TÜRKİYE 'NİN SİSTEM SORUNU MU VAR?

Yrd.Doç.Dr. Meltem Dikmen CANİKLİOĞLU* *

GİRİŞ

Ülkemizde siyasetin sancılı ve problemli bir süreç izlemesi, parlamenter hükümet sistemi ile demokrasimizi yönetemediğimiz konusunda ciddi ve yaygın eleştirileri ve buna başlı olarak değişik arayışları gündeme getiriyor. Geçtiğimiz yıllarda medyayı ve kamuoyunu uzun süre meşgul eden sistem tartışması, Cumhurbaşkanı Demirel'in görev süresinin dolması yaklaşırken yeniden alevlendi. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) düzenlediği "Türkiye'de Siyasal Rejim Tartışmaları; Başkanlık, Yarı-Başkanlık ve Parlamenter Rejim İçinde Arayışlar" konulu konferansta Vakıf Başkanı Can Paker Türkiye'de çok parçalı ve kısa ömürlü hükümetlerin neden olduğu siyasi tıkanıklığın artarak sürmesi nedeniyle bu tartışmanın tekrarlanmasının yararlı olacağını belirterek ülkemizdeki rejim tartışmaları ve yeni hükümet sistemi arayışının nedenleri ve amacına da işaret etmiş oldu.

 

I. TÜRKİYE İÇİN NEDEN SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ ÖNERİLİYOR?

Cumhurbaşkanı S. Demirel iki yıl önce başkanlık sistemini uzunca bir aradan sonra yeniden tartışmaya açarken; "Türkiye mevcut sistemle idare edilemiyor. Hızlı kararlara ihtiyaç var. Bu da başkanlık sistemi ile mümkün. Bu tartışma yapılmalı." sözlerini kullanmış ve yeni bir hükümet modeline olan ihtiyacı gerekçelendirirken, "güçlü ve çağdaş bir dünya devleti olmaya aday Türkiye'nin bu niteliklerini sürdürebilmesi ve ülkeyi ikibinli yılların bilgi toplumuna taşıyabilmesi için bir taraftan hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi yaşatması, diğer taraftan yönetimi daha istikrarlı ve etkin kılması gerektiğini" belirtmişti. "Türkiye'de dört senede altı hükümet deşişti. Böyle bir ülkede her şeyin iyi gittiği söylenemez. Türkiye, hükümet sisteminde kuvvetler ayrılışını gerçekleştirmek zorunda. Yürütmenin yasama karşısında bağımsızlaştırılması, yasamanın yürütmeyi daha iyi denetlemesi ve yargı bağımsızlığının işleyişindeki aksaklıkların giderilmesi gerekiyor. Belki Türkiye'nin başkanlık sistemine ihtiyacı var, çünkü başkanlık sisteminde her altı ayda bir hükümet değişmez." sözleri O'na ait.

Cumhurbaşkanı, Bilgi Üniversitesi'nin 1997-1998 öğretim dönemi açılış dersini Türkiye için başkanlık sistemi önerisini getiren bir içerikle verirken düşüncelerini daha net ve ayrıntılı biçimde ortaya koyma olanağı da buldu. Başkanlık sistemi ile ilgili tartışmaların ABD, Fransa ve İngiltere model alınarak yüzeysel bir şekilde yapıldığını belirten Demirel, "oysa bu sistemleri ortaya çıkaran tarihi arka plan incelendiğinde, her modelin hangi soruna çözüm getirmek için ortaya çıktığı daha iyi anlaşılır".dedi. Konuşmasının devamında "Devlet-toplum ilişkisinde meşruiyet çerçevesinin ne olması gerektiğinin temel sorulardan biri olageldiğini" kaydeden Demirel, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ve yönetilenlerin kendi aralarındaki ilişkilerin tanziminde esas alınması gereken çağdaş demokratik hukuk ilkelerinin insanlığın uzun kollektif öğrenme süreci neticesinde ortaya çıktığını ifade etti. Türkiye'de sistem tercihi ile ilgili tartışmaların sağlıklı bir zeminde ve derinliğine yapılabilmesi için sorunların tespiti ile işe başlanması gerektiğini; çözüm önerilerinin tartışılmasındaki yöntemsel hataların toplumsal uzlaşıya gidilmesini engellediğini ve sivil mutabakat yaratacak diyalog kurallarının işlemesi gerektiğini anlattı.

Başkanlık sistemi önerisi ile neyi amaçladığını ise aynı konuşmanın şu cümlelerinde buluyoruz: "Anayasa'nın 104. maddesi Anayasa'nın uygulanmasını, devlet organlarının çalışmasını gözetleme yetkisini cumhurbaşkanına vermiştir. Bu görev tanımı oldukça geniştir ve toplumun cumhurbaşkanından beklentilerini özellikle kriz dönemlerinde artırmaktadır. Cumhurbaşkanının seçilme biçimi ile yetki ve sorumluluğunun bu görev tanımı ile uyumlu bir hale getirilmesi gerekir. ...Kısacası Türkiye demokratik istikrarı aramaktadır ve bulmaktan başka çaresi de yoktur." Yine O'na göre Türkiye'nin üstesinden gelmesi gereken tarihi mesele de şudur: "kuvvetler ayrılışını tam anlamıyla gerçekleştirecek ve aynı zamanda etkili yönetime imkan tanıyacak siyasi ve hukuki düzenlemelerin yapılmasını sağlayacak bir milli mutabakat oluşturmak ve bu mutabakata dayanarak gerekli anayasal düzenlemeleri yapmak..." Bu yeni anayasal düzenin temel koşullarını ise daha sonra şu başlıklarla açıklıyor:

* Siyasi partiler seçim ittifakı yapabilmeli

* Yasama ve yargının denetimi etkinleştirilmeli

* Yönetimde istikrar ve etkinlik sağlanmalı

*Parlamentonun fesih şartları kolaylaştırılmalı

*Bakanlar milletvekilliği görevinden ayrılmalı

*Demokratik yetki seçmen iradesiyle çelişmemeli

* Bunalım çözücü mekanizmalar anayasaya girmeli

* Siyasi katılımı artırıcı tedbirler yaratılmalı

Demirel bu tartışmayı başlatırken bir şey daha söylüyor: "Bu ülkede halkın kendi seçtişi meclise güveni yüzde yirmi, ordusuna ise yüzde seksen ise iyi gitmeyen bir şey var demektir".

Ülkemizin cumhurbaşkanı, "yeni bir asra girilirken dünya yeni bir devlet arıyor" cümlesiyle pekiştirdiği başkanlık sistemi tartışmalarını "yetkinin meclislere dayanan hükümetlerce mi, yoksa halkın seçtiği başkanlarca mı kullanılacağı" noktasında düğümledi. Başkanlık sistemi önerisine, Cumhurbaşkanının öncülüğünde katılan bazı kesimler, başkanlık süresi, bakan sayısı, bakanların parlamento içinden ya da dışından oluşlarının doğurabileceği sonuçlar türünden her sistemde varolabilecek teknik konular üzerinden tartışmaya katılıyorlar. Geldikleri nokta, yürütmenin aşırlıklı kanadını halkın seçtiği bir cumhurbaşkanının oluşturmasıdır. Çünkü diğer sözü edilen önerileri parlamenter sistemle de başdaştırmak mümkün. Her ülke gibi Türkiye de bilinçli veya bilinçsiz yönetim mekanizmasının nasıl işleyeceğine karar vermek durumunda ve tartışmanın özü yetki dağılımında kilitleniyor. Devlet-toplum ilişkisinde yeni bir zihniyet ve yapılanma zorunluluğu dünyayı siyasetin amacı, işlevi ve niteliği konusunda yeni arayışlara yöneltmişse de; bu arayış Türkiye'de olduğu gibi başkanlık sistemini, hukuk devletinin tesisinde ve siyasetin modernizasyonunda atılması gereken bir 'ilk adım' görme ilkelliği düzeyinde gerçekleşmiyor. Batıda hükümet sistemlerinin üstlendiği işlev, dayandıkları toplumsal zihniyetin özelliklerinden güç alıyor. Sistemi alıp farklı bir zihniyetle kuşattığımız takdirde çalışması, hizmet ettiği amaçlar da değişiyor. Esasen hükümet sistemleri uygulandıkları ülkelere göre yorumlanan ve içerik kazanan yönetim mekanizmalarıdır. Bunun içindir ki, başkanlık sistemi ve parlamenter sistemler uygulandıkları ülkelere göre farklılaşmışlardır.

