DİNSEL BÜROKRASİNİN TÜRKİYE’DEKİ SERÜVENİNE KISA BİR BAKIŞ*

Dr. M. Cengiz YILDIZ**

Bu çalışmada, kurum ve örgütlerin oluşum ve gelişimlerinde yaşamsal bir öneme sahip olan bürokrasi üzerinde kısaca durulacak, din bürokrasisinin ortaya çıkışı ve devamı ile ilgili konular Türkiye özelinde ele alınmaya çalışılacaktır. Öncelikli olarak; din, bürokrasi ve din bürokrasisi kavramları konusunda kısaca bilgi verilecek ve daha sonra da, İslam’ın dinsel bürokratik yapılanmasına değinilecektir. Türkiye’deki -İslam- din bürokrasisini nicel ve nitel anlamda etkilemiş olması bakımından, Cumhuriyet yönetiminin uygulamaları ele alınacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte, dinsel bürokrasinin yapılanışı farklı bir boyut kazandığından, Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrasındaki dinsel bürokrasinin farklı alt başlıklar altında ele alınması gereği ortaya çıkmıştır. Din bürokrasisi kavramı çerçevesinde, din alanındaki resmi örgütlenmeler yanında, yeri geldiğinde de özel dinsel örgütlenmeler üzerinde durulacaktır. İbadet yerlerinin örgütlenmesi, din-devlet ilişkileri, dinsel kurumlar ve faaliyetleri, dinsel eğitim-öğretim faaliyetleri ve bunun gibi dinin etkisi altındaki alanlar ele alınmaya çalışılacaktır. Ayrıca, din bürokrasisiyle yakından ilgili olması bakımından, yargı ve fetva konularına da yeri geldikçe değinilecektir.

Din Bürokrasisi

Din (religion); “kutsal fikrine dayalı olan ve müminleri bir sosyo-dinsel topluluk içinde birleştiren bir inançlar, semboller ve pratikler (örneğin, ritüeller) kümesidir” [1] . Din genel anlamda kutsalın yaşanması olarak ele alınabilir. Bu durumda, kutsallık düşüncesi çerçevesinde bir değer yüklenen her faaliyetin din kapsamı içinde algılanması mümkündür.

Bürokrasi (bureaucracy), Max Weber tarafından; "her biri uzmanlaşmış bir fonksiyonu yerine getiren çok sayıda birey arasındaki işbirliğinin sürekli örgütlenmesi" [2] biçiminde tanımlanmaktadır. Bürokrasinin, “yetkili idareciler topluluğu ile belirli bir idare sisteminde (örneğin bir devlet ya da resmi örgütte) geçerli prosedürler ve işlerden oluşur” [3] biçimindeki tanımında, bürokrasinin daha çok resmi olan ya da devletle ilgili yanlarına vurgu yapılırken; Dursun, bürokrasi kavramını, "aynı amaca yönelmiş çok sayıda kişinin ve işin fonksiyonel şekilde örgütlenmesiyle vücut bulan hiyerarşik yapıdaki örgüt" [4] olarak tanımlamaktadır.

İnsanların yaşamlarını sürdürdükleri her mekan ve her ortamda belirli kurallar bütününe ihtiyaç duyulmakta ve bu ihtiyacı karşılamak için birtakım formüller bulunmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla, örgütlülük ve işbölümü, insanların her zaman ihtiyaç duydukları unsurlar haline gelmektedir. İşbölümünün bir ihtiyaç olarak ortaya çıkması, insanların belirli alanlarda uzmanlaşma içine girmelerini kaçınılmaz kılmıştır. Her alanda bir komplikeliğin yaşandığı toplumlarda işbölümü ve uzmanlaşmanın varlığının ayrı bir anlam ifade ettiği söylenebilir.

Değişik alanlardaki işbölümünün ve uzmanlaşmanın, dinsel alanda da kendini göstermesi kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar, dinlerin oluşum süreçlerinde belli bir kesimin öncülük yapması, bir işbölümünü veya en azından bir yetki paylaşımını ortaya koyuyorsa da, bu durumun geçici olduğu ve belli bir zaman diliminden sonra, daha gelişmiş bir yetki paylaşımı ve işbölümüne ihtiyacın ortaya çıktığı söylenebilir. Dinlerin genel olarak, doğuş dönemlerindeki basit yapılarını her zaman muhafaza edemedikleri ve dine inananların sayısının artmasına paralel olarak yapının da karmaşıklaştığı bilinen gerçeklerdendir. Karmaşıklığa koşut olarak kuralların sınırlarının daha belirgin bir hal kazanması da kaçınılmaz bir sonuçtur.

Din kurumu, değişik zamanlarda farklı kurumlarla ilişki içine girmekte ve karşılıklı bir etkileşim yaşanmaktadır. Kurumlar arasındaki etkileşimler, her kurumdaki bürokratik yapılanmanın benzer bir biçimde oluşumu ile sonuçlanır. Ancak, bürokratik yapı oluşumu esnasında, her kurumun kendine özgü olan birtakım kuralları, oluşan yapıda belli özelliklerin önplana çıkması ya da bazılarının etki derecelerinin daha sönük olması ile sonuçlanabilir. Bu oluşum sürecinde, kurumların devamını sağlayan değerlerin yaptırım dereceleri ya da diğer bir deyişle nitelikleri, önemli bir fonksiyon üstlenmektedir.

Din kurumundaki yapılanmanın belirli formel ölçüler içinde gerçekleşmesi, genel olarak  "din bürokrasisi" (the bureaucracy of religion) kavramıyla anlamlandırılmaktadır. Din bürokrasisi terimiyle, "din ve dinsel grupların bürokratik yöntemlerle örgütlenmelerinden doğan yapı" [5] kastedilmektedir. Burada, dinin resmi ve özel alandaki yapılanması farklı birtakım nitelikler taşısa bile, yine de bu iki alanın birbirinden soyutlanamayacağı gerçeği ile karşı karşıya gelinmektedir. Her iki alanın da, muhatabının aynı toplum olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Resmi ve özel –ya da sivil- dinsel bürokratik yapıların, zaman içinde birbirlerine etki ettikleri de ifade edilebilir. Bahsedilen alanların; güçlülük, mantıksallık vb. durumlarına göre, yaygınlıklarının ya da içine kapanıklık düzeylerinin artması ise olasıdır.

Bir dinin örgütlenmesini, yani dinsel bürokrasinin oluşmasını, gerekli kılan birtakım unsurlardan söz edilebilir. Bu unsurlardan birincisi, dinsel örgütlerin büyüklüğüdür. Dinler, ortaya çıktıkları ilk dönemlerdeki gibi sadeliğini koruyamazken, dine inananların sayısı da aynı kalmaz. Zamanla, inananların sayısının artmasına paralel olarak örgütlenme kaçınılmaz olur. Weber, büyüklüğü; bürokratik örgütlenmenin birinci koşulu olarak ele alır. İkincisi, dinin genişleyici bir karakterde olmasıdır. Bir dine inanan insanların, inanmış oldukları dini yayma amacında olmaları, örgütlenmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Üçüncüsü, dine karşı olan hareketlere tepki göstermek, saldırılara karşı kendini korumak ve talepleri karşılamaktır. Din, örgütlenmek suretiyle, kendine karşı olan hareketleri bertaraf eder. Dördüncüsü; dinin, sosyal hayatta oynamış olduğu rolleri yerine getirmesidir. Sosyal hayatta dinden kaynaklanan bazı kurum ve davranışlarda sistemli bir devamlılığın olması dinsel örgütlenmeyle mümkündür. Bir dine inanan insanların sosyalleştirilmesi, inananlar arasındaki birtakım olumsuz durumların düzeltilmesi ve belki de en önemlisi ibadet ve ayinlerin yerine getirilmesi, örgütlenmiş bir dinle gerçekleşir [6] .

Din bürokrasisi kavramı incelenirken, din-devlet ilişkilerinin hangi çerçevede gerçekleştiği anlam kazanmaktadır. Din bürokrasisinin oluşumunda önemli bir yeri olan din-devlet ilişkilerinin niteliğine göre, dört farklı yönetim tarzının oluşmuş olduğu görülmektedir. Bunlar; teokrasi, gallikanizm, liberalizm (laiklik) ve konkordato sistemi olarak sıralanabilir. Devletin, dinsel kurallara göre yönetilmiş olduğu teokraside, devletin benimsediği dine inananların, din ve vicdan hürriyeti konusunda herhangi bir problemleri yoktur. Ancak, diğer dinlerden olanların dinsel hürriyetleri konusu tartışılmaktadır. Bu sistemde daha çok, devlet ve din adamlarının hoşgörüsü nispetinde dinsel bir özgürlük alanının oluştuğu görülmektedir [7] .

Devletin dine egemen olduğu gallikanizmde (Bizantinizm) ise, din ve vicdan hürriyetinin sınırlarını devletin felsefesi ve temel kuralları belirler. Devletin kurallarına aykırı şeylerin yapılması söz konusu olmadığından, burada bir hürriyetten sözetmek anlamsızdır [8] .

Liberalizm olarak adlandırılan sistemde ise, devlet ve din görünüşte ayrılmış bir görüntü sergilemektedir. Ancak, din lehine bir gelişme olması ve bu durumun devletin işleyişini negatif yönde etkilemesi durumunda devlet müdahalesi söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla, tam bir din ve vicdan hürriyetinden çok, kısmi bir özgürlük mevcuttur. Bu sistemde hürriyetler, devletin devamına zarar vermeme koşuluna bağlanmıştır [9] .

Dördüncü olarak konkordato sisteminde, bir ülkede yaşayan din önderleriyle bir anlaşmaya varılmaktadır. Anlaşmanın tek taraflı bozulması halinde ise bu durum, devletler hukukuna aykırı sayılmaktadır [10] .

Türkiye’deki dinsel bürokratik yapının anlaşılabilmesi için, İslam’ın öngördüğü dinsel yapılanma üzerinde durma gereği ortaya çıkmaktadır.

İslam ve Din Bürokrasisi

Mezopotamya-Akdeniz havzasının değişik birçok medeniyete kaynaklık ettiği bilinmektedir. Bu bölgede, değişik zaman dilimi içerisinde farklı birçok uygarlığın kurulmuş olması, dinlerle ilgili değişik uygulamaların da öncelikli olarak bu bölgede ortaya çıkması ile sonuçlanmıştır denebilir. Dolayısıyla, bu bölgede kutsal ya da dinsel unsurların, çoğu zaman biçimlendirici bir etkide bulunduğunu söylemek olası hale gelmektedir [11] . Bu bölgede doğmuş olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dininin, daha sonra dünyanın diğer bölgelerine yayıldığı bilinmektedir. Günümüzdeki ilahi dinlerin merkezinin burası olması, bu bölgedeki insanların yaşamlarında uzun dönemler boyunca dinsel kuralların daha yoğun olarak yaşandığı düşüncesini akla getirmektedir. Günümüzde yaşayan haliyle, bu ilahi dinlerin ortaya çıktıkları dönemlerden farklı bir şekilde yapılanmış ve örgütlenmiş oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Bunun yanında, bahsedilen dinlerin örgütlenme biçimlerine, değişik unsurların (coğrafi unsurlar, eski inanışlardan tam kopamama vb.) etki etmesinin de olası olduğu ileri sürülebilir.

