacı, uluslararası normlarda ülkesel ve yabancı hukuksal değerler arasında bir ayırım yapılmasından kaçınılmasına rağmen, bunun ileride sorun olacağını belirtmiş ve bu konuda önemli sorunlara gebe haksız rekabet alanını örnek göstermiştir. Benzer güçlüklerin organize suçluluğa ilişkin düzenlemeler ve tanımlarda ortaya çıktığına değinen konuşmacı, Avrupa Birliği'nin ekonomik yararlarının korunması bağlamında yeni hazırlanan taslaklarda da bu iki tür hukuksal değer ayırımına gidilmediğini, örneğin vergi kaçırmada bu kavramların iç içe girdiğini ve Corpus Juris'de modern ceza hukuku dogmatiği ile bağdaştırılamayacak olağan dışı ve çelişkili bağlantıların oluşturulduğuna dikkat çekmiştir.

               Suçun şekli bir haksızlık olmadığını, bir suçun cezalandırılabilmesi için şekli haksızlık yanında maddi hukuka aykırılık kavramının hareketin özel toplumsal etik olumsuz değerliliğini içermesinin uzun yıllardan beri öğretide kabul edildiğini belirten konuşmacı, toplumsal etik açıdan cüz'i bir olumsuz değerlilik teşkil eden eylemin cezalandırılmasının orantılılık ve ceza tepkisinin gerekliliği açılarından elverişsiz olduğunu belirtmiştir.

               Suçun sübjektif ve objektif haksızlık elementleri bakımından Alman ve Yunan öğretisine ilişkin genel açıklamalara da yer verilen ve dolus eventualis ile bilinçli taksirin ayırımı konusundaki kriterlere değinilen tebliğde son bir konu olarak "suça katılma" konusuna değinilmiştir. Son yıllarda Alman ve Yunan öğreti ve uygulamasının, dış dünyada nötr olarak değerlendirilen bir hareket yapan kimsenin müzaheret ve muavenette bulunan şerik olarak cezalandırılıp cezalandırılamayacağının tartışıldığını, iştirak iradesi olmasa dahi kasten hareket eden kimsenin cezalandırılacağını kabul eden Alman Federal Yüksek Mahkemesi'nin kararına rağmen konunun tartışıldığını belirten konuşmacı, bu konuya örnek olarak, sonuçta bir makbuz kesmeyeceğini bildiği bir kimseye bir eser siparişi veren bir işadamının "yardım eden" olarak vergi kaçırma suçundan sorumlu tutulmasını göstermiştir.

               (c) Bu Seksiyondaki üçüncü tebliği "Ceza Kanunlarının Genel Kısmındaki Suç Dogmatiğine İlişkin Asgari Gerekler" konuna ilişkin olarak Prof.Dr. Marcelo A. Sancinetti (Buenos Aires) sunmuştur.

               Ceza hukuku öğretisiyle uygulaması arasında sıkı bir bağlantı olmadan belirli bir pozitif hüküm yaratmanın sakıncalı olduğuna değinen Prof.Sancinetti, kanuni bir düzenleme yapılırken hukuksal açıklık ve hukuk güvenliğine azami derecede riayet edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Daha önceki ceza hukuku dogmatiğinin gelişmenin henüz başlangıcı olması dolayısıyla Alman İmparatorluk CK.nun teorik temeli açısından eksikliğine değinen konuşmacı, 1975 yılında genel kısımda gerçekleştirilen reformdan bu yana olan gelişmeye işaretle, günümüz Alman Kanun koyucusu, doktrin ve uygulamasının şanslı olduğuna değinmiştir. Toplumsal değişikliklere dikkat çeken konuşmacı, öğreti ve uygulamanın çoğunlukla genel kısımla ilgilendiğini ve fakat özel kısmın da bu açıdan geliştirilmeye ihtiyacı olduğunu belirtmiştir.

               Yalnızca vazgeçilemeyecek nitelikte olan normların bir CK.nun genel kısmında muhafazası ve bu açıdan bir "asgari standart"ın oluşturulması gerektiğini savunan Prof.Sancinetti, Alman CK.nun Genel Kısmının 1975'de oluşturulan bölümünün önemli ölçüde ve olumsuz olarak bu asgari standarttan ayrıldığı tezini ileri sürmüştür. Gerekli azami standardın ve bu standarda neyin uyduğunun saptanmasının güç olduğunu kabul etmekle birlikte, belirli ilkelerden açık ayrılmaların olduğunu savunan konuşmacı, ayrıca özel kısmın da katlanılamaz cezalandırılabilirlik boşluklarına yo açabilecek hususların giderildiği biçimde oluşturulan suçlar içermesi gerektiğine işaret etmiştir. Cezayı ortada kaldıran ve azaltan nedenler için bir katalog oluşturmanın ve cezanın koşulları ve ölçüsünü belirgin kılacak bir düzenlemenin kaçınılmazlığını belirten konuşmacı, tebliğinde örnek bir konu olarak teşebbüs konusunu ele almış ve irdelemiştir.