Bu gerçek şöyle dursun, Turgut Özal'ın başbakanlığında ilk kez ortaya atılan, o dönemde bu düşünceye sert tepki veren S. Demirel'in şaşırtıcı hamlesiyle iki yıl önce tekrar başlatılan ve son aylarda biraz hızı kesilmiş görünen bu tartışmada, devlet başkanının ağzından başkanlık sisteminin Türkiye'de çözmesi beklenen ve mevcut hükümet sisteminden kaynaklandığı düşünülen sorunların altı çizilmiş oldu. Ancak Türkiye için başkanlık mı yoksa yarı başkanlık mı istendiği tam olarak anlaşılmamasına rağmen, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yolundaki düşünce gayet açık dile getiriliyor ve gerekçesi de şöyle ortaya konuluyor: "65 milyonluk Türkiye'yi mevcut sistemle idare edebilmek kolay deşil. Hızlı karar almaya ihtiyaç var ve bunun yolu da halkın seçtiği bir devlet başkanı ve buna dayanan başkanlık sistemi. Sistemin tartışılmasından korkmamak ve bu tartışmayı yapmak lazım." Son olarak 1 Ekim 1999'da TBMM'nde 21. dönem ikinci yasama yılı açış konuşmasını yapan S. Demirel, cumhurbaşkanının iki turlu sistemle halk tarafından seçilmesi ve parlamentoyu fesih yetkisine kavuşturulması gerektiğini açıkça söyleyerek başkanlık sistemi tartışmalarının ülkemizde "halk tarafından seçilmiş ve yetkileri artırılmış bir devlet başkanının temsil edeceği yürütme" ekseninde yoğunlaştırıldığını da açıkça ifade etti. Esasen Siyaset Bilimi yazınında yasama üstünlüğüne dayalı tasarımlar parlamenter rejim; yasama üstünlüğüne dayanmayan, yasamanın yanısıra yürütmenin de halkoyuyla seçildiği ve devlet başkanlığı ile yürütmenin liderliği mevkilerini birleştiren veya kaynaştıran uygulamalar başkanlık rejimi olarak isimlendirildiğinden Türkiye'deki arayış, mevcut parlamenter rejim dışında yürütmeyi güçlendirici bir sistem arayışıdır ki ABD veya Fransız sistemine doğrudan işaret edilmeksizin başkanlık modeli çerçevesinde bu tartışmalar sürdürülmektedir.

Bir süredir Türkiye'nin parlamenter sistemine alternatif araması gerektiği yolunda görüş bildiren Amerikalı gözlemcilerin de başkanlık uygulamasının Türkiye'nin sistemle ilgili bazı sorunlarını çözebileceği yolundaki açıklamaları ile Cumhurbaşkanı Demirel'in açıklamaları arasındaki benzerlik göze çarpıyor. Onlara göre de başkanlık sisteminin kabulü ile:

*Ordunun siyasette artan nüfuz ve müdahalesi demokratik sınırlara geri çekilecektir.

*Parlamentonun prestiji onarılacak, milletvekillerinin ve siyasi parti liderlerinin kısa vadeli çıkar ve taktik hesabından çıkarılıp, uzun vadeli hedef ve prensiplerin takibini yapan aktörlere dönüşmesi sağlanacak

*Merkez sağ ve merkez soldaki yapay bölünmeler aşılacak, Türkiye siyasetinin iki ana kanadı ıslah edilecek

*Merkez dışındaki siyasi oluşumların, parlamenter sistemin tıkanmasına yönelik girişimlerine karşı parti kapatma gibi sakıncalı arayışlara gerek kalmayacak

*Toplumdaki kutuplaşmanın aşılmasını sağlayacak, farklı iktisadi, sosyal, kültürel kesimlerin temsilini başarabilecek siyaset adamlarına yol açılmış olacak; bu siyasetçiler doğrudan halktan alacakları destekle parlamentonun karşısında güçlü ve ordunun üstünde itibarlı bir konuma kavuşturulmuş olacaklar.

*Yürütme ve yasamanın içiçeliği azalacak; iki kurum arasında yapıcı, etkin ve uzlaşma esaslı ortak çalışmaya geçilecek

*Yasama, yürütmedeki yolsuzluklara karşı emniyet sübapı olacak şekilde denetim yeteneği ve iradesine kavuşacak

*12 Eylül'den miras anti-demokratik yasa ve kurumlar tasfiye edilecek

*Kitleden kopmuş, delege sultasına girmiş, içte demokratik işleyişten uzak siyasi partilerde yapısal reform gerçekleştirilecek.

Bu hedefler sadece Türkiye için deşil, bütün ülkeler için demokrasinin gelişmesi, istikrarlı yönetim ilkelerinin kurumsallaşması, içte siyaset-toplum-kurumlar dengesinin yaratılması için özlenen bir yapısal reformun unsurları sayılmalıdırlar. Ancak "başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemiyle bu hedeflere ulaşılması mümkün müdür?" sorusuna olumlu bir yanıt verebilmek çok güç. Cumhurbaşkanı'nın rejim tartışmasını başlatırken çıkış noktasına koyduğu bu gerekçeleri benimseyen bir kısım aydın için de, Türkiye'nin bugünkü krizi bir istikrar krizidir. Siyasi sistemin bloke olması biçiminde ifade edilen bu krizden çıkış için iki turlu dar bölge seçim sistemi, başkanlık sistemi ile tesis edilecek iki kanatlı bir demokrasi anlayışı gibi siyasi yelpazenin dağınıklığını teknik yöntemlerle tedaviye dayalı bir dizi öneri geliştirilmektedir. Hükümet sistemi arayışı yönünden ise, Filipinlerden Nijerya'ya, Güney Kore'den Lübnan'a nice başkanlık sistemi deneyimi; Latin Amerika, ABD ve Fransa laboratuvarları Türkiye için birebir kalıp olmasa da ders alınabilecek niteliktedir. Türkiye'de parlamenter sistemin işlerliği ve demokratikliği konusundaki sıkıntıdan beslenen arayış, alternatiflere ilişkin özet gözlemlerin ötesine geçen bir tartışmayı içerirse sonucu ne olursa olsun yarar sağlayacaktır. Türkiye'nin bugünkü düzeninde yasama ve yürütme güçleri birbirine karışmış bulunuyor. Meclisin iradesi çoğu zaman yerini çoğunluk partisine, çoğunluk partisi de partinin liderine ve aynı zamanda yürütmenin başına terk etmiş bulunuyor. Meclis iradesinin bu ipotekten kurtarılması gerekiyor. Mevcut sistem, Türk toplumunda temsil edilen çeşitli görüşlerin ve eğilimlerin toplumdaki güçleri oranında Meclis'te temsiline de imkân vermiyor. Yargı aşır işliyor ve yürütmenin etkilerine son derece açık. Sağlıklı bir demokrasinin önündeki en önemli engellerin bunlar olduğu düşünülürse, Türk demokrasisini geliştirmeye yönelik tartışmalardan kaçınılmaması gerekir. Bazılarına göre yönetemeyen bazılarına göre ise yönettirmeyen ya da kilitli demokrasi de diyebileceğimiz Türkiye'deki yönetimin, çok nedenli ve çok boyutlu krizleri ortaya çıkarıp beslediği bir gerçektir. Türkiye'de son yıllarda yaşanan krizlerle iyice belirginleşen siyasal tıkanmanın aşılabilmesi için düşünülen çözümler arasında başkanlık sisteminin de olması biraz da bu nedenledir. Ülkemizde yürütmenin güçsüzlüğü ve istikrarsızlığına bir çözüm olması amacıyla bu sistem önerilmektedir. Bu sistemi önerenlerin gerekçeleri arasında hukuk devleti, insan hakları, sivil toplum örgütlerinin gelişip güçlenmesi, hak arama özgürlüğünün anayasal güvenceleri gibi konular aşırlık merkezini oluşturmuyorlar. Gündeme getirilmek istenen şey yukarda saydıklarımız deşil, sadece yönetimde huzur yaratacak bir düzenlemedir. Esasen bu tip beklentilerin istikrarlı bir hükümet kontrolünde ve oturmuş bir siyasal sistemde gerçekleşebileceği düşünüldüğünde, sorunun aşırlık merkezinin hükümet istikrarı olması çok ta yanlış değildir. Ancak hükümet istikrarının tek başına siyasi istikrarı gerçekleştirmeye yeterli olup olmadığı, hükümet istikrarı yaratmak için girişilen anayasal mühendislik çabalarının demokrasiyi tehdit edecek hatta ortadan kaldıracak boyutta bir siyasi istikrarsızlık yaratma ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır. Başkanlık sistemi yürütme sorumluluğunu halk tarafından seçilen bir başkana vermektir. Bunun ekonomiye olumlu bir etkisi olup olmayacağı da üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Siyasal istikrar ekonomik istikrarın gerekli şartı olsa bile bu şart tek başına yeterli değildir. Siyasal sistemden kaynaklanan sorunları yaşamayan, iç politikada dengeleri oturmuş ülkelerde dahi ekonomik bunalım dönemlerinin yaşandığı düşünüldüğünde sistemin tek başına ekonomik istikrarı sağlamada yetersiz kalacağını söyleyebiliriz. Ancak bir görüşe göre, başkanlık sistemi yalnızca yaratacağı siyasal istikrar sayesinde deşil, diğer bir çok nedenden dolayı ekonomiye yararlı olabilir. Örneğin bakanların parlamento dışından seçilmesi ve yalnızca başkana karşı sorumlu olmaları ekonomiyle ilgili kararları günlük politikanın etkisinden kurtarabilir. Ayrıca bu sistemde ekonomiden sorumlu bakanların sayısı en aza ineceğinden çok başlılık sorunu da kendiliğinden ortadan kalkmış olacak ve bu bakanlıklara yalnızca Türkiye'de deşil, birçok ülkede olduğu gibi parti emektarları deşil, işten anlayanlar getirilebilecektir. Kısaca ülkemizde, her alanda istikrara ancak başkanlık sistemi içinde ve onun yaratacağı sonuçlarla ulaşılabileceği kanısı ile bu sistemin savunucuları başkanlık modelini ısrarla önermektedirler. Bu saptama başkanlık sisteminin istikrarlı hükümetleri nasıl ortaya çıkaracağı konusunda teorik ve pratik bir değerlendirme yapmayı zorunlu kılıyor. Başkanlık sistemi, istikrarlı ve güçlü hükümetlerin ortaya çıkışını nasıl sağlamakta veya kolaylaştırmaktadır? Dünyada var olan başkanlık modelleri bu amacı ne kadar gerçekleştirmiştir?