İslam, bahsedilen bölgedeki son ilahi din olarak kabul edilmektedir. Ortaya çıktığı dönemden itibaren, İslam din bürokrasisi tarihsel süreç içerisinde birtakım farklılaşmalar göstermiştir. Burada; İslam Peygamberi, dört halife, Emevi ve Abbasi dönemlerindeki dinsel örgütlenme üzerinde kısaca durulması gereği ortaya çıkmaktadır.

İlk dönem İslam toplumundaki sosyal örgütlenmede, kamu bürokrasisinden ayrı bir din bürokrasisi yoktur. Toplumsal değişim ve farklılaşmaya paralel olarak, din hizmeti veren kurumlar belli bir örgütleşme içine girmişlerdir. Bu dönemdeki örgütleşmelerin birbirinden ayrı olmadığı söylenebilir. Toplumdaki din bürokrasisi incelenirken siyasal, yönetsel, ekonomik vs. alanlardaki örgütlenmeler üzerinde durmak bir yönüyle kaçınılmaz olmaktadır [12] . İslam toplumunun genişlemesiyle birlikte, siyasal otorite adına iş yapan ve karar veren yönetici, hukukçu ve yorumcular ortaya çıkmıştır. İslam’ın ilk birkaç asrında her alanda tedvin-düzene koyma (codification) girişimlerinin, daha sonraları ise yorum hareketlerinin baskın olduğu görülür. Fonksiyonel farklılaşma ve uzmanlaşma ile birlikte, yöneticilerin yasama, yargı ve yönetsel fonksiyonlarında bir daralma meydana gelmiştir.

İlk dönem İslam toplumunda yasama, yürütme ve yargı görevlerinin yanısıra, halkın inanç ve ibadetleri ile ilgili fonksiyonlar tek kişi tarafından yerine getirilmiştir. İktidarın meşru olmasının, ancak, İlahi iradeye uygun hareket etmekle gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Durum böyle olunca, dinin düzenleme alanı içine devlet de girmektedir. Uzun bir zaman din ile devlet arasındaki bu ilişki biçimi devam etmiştir. Emeviler döneminde ise, bu ilişkide bir farklılaşma olmuştur. Hilafet, bu dönemde babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür. Din, bu dönemden sonra iktidarın "meşrulaştırılma"sını sağlayan bir fonksiyon görevini yerine getirmeye başlamıştır [13] .

İlk devir İslam devletinin fonksiyonları birbirinden ayrılmamıştır. İslam devletinde kuvvetler ayrılığı ilkesi uygulanmamakta ve devlet başkanına bağlı olarak faaliyet gösteren birimlerden her biri, birden fazla alanda fonksiyon yerine getirmektedir. Bunun en somut örneği Peygamber dönemidir [14] . Bu özelliğin zamanla değişmiş olduğu görülür. Aynı eğitim kurumundan (medrese) yetişmiş olanların, birbirinden farklı alanlarda istihdam edilmeleri buna örnek olarak verilebilir.

İslam inancına göre, insanlara yerine getirmesi için, birey ve toplum olarak birtakım görevler vermiştir. Toplumun yerine getirmesi gerekli olan görevler, sivil ve resmi teşkilatların faaliyet alanı içine girmektedir. Verilen görevlerin yerine getirilmesi için çeşitli dönemlerde değişik kurumlar oluşmuştur. Devlet de, bu kurumlardan biri olarak kabul edilmektedir [15] . İslam inancına göre devlet, hukuk sistemini oluşturan bir kurum değildir. Devlet, daha çok halkın ürettiği ve kendi isteğiyle kabul etmiş olduğu hukuk sistemlerini meşru bir hale getiren ve çatışma durumunda bir hakemler birliği oluşturmak suretiyle bunun çözümünü sağlayan bir oluşumdur [16] .

İslam'ın doğuş dönemlerindeki yapılanmada, siyasal ve yönetsel örgütlenme, dinin esasları çerçevesinde olmuştur. Lewis'e göre, İslam Peygamberi’nin sağlığında İslam'a inananlar hem dinsel bir cemaat ve hem de siyasal bir topluluk görünümündedirler [17] . Buna göre, İslam'ın ilk dönemlerinde yalnızca birtakım dinsel hizmetlerin yerine getirilmediği; toplumsal, ekonomik, siyasal alanlarda da değişik düzenlemelerin yapılmış olduğu görülmektedir. Bu geleneğin daha sonraki İslam devletlerinde de kısmen devam ettiği söylenebilir. Ancak, bazı dönemlerde devlet, dini himayesine almış ve din, devletin meşruiyet kazanmasında önemli bir unsur olarak görülmüştür.

İslam Peygamberi ve dört halife döneminde; dinsel, siyasal ve yönetsel yetkiler tek elde toplanırken; Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ise; cami faaliyetleri, fetva, eğitim-öğretim vb. hizmetlerin yönetilmesi için sultana bağlı olarak bir birimin kurulması yoluna gidilmiştir [18] .

İlk dönemlerde İslam Peygamberi, merkezde ve taşrada bazı kimseleri; kadı, imam, komutan, müftü vs. vazifeleri yapmakla görevlendirmiştir. Abbasi döneminde Bizans ve Sasani devletlerinden etkilenilmiş ve onların örgütlenme biçimi kısmen alınmıştır. Belli bir dönem, otoritesini kaybeden halifeler, otoritelerini yeniden elde etmişlerdir. Ancak, zamanla yönetim görevi vezir ve divan arasında paylaşılmış ve dinsel alanda da bilim adamları sınıfı önplana çıkmıştır. Yürütmeyle ilgili işler vezir ve divan tarafından yerine getirilirken, bunun dışında kalan eğitim, adalet, yargı ve dinsel hizmetler gibi alanlarda da söz sahibi "ilmiye sınıfı" olmuştur. Bu tarihlerden sonra ise, halifelik artık bir sembol haline gelmiş ve yetki alanı çok sınırlı kalmak suretiyle, diğer İslam devletlerine geçmiştir [19] .

İslam’ın ibadete yönelik hükümlerinin, pratik hayatta uygulayıcısı ve yorumcusu ilk dönemlerde Peygamber olmuştur. Daha sonraları ise, İslam Peygamberi tarafından görevlendirilen kimselerin ibadet yerlerindeki faaliyetleri yürüttükleri dikkat çekmektedir. İslam dinine inananların sayısının artması, ibadet yapılan yerlerin sayısının da artmasına neden olmuştur. Cami hizmetlerini görmek üzere "suffa ashabı" olarak adlandırılan kişilerden faydalanma yoluna gidilmiştir. Dört halife döneminde, merkez konumundaki camilerde imam ve hatipliğin bizzat halifeler tarafından, daha başka şehirlerde ise valiler veya valinin tayin ettiği kimseler tarafından yerine getirilmiş olduğu görülmektedir. İkinci halife Ömer döneminden itibaren, şehirlerdeki cami ve mescitlerin sayısı artmış ve bundan dolayı birçok yetişmiş kimsenin cami ve mescitlerde görev yapması kaçınılmaz olmuştur [20] . İslam Peygamberi ve Dört halife döneminde; imamlık ve hatiplik görevlerinin aynı kişi tarafından yerine getirilmiş olmasına karşın, Abbasiler'de, bir görev bölüşümüne gidilmiş ve her camide imam ve ayrıca bir de hatip görev yapmıştır [21] .

Daha çok dinsel bir mekan olarak algılanan mescit ve camilerde görev yapan imam, hatip, müezzin, kayyım gibi kimseler; dinsel bir görev üstlenme yanında, siyasal-yönetsel birtakım özelliklerinden dolayı da kamu bürokratı gibi ele alınabilirler. Mescit ve cami hizmetlerinin tam olarak bürokratikleşmesinin, Abbasiler döneminde gerçekleştiği bilinmektedir. Mescit ve cami görevlileri, Abbasi devletinde siyasal ve yönetsel örgütlenmenin çok gerisinde kalmışlar ve gerektiğinde bu hizmetleri yerine getirenler, yöneticilerin bireysel çıkarları amacıyla değişik alanlarda görevlendirilmişlerdir [22] .

Mescit ve caminin dinsel fonksiyonları; ibadet merkezi [namaz, dua, zikir, tövbe etmek, i'tikaf (uzun süre ibadet etme)], dinsel eğitim merkezi [vaaz, nasihat ve sohbet, Kur'an öğretimi] olarak sıralanabilirken [23] ; sosyal fonksiyonları ise; mesken [talebe yurdu, misafirhane, kuşluk uykusu yeri], elçileri kabul yeri, hastane, sosyal yardım merkezi [zekat, öşür, cizye, ganimet dağıtımı, askeri konularda yardım], adalet merkezi [mahkeme salonu, hapishane], toplantı yeri [tebliğ, askeri konuların tartışıldığı mekan, sıkıntıların tespiti] şeklinde sıralanabilir [24] . İbadet yerlerinin fonksiyonlarının yukarıdaki gibi çok çeşitli olması; İslam dininin hükümlerinin bireysellik yanında, sosyal-kamusal yanlarının da, belirleyici bir biçimde otaya çıktığını göstermektedir. Yalnız, bazı faaliyetlerin zorunluluktan dolayı camide yerine getirilmiş olduğunun da unutulmaması gerekmektedir.

İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemde, dağınık olan ve aralarında belli başlı problemler bulunan Arap kabilelerinin bir araya getirilmesinde mescitler belli bir fonksiyon üstlenmişlerdir. Ayrıca, bu mekanlarda toplanan insanlar; bilimsel, kültürel, siyasal, toplumsal, ekonomik, askeri ve adli konularda fikir alış-verişinde bulunmuşlardır [25] . İlk dönemler, devlete ait birçok faaliyet mescit ve camilerde yürütülürken, daha sonra devlete ait birtakım binalar oluşturulmuştur [26] . Eliade, İslam dininin; işleyiş itibariyle kiliseye benzer bir kurum oluşturmadığını, ruhban sınıfının oluşmasına izin vermediğini ve ibadet için mabedi şart koşmadığını belirtir. Ona göre İslam, keşişlik ve benzeri şeyleri teşvik etmemesi gibi nedenlerden dolayı, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre daha sadedir [27] .