               Tebliğinin devamında gönüllü vazgeçmeye ilişkin Alman CK.nun 24. paragrafını inceleyen ve bu konuda ortaya çıkan sonuçlara kısaca değinen konuşmacı, teşebbüs ve vazgeçme konuları açısından 1810 Fransız CK ve 1851 Prusya CK.nun düzenlemelerine atıfta bulunmuştur. Konuşmacı sonuç olarak, genel suç öğretisinin oluşturulmasında hem iyi bir çözüm getiren hem de aykırılıklardan koruyacak bir düzenlemenin ceza kanununda muhafazası gerektiğini ve toplumsal değişimin belirli bir noktada münferide olayda adil bir çözümü bulması için kanun koyucuyu zorladığını ifade etmiştir.

               (d) Prof.Dr.Andrzej Wasek (Lublin) bu Seksiyon çalışmalarında sunduğu "Bir Genel Kısmın Dogmatik Temel Gerekleri Nelerdir?" konulu tebliğine asıl olarak, 01.09.1998 tarihinde yürürlüğe giren 06.06.1997 tarihli yeni Polonya CK'nu ele almış ve sırasıyla kanunilik ilkesi, orantılılık ilkesi ve ceza hukuku sorumluluğunun bireyselleştirilmesi ilkesine değinmiştir.

               Kanunilik ilkesinin gerek Polonya CK (prg.1/1) gerek Polonya Anayasası'nda (m.42/1) düzenlendiğine ve Polonya AY.nın 91/1. maddesindeki düzenleme gereği uluslararası sözleşmelerin de bu bağlamda "kanun" sayıldığı ve belirli koşullar altında yargı uygulamasında somut olaya doğrudan doğruya uygulanabileceğini (AY.m.8/2 ve 91/1) belirtmiştir. Gerçek olmayan ihmali suçların da kanunilik ilkesi içine çekildiğini (Polonya CK.prg.2) belirten konuşmacının, gerek ceza hukuku uygulaması gerek kanun koyucu nezdinde kanunilik ilkesinin çok ciddi bir biçimde dikkate alındığını ve her yargı organınca da ciddi denetlendiğini ve aynı hususların cezada kanunilik ilkesi (AY.m.42/1 ve CK.prg.141) için de geçerli olduğunu ifade etmiştir.

               Geçirdikleri totaliter politik sistemin kötü tecrübelerinin kendilerini, ceza normu yaratmak ve uygulanmasında, kanunilik ilkesine riayet etmek bakımından oldukça hassaslaştırdığını ve aradan on yılı aşkın bir sürenin geçmesine rağmen eski politik geçmişlerinin psikolojik baskısını hissettiklerini belirten konuşmacı, bu nedenle kanunilik ilkesinde en ufak bir gevşemeye ciddi hiçbir Polonya ceza hukukçusunun taraftar olamayacağını önemle vurgulamıştır. Aynı şeyin, kanunilik ilkesiyle sıkı ilişki içinde olduğu "fiil ceza hukuku ilkesi" için de geçerli olduğunu belirten konuşmacı, gelecekte de bu ilkeye mutlak bir bağlılığın olması gerektiğini vurgulamıştır.

               Yeni Polonya CK.nun kusura açıkça çok yüksek bir değer verdiğini, CK.nun 1/3. paragrafında bunu açıkça vurguladığını belirten konuşmacı, buna karşılık ceza hukukundaki kusurun ne olduğu ve içeriğinin ne olduğunun kanunda belirtilmediğini, bu sorunların öğreti ve uygulamaya bırakıldığını belirtmiştir. Konuşmacıya göre kusur, Polonya ceza hukukunda iki ayrı fonksiyon icra etmektedir: Bir yandan ceza hukuku sorumluluğunun esası ve kapsamını oluştururken (prg.1/39, diğer yandan cezanın ölçüsünün kusurun derecesini aşmaması anlamında (prg.53/1) cezanın tayin ve tespitinde bir fonksiyon icra etmektedir.

               Konuşmacı tebliğinde, ayrıca önemli bir nokta olarak orantılılık ilkesine dikkat çekmiştir. Bu ilkenin adalet düşüncesiyle bağlantılı olup, genel hukuk ve anayasa hukuku karakteri içerdiğini belirten konuşmacı, u ilkenin genel kısımda, özellikle de ceza yaptırımlarının tayin ve tespitinde önemli rol oynadığına değinmiştir. Bu ilkenin ayrıca ceza sorumluluğu ilkeleri bakımından da etkili olduğunu belirten Prof.Wasek, nitekim Polonya CK.nun 1/2. paragrafında yasaklanan fiilin toplumsal zararlılığının cüz'i olması halinde, bu ilkenin sorumluluk alanındaki etkisini gösterdiğini belirtmiştir. Konuşmacıya göre, kanun koyma faaliyetlerinde ise bu ilkeyi ultima ratio ilkesi desteklemektedir.

               Özellikle suç ortaklığı, fail, azmettirme ve müzaheret ve muavenette bulunma kavramlarıyla ilişkili olarak ceza sorumluluğunun bireyselleştirilmesine Polonya uygulaması ve Kanun koyucusunun tutumuna kısaca değinen konuşmacı, tebliğinin sonunda, yukarıda belirtilen ilkelerin modern bir hukuk devleti ceza hukuku açısından vazgeçilemez olduğunu, bu temel gereklerden kaçınan bir suç politikasının hiçbir inandırıcı gerekçesinin olamayacağını, bu ilkelerin 21. yüzyıl ceza hukuku açısından geçerli ve vazgeçilemez olduklarını, kahverengi ve kızıl totalizmin haksızlıklarından elde edilen tecrübelerin, Avrupa hukukçularını bu temel gereklerin muhafazası konusunda bilinçlendirdiğini belirtmiştir.