 

II. KARŞILAŞTIRMALI BİR SİSTEM DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye'de başlatılan sistem tartışmasının nedenlerine yukarda biraz değinilmişti. Bu nedenler siyasi sistemler arasında yapılacak bir karşılaştırmada kullanacağımız ölçütleri de oluşturmaktadırlar. Çağdaş demokratik sistemler temsili demokrasi temelinde biçimlenmişlerdir ve tümünde yargının, yasama ve yürütmeden bağımsız işlemesi kabul edilmiştir. Ancak yasama ve yürütme arasındaki ilişki bu sistemler arasında önemli değişiklikler içerecek biçimde farklılaşabilir. Bu nedenle karşılaştırma, hükümet sistemlerinde yasama-yürütme ilişkilerinin aldığı biçimlerin hükümet istikrarını ve giderek siyasi istikrarı nasıl etkilediği; bu sistemlerin, yasama-yürütme ilişkileri ekseninde uygulandıkları kültürel ve siyasal ortamlardan nasıl etkilendikleri çerçevesinde yapılacaktır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ NASIL İŞLİYOR?

E. Kalaycıoğlu, ilk olarak ABD'de uygulanan başkanlık sisteminin, Westminster modeli de denilen saf parlamenter sistemin 18. yüzyıl sonundaki koşullara uyum göstererek değişmesi sonucunda ortaya çıkan bir alt-türü olduğunu ve aslında her iki sistemin aynı kültür ortamının ürünleri olduklarını savunur. Gerçekten de bu sistem parlamenter sistemin bazı özelliklerinin korunup bazılarının da değiştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Başkanlık rejimi yasama, yürütme ve yargı organlarının tamamen birbirlerinden bağımsız ve eşit siyasal erke sahip oldukları bir düzenlemedir. Bilindiği gibi başkanlık sistemi, kabinenin ve yönetimin oluşumunda tam bir kontrolü sağlayan geniş anayasal yetkilere sahip doğrudan halk tarafından seçilen bir başkanın sabit bir süre görevde kalması ilkesine dayanır. Bununla amaçlanan, hem ülkenin idaresinde en yetkili kişi olan başkana daha yaygın bir demokratik meşruiyet kazandırmak; hem de belirlenmiş süre için işbaşında kalmasını sağlayarak devlet idaresinde devamlılığı ve siyasal istikrarı gerçekleştirmek ve korumaktır. Başkanın göreve devam edebilmek için parlamentonun güvenine ihtiyacı olmadığı gibi, çok istisnai bir durum dışında Kongre tarafından görevinden alınamaması; buna karşılık meclisi fesih yetkisinin de bulunmayışı başkanlık hükümet sisteminin en saf uygulaması sayabileceğimiz ABD siyasal sistemine damgasını vuran kuvvetler ayrımı ilkesinin en belirgin özelliğidir.

Bu sistemde başkan sadece yürütme gücünün sahibi deşil, aynı zamanda devletin sembolik başkanıdır ve görev süresi bitmeden sadece "impeachment" gibi radikal bir eylemle görevinden uzaklaştırılabilir. Uygulamada ABD tarihinin gösterdiği gibi başkanlık sistemlerinde yürütme-yasama arasındaki denge zamana ve koşullara göre önemli değişiklik gösterebilir. Uzun bir anayasal süreklilik tarihi olan tek başkanlık demokrasisi ABD'dir. ABD dışında yalnız Şili başkanlık rejimi altında bir buçuk yüzyıl boyunca nispeten bunalımsız bir dönem yaşamış ancak Şili demokrasisi de 1970'lerde çökmüştür. Bu sistemin özellikle Latin Amerika deneyimlerinde diktatörlüğe kolayca dönüşmesi ve sık sık darbelerle kesintiye uğraması, demokratik işleyişe sistem içinde birtakım güvenceler getirilmesini zorunlu kılmıştır. Genel olarak ele aldığımızda bu güvenceler; aşırı kutuplaşmış ve gerginliği tırmandıran bir yarışın istikrarsızlığa yol açmaması için uygulanan iki turlu çoğunlukçu seçim sistemi ile yaratılan iki partili bir siyasal yapı, iktidarın aşırı kişiselleşmesi ve diktatoryal eğilimlerin önüne geçmek için Şili, Brezilya, Arjantin gibi bazı ülkelerde başkanın görev süresinin kısaltılması veya Latin Amerika'nın büyük bir bölümünde iki kez üst üste aynı kişinin başkan seçilmesinin yasaklanması, Uruguay ve Kolombiya'da en az bir görev dönemi, Venezuela ve Panama'da ise on yıl ara verme şartının koşulması gibi güvencelerdir. Ayrıca ikili demokratik meşruiyetin yarattığı en önemli sıkıntı, yasama-yürütme anlaşmazlığı halinde kimin son sözü söyleyeceğinin genellikle kurala başlanmamış olmasıdır. Ordunun arabulucu güç olarak devreye girme merakı Latin Amerika'da demokrasinin yıllardır kanayan yarasıdır. Ancak doğrudan halkın seçtiği bir başkanın askerler karşısındaki konumunun daha güçlü olması demokrasi adına avantaj sayılmaktadır. Meşruiyeti parlamentodan bağımsız bir kabinenin de oy ticaretine ve popülizme direncinin daha yüksek olacağı öngörülmüştür. Kazananın her şeyi alması, birini başkan seçtirme ya da birinin seçilmesini engelleme mücadelesini kızıştırdığından keskin kutuplaşmanın önüne geçebilmek için her düzeyde yetkinin seçime dayandırılması çaresine başvurulmaktadır. ABD yılda bir buçuk milyon kişiyi seçimle işbaşına getirmekle bu konuda ideal bir örnek teşkil etmektedir.

Başkanlık sistemini kesintisiz götüremeyen bir çok ülkede demokratik denetim mekanizmasının ana bileşenleri sayabileceğimiz ifade özgürlüğünü, devletin toplumdan deşil, toplumun devletten korunmasını, yatay ve dikey kuvvetler ayrılışını garantileyen bir anayasa, bağımsız yargı, yürütmeyi şeffaflığa zorlayan parlamenter kurumlar, bağımsız ve özgür basın, aktif sivil toplum gibi kurumlar eksiktir. Dünyanın başkanlık modelini benimseyen pek çok ülkesinde, öngörülen bu gibi güvencelere rağmen modelin kısa zamanda ve kolayca diktatörlüğe dönüşmesine hizmet eden bu eksiklikler yüzünden 1787'den bu yana aksamayan Amerikan demokrasisi başkanlık uygulamaları içinde tek başarılı örnek sayılmaktadır. Halkın seçtiği bir kişinin parlamentonun güveninden bağımsız olarak yürütme yetkisini elinde topladığı saf başkanlık pratiği ile ABD, bir çok ülkenin bu sisteme yönelmesinde ilham kaynağı olmuştur. Ancak ABD'deki siyasi istikrarın kurumsal dayanakları ister parlamentarizm, ister başkanlık sistemi ile yönetilsin bütün demokrasiler için "olmazsa demokrasi de olmaz" türünden bir nitelik arz eder. Bu temel unsurların en dikkati çekenleri ordunun sivil otoriteye tabi olması; yetkinin atanmışlar deşil, seçilmişler elinde yoğunlaşması; yetkilileri hesap vermekle yükümlü kılan denetim mekanizması; bağımsız yargı ve özgür basın olarak sıralanabilir. Bunlar yukarda da belirttiğimiz gibi eksikliğinde bir çok başkanlık uygulamasını kesintiye uğratan, demokratik denetim mekanizmalarındaki ana bileşenlerdir.

Tüm bu sayılan unsurlara rağmen ABD başkanlık sisteminin ayırıcı özelliği bütün diğer niteliklerinden önce başkanla Kongre arasındaki iktidar bölüşümüdür. ABD Anayasasını yapan kurucu babalar "ayrılmış iktidarlara dayanan bir hükümet deşil, iktidarı paylaşan ayrılmış kurumlara dayanan bir hükümet" yaratmışlardır. Jones bunu şu şekilde düzeltmektedir: "Halen paylaşılmış iktidar için yarışan ayrılmış kurumlara dayanan bir hükümete sahibiz", ve kendisi sonuç olarak Amerikan sistemini "güdük bir sistem" olarak yorumlamaktadır.