Camiler, yalnızca namaz kılmak için yapılan mekanlar olarak anlaşılmamış; insanların hayatında etkili olan siyasal, yönetsel ve toplumsal konularda bir "merkez" görevini üstlenmiştir. Pedersen, mescit ve camilerin fonksiyonlarını izah ederken iddialı bir şekilde, bu mekanların "kutsal" mahiyetinden çok sosyal ve siyasal mahiyetinin önplanda olduğunu ileri sürer [28] . Bunun yanında, İslam Peygamberi'nin sağlığında yapılan camilerin çoğunluğunun, eğitim amaçlı kullanılmış olduğu ifade edilirken [29] , eğitim faaliyetlerinin genel anlamda, devletin görevleri arasında ele alınmadığı ve bu hizmetlerin daha çok sivil oluşumlar tarafından yerine getirilmiş olduğu görülmektedir.

İslam dininin yayılmaya başladığı ilk dönemlerde eğitim-öğretim faaliyetlerinin, okul veya belli kurumlardan çok, bireysel birtakım girişimlerle de  gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu itibarla mescit ve camilerin, eğitim amaçlı olarak kullanıldığı dikkat çeker. Zamanla buraya devam edenlerin sayısı artmış ve başlı başına yalnızca eğitim işine tahsis edilmiş camiler oluşturulmuştur. Daha sonraları ise, eğitim-öğretim faaliyetleri camilerin yakınında oluşmuş olan değişik kurumlarda yerine getirilmiştir [30] . Cami ya da mescitlerin; İslam’ın dogmatik ve rasyonel değerlerinin tartışılıp yorumlandığı, İslam toplumunun şekillenmesinde rol alan siyasal-ideolojik kararların alındığı bir danışma organı gibi çalıştığı da ifade edilebilir. İlk dönem İslam toplumunun eliti ya da entelektüellerinin yetişme kültüründe cami ya da mescitlerin etkisi yadsınamaz.

İslam dünyasında başlangıçta mescit ve suffe, ilk eğitim yeri olarak ortaya çıkarken, cami dışında da eğitim merkezi olarak darü'l kurra'lar oluşmuştur. Suffe olarak adlandırılan eğitim kurumunda, ilk zamanlar bizzat İslam Peygamberi tarafından ders verilmiştir. Darü'l kurralarda da din eğitimi verilirken, küttab olarak adlandırılan yerlerde ise, dinsel bilgiden çok okuma-yazmaya yönelik bir eğitimin verilmesi amaçlanmıştır [31] . Suffe'de eğitim görenler, İslam Peygamberi tarafından belirlenen beldelere gönderilmiş ve orada dinin öğretilmesiyle görevlendirilmişlerdir [32] .

İslam Peygamberi ve dört halife döneminde eğitim faaliyetleri artarak devam etmiştir. Önceleri yalnızca din bilimlerinin öğretilmiş olduğu camilerde, daha sonraları diğer bilimlerin de öğretimine geçilmiştir. Emevi ve Abbasi dönemlerinde de bu faaliyetler artarak devam etmiştir. Darü'l kurraların yanına, darü'l hadis denen eğitim-öğretim merkezleri de kurulmuştur. Bunun dışında, her biri değişik alanlarda eğitim veren çeşitli kurumlar oluşmuştur. Darü'l ilm, darü'l hikme, beytü'l hikme bunlara örnek olarak verilebilir. Eğitim-öğretim faaliyetlerinin daha sistemli bir hale gelmesini simgeleyen medreseler ise, ilk olarak 960 yılında Nizamülmülk tarafından Nişabur'da kurulmuştur [33] . Medreselerin daha sonraları, hem Selçuklu ve hem de Osmanlı’nın bilim, siyaset, din, eğitim vs. alanlarına eleman yetiştirmek suretiyle, büyük bir etki alanı oluşturmuş olduğu dikkat çekmektedir.

Yukarıdaki açıklamalara ilave olarak, kısaca fetva kurumu üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır. Fetva; "İslam hukuku ile ilgili bir sorunun, dini hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, şeyhülislam veya müftü tarafından verilebilen belge" [34] şeklinde tanımlanabilir. Yaşamın her alanıyla ilgili olarak bütün konular öncelikli olarak İslam Peygamberi'ne getirildiği gibi, fetva işleri de Peygamber tarafından yürütülmüştür. İkinci halife Ömer, kendisi fetva vermekte iken ayrıca, fetva verebileceklerin isimlerini de halka ilan etmiştir. O dönemde fetva vermede devletin üst kademesinde bulunulma koşulundan çok, bilimsel-dinsel yeterlik gözönünde bulundurulmuştur. Dört halife döneminden sonra, dinsel işlerle siyasal-yönetsel işler birbirinden ayrılmış ve fetva işleri, dinsel hizmet sunan bir kesim tarafından yerine getirilmiştir. Emeviler döneminde ortaya çıkan ve Osmanlı devletinde "ilmiye sınıfı" olarak adlandırılan bu kesim; yargı, fetva ve eğitim işlerinden sorumlu tutulmuştur [35] .

İslam Peygamberi devrinde sayılabilen 140 müftüden (fetva veren kişi) bahsedilmektedir. Bu kişilerin aynı zamanda, adliye teşkilatının vazgeçilmez bir unsuru olan kadılık vazifesine de bakmış oldukları görülmektedir [36] .

Cumhuriyet Öncesinde Dinsel Bürokrasinin Oluşumuna Genel Bakış

Cumhuriyet öncesindeki din bürokrasisi başlığı altında, daha çok Selçuklu ve Osmanlı devletlerindeki dinsel örgütlenme ele alınmaya çalışılacaktır. Cumhuriyet dönemindeki dinsel yapılanmayla ilgili olması bakımından Osmanlı devletindeki yapıya daha bir ağırlık verilecektir.

Peygamber döneminden sonra kurulan ve bazılarında hilafetin yönetiminin bulunduğu İslam devletlerinden söz edilebilir. Bunların başlıcaları; Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Endülüs Emevileri [37] , Eyyubiler [38] biçiminde sıralanabilir. Bunun yanında, belli başlı Türk-İslam devletlerinin de; Karahanlılar, Gazneliler, Samaniler, Harzemşahlar, Selçuklular ve Osmanlılar olarak sıralanması mümkündür [39] . Türk-İslam devletleri içinde ilk etapta ele alınması gerekenler Selçuklu ve Osmanlı devletleri olmaktadır.

Selçuklu devletinde toplumsal ve dinsel yapı incelenirken; kent merkezleri ve "uç" sınır bölgeleri ayrımının yapılması gereği ortaya çıkmaktadır. Uç; "Türk devletlerinde genel olarak sınır boylarındaki eyalet ve sancaklara verilen ad"dır [40] . Kent merkezleri ve uçlardaki dinsel yapılanma farklı biçimlerde olmuştur. Merkezde yaşayanlarla "uç"larda yaşayanlar arasında kültürel, toplumsal, ekonomik, dinsel vs. alanlarda farklılık bulunmaktadır. Merkezlerde, dinsel alanda daha çok medreselerin büyük bir etkinlik içinde oldukları görülmektedir. Büyük camiler, tekke ve zaviyelerin de bu bölgelerde yoğun olarak bulundukları bilinmektedir. Ayrıca, şehir merkezlerinde daha çok Sünni İslam anlayışının yaygın olduğu söylenebilir [41] .

"Uç"lardaki insanların yerleşik hayata geçmesinde, özellikle tarikatların büyük bir etkisi olmuştur. Bunun yanında, göçebe kültürünü devam ettiren ve aynı zamanda Müslüman olanların temsil ettiği farklı bir İslam anlayışı vardır. Daha çok yerleşik kültürün etkisiyle şekillenen bu anlayış, "halk İslam'ı" olarak adlandırılmaktadır. Bu anlayışta; Şii-Alevi ve heterodoks inanç motiflerinin etkisi görülmektedir. Bu din anlayışının "uç"larda ve köylerde yaygınlaşmış olması, şehir merkezlerinde bulunan medreselerin etkisinin buralara kadar varamamış olmasından kaynaklanmaktır. Bu dinsel anlayışın oluşumu, göçebe kültürüyle yetişmiş insanların, yeni dine ne derece adapte olduklarını ortaya koyması bakımından ilgi çekicidir. Yine bu bölgelerdeki başka dinlerin kalıntılarının da, farklı bir din anlayışının oluşumunda etkili olduğu bilinmektedir [42] . İslam'ın temel kaynağından oldukça uzak, yeni sembol ve davranışların hakim olduğu bu anlayıştan "yenileyici-dönüştürücü" siyasal ve düşünsel bir hareketin hiçbir zaman ortaya çıkmamış olduğu ileri sürülmektedir [43] .

Eğitim kurumunun sistemli hale gelişinin bir göstergesi olan medreseler, Selçuklular'ın Bağdat'ı ele geçirmesinden sonra yaygınlık kazanmıştır. Nizamülmülk, Nişabur'da ilk olarak bir medrese oluşturduktan sonra, en önemli medreseyi Bağdat'ta yaptırmıştır. Daha sonraları İsfahan, Rey, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul gibi şehirlerde büyük medreseler inşa edilmiştir [44] . Belli bir zaman sonra siyaset, yönetim, din, bilim, ekonomi gibi alanlardaki gelişmelerin odak noktasını medreselerin oluşturduğu dikkat çekmektedir. O dönemlerde, medreseye alternatif olabilecek herhangi bir kurumun mevcut olmaması, bu kurumun değişik alanlardaki yapılanmalara etki etmesi sonucunu doğurmuştur.

Medreseler; dinle ilgili eğitim verdiği ve kamu bürokrasisinin eleman ihtiyacını karşıladığı için “dinsel organizasyon” olarak ele alınabilir. Medreselerin vakıf yoluyla yapılanmış olduğu ve daha çok "kitabi İslam" olarak adlandırılan bir dinsel anlayışı benimsemiş olduğu görülmektedir. Halk arasında ise, genelde yerli kültürle dinin sentezi sonucunda oluşmuş olan bir din anlayışı yaygındır. Daha çok tasavvuf ağırlıklı olan bu din anlayışı, esnek bir yapıdadır ve kısa bir zaman içinde büyük bir yaygınlık kazanmıştır [45] .

Medreseler, kuruluş amaçlarına göre ihtisas medreseleri ve genel eğitim medreseleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İhtisas medreselerinde, din alanındaki bilimlerin yanında, fen alanındaki bilimlerde de uzmanlık bilgisinin verilmesi amaçlanmıştır. Genel eğitim medreselerinde ise; çeşitli konularda, genellikle pratik ve yüzeysel bilgiler verilmektedir [46] . İslam dünyasında birçok alanda uzman yetiştirmiş olmasından dolayı, kısa bir zaman içinde çok sayıda medresenin açıldığı dikkat çekmektedir. Öyle ki; İstanbul'un fethinden 1800'lü yılların başına kadar sadece İstanbul'da açılan medrese sayısı 500'ün üzerindedir [47] . Medrese, kalifiye eleman yetiştirmekte ve siyasal otorite ile halk arasında ilişki sağlamaktadır. Düşünce yapısının oluşumunu sağladığı gibi; siyasal, ideolojik ve dinsel anlayışların halk kesimine bir yönüyle “empoze” görevinin de medreseler tarafından üstlenildiği görülmektedir.