(e) Bu Seksiyon çalışmalarında son tebliği Prof.Dr.Keiichi Yamanaka (Osaka) ve "Genel Kısmın Temel Gerekleri" başlığıyla sunmuştur. Tebliğinde genel kısmın dogmatik bölümü için üç değişik modeli inceleyen Prof.Yamanaka, bu modellerin sorunlarına değindikten sonra, ulaştığı sonuçla tebliğini bitirmiştir. Genel kısmın içerdiği başlıca konuları zikreden konuşmacı, tebliğini bunlardan isnadiyet konusuyla sınırlamıştır.

               Konuşmacının değindiği modellerden birisinin genel kısım hakkındaki hükümler bakımından bir asgariyi kabul eden, ağır dogmatik sorunları cevapsız bırakarak, onlarla uygulamanın ilgilenmesini tercih eden modeldir. Bu modelin basit olmasına karşın kanunilik ilkesi açısından olumsuzluklar içerdiğine değinen konuşmacı, bunu "minimal düzenleme modeli" olarak adlandırmıştır. Bu modelin Japon CK açısından sorunlu olduğunu belirten konuşmacı, 1908 tarihli Japon CK ve geçirdiği değişikliklerden, reform tasarılarından söz ettikten sonra, özel kısımdaki suç tipleri açısından kıyasa yol açtığı, şüpheli kararların verilmesine neden olduğunu belirterek bu modelin ayrıca haksızlığı ve kusurluluğu kaldıran nedenler, gerçek olmayan ihmali suçlar ve suç ortaklığı (iştirak) konularında da sorunlara yol açtığını, asıl sakıncanın ise uygulamanın tıpkı bir kanun koyucu gibi hareket etmesine neden olduğunu belirtmiştir.

İkinci modeli "pozitivist düzenleme modeli" olarak adlandıran konuşmacı, bu modelin temel ilkelerin genel kısımdan olabildiğince ayrıntılı düzenleyip, hakime mümkün olduğunca dar bir hareket serbestisi alanı tanıdığını ve fakat diğer yandan bu modelin kanun koyucunun caiz olmayan düzenlemelerine neden olduğu şeklinde doktrinde eleştirildiğini belirtmiştir. Bu model dahilinde de iki suç politikası eğiliminin olduğuna dikkat çeken konuşmacı, bir eğilimi "cezalandırılabilirliği genişleten model", diğerini ise "cezalandırılabilirliği daraltan model" olarak adlandırmıştır. Bu pozitivist düzenleme modelinin açık düzenlemeleri gerektirmesi ve uygulamada kolaylık sağlamasını olumlu gören konuşmacı, diğer taraftan bu modelin CK'nda belirli bir suç politikasına göre düzenlenmesini, suç politikasına göre şüpheli, ancak kanunen düzenlenmiş cezalandırmanın genişlemesine yol açmasını ve o günler kanun koyucunun politik tercihini kanuna geçirmesini ise sakıncalı bulmaktadır.

               Konuşmacının değindiği üçüncü model ise, "istisna-kural modeli" olup, şimdiye kadar elde edilen temel ilkeleri ekonomi ve çevre ceza hukuku alanındaki yeni suç tipleri açısından kısmen gevşetmeyi hedeflemektedir. Temel ilkeyi benimseyip, olağandışı davranış modellerinde buna istisna tanıyan bu model, güçlükler taşıyan olayları yorum faaliyetlerine terk etmekte ve bu nedenle de kanunilik ilkesi açısından sakıncalı olmaktadır. Ayrıca bu modelin, belirli suçlarda ceza sorumluluğunu genişletmeyi hedeflemesini de haklı bulmayan konuşmacı, bu üçüncü modelin özellikle idare ceza hukuku diye adlandırdığı düzene aykırılıklar alanında yorum konusunda, çevre ceza hukuku ve çocuk pornografisiyle ilgili olarak kanun koyucunun düzenlemelerinde boşluklar bulunan hallerde ispat ve nedensellik konularında sorun çıkardığını örneklerle belirtmiş, globalleşen modern risk toplumunun gereklerine uygun bir ceza yargılamasını ve bunda da hukuksal değerlerin korunması bakımından öncelikle diğer hukuk dallarına başvurulması gereğine işaret etmiştir.

               (5) Beşinci Seksiyon çalışmalarının konusu "Günümüz Ceza Hukuku Dogmatik Tartışmalarının Uygulamada Ne Kadar Ağırlığı Vardır?" şeklinde belirlenmiş olup, Prof.Dr.Enrique Baciga-lupo, Prof.Dr.Heinz Gössel ve Prof.Dr.Wlodzimierz Wrobel tarafından aynı başlığı taşıyan, Prof.Dr.Eduardo montealegre Lynett tarafından ise objektif isnadiyet konusunda birer tebliğ sunulmuştur.