Amerikan sistemi çoğu yazar tarafından aynı zamanda bir fren ve dengeler sistemi olarak nitelendirilmektedir. G. Sartori, başkanlık sistemi açısından bunun ayırt edici bir nitelik taşımadığını tüm gerçek anayasal sistemlerin bir frenler ve dengeler sistemleri olduğunu; önemli olan noktanın ABD başkanlık sisteminin iktidarı bölmek suretiyle fren ve denge sistemini yaratması olduğunu, bu nedenle de tanımlayıcı ve ayırt edici özelliğinin iktidarlar ayrılışı içinde yürütmenin kendi başına özerk bir kurum olarak varlığını sürdürebilmesi olduğunu belirtir. Ancak ABD'de fren ve denge sisteminin yürütmeyi olumsuz etkilediği; siyaseti çeşitli mekanizmaların bir bütünü olarak algılayan kurucu babaların hükümetin bir makine deşil organik hayatın yasalarına tabi canlı ve yaşayan bir varlık olduğunu gözden kaçırdıkları, hiçbir canlı varlığın organlarını karşılıklı denetlemek suretiyle yaşayamayacağı, yaşam ve hareketi sağlayan organların içgüdüye dayanan koordinasyonu olmaksızın başarılı bir hükümet olamayacağı, teorinin deşil olayların bu gerçekleri doğruladığı Woodrow Wilson tarafından 20. yüzyılın ilk yarısındaki ABD başkanlık sistemi uygulamaları gözlemlenerek vurgulanmış, sistemde daha sonraki dönemlerde zaman zaman meydana gelen kilitlenmeler sistemin anayasal olarak öngörülen mekanizmalarıyla deşil, toplumsal ve siyasal yapının esnekliği sayesinde çözülebilmiştir.

YARI BAŞKANLIK UYGULAMASI

Yarı-başkanlık, parlamenter ve başkanlık sistemlerinin harmanlanmış haliyle bugün Avusturya, İrlanda, İzlanda, Finlandiya, Portekiz ve Fransa'da yürürlükte olan bir sistemdir. Finlandiya'da elli, Fransa'da ise son yirmi beş yıldır uygulanan bu karma rejimin temel felsefesi şudur: Belli bir dayanışması ve ortak sorumluluğu olan hükümet, halk tarafından seçilmiş meclise karşı sorumludur. Gene halk tarafından doğrudan seçilmiş devlet başkanının hem seçiliş yöntemi, hem de kendisine Anayasa tarafından tanınmış yetkiler nedeniyle belli bir ağırlığı vardır.

Fransa'da 1946 Anayasası'nda temelini bulan 4. Cumhuriyet, parlamentoyu güçlendirmeyi amaçlıyordu, fakat garip bir biçimde onun zayıflamasına neden olmuştu. 4. Cumhuriyet döneminde parlamento, asli görevi olan yasama işlevini yerine getirememiş, yasaların yerini bakanlar kurulunun çıkardığı kanun hükmünde kararnameler alır olmuştu. Oniki yıllık 4. Cumhuriyet döneminde ömürleri ortalama yedi ay süren tam 20 hükûmetin işbaşına geldiği göz önünde bulundurulursa işlevsizleşen parlamentoya, siyasi istikrarsızlık ve hükûmet bunalımının da eşlik ettiği anlaşılır. Böyle bir siyasi ortamda yürütmenin görevleri koalisyon hesaplarıyla parlamento kulislerinde kararlaştırılmış; koalisyon kombinasyonları ile yürütmenin işlevini yüklenen parlamento kendi asli işlevi olan yasamayı da kanun gücünde kararnamelerle yürütmeye bırakmış ve böylece tam bir yetki karmaşası yaşanmıştır. Çoğu anayasaların, geçmiş yönetimlerin aksaklıklarına tepki metinleri olduğunu hatırlarsak 5. Cumhuriyeti kurumsallaştıran Anayasa, bu aksaklıkları gidermek amacıyla yasama ve yürütme güçlerine yeni görev ve yetki çerçeveleri çizmiştir. 4.Cumhuriyet kendi zayıflıklarını kendi kurumları içinde aşamayınca başkancı 5. Cumhuriyet süreci, biraz da Cezayir olaylarının artırdığı demokrasi paniği içinde başlatılacaktır. Fransa'da 28 Eylül 1958'de kabul edilen 5. Cumhuriyet Anayasası ilk şekliyle devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesine olanak tanımıyordu. 21 Aralık 1958'de cumhurbaşkanı seçilen General De Gaulle halk tarafından deşil, çeşitli toplumsal kesimlerden karmaşık bir biçimde saptanan 76.000 kişilik bir seçmen heyetinin %78'lik oyu ile seçilmiştir. Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesi 28 Ekim 1962 referandumu ile Anayasa'da yapılan bir değişiklikle sağlanmıştır. Fransız 5. Cumhuriyeti, parlamenter sistem ile başkanlık arasında kalan melez bir sistemdir. Ana çizgileriyle yürütme görevi hem parlamentodan çıkan ve ona karşı sorumlu olan bakanlar kurulu tarafından hem de cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilir. Fransa’da yarı-başkanlık halk tarafından yedi yıllığına seçilen bir başkan, halk oyuyla seçilen bir Millet Meclisi ve Senatodan ibaret çift meclisli bir yasama organı, başkanın atadığı ve yasama organına karşı güvenoyu ile sorumlu, fakat başkan tarafından azledilemeyen bir başbakan, bakanlar kurulu ve bağımsız yargıyı öngörmektedir. İstikrar için düşünülmüş bir önlem de kabine üyeliğinin yasama meclisi üyeliği ile bağdaşmazlığıdır. Bakan olan meclis üyeliğinden çekilmek zorundadır. İki turlu çoğunluk ve dar bölge esasına göre yapılan seçimlerle nisbi temsil korunurken, başkanlık kurumunun olağanüstü yetkilerle donatıldığı görülmektedir. Cumhurbaşkanının bazı tasarrufları bakanların imzasıyla gerçekleşir, bazıları için ise buna gerek yoktur. Cumhurbaşkanı parlamentoya karşı sorumlu değildir ama parlamentoyu feshetme yetkisine sahiptir. Fransız sisteminin cumhurbaşkanına sağladığı yetkilerden birkaçı çok önemlidir. Bunlardan birincisi Anayasanın 3. maddesinde ifadesini bulan referanduma başvurma yetkisidir ki, bu yetki gereği cumhurbaşkanı bazı konuları parlamentoyu aşarak doğrudan halkoyuna başvurmak suretiyle yasallaştırabilir. Diğeri de Cumhuriyet kurumlarının ciddi ve yakın bir tehlike altında olması durumunda Duverger'in deyimiyle cumhurbaşkanına çağdaş bir diktatörün tüm yetkilerini hatta fazlasını veren 16. maddedir. Bu maddeye göre cumhurbaşkanı ciddi yakın tehlike halinde yürütmenin, yasamanın ve idarenin bütün yetkilerine sahiptir ve olağanüstü hal ilan ederek ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetebilir. Bu rejimde yürütme ikiye ayrılmış, bir başkan ile bir başbakan ve bakanlar kurulu başkanın yönetiminde çalışarak hükümet etmek durumuna getirilmiştir. Cumhurbaşkanı hükümetin başındadır. Bu, Türkiye'de olduğu gibi devlet başkanının gerekli gördüğü durumlarda bakanlar kuruluna başkanlık etmesinden çok farklı bir durumdur. Fransa'da devlet başkanının başkanlık etmediği bakanlar kurulu toplantıları onun yazılı iznine başlı olup sıradan ve önemsiz işlerin görüşüldüğü bir hazırlık toplantısı niteliğindedir. Yasama organının yetkileri de 1958 Fransız Anayasasında sayılan yasa yapma alanlarıyla sınırlanmış, denetim yetkileri hem Parlamentonun seyrek toplanması suretiyle, hem de başbakan ve bakanlara soru sormayı sıkı denetim altına alıp, az sayıda sürekli komisyonun da hükümet taslaklarına sadece değişiklik tavsiye etmesiyle sınırlandırılmış, bu kurumun siyasal etkinliği ortadan kaldırılmıştır. Fransız siyaset bilimcileri ve anayasa hukukçularının "yasamanın rasyonelleştirilmesi" adını taktıkları bu durumu Kalaycıoğlu "yasama organının yetkilerinden arındırılması" olarak nitelendirmektedir. Bilhassa cumhurbaşkanı ile parlamento çoğunluğunun yani devlet başkanı ile başbakanın ayrı ayrı kanatlardan gelmesi halinde rejimin iflas edeceği endişesi son yıllardaki deneyimlerle dağılmış, "cohabitation" denilen birlikte iktidar olma formülü farklı siyasi kanatlardan gelen başbakan ve cumhurbaşkanına rağmen sistemin istikrarını sağlamıştır. Ancak bu sistemde cohabitation, cumhurbaşkanının nispeten pasif bir tutum içine girmesi ve Fransız seçmeninin uyumsuz olanı desteklememesi eşilimi dolayısıyla istikrara hizmet etmiştir. Türkiye için yarı-başkanlık sisteminin olası sonuçları açısından yapılan bir değerlendirmeye göre siyasal hayatımızın özelliklerinden dolayı ülkemizde "cohabitation"un sağlanabilmesi çok güçtür.