Belli dönemlerde medreseler, bir "nisbi darlık" ve "katılık" içinde olmuşlar ve bu durum "İslam'ın fikri durgunluğu"na neden olmuştur. Araştırma ruhunu geliştirme yönü ve müspet bilgileri takip etme konusundaki eksiklikler belli bir süre devam etmiştir [48] .

Teşkilat açısından medrese sisteminin, Osmanlı döneminde en yüksek düzeye çıktığı söylenebilir. Şeyhülislamın yönetim ve denetiminde, disiplinli bir şekilde bu kurumun varlığının devamı sağlanmıştır. Ulemanın (ilmiye sınıfı) ise, teşkilatlandığı ve ayrı bir sınıf oluşturduğu görülmüştür [49] .

Daha önceki İslam devletlerinde (Emevi, Abbasi, Selçuklu) olduğu gibi, Osmanlı devletinde de İslamiyet, devlete meşruiyet sağlarken, toplum içinde de birleştirici bir rol oynamaktadır. Toplumdaki dengelerin oluşumu ve sürdürülmesi daha çok din yoluyla gerçekleştirilmiştir [50] . Dinsel otoriteyi, resmi ulema ve aydın bürokratlar temsil etmektedirler. Bu kişilerin bakış açısında, "resmi, kodlanmış ve kalıplaşmış" bir İslam anlayışı vardır [51] . Osmanlı'da din, adalet ve eğitimle ilgilenen kimselerin parasal yönden geçimleri devlet tarafından sağlandığından, bürokrasinin içinde yer alan bu insanlar, konumları dolayısıyla devlet tarafından kontrol edilmişlerdir. Devlet yönetiminin isteği dışında birtakım söz ve davranışlarda bulunan kimselerin ise görevlerinden uzaklaştırılması yoluna gidildiği dikkat çekmektedir [52] .

Osmanlı'da, dinin kamu bürokrasisinden ayrı olmaması ve önemli birtakım yönetsel fonksiyonlar icra etmesinin, temel olarak İslam'ın teorik çerçevesinde yer alan "tevhit" akidesinden dolayı olduğu ifade edilmektedir. Bu anlayışın hemen hemen hiç kesintiye uğramaksızın Osmanlı'ya kadar gelmiş olduğu, dikkat çeken unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır [53] . Osmanlı devletinde Padişah, aynı zamanda İslam dünyasının da halifesi kabul edilmektedir. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı devletine geçen hilafet makamı, Cumhuriyet'in ilanından kısa bir süre sonraya kadar (3 Mart 1924) devam etmiştir.

Osmanlı'da, resmi devlet bürokrasisi içinde din hizmetleri "ilmiye sınıfı" tarafından yürütülmüştür. Bu sınıf; eğitim, öğretim, sivil yargı, hukuksal ve dinsel danışmanlık ve ayrıca camilerin yönetimi gibi işlerle uğraşmaktadır. İlmiye örgütünün görevleri üç gruba ayrılabilir. "Dinsel ve hukuksal danışmanlık" görevini şeyhülislam ve müftüler, "eğitim ve öğretim" hizmetlerini medreseler, "yargılama ve yönetim" hizmetlerini ise kadılar yerine getirmişlerdir [54] . Bahsedilen farklı alanlarda bulunan görevlilerin hepsinin medrese kökenli oldukları dikkat çeken unsurlardandır.

Şeyhülislamlık kurumu, günümüzdeki Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini yerine getiren bir kurum konumundadır. Şeyhülislam ünvanı, bilgi yönünden yüksek bir derecede bulunan fakih ve fetva verebilen kişilere verilmektedir. Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde ve Osmanlı'dan önceki İslam devletlerinde şeyhülislam kavramı bir “tazim lafzı” olarak kullanılmış ve resmi bir anlam ifade etmemiştir. Şeyhülislamlık ünvanı, ilk olarak Fatih Sultan Mehmet döneminde kullanılmış ve "ulemanın reisi" olarak ele alınmıştır. Fatih döneminden önce "başkent müftüsü" olarak bilinen kimseler fetva vermekle görevlendirildikleri halde, şeyhülislam olarak anılmamışlardır. Daha sonraları ise, şeyhülislamlık kurumu resmi bir boyut kazanmış ve şeyhülislam başkanlığında dinsel-yönetsel bir yapılanmaya gidilmiştir [55] .

Osmanlı devletinde, vakıf yoluyla camiler etrafında oluşan dinsel ve diğer kamu hizmetleri, genelde gönüllü işbirliği ve dayanışma esasına göre gerçekleştirilmiştir [56] . Dolayısıyla, cami hizmetlerinin işleyişinin, daha çok vakıflarla birlikte ele alınması gereği ortaya çıkmaktadır. Büyük camilerde çoğu zaman imamlık ve hatiplik hizmeti ayrı ayrı kişiler tarafından yerine getirilmiştir. Küçük camilerde ise, bu iki görevin daha çok aynı kişi tarafından ifa edildiği görülür [57] .

İmamlık, vaizlik, müezzinlik, kayyımlık, sıbyan mektebi öğretmenliği, hafızı-ı kütüblük gibi görevler medrese çıkışlı olanlara verilmiştir. Medreselerin ayrıcalıklı bir mevkisi vardır ve sosyal hayatın hemen her alanında, hak ve güvence itibariyle en güçlü bulunan kimseler medrese mezunlarıdır [58] . Medreselerin yüksek bölümlerine devam etmek istemeyen kimselere, daha çok cami görevi verilmiştir. Cami görevlisi olacak kişilerin pratik kazanmaları için büyük bir çaba gösterilmiştir. Özellikle, vaaz etme ve hitabetle ilgili olarak yılın belli dönemlerinde kırsal alanlara gidildiği ve belli bir ücret karşılığı görev yapıldığı görülmektedir [59] .

Kadıların taşradaki temsilcileri öncelikle müftüler olmaktadır. Kadılar, çoğu durumda müftülerden fetva istemişlerdir. Osmanlı'da müftüler, bir yönüyle kadıların müşaviri gibidirler. Kadıların mahalle ve köy gibi yerlerdeki temsilcileri ise cami imamlarıdır. İmamların normalde nikah kıyma izinleri bulunmamaktadır. İmamlar, ancak, kadıya ulaşma imkanı olmayan yerlerde kadıdan almış oldukları “izinname” ile nikah işini yürütmektedirler [60] . Durumun böyle olması, dinle ilgili olarak merkezi denetimin köylere kadar ulaşmış olduğu yorumunun yapılmasına olanak tanımaktadır [61] . Ayrıca cami görevlilerinin, toplumun yönetim ve asayişinde önemli bir etkiye sahip oldukları da ifade edilmektedir [62] .

Hem Osmanlı devleti ve hem de diğer İslam devletlerinde, cami hizmetleri uzun bir süre bu mekanların yakınına kurulmuş olan medreselerde yetişen kimseler tarafından gönüllü olarak yerine getirilmiştir. Bundan dolayı, cami hizmetlerinin kurumsallaşması ve belli bir sisteme oturması gecikmiştir. Bunun yanında, vakıf sisteminin yaygın olması ve cami hizmetleri karşılığında genel olarak ücret alınmaması gibi uygulamalar, kurumsallaşmayı geciktiren nedenler içinde ele alınmaktadır [63] . Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla, bu alandaki eksik kurumsallaşmanın giderilmeye çalışılmış olduğu ifade edilebilir.

Cumhuriyet Döneminden Sonra Türkiye'de Dinsel Bürokrasinin Oluşumu

Bu başlık altında ele alınacak konular; kısaca din-devlet ilişkileri, dinsel kurumların örgütlenmesi, Osmanlı devletinden miras olarak alınmış olması bakımından, yargı ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin oluşumu gibi birkaç alanla sınırlı olacaktır.

Cumhuriyet döneminde yapılan yeniliklerin temelinin, aslında 19. yüzyılın son çeyreğinde atılmış olduğu söylenebilir. Cumhuriyet'in kuruluş esasları ile çakışan ve özellikle Ziya Gökalp ve diğer birçok düşünürün eserleri, bu dönemde büyük ilgi görmüştür. Özellikle din alanındaki birtakım değişimleri içeren eserler -yeni bir anlayış getirdiği kabul edildiğinden-, hem devlet adamları ve hem de aydın-ulema tarafından büyük bir ilgiyle takip edilmiştir. Cumhuriyet dönemi genelde, köklü yeniliklerin yapıldığı ve Batılılaşma çabalarının devlet politikası haline geldiği bir dönem olarak ele alınmaktadır. Özellikle Batı'da yaygınlık kazanan laiklik, Cumhuriyet dönemi devlet adamlarının önemle üstünde durdukları konuların başında gelmektedir.

Başgil, Türkiye'nin din-devlet ilişkilerinin üç devre halinde ele alınabileceğini belirtir. Buna göre; Osmanlı devletinin kuruluşundan (başka bir anlamda Yavuz Sultan Selim'in Halife ünvanı almasından) [64] 1839'a kadar olan dönem "dine bağlı devlet" dönemi olarak adlandırılabilir. Bu dönemden 1924'e kadar, yani Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kuruluşuna kadar olan dönem "yarı dini devlet" ve 1924'ten sonraki dönem ise, "devlete bağlı din" dönemi olarak ele alınabilmektedir. Başgil, bu sürecin Avrupa'daki din-devlet ilişkileri ve diğer toplumsal gelişmelere uygun olduğunu belirtmektedir [65] . Buna göre, birçok alanda örnek alınan Batı’nın etkisinin, din-devlet ilişkilerinin biçimlenmesinde de belirgin bir şekilde görüldüğünü söylemek olağan hale gelmektedir.

Tanzimat'ın ilanından sonra, bu fermanın bir gereği olarak, şer'i mahkemelerin yanına ticaret ve nizamiye mahkemeleri kurulmak suretiyle, şer'i mahkemelere alternatif mahkemeler oluşturulmuştur. Meşrutiyet'ten sonra, kısmen de olsa şer'i mahkemelerin yetkilerinde bir artış olmasına karşın, Mart 1917'den sonra şer'i mahkemeler ve bunlara bağlı olan kurumlar Adliye Nezareti’ne bağlanmıştır. Şeyhülislamlığın fetva verme yetkisi de, bu nezarete bağlı bir meclis tarafından yerine getirilmiştir. Şeyhülislamlıktan alınmış olan yargı yetkisi, 16 Mart 1920'de tekrar geri verilmiştir [66] . 19 yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan bu süreçte, devleti ayakta tutma çabası, toplum mozaiğini oluşturan gayrı müslim unsurların da kamu hizmetine girmesine olanak sağlamış ve dolayısıyla, İslam’ı temsil eden kurumların rol ve fonksiyonlarında ciddi bir daralma trendi gözlenmiştir.