               (a) Prof.Dr.Enrique Bacigalupo (Madrid) genel bir ifadeyle, bilimsel çalışmalarla bunun uygulamaya geçirilmesi arasındaki ilişkinin çok karmaşık bir yapıda olduğunu ve bunun öğreti ile uygulama arasındaki ilişkiden farklı olmadığını belirterek başladığı konuşmasında, Almanya'daki bu alandaki gelişmenin geleneksel olarak teoriden hareket ettiği ve bunun uygulama tarafından göz önünde tutulduğunu, öğreti ve uygulamanın tek amaçları ve metotlarının ceza hukuku vakıalarını genel normlara istinaden çözmek olduğunu belirtmiştir. Yalnızca hakim kararlarındaki gerekçelerin öğretideki ifadelerden farklı ifade edildiğini ve teorinin felsefi temelleri dolayısıyla sürekli olarak uygulamayı haklı bulmak gayreti içinde olmadığını belirten konuşmacı, Kant, Feuerbach, Binding ve Kantorowicz gibi hukukçuların görüşlerine atıfla, uygulamanın öğretiden nasıl etkilendiğini açıklamıştır. Prof.Bacigalupo, bir yandan öğretiye bu önemi atfederken, diğer yandan da Beccaria, Carrara ve Kelsen gibi hukukçuların yorum konusundaki görüşlerine atıfla öğretinin ne kanun metninin lafzına sıkı sıkıya bağlı ne de politik değer yargılarından hareket etmemeleri gerektiğini belirtmiştir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısında öğretide teori hakkında iki olumlu kanının, final ve nedensel dogmatik sistemler hakkındaki geniş çaplı tartışmalar nedeniyle gücünü kaybettiğini ifade eden konuşmacı, bazı Alman hukukçularının görüşlerine atıfla, öğreti ve uygulama arasındaki ilişkiyi farklı oluşturmak girişimleri olduğunu ve son yıllarda bu ilişkinin her iki kesimin de birbirinden yararlandığı karşılıklı bir ilişki olarak tanımlandığını ifade etmiştir. Buna karşılık konuşmacı bu son belirtilen yaklaşımın da öğreti tarafından her zaman paylaşılmadığını ve az önemsenen uygulamanın ihtiyaçlarını içinde bulunduğu koşulları vs. de göz önünde tutarak, somut olay yargılarında uygulamayı öne çıkaran başka yaklaşımların da olduğunu belirtmiş ve bu konuda Naucke'nin tezlerine değinmiştir.

               Sistem ve sistem kavramı arasındaki farklılığın sorunlara yol açabileceğine, kavramların suç sistemi tarafından belirlenip belirlenmediği sorusuna kolay cevap verilemediğine değinen konuşmacı, örnek olarak, kast kavramının sistem aracılığıyla mı belirlendiği, yoksa sistem ve kast kavramının daha başka ön/üst bir kavram aracılığıyla mı belirlendiği sorusunu sormuştur.

               İspanya'daki duruma da kısaca değinen konuşmacı, sistem hakkındaki tartışmalarda uygulamanın hiçbir etkisinin olmadığını belirterek, Yüksek Mahkeme'nin bazı kararlarından örnekler vererek, bazı teorilerin ve kavramların içeriğinin uygulamaca yeterince bilinmediğini ifade etmiştir. Uygulamanın bazı münferide kavramlar bakımından dogmatik tartışmalara katıldığını belirten Prof. Bacigalupo, bu katılımın uygulamaya özgü bir metot ve gerekçelerle değil, yine dogmatik metotlarla olduğunu vurgulamıştır. Uygulamanın zaman zaman "pratik mülahazalarla" hareket edip öğretiden oldukça ayrıldığını ve bunun ilginç olduğunu belirten konuşmacı, bazı hukukçularca hukuksal problemlerle ilgili yükün taşınmasında görev almayıp her şeyi uygulamaya bıraktıkları gerekçesiyle öğretiye yönelik suçlamalara da değindikten sonra, konuşmasını, doğru dogmatik kavram ve çözümlere ulaşılabilmesi için öğreti ve uygulama arasında bir diyalogun olması gerektiğini, metot ve hedefleri aynı olan bu iki ayrı kesimin meşruluk ölçütü olarak bilimi esas almaları halinde hiçbir sakıncanın olmayacağını ve böylece ileride bu iki kesim arasında yapılan keskin bir ayırımdan söz edilemeyeceğini belirterek sonuçlandırmıştır.

               (b) Bu Seksiyondaki ikinci tebliğ, aynı konuda ve Prof.Dr.Heinz Gössel (Erlangen-Nürnberg) tarafından sunulmuştur.