PARLAMENTER SİSTEMİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Temsili hükümet sistemlerinin işleyişine egemen kural ve ilkelerin tüm ayrıntıları bu çalışmanın konusu değildir. Hükümet sistemlerinin devlet organlarının görev ve yetki bölüşümünü düzenleyen ilkelerinin, meşruiyet ve istikrar sorununu nasıl yarattığı veya nasıl etkilediği ekseninde bir sistem tercihi tartışmasına katılmak durumundayız. Bu bağlamda parlamenter rejimde yasama organı genel seçimle oluşturulur ve yürütme yasamadan çıkar. Parlamentodaki çoğunluğun seçmen çoğunluğunun iradesini yansıtması; yürütmenin de parlamentodaki çoğunluk içinden çıkması seçmen-parlamento-yürütme arasında bir paralelliği yansıtır ki; klasik parlamenter rejimin tüm mekanizmaları, temsil sürecini biçimleyen bu üç gücün çoğunluğun iradesi de diyebileceğimiz ortak bir iradeyi temsilde birleşmesiyle oluşturulur. Bu üçlü siyasi paralellik gereği parlamentoya karşı siyasi sorumluluğu olan hükümet gerekli görüldüğünde parlamento tarafından düşürülebilir. Bunun karşısında hükümetin de (bazen bazı kayıtlarla) seçimleri yenileme, bir başka deyişle parlamentoyu fesih yetkisi vardır. Bu mekanizmaların amacı ve sonucu açıktır: Bu suretle parlamento-hükümet ikilisinin seçmen çoğunluğunun iradesini aynı anda ve görev süresi içinde daima yansıtması ilkesi muhafaza edilmektedir. İngiltere'de uzun bir tarihsel süreçte aşama aşama kuralları oluşturularak yaşama geçirilen bu sistem, temsili demokrasinin hükümet kurmayı kolaylaştıran bir seçim ilkesi olan çoğunluk esasına dayalı seçim uygulamasıyla birleştirilerek hükümet istikrarı yaratmaktadır. Bu sistemin mekanizmaları gereği yasama çoğunluğunun diktasına dönüşmemesi ve başarıyla işleyebilmesi için tamamen bağımsız bir yargı ve güçlü sivil toplum inisiyatifinin varlığı da bilhassa aranmalıdır.

KARŞILAŞTIRMA

Başkanlık sistemi parlamenter sistemle karşılaştırılır ve bu sisteme tercih edilirken genellikle yürütmenin yasamaya bağımlılığı konusu veri alınmaktadır. Başkanlığın güçlü ve istikrarlı bir yürütme yaratacağı öngörüsü, görevde kalması parlamentonun güvenine başlanmayan ve mensupları parlamento dışından seçilen, görev süresi sabit bir hükümetin yüksek olasılıklı başarısına dayandırılmaktadır. Oysa gerçeklik bazı yazarlara göre bundan daha karmaşıktır. Otorite bölünmesi açısından bakıldığında parlamenter sistemdeki başbakan ve kabine, başkana oranla parlamento karşısında daha güçlüdür ve baskı gruplarının ısrarlı taleplerine karşı daha duyarsız kalabilmektedirler. Parlamento çoğunluğunu arkasına almış bir başbakan bir Amerikan başkanından daha fazla otorite sahibidir. Esasen bu tür parlamentolar bütçeler, tasarılar ve hükümetin sunduğu politikaları desteklemek üzere oy kullanırlar. Hükümet üyeleri bu yönde oy kullanmak zorundadırlar, aksi halde kabine düşmekte ve seçime gidilmektedir. Başkanlık sisteminde ise durum oldukça farklıdır. Başkanın ve kabinenin süreleri yasama organındaki oylardan etkilenmemektedir. Bunun bir sonucu olarak ta parti disiplini örneğin ABD'de İngiliz Parlamentosuna göre çok daha zayıftır. ABD'de ve diğer başkanlık sistemlerinde değişik çıkar gruplarının farklı partilerde temsil edilmeleri çeşitli meseleler hakkında partiler arası ittifaklara yol açmakta, yerel çıkarlar Kongre'de daha iyi temsil edilmektedir. Çünkü bir temsilci yeniden seçilmek için seçim bölgesinin desteğini aramakta ve dolayısıyla kendi başkanı veya partisi aleyhine oy kullanabilmektedir. Başkanlıkların zayıf partilere ve zayıf yürütme organlarına sahip oldukları ortada iken, literatürün büyük bölümü yanlış olarak bunun tersini kabul etmekte ve başkanın parlamenter bir sistemdeki başbakandan daha güçlü olduğunu ve iktidarın başkanda daha fazla yoğunlaştığını yanlış olarak ileri sürmektedirler. Bu görüşte olanların Amerikan sisteminin asla anayasası sayesinde deşil anayasaya rağmen işlemiş ve işlemekte olduğunu idrak edemediklerini savunan Sartori, ABD tipi başkanlık sisteminin işleyebilmek için üç faktöre ihtiyacı olduğunu söyler: İdeolojik ilkesizlik, zayıf ve disiplinsiz partiler ve yerel sorunlara yönelik siyaset... "Bunlar sayesinde bir başkan Kongre'de ihtiyaç duyduğu oyları, karşılığında seçim çevrelerine menfaatler sağlamak suretiyle elde edebilir. Böylece sonunda çıkar dağıtımı politikasının kurumsallaşmasıyla karşılaşılır ki, bunun pek takdir edilecek tarafı yoktur. Yapısal açıdan sahip olduğumuz şey de aslında zayıf bir devlettir.". Oysa parlamenter bir sistemde hükümetin parlamentoda herhangi bir oylamayı kaybetmesi halinde parlamentoyu fesih ve yeni bir seçim istemesi ilke olarak benimsendiğinde parlamento ile hükümet arasında yönetim krizi doğuracak bir çekişme ortaya çıkmayabilir. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman Boğaziçi Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşmada "Biz Amerika'da güçsüz hükümetlerden yana olduğumuz için başkanlık sistemini severiz" demişti. James Bryce, ABD'nde "egemen bir anayasa meclisi" olarak nitelediği İngiltere'deki parlamento modelinin olmadığını, Kongre ve Başkanın müştereken başlı oldukları Anayasa'nın dışına çıkamayacaklarını, yurttaş haklarını yürütme ve yasama organlarının taarruzundan korumak düşüncesiyle parlamentonun üstünde yer alan ve onu da kontrol eden bir anayasa üzerinde karar kılındığını belirtir. Türkiye'de güçlü hükümet isteyenlerin başkanlık sistemini savunması tam da bu nedenle korku vericidir. Çünkü başkanlık sistemi, ABD dışında neredeyse her yerde istikrar adına siyasi gücü tek elde toplayabilmek üzere planlanmış; doğrudan doğruya ya da potansiyel olarak diktatörlüğün yolunu açmıştır. Başkanlık sistemi sihirli değnek değildir ve çözeceği sanılandan daha fazla sorun yaratmaya adaydır. Nitekim eski Sovyet Cumhuriyetlerinin çoğunda çoğulcu parlamenter sistemin yürümüyor olması nedeniyle güçlü yürütme temelinde yeni rejim arayışları doksanlı yıllarda hızlanmıştır. Demokrasi yolunda askeri darbeler ve komplolarla sarsılan bu Cumhuriyetlerde, reformların engellenmeden ve hızla gerçekleştirilmesi amacıyla parlamentoları kapatmak ve tüm yetkileri lidere devretmek eğilimi aşır basmıştır. Rus siyasal bilimcisi Yevgeni Kozhokin'in deyimi ile "Liderler parlamentoları bir yük olarak görüyorlar ve reformları gerçekleştirmek için otoriter yolu seçmekte tereddüt etmiyorlar." Serbest piyasa düzenine geçişle şimdiye kadar bilmediği işsizlik, enflasyon gibi aşır ekonomik sorunlarla karşılaşan halk için demokrasinin öncelikli bir konu olmaması; dil, din, ırk, kültür vb. açılardan çeşitlilik oluşturan bu ülkelerde geçiş döneminde ulusal birliği korumanın yönetimin başlıca hedefi olması gibi gerekçeler, lider çevresinde güçlü bir merkezi otorite kurulmasını dış dünyaya karşı haklı göstermek için kullanılmış ve kullanılmaktadır. ABD dışında hükümet istikrarını demokrasi yerine otoriter rejimler oluşturarak temin edebilen yapıdaki bu sistemin Sovyet Cumhuriyetlerindeki uygulamaları bu kanıyı doğrulamıştır Türkiye için de ulusal birliğin korunması, aşır ekonomik sorunların aşılması gibi öncelikli sorunların varolduğu hatırlandığında, başkanlık sisteminin ABD'deki gibi demokrasiyi, hak ve hürriyetleri korumak kaygısıyla güçsüz bir yürütmenin ihdası için deşil, merkezi otoritenin pekiştirilmesi için istendiği düşünülmelidir.