1921 yılında geçici olarak yapılan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda İslam, "kanun üstü bir kıymet" olarak ele alınmış ve ilk Millet Meclisi'nin görevleri arasına "şer'i hükümlerin yürütülmesi" konusu da ilave edilmiştir. Türkiye devletinin dininin İslam olduğu ibaresi, 29 Ekim 1923'te ve yine 20 Nisan 1924 tarihli anayasalarda da yer almıştır. 1924 yılına kadar, Şer'iye Vekaleti konumunu korumuş ve Osmanlı'daki şeyhülislamlığa benzer bir yapıda görevini yerine getirmiştir. Ancak, yaptırım olarak Osmanlı'dakinden daha az fonksiyon yüklenmiştir [67] . 3 Mart 1924 tarihinde; Şer'iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaletlerinin İlgasına Dair Kanun, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun ve Mehakim-i Şer'iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatı'na Ait Ahkam-ı Muaddil Kanunları çıkarılmıştır. Bu girişimler, ulusal egemenliği temel ilke olarak alan Cumhuriyet'in, kendine ait bir hukuksal yapı oluşturma çabalarının en önemli kilometre taşlarını teşkil etmektedir [68] . 3 Mart 1924'te alınan kararlarla, din adamlarının “negatif etkisi”nden uzak bir şekilde bir sistem oturtulmaya çalışılmıştır [69] .

Cumhuriyet yöneticileri için, yeni kurulacak Cumhuriyet'te dinin yeri konusunda üç alternatif bulunmaktaydı. Bunlar; dinin yok sayılması, dinsel örgütlenmenin serbest bırakılması ve devletin laik olmasına rağmen din hizmetlerinin devlet tarafından yerine getirilmesi biçiminde sıralanabilir. Bunlar arasında dinin, kamu bürokrasisi tarafından kontrol altına alınmasını öngören üçüncü görüş benimsenmiş ve bunun bir gereği olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur [70] . Bu durumun, laikliğe ne derece uygun olduğu tartışılmakla birlikte, bunun Türklerin tarihsel tecrübesine ve bir yönüyle de İslami geleneğe pek de yabancı bir uygulama olmadığı ifade edilmektedir [71] . Osmanlı periyodunun kapanarak, onun yerine Cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla, 150 yıldır yaşama geçirilme uğraşı verilen modern devletin icaplarını yerine getirmek için radikal adımlar atılmıştır. Osmanlı dönemindeki dinsel kurumların bir kısmı ya tamamen ortadan kaldırılmış ya da bir kısmı revize edilerek yeni sisteme adapte edilmiştir.

3 Mart 1924'te, 429 sayılı kanunla kaldırılan Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Din işleri ise; "itikat", "ibadet hükümleri" ve "dinsel kurumların yönetim ve düzenlenmesi" ile sınırlı tutulmuştur. Osmanlı devletinde, din bürokrasisi içinde ele alınabilen bütün eğitim kurumları ise, Maarif Vekaleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmıştır [72] .

Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması, din alanında yapılmış önemli bir reform gibi ele alınmaktadır. Çünkü, o zamana kadar dinin; itikat, ibadet ve ahkam (hüküm) boyutu tek elde toplanırken, bu tarihten sonra dinin itikat ve ibadet boyutunun Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, ahkam boyutunun ise TBMM tarafından yerine getirilmesi öngörülmüştür. Ahkâm boyutunun TBMM'ye verilmesinin, bir yönüyle bu fonksiyonun devre dışı bırakılması anlamına geldiği ifade edilmektedir [73] .

"Diyanet İşleri modeli, hem geleneksel uygulamalara uygun, hem de Müslüman kitleyi rejim için tehlike olmayacak sınırlar içerisinde tutmanın en güvenlikli yolu olarak düşünülmüştür. Görev ve fonksiyonlarındaki azalmalara rağmen, Diyanet İşleri'nin devletin merkezi bürokrasisi içindeki yeri ile şeyhülislamlığın konumu birtakım benzerlikler" arzetmektedir [74] .

Cumhuriyet yöneticileri, din bürokrasisinin içinde ele alınabilecek olan, ancak, farklı işlevler yüklenmiş bulunan kurumları birbirinden ayırmaya gayret etmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulmasıyla dinsel örgütlenme, Adalet Bakanlığı'nın kurulmasıyla yargısal örgütlenme, Tevhid-i Tedrisat'ın kabul edilmesiyle de eğitim alanında bir ayrıma gidilmiş ve İslam Peygamberi döneminden beri süregelen din bürokrasisi alanındaki bütünlük parçalanmıştır. Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin eleman ihtiyacını karşılayan medreseler, Maarif Vekaleti'ne bırakılmıştır. Maarif Vekaleti, yurt genelinde 450'e yakın medreseyi Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabul edilmesinden yaklaşık bir hafta sonra kapatmıştır [75] . Bütün bu değişmeler, modern devleti yaşama geçirme belirtileri olarak algılanabilir.

Yargı alanındaki değişimlerin önemli noktalarından birini; 1926 yılında, İsviçre'den Medeni Kanunun ve İtalya'dan Ceza Kanunu'nun alınması oluşturmaktadır. Bu tarihten sonra, hukuk alanında dinden kaynaklanan bütün hükümler değişmiş olmaktadır [76] . Hukuk devleti kavramı ele alınırken; dinin hukuk devleti düşüncesi ile çatışma halinde olduğu, çünkü başka inançlardaki insanların haklarının bu yüzden ihlal edildiği belirtilmiştir [77] . Her alanda olduğu gibi, bu alanda da referans noktası olarak dinin alındığı ve daha çok pozitivist düşüncenin egemen olmaya başladığı dikkat çekmektedir.

13 Haziran 1931 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren kanunla, bütün cami ve mescitlerin yönetimi ve buraların görevlileri Evkaf Umum Müdürlüğü'ne devredilmiştir. Bu kanun vakıfları kapsadığından, Dini Müesseseler Müdürlüğü ve Levazım Müdürlüğü, personel ve kadrosuyla birlikte Evkaf Umum Müdürlüğü'ne geçmiştir. Bu kanunla, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yetkilerinin daraltılmış olduğu görülmektedir. Bu kanun çerçevesinde, 1931 yılına kadar cami ve mescitlerin "hakiki ihtiyaca" göre belirlenmesi sağlanacak ve birleştirilmesi mümkün olan görevler birleştirilecektir. Bu haliyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, ihtiyacı olan elemanı sağlama yününden yetkilerinin sınırlandırılmış olduğu ifade edilmektedir [78] . Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatında medrese hocalarından bazılarının (dersiam) görev aldıkları bilinmektedir. Dersiamlar, taşrada konum itibariyle müftü ve müftü yardımcısından sonra üçüncü sırada bulunmaktadır [79] . Yeni teşkilat kurulurken eski yapıdan tam olarak soyutlanamadığı dikkat çekerken, bu duruma daha çok eleman sıkıntısının neden olduğu söylenebilir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, çeşitli alanlardaki değişimlerde bazen din adamlarının yardımına başvurulmuştur. Din adamlarına atfedilen itibardan, bazı değişimlerin gerçekleştirilmesi amacıyla yararlanılma yoluna gidildiği de bilinmektedir. Bu gibi nedenlerden dolayı, din adamlarının saygınlıklarının bu dönemden sonra düşmüş olduğu sonucuna bazı araştırmacılar dikkat çekmektedirler [80] . Öte yandan Cumhuriyet idaresinin ilk yıllarında tarikatlarla ilgili olarak alınan en önemli karar, bu kurumların 1925 yılında kapatılmasıdır. Bu arada; "cami İslam'ı" ve "ulema"ya karşı direkt bir karşı çıkıştan kaçınılmıştır. Bu hizmetlere, yeni düzenlemede devletin denetiminde kalmak koşuluyla izin verilmiştir. Dinsel alandaki değişim sürecinde, Şeyh Said (1925) ve Menemen (1930) olaylarının; yasaklanmış olan tarikatların [81] etkisinin tamamen yok edilmesi için gerekçe olarak kullanıldığı da ifade edilmektedir [82] . Cumhuriyet yönetimi, "laik devlet"in gereği olarak dine bir konum belirleme yoluna gitmişse de, kendi yetkisinin ve iradesinin dışında alternatif bir odak oluşmasını endişe ile karşılamıştır. Bunun yanında, yasaklanmış olan birtakım dinsel kurumların (tarikatlar) bazı dönemlerde istismar edilmesi, devamlı olarak gündemi meşgul etmiştir. Hatta, günümüzde yaşanan din alanındaki bilgisizliğin ve bu alandaki yanlış anlayışların nedenlerinden birisinin de bu merkezler olduğu söylenebilir.

Cumhuriyet'ten sonraki dönemlerde, dine karşı takınılan tutumların farklı birtakım özellikler gösterdiği dikkat çekmektedir. Bu uygulamalara, genel olarak halkın tepki gösterdiği dikkat çekmektedir. Yönetimin ise, zaman zaman tepkileri azaltma yolunda birtakım adımlar attığı görülmektedir. Öyle ki, CHP, 1941'de silahlı kuvvetlerde askeri vaizin görev yapmasına izin vermiştir. Din konusunda başka ödünler verilmekle beraber, halk, yapılanların tepkileri önleme amaçlı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla, insanlar çok sınırlı olarak verilen özgürlüklerin veriliş amacını hissetmiş ve bundan dolayı da 1950 seçimlerinde, dine vurgu yapan bir parti olan DP’yi iktidara getirmiştir [83] . CHP'nin din ve laiklik ile ilgili görüşlerinin, 1950 seçimlerine kadar yumuşamaya devam ettiği görülmektedir. 24 Aralık 1946'da, dinsel eğitim konusu Meclis'te görüşülmüş ve CHP milletvekillerinin, dinsel eğitimin olması yönünde görüş bildirdikleri görülmüştür [84] . 1947 sonlarında gerçekleştirilen CHP Kurultayı'nda; din eğitimine izin verilmesi, ibadet yerlerinin bakım ve onarımının sağlanması ve özellikle din görevlilerinin parasal yönden iyi bir duruma kavuşturulması konuları üzerinde ısrarla durulduğu da gözlenmektedir [85] . Cumhuriyet’in ilk yıllarında, dine ve dinsel sembollere karşı olan negatif yaklaşım, 1940’larda halkın sandığa yansıyan reaksiyoner tercihiyle cevap bulmuş ve bu nedenle siyasal otorite, toplum kesimlerinin farklı dinsel taleplerini pratik hayatta uygulayabilmesi için, ilk dönemlerdeki radikal ideolojiyi yumuşak (soft) hale getirme gereği duymuştur.