               Prof.Gössel, bilimsel doktriner çalışmaların pratik sorunların çözümü bakımından da yardımcı olmaları ve uygulama bakımından önemli olması için olay/vakıa sisteminin oluşturulması gerektiğini belirterek başladığı konuşmasında, uygulamanın da yalnızca hukuksal olayların karara bağlanmasından ibaret olarak görülmemesi gerektiğini, karar ve gerekçenin hazırlanması, verilecek kararın ilerideki benzer olayları da etkileyecek olması nedeniyle yapılan çalışmalar vs. nedeniyle, uygulamanın yargı uygulaması, avukatların faaliyetleri, kanun koyucu, bakanlık bürokrasisi ve politikacıları da içerecek şekilde geniş boyutlu ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bu belirtilen kişi ve kurumlara (Yargı, Avukatlar, Politikacılar vs.) paralel birden fazla uygula şeklinin de ortaya çıktığına dikkat çeken konuşmacı, uygulama ile öğreti arasındaki ilişkiler bakımından bazı tehlikelere de değinmiştir. Konuşmacı bu tehlikeleri şöyle belirtmiştir: Değişik fonksiyon ve işler üstlenen bireyler (Yargıçlar, Avukatlar, Politikacılar) hakkında, zaman zaman uygulama ve bilimsel alanda farklı yöndeki faaliyetleri nedeniyle kendilerine karşı (insani) önyargıların oluştuğu, literatürdeki kargaşa, farklı, çok karmaşık ve kapsamlı şerhlerin uygulamayı kolaycı tercihlere ittiği ve hatta bu konuda son zamanlarda fazla bilimsel temeli olmayan ve avukatlarca veya avukat bürolarınca yayınlanan yüzeysel, ucuz, az kapsamlı ve pratik bilgiler içeren eserlerin de önemli rol oynamaya başladığı ve gerçekten çok yeni olan bilgilerin uygulamaya çok yavaş ve geç nüfuz etmesi gösterilmiştir.

               Bu tehlikelere ek olarak, uygulama ve öğreti arasındaki ilişkide olumsuz rol oynayan bazı hususlara da değinen konuşmacı, Alman Federal Yüksek Mahkemesi'nin iki ünlü kararı hakkında öğretide yazılan ve kararları çok farklı şekilde ele alan sayısız esere atıfta bulunmuştur. Diğer taraftan uygulamanın öğretiyi takip etmemesi, yeterince ciddiye almaması ve uygulamacıların genel kavramlar yerine sürekli ilgilendikleri somut olaya ilişkin somut bir bilgi aramalarından şikayet eden konuşmacı, sonuç olarak, farklılıklarına rağmen uygulama ve öğretinin bir bütün oluşturduğunu, birbirinden ayrılamayacağını ve bu ilişki yoğunlaştırıldıkça hukuk biliminin her iki kısmı açısından da daha verimli olacağını belirtmiştir.

(c) Prof.Dr.Eduardo Montealegre Lynett'in (Bogota) bu Seksiyonda sunduğu tebliğ "Objektif İsnad Edilebilirlik ve Yeni Kolombiya Ceza Kanunu'ndaki Düzenlenişi" konusunu içermiştir.

               Normatif bir öğretide failin fonksiyonunun yetkililik alanından ayrılmasının onun toplum içindeki rolüne bağlı olduğunu ve bu ayırımın hukuk düzeninin oluşturduğu yükümlülüklere göre yapılamayacağını belirten konuşmacı, kişilerden beklentilerimizin anayasa ve yasalarla açıkça ve kesin olarak tespit edilmiş olması dolayısıyla, gerçekleşen bir olayın anlam şemasıyla çelişen bir objektif isnad edilebilirlik teorisinin oluşturulamayacağını vurgulamıştır.

               19. yüzyılda ihmali suçları karakterize eden şekli hukuk kaynakları teorisinin modern objektif isnad edilebilirlik öğretisiyle bağdaşmadığını belirten konuşmacı, objektif isnad edilebilirliğin suçu toplumsal rolün ihlali olarak görüp bireyden garanti yükümlülüğünü yerine getirmesi için aktif eylem beklediğine değinerek, teori açısından belirleyici olanın, toplumsal bir rol sahibinin koruma/gözetme ve kurtarma yükümlülüğünü yerine getirmiş olup olmadığını belirtmiştir. Konuşmacıya göre bu rol dağıtımı ve yükümlülüklerin amacı, hukuksal değerleri, kendilerini tehdit eden tehlikelerden korumaktır.

               Tebliğinin diğer kısımlarında yeni Kolombiya CK.nun bazı düzenlemelerine değinen konuşmacı özetle, suça katılma bakımından yeni CK.nun hem ortak fiil kararı hem de objektif olarak fiile katkıda bulunmayı aradığını, "birlikte" (asli maddi) failler ile onlara yardım eden anlamında "katılan" faillerin arasındaki ayırımın çok önemli olmayıp, katkısı az veya çok olsun tümünün bir fiilin iştirak halinde işlenmesine katkıda bulunan "ortak" anlaşıldığını, gerek özgü suçlarla ilgili alanda bir role sahip fail olduğunda birlikte fail, böyle bir role-özel sıfata sahip olmadığında suça katılan olarak algılandığını, suç ortaklığı için kast yanında katılanlar arasında bir anlaşmanın varlığının arandığını ve bunun fiilin objektif isnad edilebilirliğinde önemli rol oynadığını belirtmiş ve suç ortaklığına konu olan birkaç somut olayı açıklamıştır.

               Alman öğretisindeki fiilin objektif isnad edilebilirliği ve rücu yasağı kuramlarının Kolombiya'da da benimsendiğini belirten konuşmacı tebliğinde ayrıca, izin verilen risk konusuna da değinmiştir. İzin verilen riskin haksızlık unsuru kaldıran genel bir neden olarak kabulü ve gerçekleşen (somut) neticenin toplumsal önemi açısından kast ve taksir arasında bir farkın bulunmaması halinde, farklılığın objektif isnad edilebilirlik değil, sübjektif alana bulunduğunu ifade etmiştir. Yani kast riske ilişkin bilgiyi, taksir ise öngörülebilirliği ifade etmektedir. Bu bağlamda yeni Kolombiya CK.nun kusuru özen yükümlülüğü ve neticenin öngörülebilirliğinin ihlali (m.23) olarak tanımladığına dikkat çeken konuşmacı, kast ve taksir arasındaki ayırımın objektif suç tipinde yapılacağını ve kusurun temel olarak riskin öngörülebilirliğine değil, tipik neticenin öngörülebilirliğine dayandırıldığını belirtmiştir.