Başkanlık ya da yarı başkanlık denilince konu, devlet başkanının halk tarafından belli bir süre için seçilmesinin ötesinde, ona ne gibi görev ve yetkilerin verileceğine ve bu bağlamda meclisle, hükumetler ve yargıyla ilişkilerinin karşılıklı olarak nasıl dengeleneceğine ve ayrıca partilerin iç yapılanmasında uygulanan kurallar ile yasama organının seçimi sistemine başlanır.

Başkanlık sistemi açısından iki şey önem taşır: Birincisi, başkanın demokratik meşruiyet konusunda güçlü bir iddia sahibi olması; ikincisi de onun sabit görev süresidir. Ancak bu her iki ilke de mutlak bir anlam taşımaz. Bazı başkanlar, parlamenter sistemlerdeki azınlık hükümetlerinin tabanındaki oy oranından daha düşük bir halkoyu oranı ile iktidara gelirler. Örneğin ABD'de başkanlık seçimlerine katılım son yıllarda çok azalmış, yüzde elli sınırına dayanmıştır ve artık başkanlar toplam seçmenin yüzde yirmibeşinden daha azının oyuyla seçilmektedir. Bu da başkanı halka seçtirmekle sağlanmak istenen meşruiyete gölge düşürmesi gereken bir durumdur. Oysa parlamenter sistemlerde azınlık hükümetleri demokratik meşruiyet açısından sürekli eleştirilirken, halkoyu ile seçilmiş bir başkanın bu açıdan hiç tartışılmaması düşündürücüdür. 1970'te Şili'de Salvador Allende % 36,2'lik bir oy oranıyla altı yıllık bir süre için başkanlık görevine seçilirken tartışılmayan demokratik meşruiyet, 1979'da İspanya'da %35 ile başbakan olan Adolfo Suarez'i kurduğu azınlık hükümetini ayakta tutabilmek için başka partilerle işbirliği yapmak zorunda bırakmıştır.

Olayın farklı bir boyutu da, halk tarafından seçilmiş olmanın sağlayacağı demokratik meşruiyetle yetkilerini tartışmasız kullanan bir başkan karşısında, yasama organının da özellikle açık ideolojik tercihler ve siyasal alternatifler sunan türdeş ve disiplinli partilerle temsil olunduğu durumda en az başkan kadar demokratik meşruiyet iddia edebilmesidir. Yasama organının çoğunluğunun başkanın temsil ettiği siyasal seçeneğe karşıt bir seçeneği temsil etmesi halinde bu iddia daha da önem kazanır. Bu şartlar altında kimin halk adına konuşma iddiası daha kuvvetlidir? Başkanın mı, yoksa onun politikalarına karşı olan yasama organı çoğunluğunun mu? Her ikisi de iktidarlarını belirli alternatifler arasındaki serbest yarışma yoluyla halkın oylarından aldığına göre bu çatışma ihtimali her zaman mevcuttur. Başkanlık sistemi anayasaları bu ihtimalleri öngörür bir içerişe genellikle sahip değildir ve olsa da anayasanın sağlayabileceği mekanizmalar salt hukuksal nitelikte olup, halkı da yönetim krizinde devreye sokucu yöntemler içermemektedir. Olası yönetim krizi, yürütme ile yasama arasında çözüme yönelmeyen bir güç gösterisine dönüşmektedir. ABD dışındaki başkanlık modellerinde silahlı kuvvetlerin sık sık bir arabulucu güç olarak müdahale etmesi yönetim krizine farklı boyutta ama aynı aşırlıkta bir de demokrasi krizini eklemektedir. ABD anayasal tarihinde siyasal kurumların ve uygulamaların başkanlık sisteminin potansiyel kilitlenmelerini böyle radikal tedbirlerle aşmamış olmalarını, disiplinsiz oldukları için uzlaşma ve ödünleşme zeminleri yaratmaya müsait siyasal partilerin yapısı, sosyal ve ideolojik kutuplaşmaların toplumsal bünyede yer bulmaması ve benzeri pek çok faktörle açıklamak gerekir. Bu da sorunu bir sistem tartışmasının dışına taşır ve istikrarlı sistemlerin, salt sisteme özgü mekanizmaların işleyişinden çok sosyo-ekonomik, kültürel, ideolojik pek çok unsurun uyumuna başlı olduğunu gösterir.

Başkanlık sistemi başkanın sabit görev süresi açısından da özellik arz eder. Bu durumun, siyasal süreci kesintili ve katı birbirinden ayrılmış dönemlere böldüğü ve olayların gerektirebileceği sürekli ayarlamalara olanak tanımadığı ileri sürülmüştür. Genellikle sabit, önemli ve belirli nedenler dışında kesintiye uğramayacak bir görev süresi yürütme organının politikalarını yaşama geçirebilmesi, sonuç alabilmesi ve istikrar için bilhassa vurgulanmaktaysa da; başkanda somutlaşan yürütme yetki ve görevlerinin başkanın kişisel tavrı, ideolojisi ve politikası ile şekilleneceği düşünüldüğünde yukarıdaki şüphe oldukça haklıdır. Başkanlık rejimlerinin sabit görev süresi dışında hiçbir şekilde görevden alınamayan bir başkan ihdas ederek hükümet istikrarı sağlarken siyasal istikrarsızlığa yolaçtığı ileri sürülmüştür. 1995 ve 1996 yıllarında yasama-yürütme uyuşmazlığının sistem içindeki mekanizmalarla çözülememesi nedeniyle ABD hükümeti federal memurlarına zorunlu izin vererek maaşlarını birkaç aylık sürelerle ödeyememiştir. Bir bunalımı aşmak için başkanı uzaklaştırmak zorunluluğu ile karşılaşıldığında tüm rejimin sallandığı, istifa etmemekte direnen bir başkana karşı hiçbir kurumsal formül bulunamadığı, üstelik başkan istifa ettiğinde yerine geçecek olan başkan yardımcısının da yeterli meşruluğu olmadığı için bunalımın daha da derinleşme eğilimi taşıdığı Mainwaring tarafından saptanmıştır. Oysa başkanlık sistemi başka birtakım çelişik ilke ve varsayımları da paradoksal biçimde bir araya getirerek demokrasiyi gerçekleştirme ve koruma konusunda etkin ve ideal bir rejim olma noktasında kuşkular yaratmaktadır. Bir yandan yasama organında temsil edilen çeşitli özel çıkarlara karşı sıkı duracak, güçlü, istikrarlı ve yeterli halk desteğine sahip bir yürütme organı yaratmayı amaçlarlar; öte yandan da anayasalarında iktidarın kişiselleşmesine karşı derin bir kaygıyı yansıtırlar. ABD için İngiliz krallığının, Latin Amerika için caudilloların keyfi yasa ve uygulamalarının yarattığı anılar ve korkular hala hatırlardadır. Keyfi iktidar potansiyeline karşı en önemli anayasal engel yeniden seçilmenin yasaklanmasıdır. Başkanın atamaları üzerinde yasama organının tavsiye ve onay yetkileri, impeachment mekanizmaları, yargının bağımsızlığı ve Şili'deki Contralario gibi kurumlar bu şüphenin ürünleridir. Güçlü ve istikrarlı bir yürütme isteği ile aynı başkanlık iktidarına karşı duyulan gizli şüphecilik arasındaki temel çelişki, başkanlık sistemlerinde siyasal karar alma sürecini, siyasal uygulamaları, liderlik üslubunu, iktidar ve muhalefetin söylemlerini çoğu kez sistemin orijinal yapısını bozacak ve amacından saptıracak derecede etkilemektedir.

Başkanlık sisteminin parlamenter sisteme üstünlüğünü sağlayan bir başka unsur da savunucularına göre bu sistemin siyasal süreci parlamentarizmin aksine esneklikten kurtarıp katılaştırması ve böylece belirsizlik ve istikrarsızlıktan korumasıdır. Bunun için de getirilen sert kuvvetler ayrılışı ile yasama ve yürütmenin birbirinden organik ve fonksiyonel bakımdan bağımsız kılınması sağlanmıştır. Gerçekten parlamenter rejimde siyasal aktörlerin herhangi bir anda yeni saflaşmalar yaratabilmesi, iktidarın dayandığı parlamento çoğunluğunun bir anda azınlığa düşmesi ve bu yoldan hükümetlerin düşürülmesi mümkündür. Bu bir istikrarsızlık unsuru gibi görülse dahi, bir görüşe göre başbakanın, rejim krizi yaratılmaksızın değiştirilmesi, aksine rejim açısından istikrarı güçlendirici bir etken sayılmalıdır. Ayrıca hükümetin güvenoyu ya da parlamentoyu feshedip yeni seçimlere gitmek yoluyla otoritesini güçlendirmesi de mümkündür. Yeni bir hükümetin kurulabilmesini de mümkün kılan bu yol ve hükümetlerin görev sürelerindeki esneklik hem demokrasinin işleyişini kolaylaştırmakta, hem de halkın taleplerine olan duyarlılığı yüksek ve daha demokratik bir uygulamanın ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Parlamenter rejimlerdeki hükümet istikrarsızlığının, rejimin kamu tepkilerine duyarlı ve esnek görev süreli içerişinden kaynaklandığı ve bu rejimin bunalımla karşılaştığında hükümeti feda ederek demokrasiyi kurtarmak için daha fazla kurumsal çözüm üretme yeteneğinde olduğu savunulmuştur.