1947 yılında Hacc'a gideceklere ilk defa hükümet tarafından döviz tahsis edilmiş, 1949'da ilkokul 4. ve 5. sınıflara isteğe bağlı olarak din dersleri konulmuştur. Yüksek düzeyde din adamı yetiştirilmesini hedef alan ve Ankara Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulan ilahiyat fakültesinin kadrolarını düzenleyen kanun da, 1949'da kabul edilmiştir. 1948 yılında, "hızlandırılmış imam-hatip kursları" adı altında, on ay süren iki ayrı kurs Ankara ve İstanbul'da açılmış ve bunu diğer illerdeki kurslar takip etmiştir. Yine, Mart 1950'de sanat değeri olan ve Türk büyüklerine ait türbelerin açılmasına izin verilmiştir. Kurumsal alandaki düzenlemelere ilave olarak, bunların halk nazarında olumlu bir değişme biçiminde algılanmasını sağlamak amacıyla, Şemsettin Günaltay Ocak 1949'da başbakanlığa getirilmiştir. Temmuz 1945’ten, Demokrat Parti'nin iktidara gelme tarihi olan 22 Mayıs 1950'ye kadar kurulmuş olan 24 partinin hemen hepsi, dine önem veren bir görüntü sergilemeyi tercih etmişlerdir [86] . Günümüz Türk siyasal yaşamının, belki de en büyük çıkmazının böyle bir tercih ya da değişim olduğu söylenebilir. Partilerin, dinsel hassasiyete sahip olmamalarına rağmen oy kaygısıyla dini kullandıkları ve bunda başarı sağladıkları tarihin kaydettiği bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dursun, Türkiye'de din bürokrasisi alanında en "şanssız" ve "güçsüz" dönemin, Tek Parti dönemi olduğunu vurgulayarak, din bürokrasisinin önemli unsurları sayılabilen birçok kurumun ortadan kaldırılmış olduğunu ifade eder [87] . Çok partili hayata geçişle birlikte devletin din politikası konusunda yumuşama olduğu gözlenmiştir. Buna karşılık Diyanet İşleri Başkanlığı, uzun yıllar "dinsel hayatı kontrol ve denetleme aracı" olarak görülmüştür [88] . Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunda, bu teşkilata biçilen rollerle, günümüzde oynadığı roller arasında belirgin bir farklılaşmanın olmadığı buna bakılarak söylenebilir.

Hızlandırılmış imam-hatip kurslarının din adamı yetiştirmede çok yetersiz kaldığı belirtilerek 1951 yılı içinde Ankara, İstanbul, Adana, Isparta, Maraş, Konya ve Kayseri'de imam-hatip okulları açılmıştır. Eylül 1956'da ortaokulların ilk iki yıllık programına din dersleri konulmuştur. Yine 1959'da Yüksek İslam Enstitüsü kurulması ve bu kurumların kadrolarının düzenlenmesi yoluna gidilmiştir [89] .

DP iktidara gelince ezan, aslına uygun olarak okunmaya başlanmış, radyoda ilk defa dinle ilgili sohbet yapılmış, hacca gidecek olanlara döviz tahsis edilmiştir. Her ne kadar, yapılan bu çalışmalar din ve dindarın lehine gibi görülmüşse de, devletin din üzerindeki egemenliği ve din üzerindeki denetimi devam etmiştir [90] . Öte yandan DP, iktidara geldikten sonra dengeli bir siyaset izlemiş ve dindar bir görüntü sergilemeye çalışmıştır. Buna rağmen, DP'nin dinsel konuda hassas olduğu ve birçok konuda dinsel kesimlere taviz vermiş olduğu dile getirilmektedir [91] . DP'nin ezan konusunda yapmış olduğu düzenlemede, ezanın Arapça okunması zorunlu değildir. Burada tercih, yalnızca ezan okuyana bırakılmıştır [92] . Belli bir biçimde okunması zorunluluğunun getirilmemiş olmasının, oluşacak tepkileri önleme amaçlı olduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, ezanın Türkçe okunması ihtimali her zaman var olmuştur. Mardin, ezanın Arapça okunmasıyla ilgili olarak halktan gelen talepleri "volk İslam'a dönüş" [93] olarak yorumlamaktadır.

Dinsel alanda meydana gelen somut değişimlerden biri de camilerle ilgilidir. 1950-1960 yılları arasında, yani DP'nin iktidarı sırasında inşa edilen cami sayısı 15.000 dolayındadır [94] . DP döneminde de, orduda belli dinsel vazifeleri yerine getirmek için din görevlileri vazifelendirilmiştir [95] . Yine bu dönemde TBMM'de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özerk olmasını sağlayacak birtakım önergeler ve kanun tekliflerinin tartışılmış olduğu görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın radyo kurmasına izin verilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eleman ihtiyacının karşılanması için orta, lise ve yüksekokul açması, vakıfların Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi gibi konular da tartışılan konular arasında yeralmaktadır. Din bürokrasisi açısından, DP'nin faaliyetleri çok sınırlı bir alana hitap ederken, genel anlamda din bürokrasisindeki yapılanma ve genel olarak dine karşı takınılan tavrın CHP'den kesin çizgilerle farklılaşmadığı dikkat çekmektedir [96] .

1960 darbesinden sonra, dinle ilgili konularda kesin bir yasaklamaya gidilmediği görülmüştür. Tam tersine, 1960-1964 yılları arasında 6.000'den fazla cami yapılmıştır. 1960'lı yılların sonlarına doğru, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı 10.000 Kur’an kursu varken, özellikle yaz aylarında bu sayı -camilerde düzenlenen yaz Kur'an kurslarından dolayı- 40.000'lere yükselmiştir [97] .

Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra, uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu'da faaliyet gösteren ve aynı zamanda gayrı resmi statüde olan birçok medresenin varlığı dikkat çekmektedir. Öyle ki, Doğu Anadolu'da bir ara medrese olmayan köy yok gibidir. İmam-hatip ve ilahiyat fakültesi açıldıktan sonra, medreselerin çoğu tedrici olarak kapanmış ve kırsal kesimdeki din eğitimi faaliyetleri son bulmuştur [98] .

1960'lı yıllardan sonra da, yeni imam-hatip okulları ve yüksek İslam enstitüleri açılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın güçlendirilmesi ve bütün köylere din görevlisi atanması gibi faaliyetler içine girilmiştir. Bütün bu yapılanlara rağmen, din-devlet ilişkilerindeki güvensizlik yine de tam olarak ortadan kalkmamıştır [99] . Din-devlet ilişkilerindeki genel yapının değişmemiş olduğu, 1960 ihtilalinden sonra da gözlemlenmektedir. 1960 darbesini yapan Milli Birlik Komitesi, din konusunda halkla ters bir tavır içine girmek istememiştir. Milli Birlik Komitesi üyeleri, Türk milletinin bağımsızlığı ve kurtuluşunda din adamlarının önemli bir yere sahip olduğunu belirtmişlerdir. 1960 darbesinden sonra kurulan hükümet, dinde birçok hurafe olduğunu gerekçe göstererek, birtakım yeni kararlar almıştır. Bu amaçla, cuma hutbelerinin hurafelerden uzak olması için Diyanet İşleri Başkanlığı'na "hutbeler" kitabı hazırlattırılmıştır. Din derslerinin öğretilmesi için, din adamlarının vazifelendirilmesi kararlaştırılmış ve dinin siyasal amaçla kullanılmaması için birtakım kararlar alınmıştır [100] . 1924 yılından beri uygulanagelen Anayasa, 1961 yılında Milli Birlik Komitesi'nin çalışmaları neticesinde değiştirilmiştir. Bu Anayasa'da da, din bürokrasisi açısından farklı şeylerin bulunmadığı dikkat çeker. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın özerkleşmesi bu dönemde de tartışılmıştır. Ancak, özerkliğe bağlı olarak, siyasal bir gücün oluşması ihtimali gözönünde bulundurulmuş ve bu konuda eskiden varolan kanunların, olduğu gibi yeni Anayasa'da yer alması yönünde karar alınmıştır [101] .

1961 Anayasası'nın hazırlık aşamasında, dinsel bir düzenleme getirmenin amaçlandığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapısında köklü birtakım değişikliklerin (örneğin, Alevilerin de Diyanet İşleri Başkanlığı'nda temsil edilmesi gibi) yapılmasının düşünülmüş olduğu, ancak, toplumun sert tepkisiyle karşılaşıldığı için bu yeniliklerden vazgeçildiği görülmektedir [102] . Buna benzer taleplerin, günümüzde de olduğu, ancak, bunların yaşama geçirilmesi noktasındaki tereddütlerin bugün de devam ettiği gözlenmektedir.

1960'lı yıllardan sonra, AP döneminde, komünizm bir tehlike olarak görülmüş ve bunu önlemek için daha çok, din ve din adamları kullanılmaya çalışılmıştır [103] . 1965 seçimlerinden Adalet Partisi'nin başarılı bir şekilde çıkması, dindar çevreler tarafından olumlu olarak karşılanırken bu durum, din alanındaki birtakım değişimlere zemin hazırlamıştır [104] .

1965 yılındaki, din bürokrasisi açısından önemli gelişmelerden biri; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun'un kabul edilmesidir. Bu kanunla, Diyanet İşleri Başkanlığı daha güçlü bir yapıya kavuşmuştur. Özellikle, din görevlerinin özlük hakları ile ilgili pozitif yönde birtakım kararlar alınmıştır. 1980 darbesi sonrası hazırlanan Anayasa'da ise, din bürokrasisinin yapılanması açısından önemli konuların yer almadığı dikkat çekmektedir [105] .

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın etkinliğinin, sağlanan parasal imkanlardan dolayı artmış olduğu görülmektedir. Bu tür uygulamaların; daha çok mevcut durumu korumaya yönelik tedbirler olduğu [106] , toplumsal birliğin tesis edilmesi ve halk katında meşruiyet sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği ifade edilmektedir [107] .

1982 Anayasası'na göre, Din Bilgisi ve Ahlak Dersleri ortaöğretimde zorunlu tutulmuştur. Bu kararla; gençlerin, komünizm gibi düşüncelere kapılmalarını önlemek amaçlanmıştır. Yeni imam-hatip okullarının açılmasına izin verilmemesi, bu okulların şube şeklinde eklemelerle çoğalması yolunu açmıştır. 1982 Anayasası'nda da, din-devlet ilişkilerindeki yapının aynen korunmuş olduğu söylenebilir [108] . Farklı birtakım tutumlar ortaya çıkmasına rağmen, bu yapının, günümüzde de aynen devam ettiği söylenebilir.