Kolombiya CK.nun kendilerini bu yeni tercihinin izin verilen risk, güven ilkesi, tehlikeyi bizzat yaratmak ve rücu yasağı kavramlarını getirmekten ziyade, neticenin (fiilin) objektif isnad edilebilirliği kavramını geliştirmeye yönelttiğini belirten konuşmacı, kast, taksir, garanti yükümlülüğü, hukuken kötüye kullanılan risk ve riskin gerçekleştirilmesi gibi hususların tümünü içerecek genel bir teori oluşturmanın olanaksız olduğunu, bunların farklı tipiklik yapılarının olduğunu ve yeni Ceza Kanunu'nun daha ziyade doğalcı dogmatik ilkelerle ilişkilendirildiğini ifade etmiştir.

(d) Prof.Dr.Wlodzimierz Wobel (Krakau), bu Seksiyonun konusuyla aynı başlığı taşıyan tebliğinde önce, Polonya'daki öğreti ve uygulamadaki durumun sağlıklı değerlendirilebilmesi için bazı ön açıklamalarda bulunmuştur.

               Gerek 1998 yılında yürürlüğe giren Polonya CK gerek 1999 yılında yürürlüğe giren Polonya Finans (Ekonomi) CK.nun, eskiye dayalı izler taşımalarına rağmen, bir dizi yenilikler içerdiklerini ve yeni CK.nun yürürlüğe girmesinden itibaren Yüksek Mahkeme'nin eski içtihatlarının çoğunun anlamını yitirdiğine değinen Prof.Wobel, konuşmasında ayrıca öğreti ve uygulamaya yeni normatif alanlar açan ve1997 tarihinde yürürlüğe giren yeni Polonya Anayasası'na değinmiştir.

               1989 yılı sonrasındaki toplumsal değişim, bilim dünyasındaki ekonomik sorunlar vs. nedeniyle çok sayıda profesörün hakimlik ve avukatlık mesleğine yöneldiğine değinen konuşmacı, uygulama ve teori arasındaki ilişki açısından bu yönelişin olumlu olduğunu, ancak diğer taraftan bu gelişimin öğretinin kalitesini zayıflattığını, bilimsel yayınlarda gözle görülür bir azalmaya yol açtığını, yeni düzenlemelerin yorumlanmasında sıkıntılara neden olduğunu ve ceza hukuku politikasının liberalleştirilmesini olumsuz etkilediğini belirtmiştir.

               90'lı yılların başından itibaren alevlenen ve yeni CK.nun yapılış çalışmalarını da etkileyen doktrine tartışmaların yeni CK.nun yürürlüğe girmesine rağmen devam ettiğini belirten konuşmacı, bu tartışmaların çoğunlukla suç politikası perspektifinden yapıldığını, aradan geçen süre zarfında yeni düzenlemelerin öğreti ve uygulamada yeterince değerlendirilmediğini ve çalışmaların azlığı dolayısıyla öğreti ve uygulamanın sürekli birbirini izleyip değerlendirdiğine dikkat çekmiştir. Yeni normların yeni bir felsefe ve gerekçelerle yorumlanması için uygulamanın kaynak sıkıntısı çektiğini, uygulama ve öğreti arasındaki karşılıklı bilgi değişimine karşın güçlüklerin henüz aşılamadığını belirten konuşmacı, yine de özellikle şartlı salıverme ve cezanın saptanması ve hükmedilmesi konusunda uygulamanın çok kapsamlı bir biçimde öğretideki kuram ve kavramlardan etkilendiğini belirtmiştir. Halen çok fazla tartışılan konuları CK'ndaki suçların içtimaına ilişkin hükümler, taksir ve "fiilin toplumsal zararlılığının cüz'iliği" konularında olduğunu belirten Prof.Wobel, kanunların çok sık değiştirildiği durumlarda öğretinin uygulamaya etkisinin azaldığını, eski kanunlara ilişkin çalışmaların hukuk kültürünün bir unsuru olarak dolaylı etkisinin olduğunu belirtmiş ve kodların değişmesinin hukukçular açısından da kendi anlayışlarını (hükümlerin yorumuna katmak suretiyle) etkin kılmak için ortamlar hazırladığına dikkat çekmiştir.

               (6) Sempozyumun 6. Seksiyon çalışmaları "Tüzel Kişilerin Cezalandırılabilirlik Sorununa İlişkin Olarak Çeşitli Hukuk Alanlarında Hangi Görüşler Oluşmuştur ve Daha Önce Kabul Edilen Hükümler Aracılığıyla Hangi Tecrübeler Elde Edilmiştir?" konusuna ayrılmış ve bu Seksiyon çalışmalarında bu konuyla ilgili ve fakat farklı başlıklar altında sırasıyla Prog.Dr.Dan Fraende, Prof.Dr. Mordechai Kremnitzer ve Prof.Dr. Khalid Ghanayim (müşterek), Prof.Dr. Carel Rainer Synman, Prof.Dr. Andrzej J. Szwarc ve Prof. Dr. Woong Yim birer tebliğ sunmuşlardır.