Soruna kuvvetlerin işbirliği çerçevesinden baktığımızda, kuvvetlerin ılımlı işbirliği kavramı sadece yürütmenin yasamanın güvenine dayanmasını deşil, bundan başka aynı kişilerin hem parlamento hem kabine üyesi olduklarını veya olabileceklerini de ifade eder. Aynı şekilde ABD'deki gibi bir kuvvetler ayrılışı hem yasama ve yürütme organlarının birbirinden bağımsızlığı, hem de aynı kişilerin aynı anda her iki organda birden görev yapamayacakları anlamına gelir. Yukarda belirtilen iki temel niteliğe göre parlamenter veya başkanlık sistemleri olarak sınıflandırılan demokrasilerin çoğu bu ek kritere de uymakla birlikte bir takım istisnaları vardır. Dolayısıyla kabine üyesinin aynı anda parlamento üyesi olması bir zorunluluk değildir. Örneğin parlamenter sisteme sahip Lüksemburg, Hollanda ve Norveç'te kabine ve parlamento üyeliği aynı anda aynı kişide birleşmez. Dolayısıyla parlamenter sistem içinde kolayca sağlanabilecek bir yöntem olmasına rağmen, ülkemizdeki başkanlık sistemi taraftarlarının bakanların parlamento dışından seçilmesini sağlamak adına başkanlık sistemi önermeleri hiç te mantıklı ve inandırıcı görünmemektedir.

Bir parlamenter sistemde yasama organının kabineyi düşürme yetkisinin mantıksal paraleli başbakanın da parlamentoyu feshederek yeni seçimlere gitme yetkisine sahip olmasıdır. Aynı şekilde başkanlık sisteminde yasama organının başkanı düşürememesinin paraleli başkanın da yasama organını feshedememesidir. Fakat örneğin yarı başkanlık modeline örnek gösterilen Fransa'da ve başkanlık sistemine sahip Finlandiya'da yürütme organı parlamentoyu feshedebilmekte, buna karşılık Norveç parlamenter sisteminde yürütme organının böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Şüphesiz yürütmenin yasama üzerinde böyle bir yetkiye sahip olup olmaması yürütmenin otoritesini etkiler; ancak bu faktör parlamenter sistemle başkanlık sistemi arasında temel bir fark olarak kabul edilemez . Bunlar farklı hükümet şekillerinin zorunlu nitelikleri olmaktan çok, sistemlerin uygulandıkları ülkelerin özgün koşullarına dayalı tercihlerdir ve sistemin karakteristiğini oluşturmazlar. Sonuçta parlamenter sistemle başkanlık sisteminin kendilerine özgü güçlü ve zayıf tarafları üzerinde yapılan bilimsel tartışmalar iki nokta üzerinde yoğunlaşmıştır: Bunlar, parlamenter sistemlerde yürütmenin istikrarsızlığı sorunu ile başkanlık sistemlerinde yasama ve yürütmenin kilitlenmesi sorunudur. Bu sorunlar iki sistemin bünyelerinde potansiyel olarak mevcuttur ve büsbütün ortadan kaldırılmaları mümkün değildir. Ancak bazı ülkelerde bu sorunları hafifletebilecek çeşitli tedbirler alınmış veya önerilmiştir.

Başkanlık sisteminde başkan belli bir dönem için seçildiğinden yürütme organının istikrarı garantilenmiş olmaktadır. Parlamenter sistemlerde de İngiltere'de olduğu gibi hükümetlerin çok istikrarlı olmaları mümkündür; ancak sağlam bir çoğunluktan yoksun, çok partili parlamentolarda hükümetlerin sık sık düşürülmesi ihtimali kuvvetlidir. Üçüncü ve Dördüncü Fransız Cumhuriyetleri ile Alman Weimar Cumhuriyetinde kabine istikrarsızlığının yaygın oluşu nedeniyle Fransız 5. Cumhuriyeti ile Batı Almanya Federal Cumhuriyeti'nin yeni anayasalarında kabineyi parlamento karşısında güçlendirecek tedbirlere yer verilmiştir. 1949 tarihli Batı Alman Anayasası güvensizlik oyunun yapıcı olmasını zorunlu kılmıştır. İspanya'nın 1978'de kabul edilen yeni demokratik anayasasında da benzer bir yapıcı güvensizlik oyu şartı yer almıştır. Yarı-başkanlık sistemlerinde hükümet istikrarı sadece parlamento elindeki gensoru silahıyla deşil, cumhurbaşkanının sahip olduğu meclisi fesih yetkisiyle de tehdit edilebilir. Bu sistemde tehditlerin bertaraf edileceği en ideal durum, hükümetin sağlam bir parlamento çoğunluğuna dayanması yanında, cumhurbaşkanı ile de uyumlu olmasıdır. Bu bakımdan yarı-başkanlıkta hükümet istikrarının gerçekleşmesinin parlamenter sisteme göre daha zor olduğu ileri sürülmüştür Dördüncü Fransız Cumhuriyeti parlamentoları çoğu zaman kabineyi resmen istifaya zorlamaksızın kabinenin kanun tasarılarını reddetmek suretiyle onun çalışmasını engelliyorlardı. Beşinci Cumhuriyet Anayasasına göre Fransa kabineye tasarılarını güven sorunu haline getirme hakkını vermek ve Millet Meclisinin mutlak çoğunluğu kabineyi düşürme yolunda oy kullanmadığı takdirde bu tasarıların otomatik olarak kabul edileceğini belirtmek suretiyle bu tür bir engelleme ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen cumhurbaşkanı ile başbakanın farklı çoğunluklara dayanması halinde bu sistem şimdilik parlamenter sistemi çağrıştıran bir cohabitasyonla yaşatılıyorsa da, anayasanın cumhurbaşkanına tanıdığı yetkilerin kullanılmak istenmesi durumunda yarı-başkanlığın alacağı yeni istikamet merak konusudur.

Siyasal sistemlerin istikrarsızlık veya istikrar doğuracaşı yolundaki tüm bu değerlendirmeler, kurumsal düzenlemelerin siyasal süreci ve yönetim tarzını bütünüyle şekillendirdiği varsayımına göre yapılmaktadır. Ancak bir siyasal sistem içerdiği kurumsal düzenlemelerden daha çok iktidar-toplum ilişkileri, çatışma nedenleri ve uzlaşma usulleri, toplumsal ve siyasal kültürün sistemi nasıl ve ne yönde etkilediği gibi etkenlerle yön kazanır. Bu yüzdendir ki teorik bir şema halinde belli başlı kurum ve ilkeleriyle tanımladığımız hükümet sistemleri her ülkenin kendi koşullarına göre yorumlanmakta ve zaman zaman birbirine çok yaklaşan yönetim örnekleri veya aynı hükümet sisteminin hiç te benzeşmeyen yorumları sergilenmektedir.

Başkanlık sisteminin "kazananın herşeyi kazanacağı" kuralına göre işlemesinin, başkanın sabit görev süresinin katılışı ile birleşmesiyle, kazananlarla kaybedenlerin bir dönem için değiştirilmesi mümkün olmayacak biçimde kesin olarak belirlenmesine yol açtığı ve bunun da kaçınılmaz biçimde kazananlar ile kaybedenler arasında gerilim ve kutuplaşmayı artırdığı; seçmen çoğunluğunun merkez eğilimli olduğu bir ortamda bu potansiyel kutuplaştırma etkisinin ciddi bir sorun haline gelmeyeceği; fakat aşır sosyal ve ekonomik sorunları olan, disiplinli partilerin seçmen nezdinde önemli bir güce sahip olduğu toplumların ABD modeline uymayacağı, başkanlık sisteminin taşıdığı potansiyel tehlikelerin bu koşullarda kolayca ortaya çıkabileceği de ileri sürülmüştür. Kuşkusuz başkanlık seçiminin "ya hep ya hiç" niteliği ve tek-kişili yürütme özelliği özel olarak güçsüz bir başkanın veya genel olarak güçsüz bir başkanlığın olabilirliğini tümüyle dışlamamaktadır. Kazananın aldığı herşey, özellikle Kongre desteğinden mahrum olunması halinde etkili bir iktidarı yaratmayabilir. Etkili bir iktidar yokluğu süreç içinde halk desteğinin azalmasına da yol açarsa, yürütmenin zayıflığı katlanarak artar ve başkanlık sistemi yasama aşırlıklı bir işleyişe bürünür. Başkanla Kongre arasındaki rekabette zaman zaman başkanın üstünlüğü elde etmesi sistemin kurumsal işleyişi hakkındaki açıklama şemasını değiştirmez. Ayrıca yürütme ve yasama arasında ABD'nin anayasal tarihinde başgösteren çatışmaların demokrasinin yıkılışına neden olmaması başkanlık sisteminin güçler arasındaki çatışmaları çözücü mekanizmalar içermesinden deşil, ABD tarihinin büyük bölümünde başkanlığı elinde bulunduran partinin aynı zamanda Kongre'nin iki kanadını da kontrol ediyor olmasındandır. Daha yakın zamanlarda bu kontrolün bölünmüş olması, her iki tarafın da hareket edemez durumda kaldığı ve birbirlerini suçladıkları bir siyaset tarzına yol açmıştır. Dahası, kurumsallaşma bakımından derinlik kazanmış demokrasilerde başgösteren sistem krizlerinin, sistem dışı ya da sistemin öngörmediği mekanizmalarla çözülme becerisi de güçsüz demokrasilere göre çok daha fazladır. ABD'de bu kurumsallaşmanın en tipik göstergesi federatif yapıdır. Böyle bir yapıda yurttaşın yararını ilgilendiren birçok husus, eyalet yönetimlerine bırakılmış, bu nedenle başkanlık yarışından ya da başkan-Kongre ilişkilerinin gerilmesinden doğan olumsuz etkiler asgariye indirilmiş bulunmaktadır.