Mardin, Cumhuriyet döneminde, ilmiye sınıfının ve tarikatların devreden çıkarılması yoluyla, dinin iki önemli dayanağının ortadan kaldırılmış olduğunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulmasıyla da etkisini gösteren dinsel faaliyetlerin denetim altına alınmış olduğunu belirtir [109] . Kışlalı ise, İslam'ın özellikle azgelişmiş ülkelerde baskın bir yer edinmiş olduğunu, ancak, bunun yanında, Türkiye'de olduğu gibi birtakım yapısal değişikliklere maruz kaldığını belirtir. Sonuçta dinin, politik hayatta belirleyici bir rol oynadığını ifade etmektedir [110] . Öte yandan B. Toprak, Cumhuriyet dönemindeki dinle ilgili tavırları şu cümlelerle anlatmaktadır: "Kemalist elitin, din konusundaki hassasiyeti ve laikliği çok katı bir biçimde uygulamaya yönelmesinin nedeni, İslamiyet’i bir karşı-ideoloji olarak görmeleridir. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki devrimlerin çoğu, yapısal değişiklikler yerine, Türk toplumundaki değer sistemini değiştirmeye yöneliktir" [111] .

Din bürokrasisi alanında belirgin bir ayrışmanın olmasını sağlayan laikliğin, asıl amaçlarından birisinin; din adamlarının Cumhuriyet'in varlığına verebilecekleri zararı önlemek olduğu ifade edilmektedir [112] . Lewis, Kemalist hareketin kırsal kesimde tam olarak başarılı olamadığını, merkezden ve şehirlerden uzaklaştıkça devrimin etkisinin azaldığını belirtirken [113] ; Ahmad ise, Atatürk'ün dinsel kurumlara el atarken çok ihtiyatlı olduğunu, bunun yanında Cumhuriyet'in geleceğinin tehlikede olacağı zaman, din konusunda çok kesin bir tavır sergilendiğini ve daha çok “laikçi” politikalar izlendiğini belirtir [114] . Din bürokrasisinin ayrı ayrı ellerde toplanmasını sağlayan laikliğin, Türkiye'de her zaman zayıf kalacağı, çünkü, devletin yapısı içinde dinle ilgili görevlerin olmasının, tam laik olmayı engellediği görüşü [115] ve yine buna karşıt görüşler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasından günümüze kadar tartışılmaya devam etmektedir.

KAYNAKÇA

AĞIRMAN, Mustafa, Mescid ve Fonksiyonları, Ravza Yay., İst., 1997

AHMAD, Feroz, Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yay., İst., 1996

AKDEMİR, Süleyman, Devletin Unsurları ve Kuvvetler Dengesi, İz Yay., İst., 1991

AKDOĞAN, Yalçın, "Resmi İdeolojinin Kalkanı Olarak Laiklik ve Keyfiliğin Kurumsallaşması", Sözleşme, S:5, Mart 1998

AKGÜNDÜZ, Hasan, "Teşkilat ve İşleyiş Bakımından Osmanlı Medrese Sistemi: Klasik Dönem", Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S:80, Ekim 1992

ALKAN, Mustafa, Osmanlılarda Hilafet, Çağlayan Yay., İzmir, 1997

ARI, M. Salih, "Osmanlılarda Şeyhülislamlık Müessesesi", Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:1, C:1, 1994

ARON, Raymond,  Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (Çev.Korkmaz Alemdar), Bilgi Yayınevi, Ank., 1994

ATAR, Fahrettin, "Asr-ı Saadet'te Adliye Teşkilatı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:3, İst., 1994

BAŞGİL, Ali Fuat, Din ve Laiklik, Yağmur Yay., İst., 1991

BİLGİN, Beyza, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ank., 1988

BİLGİN, Beyza-Mualla Selçuk, Din Öğretimi-Özel Öğretim Yöntemleri, Akid Yay., Ank., 1991

BOLAY, S.Hayri-Mümtaz'er TÜRKÖNE, Din Eğitimi Raporu, Ankara Merkez İHL Öğrencileri ve Mezunları Vakfı Yay., Ank., 1995

BULAÇ, Ali, "Bilgi Çağına Girerken Din-Devlet İlişkileri Nasıl Olmalı", Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu-Bildiriler, Beyan Yay., İst., 1996

BUYRUKÇU, Ramazan, Din Görevlisinin Mesleğini Temsil Gücü, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank., 1995

CANATAN, Kadir, "Batı-Merkezli Bir Kavram Olarak Laiklik", Sözleşme, S:5, Mart 1998

CEBECİ, Suat, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye'de Din Eğitimi, Akçağ Yay., Ank., 1996

CEYLAN, H. Hüseyin, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, C:I, Risale Yay., İst., 1989

DEMİRCİ, Kürşat, "Mircea Eliade", İslam Ansiklopedisi, C:11, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1995

DURSUN, Davut, Osmanlı Devleti'nde Siyaset ve Din, İşaret Yay., İst., 1989

DURSUN, Davut, Din Bürokrasisi, İşaret Yay., İst., 1992

DURSUN, Davut, "Din-Devlet İlişkilerinin 70 Yıllık Macerası", Yeni Zemin, S:2, Şubat 1993

ELİÇİN, Emin Türk, Kemalist Devrim İdeolojisi, Sarmal Yay., İst., 1996

ERTÜRK, Ahmet S., "Türkiye'de İslamî Hareketin Gelişim Süreci", Dünya ve İslam, S:3, Yaz 1990

FAZLURRAHMAN, İslam, Selçuk Yay., Ank., 1993

GÖNENÇ, Halil, Altınoluk, S:94, Aralık 1993

GÜNER, Ahmed, "Asr-ı Saadet'te Mescitler/Camiler ve Fonksiyonları", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:4, İst., 1994

GÜZEL, Abdurrahman, Tekke ve Zaviyelerin İslam Düşüncesindeki Yeri, Kemalist Atılım Birliği Yay., Ank., 1992

HARMAN, Ömer Faruk, "Din", İslam Ansiklopedisi, C:9, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1994

HUGHES, Preston, Atatürkçülük ve Türkiye'nin Demokratikleşme Süreci, (Çev:Rabia Süer), Milliyet Yay., İst., 1993

İPŞİRLİ, Mehmet, "Dersiam", İslam Ansiklopedisi, C:9, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1994

JASCHKE, Gotthard, Yeni Türkiye'de İslamlık, (Çev:Hayrullah Örs), Bilgi Yayınevi, Ank., 1972

KABAKLI, Ahmet, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat Vakfı Yay., İst., 1993

KARAMAN, Hayrettin, "Din Hizmetleri ve Devlet", İzlenim, S: 21, Mayıs 1995

KARATEPE, Şükrü, Osmanlı Siyasi Kurumları, İşaret Yay., İst., 1989

KARATEPE, Şükrü, "Osmanlı'da Din-Devlet İlişkisi", Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu-Bildiriler, Beyan Yay., İst., 1996

KAZICI, Ziya, "Tarihi Seyri İçinde Hilafet Müessesesi", Bilim-Felsefe-Tarih, Hikmet Neşriyat, İst., 1991

KAZICI, Ziya, İslam Eğitim Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., İst., 1995

KIŞLALI, Ahmet Taner, Force Politiques Dans La Turquie Moderne, Publication de la Faculte des Sciences de l'Universite d'Ankara, No:261, Ankara, 1968

KÖKER, Levent, "Türkiye'de Demokrasinin "Dünü, Bugünü ve Yarını: Bir Eleştiri", Türkiye Günlüğü, S:13, Kış 1990

KUTLUER, İlhan, Erdemli Toplum ve Düşmanları, İz Yay., İst., 1996

LANDAU, J.M., Türkiye'de Aşırı Akımlar, (Çev:Erdinç Baykal), Turhan Kitabevi, Ank., 1978

LEWİS, Bernard, Modern Türkiye'nin Doğuşu, (Çev: Metin Kıratlı), Türk Tarih Kurumu Yay., Ank., 1993

MARDİN, Şerif, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, İletişim Yay., İst., 1992

MARDİN, Şerif, Din ve İdeoloji, İletişim Yay., İst., 1993

MARSHALL, Gordon, Sosyoloji Sözlüğü (Çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü), Bilim ve Sanat Yay., Ank., 1999

ÖNKAL, Ahmet, "Asr-ı Saadet'te İslam'a Davet Metodu", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:2, İst., 1994

ÖZEK, Çetin, Devlet ve Din, Ada Yay., İst., Tarihsiz

PARLADIR, Selahattin, "Asr-ı Saadet'te Eğitim", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:4, İst., 1994

REFİK, Ahmet, Osmanlı'da Hoca Nüfuzu, Toplumsal Dönüşüm Yay., İst., 1997

SAKALLI, Bayram, "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Türk Toplumundaki Rolleri, Kapatılmaları ve Tepkiler", Türkiye Günlüğü, S:29, Temmuz-Ağustos 1994

SEZEN, Yümni, Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., İst., 1993

SEZEN, Yümni, Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Ayışığı Kitapları, İst., 1997

SİTEMBÖLÜKBAŞI, Şaban, Türkiye'de İslam'ın Yeniden İnkişafı (1950-1960), Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank, 1995

STEİNHAUS, Kurt, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, (Çev: M.Akkaş), Sander Yay., İst, 1973

TAPLAMACIOĞLU, Mehmet, Din Sosyolojisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ank., 1963

TARHANLI, İştar B., Müslüman Toplum, "Laik" Devlet, Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı, Afa Yay., İst., 1993

TÜRKÇE SÖZLÜK, C:I-II, Türk Dil Kurumu Yay., Ank., 1988

TÜRKÖNE, Mümtaz'er, Modernleşme, Laiklik ve Demokrasi, Ark Yay., Ank., 1994

TÜRKÖNE, Mümtaz'er, Osmanlı Modernleşmesinin Kökleri, Yeni Şafak Yay., İst., 1995

UĞUR, Mücteba, Hicri Birinci Asırda İslam Toplumu, Çağrı Yay., İst., 1980

ÜNALTAY, Altay, Doğu'da ve Batı'da Din-Devlet İlişkisi, Endülüs Yay., İst., 1990

YILDIRIM, Kazım,  Düşünce ve Medeniyet Tarihi, Elif Ofset, Edirne, 1992



*Bu makale; M. Cengiz YILDIZ, Din Görevlilerinin Sorunları ve Beklentileri Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma: Elazığ Uygulaması (Basılmamış Doktora Tezi), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Elazığ, 1999 adlı çalışmanın I. Bölümünün bazı alt başlıklarından yararlanılması ve içeriğinin zenginleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

**Yrd. Doç., Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, 21280, DİYARBAKIR

[1] .Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü (Çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü), Bilim ve Sanat Yay., Ank., 1999, s.156

[2] .Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri (Çev.Korkmaz Alemdar), Bilgi Yayınevi, Ank., 1994, s.370