               (a) Prof.Dr.Dan Fraende (Helsinki), bu Seksiyon çalışmasında sunduğu "Fin Hukukuna Göre Tüzel Kişilerin Cezalandırılması" konulu tebliğinde önce Fin ceza hukuku geleneği, etkilendiği ülke hukuku ve kanunları ve reform çalışmaları hakkında genel açıklamalarda bulunmuştur.

               Tüzel kişilerin cezalandırılabilirliğinin ilkesel anlamda ve uygulama açısından büyük bir öneminin olduğu anlaşıldığında, bu konunun ayrı ve özel bir biçimde ele alınmasına karar verildiğini, genel cezalandırılabilirlik koşullarına ilişkin reform paketinden ayrıldığını ve üzerinde bir süre çalışıldıktan sonra 01.09.1995 tarihinde tüzel kişilerin ceza sorumluluğunu kabul eden düzenlemelerin Fin CK'na sokulduğunu belirten Prof.Fraende, bu alana ilişkin hükümlerin teknik olarak CK'nda ayrı bir bap oluşturduğunu ve "Tüzel Kişilerin Cezalandırılabilirliği Hakkında" başlığını taşıyan 9. baba yerleştirildiğini ifade etmiştir. Bu bapta gerek maddi gerek usuli ceza hukuku hükümlerine yer verildiğini ve yaptırımların "tazminat kabilinden tüzel kişi para cezası" olarak adlandırıldığını (5000-5000000 Finlandiya Markı) belirten konuşmacı, bu düzenleme dolayısıyla tüzel kişilerin ceza sorumluluğunun genel kısımdaki düzenlemeden ayrı yapılmasının şimdilik bir sorun yaratmadığını, ama gelecekte birçok soruna yol açacağını belirtmiştir.

               Prof.Fraende tebliğinin devamında, Fin hukukuna göre bir tüzel kişinin suç işleyemeyeceğini, yukarıda belirtilen ve CK'da düzenlenen tazminat kabilinden para cezasının tüzel kişi açısından uygulanması için "(1) tüzel kişinin faaliyet alanında bir suçun işlenmesi (örneğin çevreye zarar vermek) ve (2) bu eylemin önlenmesi için tüzel kişili dahilinde yeterli faaliyette bulunulmaması" şeklinde iki koşulun arandığını belirtmiş ve tüzel kişi hakkında uygulanan yaptırımın gerçekte tüzel kişinin yönetilmesinin tür ve tarzı bakımından bir kınamayı ifade ettiğini, yani tüzel kişinin olanaklarının daha iyi kullanılması halinde suçun işlenmiş olmayacağı değer yargısını ifade ettiğini belirtmiştir.

Bu tür bir düzenlemenin CK'na konulmasının nedenini modern toplumun gittikçe karmaşıklaşan yapısında gören ve gerçek kişilerin eylemlerini belirli koşul ve konumlarda yapmaları dolayısıyla ceza sorumluluklarına gidilemediği, bazen de fiil tüzel kişinin alanında cereyan etti diye gerçek kişinin cezasının aşırı artırılmasının adalete aykırı olduğunu gösteren konuşmacı, diğer yandan tüzel kişilik dahilinde başta maddi zararların tazmini ve kazanca el konulmasının yeterli görülmediğini belirtmiştir. Kanun koyucunun bu belirtilen yaptırımla, tüzel kişilik dahilinde işlenen suçları önlemek için adil ve yeterli elverişlilikte bir araç bulduğuna inanarak bu düzenlemeye gittiğini belirten konuşmacı, bu yaptırımın uygulanması için suçun tüzel kişilik alanında işlenmesi gerektiği koşulunu hatırlatarak, burada her suçun söz konusu olamayacağını açıklamıştır. Fin CK'ndaki yaklaşık 30 suçun bu uygulamaya konu olabileceğini belirten konuşmacı, ayrıca mevcut düzenlemeye göre, bu yaptırımın, bir failin saptanamadığı veya işlenen fiil açısından cezalandırılamadığı durumlarda da uygulanma olanağının bulunduğunu belirtmiştir.

               Tüzel kişinin, işlenen suçu önlemediği nedeniyle cezalandırıldığını belirten konuşmacı, bir yandan somut uygulamalarda her tür tüzel kişiye bu hükmü uygulamanın güç olduğuna, diğer yandan ise işlenen suçu önlemek için tüzel kişinin yapmış olması gerekenler bakımından değerlendirme ve ispat sorunlarının yaşanacağına değinmiştir.

               Bu yaptırım uygulamasının savcılığın iddianamesine bağlanmasını yanlış bulan konuşmacı, savcılığın iddia faaliyetinde bulunmaması veya bu yaptırımın uygulanma koşullarının doğmuş olmasına karşın suçun basit bir suç olması nedeniyle savcılıkça koğuşturulmaması halinde yaptırımın uygulanamayacağını belirtmiştir. Yine dava açıldıktan sonra bu yaptırıma hükmedilebilmesi için, yargı organınca somut olayda varlığı kontrol edilmek zorunda olan bir dizi koşul kanunda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

               Bu düzenlemelere rağmen, bu hükmün uygulanmasının büyük bir hayal kırıklığı yarattığını, ilk beş yıllık uygulamada eylül 2000 tarihine kadar mahkemelerin ülke çapında yalnızca beş adet olayda bu yaptırıma hükmettiklerini ve bu eylemlerin de çevre suçları ve ekonomi casusluğu suçu olduğunu belirtmiştir.