[3] .Marshall, age, s.85

[4] .Davut Dursun, Din Bürokrasisi, İşaret Yay., İst., 1992  s.13

[5] .aynı eser, s.17

[6] . aynı eser, ss.32-34

[7] .Ömer Faruk Harman, "Din", İslam Ansiklopedisi, C:9, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1994; Bu konudaki tartışmalarla ilgili olarak bkz. Çetin Özek, Devlet ve Din, Ada Yay., İst., Tarihsiz

[8] .Harman, agm

[9] .aynı makale

[10] .Mehmet Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ank., 1963,  s.104

[11] .Kazım Yıldırım, Düşünce ve Medeniyet Tarihi, Elif Ofset, Edirne, 1992, ss.15-76

[12] .Dursun, age, ss.125-126

[13] .Şükrü Karatepe, "Osmanlı'da Din-Devlet İlişkisi", Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu-Bildiriler, Beyan Yay., İst., 1996

[14] .Şükrü Karatepe, Osmanlı Siyasi Kurumları, İşaret Yay., İst., 1989, ss.46-47

[15] .Hayreddin Karaman, "Din Hizmetleri ve Devlet", İzlenim, S: 21, Mayıs 1995

[16] .Süleyman Akdemir, Devletin Unsurları ve Kuvvetler Dengesi, İz Yay., İst., 1991, ss.71-72

[17] .Dursun, age, s.107

[18] .Ramazan Buyrukçu, Din Görevlisinin Mesleğini Temsil Gücü, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank., 1995, s.30

[19] .Şükrü Karatepe, Osmanlı Siyasi Kurumları, ss.19-20

[20] .Buyrukçu, age, ss.28-30

[21] .aynı eser, s.34

[22] .Dursun, age, s.114

[23] .Mustafa Ağırman, Mescid ve Fonksiyonları, Ravza Yay., İst., 1997, ss.111-144

[24] .aynı eser, ss.145-182

[25] .Ahmed Güner, "Asr-ı Saadet'te Mescitler/Camiler ve Fonksiyonları", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:4, İst., 1994

[26] .Ahmet Önkal, "Asr-ı Saadet'te İslam'a Davet Metodu", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:2, İst., 1994

[27] .Kürşat Demirci, "Mircea Eliade", İslam Ansiklopedisi, C:11, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1995

[28] .Dursun, age, s.109

[29] .Mücteba Uğur, Hicri Birinci Asırda İslam Toplumu, Çağrı Yay., İst., 1980, s.140

[30] .Beyza Bilgin, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ank., 1988, s.15

[31] .Selahattin Parladır, "Asr-ı Saadet'te Eğitim", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:4, İst., 1994

[32] .Suat Cebeci, Din Eğitimi Bilimi ve Türkiye'de Din Eğitimi, Akçağ Yay., Ank., 1996, s.25

[33] .Dursun, age, ss.123-125

[34] .Türkçe Sözlük, C:1, Türk Dil Kurumu Yay., Ank., 1988

[35] .Dursun, age, ss.115-116

[36] .Fahrettin Atar, "Asr-ı Saadet'te Adliye Teşkilatı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslam, Beyan Yay., C:3, İst., 1994

[37] .Geniş bilgi için bkz. Ziya Kazıcı, "Tarihi Seyri İçinde Hilafet Müessesesi", Bilim-Felsefe-Tarih, Hikmet Neşriyat, İst., 1991

[38] .Ayrıntılı bilgi için bkz. Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., İst., 1995

[39] .Davut Dursun, Osmanlı Devleti'nde Siyaset ve Din, İşaret Yay., İst., 1989, s.76

[40] .Türkçe Sözlük, C:2, Türk Dil Kurumu Yay., Ank., 1988

[41] .Davut Dursun, Din Bürokrasisi, ss.129-131

[42] .aynı eser, ss.134-135

[43] .Ahmet S. Ertürk, "Türkiye'de İslami Hareketin Gelişim Süreci", Dünya ve İslam, S:3, Yaz 1990

[44] .Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, ss.43-44

[45] .Dursun, age, ss.132-133

[46] .Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, ss.88-95

[47] .aynı eser, 1995, s.74

[48] .Fazlurrahman, İslam, Selçuk Yay., Ank., 1993, s.7

[49] .aynı eser, s.256

[50] .Mümtaz'er Türköne, Osmanlı Modernleşmesinin Kökleri, Yeni Şafak Yay., İst., 1995, s.39

[51] .Ahmet S. Ertürk, agm

[52] .Şerif Mardin, Türkiye'de Toplum ve Siyaset, İletişim Yay., İst., 1992, s.193

[53] .Dursun, age, s.144

[54] .Şükrü Karatepe, "Osmanlı'da Din-Devlet İlişkisi"

[55] .M. Salih Arı, "Osmanlılarda Şeyhülislamlık Müessesesi", Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:1, C:1, 1994

[56] .Hasan Akgündüz, "Teşkilat ve İşleyiş Bakımından Osmanlı Medrese Sistemi: Klasik Dönem", Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S:80, Ekim 1992

[57] .Buyrukçu, age, s.34

[58] .Akgündüz, agm

[59] .Beyza Bilgin-Mualla Selçuk, Din Öğretimi-Özel Öğretim Yöntemleri, Akid Yay., Ank., 1991, s.5

[60] .Davut Dursun, Osmanlı Devleti'nde Siyaset ve Din, ss.195-197

[61] .Bu konu için bkz. Altay Ünaltay, Doğu'da ve Batı'da Din-Devlet İlişkisi, Endülüs Yay., İst., 1990, s.141

[62] .Ahmet Refik, Osmanlı'da Hoca Nüfuzu, Toplumsal Dönüşüm Yay., İst., 1997, s.43

[63] .Buyrukçu, age, s.34

[64] .Bu konu için bkz. Mustafa Alkan, Osmanlılarda Hilafet, Çağlayan Yay., İzmir, 1997

[65] .Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yay., İst., 1991, ss.192-200. Ayrıca bkz. Ali Bulaç, "Bilgi Çağına Girerken Din-Devlet İlişkileri Nasıl Olmalı", Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu-Bildiriler, Beyan Yay., İst., 1996 ve H.Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, C:1, Risale Yay., İst., 1989

[66] .Gotthard Jaschke, Yeni Türkiye'de İslamlık, (Çev:Hayrullah Örs), Bilgi Yayınevi, Ank., 1972, ss.22-23

[67] .Başgil, age, ss.192-202

[68] .Tarhanlı, İştar B., Müslüman Toplum, "Laik" Devlet, Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı, Afa Yay., İst., 1993, ss.15-18

[69] .Preston Hughes, Atatürkçülük ve Türkiye'nin Demokratikleşme Süreci, (Çev:Rabia Süer), Milliyet Yay., İst., 1993, s.53. Ayrıca bkz. Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, Sander Yay., İst, 1973

[70] .Dursun, age, s.179

[71] .S.Hayri Bolay-Mümtaz'er Türköne, Din Eğitimi Raporu, Ankara Merkez İHL Öğrencileri ve Mezunları Vakfı Yay., Ank., 1995, s.29; Mümtaz'er Türköne, Modernleşme, Laiklik ve Demokrasi, Ark Yay., Ank., 1994, ss.4-5

[72] .Dursun, age, s.178

[73] .Kadir Canatan, "Batı-Merkezli Bir Kavram Olarak Laiklik", Sözleşme, S:5, Mart 1998

[74] .Şükrü Karatepe, "Osmanlı'da Din-Devlet İlişkisi"

[75] .Jaschke, age, ss.22-23

[76] .Dursun, age, s.187

[77] .Yümni Sezen, Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Ayışığı Kitapları, İst., 1997, s.296

[78] .Tarhanlı, age, ss.42-44

[79] .Mehmet İpşirli, "Dersiam", İslam Ansiklopedisi, C:9, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İst., 1994

[80] .Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat Vakfı Yay., İst., 1993, s.231

[81] .Tekke ve zaviyeler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Bayram Sakallı, "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Türk Toplumundaki Rolleri, Kapatılmaları ve Tepkiler", Türkiye Günlüğü, S:29, Temmuz-Ağustos 1994 ve ayrıca Abdurrahman Güzel, Tekke ve Zaviyelerin İslam Düşüncesindeki Yeri, Kemalist Atılım Birliği Yay., Ank., 1992

[82] . Sitembölükbaşı, Şaban, Türkiye'de İslam'ın Yeniden İnkişafı (1950-1960), Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank, 1995, s.110

[83] .Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yay., İst., 1996, ss.362-363 ve ayrıca bkz. Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, (Çev: Metin Kıratlı), Türk Tarih Kurumu Yay., Ank., 1993, ss.397-436

[84] .Tarhanlı, age, s.23

[85] .Dursun, age, s.192

[86] .Tarhanlı, age, ss.23-25

[87] .Dursun, age, s.191

[88] .İlhan Kutluer, Erdemli Toplum ve Düşmanları, İz Yay., İst., 1996, s.71

[89] .Tarhanlı, age, s.27

[90] .Davut Dursun, "Din-Devlet İlişkilerinin 70 Yıllık Macerası", Yeni Zemin, S:2, Şubat 1993

[91] .Bu konu için bkz. Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, Sarmal Yay., İst., 1996

[92] .Ahmad, age, s.363

[93] .Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yay., İst., 1993, ss.143-156

[94] .J.M.Landau, Türkiye'de Aşırı Akımlar, (Çev:Erdinç Baykal), Turhan Kitabevi, Ank., 1978, s.248

[95] .Ahmet Taner Kışlalı, Force Politiques Dans La Turquie Moderne, Publication de la Faculte des Sciences de l'Universite d'Ankara, Ank., 1968, s.174

[96] .Dursun, age, ss.191-201

[97] .Landau, age, ss.250-252

[98] .Halil Gönenç, Altınoluk, S:94, Aralık 1993

[99] .Davut Dursun, "Din-Devlet İlişkilerinin 70 Yıllık Macerası"

[100] .Ahmad, age, ss.372-374

[101] .Dursun, age, ss.202-204

[102] .Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim Yay., İst., 1991, ss.128-129

[103] .Ahmad, age, s.378

[104] .Kışlalı, age, s.175

[105] .Dursun, age, ss.204-207

[106] .Levent Köker, "Türkiye'de Demokrasinin "Dünü, Bugünü ve Yarını": Bir Eleştiri", Türkiye Günlüğü, S:13, Kış 1990

[107] .Yalçın Akdoğan, "Resmi İdeolojinin Kalkanı Olarak Laiklik ve Keyfiliğin Kurumsallaşması", Sözleşme, S:5, Mart 1998

[108] .Davut Dursun, "Din-Devlet İlişkilerinin 70 Yıllık Macerası"

[109] .Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, s.123

[110] .Kışlalı, age, s.168

[111] .Köktaş, age, s. 60

[112] .Yümni Sezen, Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., İst., 1993, s.4

[113] .Landau, age, ss.244-245

[114] .Ahmad, age, s.362

[115] .Yümni Sezen, Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, s.295