               (b) Prof.Dr.Mordechai Kremnitzer ve Prof.Dr.Khalid Ghnanayim (Kudüs) tarafından ortak hazırlanan ve Prof.Kremnitzer tarafından sunulan "İşletmelerin Cezalandırılabilirliği" konulu tebliğde, önce bu sorunun 18. yüzyıldan beri hukukçuların gündemine oturduğu, İngiliz, Amerikan ve İsrail hukukunda çok fazla sayıda çalışma yapılmasına karşın henüz açıklığa kavuşmadığı, hala karşılıklı gerekçelerin ileri sürülebildiği tartışmalı bir konu olduğu belirtilmiş ve ceza hukukunun temel ilkeleriyle çeliştiği için daha çok, işletmeleri cezalandırmak yerine ceza hukuku sorumluluğunu dolaylı faillere ve yönetici kişilere kaydırmak gerektiği görüşünün savunulduğu ifade edilmiştir.

               18. yüzyılın başından itibaren doğal kişilerle aynı statüye konulup herkesin suçundan sorumlu olması gerektiği fikriyle başlayan işletmelerin sorumluluğu anlayışının eleştirildiğini ifade eden konuşmacı, bazı yazarlarca her insanın yalnızca kendi fiilinden sorumlu olacağının, üçüncü şahsın fiilinden ceza sorumluluğu olamayacağının, bu sorumluluğun kusur ve sorumluluğun şahsiliği ile bağdaşmadığının, kusur için fiilin kişisel olarak kınanabilir olması gerektiğinin, cezanın kusurlu haksızlığın kınanması olup barış içinde birlikte yaşamak bilincini güçlendirmek için uygulandığı, işletmelerin gerçek bir kişi gibi bir beyinlerinin olmadığının, başka bir amaçla kurulan tüzel kişiye ceza hukuku müeyyidesinin uygulanamayacağı, tüzel kişinin fail olamayacağı ve suçun yalnızca hareketi bizzat yapan gerçek kişinin fail olduğu düşüncelerinin ifade edildiğini açıklamıştır.

               Bu tür bir sorumluluğa gitmek anlayışını toplumsal ve ekonomik yaşamdaki hızlı değişime bağlayan konuşmacı, işletmelerin sorumluluğu için özel hukuktaki "temsilcinin sorumluluğu" ve "özdeşleşme teorisi"nden esinlenildiği ifade edilmiştir.

Tebliğde bu iki teorinin esasları ve koşulları hakkındaki açıklamalar ile İngiliz ve Amerikan mahkemelerinin çoğu kez özel hukuk kavramlarıyla gerekçelendirdikleri kararlarına ilişkin açıklamalarda bulunulmuş ve ayrıca işletmenin cezalandırılmasının otomatikman şirketlerde pay hakkı sahibi olan kimselerin de sorumluluğuna gidildiği bazı somut durumlardaki hukuka aykırılıklara dikkat çekilerek, bunun bir anlamda üçüncü kişinin fiilinden sorumluluk olduğu ifade edilmiştir.

               İşletmelerin cezalandırılmasının, sahibi, çalışanları ve diğer görevlilerini korkutup suç işlemekten caymaların hizmet ettiğini, ekonomik hayattaki diğer işletmeleri uyarma fonksiyonu gördüğü, ayrıca cezalandırılan şirketin kötü imaj dolayısıyla ekonomik zarara da uğrayacağı ve daha sonraki faaliyetlerinde mensuplarını hukuka uygun davranmaya iteceğini belirten konuşmacı, ticaret alanındaki suçlulukla mücadele için ceza hukukunun elverişli bir araç olduğunu ve özel hukuka yabancı olan ceza önlemleri ve para yaptırımlarının bu alanda doğrudan etki yarattığını belirtmiştir. Bu tebliğde ayrıca, ceza hukukunun özel hukuktan (bu alanda) daha elverişli olduğu ve işletmelerin cezalandırılmasında para cezası, müsadere, organizasyon yapısını düzenleme yükümlülüğü, kamu yararına para veya hisse verme gibi çeşitli yaptırımların seçilebileceği belirtilmiştir.

               (c) Bu Seksiyondaki diğer bir tebliğ Prof.Dr.Carel Rainer Synman (Pretoria) tarafından sunulan "Anglo-Sakson Hukuk Alanında Tüzel Kişilerin Sorumluluğu" konulu tebliğ olmuştur.

               Anglo-Sakson hukukunda yalnızca gerçek kişilerin değil tüzel kişilerin cezalandırılabilirliğinin de kabul edildiğini belirten Prof.Synman, bu cezalandırılabilirlik şeklinin büyük bir kısmı itibariyle endüstri devrimi sonunda çok büyük işletmelerin ortaya çıktığı ve toplumsal ilişkilerde büyük rol oynadıkları 19. yüzyıl boyunca İngiliz uygulamasında geliştirildiğini belirtmiştir.