 

III. TÜRKİYE'DE OLASI SİSTEM TERCİHİNE İLİŞKİN FARKLI GÖRÜŞLER

SİYASİ KRİZ PARLEMANTARİZMDEN Mİ KAYNAKLANIYOR?

Parlamenter sistemin esas olarak siyasi partilere ve parti disiplinine dayandığı bir gerçektir. Türkiye'de parlamenter sistem siyasi partilerin iç yapıları, politikacılığı profesyonel bir meslek gibi algılayan liderlerin bir kez partinin başına geçince liderliği asla bırakmamaları ve lider sultasını pekiştiren uygulamaları yüzünden çok ta iyi bir sınav verememiştir. Biraz da bu nedenle siyasal sistemdeki tıkanma genellikle parlamenter demokrasinin krizine başlanmakta ve yeni bir sistem ile bu krizin aşılabileceği fikri gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Oysa öncelikle tartışılması gereken, tıkandığı öne sürülen sistemin parlamenter sistem olup olmadığı; bu sistemin nasıl ve batılı örnekleriyle kıyaslandığında ne ölçüde Türkiye'de uygulandığıdır. Ülkemizde parlamenter sistem tüm kurum ve kurallarıyla uygulandığı halde yönetim krizi yaşanıyorsa mevcut sistemle yönetilemediğimiz iddialarını doğru kabul etmek ve yeni bir sistemi düşünmek yerindedir. B. Çağlar'a göre; "1982 Anayasası'nın kurum ve kurallarını yerleştirdiği sistem Türkiye'ye parlamenter sistem olarak sunulmakla birlikte parlamenter bir sistem değildir. 1982 Anayasası cumhurbaşkanının kullandığı devlet iktidarı ve sandıktan çıkanların kullandığı partiler iktidarı olmak üzere ikili bir iktidar yapısı getirmiştir. Cumhurbaşkanının kullandığı devlet iktidarının taşıyıcı unsuru MGK'dur. Biri görevini yapmazsa diğeri otomatik olarak devreye girecek şekilde "Bir uçakta kokpitte iki pilot, ameliyathanede iki cerrah" esprisi içinde düzenlenen 1982 Anayasası son yıllarda ağırlığını laiklik eksenli sorunların oluşturduğu siyasette kriz çözeceğine kriz yaratmıştır. Çünkü 1982 Anayasası siyasi toplum yani partiler sistemi ile sivil toplum arasında geleneksel parlamenter sistemlerden farklı bir denklem kurmuştur. Bununla yapılmak istenen siyasi kadroları en aza indirmek, siyasi kurumlaşmayı ise en yükseğe çıkarmaktır. Partilerle sivil toplum örgütleri arasında demokratik-liberal sistemlerde olduğu varsayılan göbek başının kesilmesi ve bu şekilde parti tabanlarının daraltılması ile katılımı azaltıp kurumsallaşmayı yoğunlaştırarak yönetilebilir demokrasiyi sağlamak çabalarının sonucu kirlenen ve denetlenemeyen liderler demokrasisidir. Bu şekilde MGK aracılığıyla devlet cihazına dayanmış bir cumhurbaşkanı ve sivil toplumdan kopuk bir siyasi yapılanma birlikte düşünüldüğünde bunun adı parlamenter sistem deşil, başkanlı parlamenter sistemdir. Cumhurbaşkanını parlamento seçtiği için yarı-başkanlık olmayan bu sistem, Anayasa'nın 104.maddesiyle cumhurbaşkanına tanıdığı yetkilerle de yarı-başkanlık sisteminden çok daha başkan aşırlıklı bir sistemdir. Anayasanın 109. maddesine göre "Başbakan Cumhurbaşkanınca TBMM üyeleri arasından atanır." Burada cumhurbaşkanına çok geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Klasik geleneksel parlamenter sistemlerde olduğu gibi çoğunluk partisinin liderini başbakan olarak atama yükümlülüğü getirilmemiştir". Olağanüstü dönemlerde KHK çıkarma konusunda da cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulunun yetkili olduğu düşünülecek olursa 5. Cumhuriyet Anayasasının Fransa'da halk tarafından seçilen bir devlet başkanına tanıdığı tüm yetkilere fazlasıyla sahip olan bir cumhurbaşkanının siyasetin krizini parlamenter sisteme fatura edip "halkın seçtiği bir başkan" önerisini ısrarla gündemde tutması biraz düşündürücüdür.

Diğer yönden, batılı örneklerinde parlamenter sistemi takviye eden katılım kanalları açık ve halk yarı temsili ve yarı doğrudan demokrasinin çeşitli kurumlarından istifade ile yönetimi biçimlendirir ve denetler ve böylece siyasal sistemin işleyişi yasama-yürütme paslaşmasından başka yollarla da gerçekleşirken; ülkemizde hem yürütmeye hem de yasamaya ağırlığını koymuş siyasi partilerin simgelediği tek bir siyasal katılım türü ve tek bir siyaset yapma biçimi parlamenter sisteme tamamen Türkiye'ye özgü bir karakter kazandırmaktadır. Demokrasinin yerleşmediği, gelişip güçlenmediği, bunu sağlayacak elverişli ortamları yaratma gayret ve iyiniyetinin görülmediği toplumlarda demokrasi krizi ve siyasal sistem tıkanıklıklarının nedeni, var olan hükümet sistemi deşil, demokrasisizliktir, demokrasisizlikten doğan ve ona eklemlenen çeşitli ve karmaşık diğer sorunlardır.

 

2.CUMHURİYETİN YÖNETİLEBİLİRLİĞİ İÇİN BAŞKANLIK VEYA YARI-BAŞKANLIK TERCİHİ ZORUNLU MU?

Yöneten demokrasi, demokratik kamu düzenini kurma ve korumada da bilfiil etken olan bir demokrasidir. Türkiye demokrasisinin yöneten bir demokrasi olmasının önündeki engeller olarak aşırı parçalanmış parti sistemi, tamamen dejenere olmuş kuvvetler ayrılışı, hükümeti denetleme görevi yapamayan parlamento gösterilmekte ve sorunlar, işlevini yerine getiremeyen bu kurumlar ekseninde ortaya konulunca, çözümler de bu çerçevede üretilmektedir. Şikayet edilen ortalama sekiz-on ay ömürlü, iktidarda kalabilmek için parlamento içi aritmetik oyunlarına sık sık başvuran ve çoğu kez başarısızlığa uğrayan güçsüz koalisyon hükümetlerinin Türkiye'yi yönetememesidir. Bu teşhis Türkiye'de siyasi sistemin nasıl işlediği konusunda doğru bir gözleme dayanmaktadır. Ancak sorunun nedenlerini iyice tespit etmeden uygulanacak tedavi konusunda acele yargılara varmak yanlıştır.

Yönetemeyen demokrasiden yakınanlar, aşırı parçalanmış parti sistemine karşı çoğunlukçu bir seçim sistemini; kuvvetler ayrılışının tesisi için yasama ve yürütmenin iç içeliğini ve bu iç içeliğin doğurduğu çıkar paylaşımı, karşılıklı ödünleşme temelindeki yoz siyaseti engelleyecek bir hükümet modeli olarak başkanlık veya yarı-başkanlığı birlikte öneriyorlar. Biraz da bu nedenle ülkemizde sistem tartışmaları beraberinde zorunlu olarak nasıl bir partileşme, bu partileşmeyi sağlamak için nasıl bir seçim sistemi gibi tartışmaları da gündeme getirmektedir. Yönetilebilirlik ise, politikaların hızlı ve enerjik bir biçimde uygulanabilmesi için iktidarın yeteri kadar özerkleşmesini ve belli bir yerde toplanmasını zorunlu kılar. Her ülke bu sorunu kendine göre çözmek zorundadır. Juan Linz gelişmekte olan ülkelerde yürütmeyi yasamaya karşı daha fazla sorumlu kıldığı için parlamenter sistemin bu konuda daha tercihe deşer olduğunu ileri sürmüştür.

Bizde bazı yazarlar, Türkiye'yi siyaseten daha güçlü kılacak sistem arayışlarının yaygınlaştığı dönemde sadece demokrasinin devamı için deşil, Cumhuriyetin de yönetilebilirliği ve idamesi için parlamenter sistem dışında bir sistemin tesisinde ısrarlılar. Sistem değişikliğini Türkiye'nin öncelikli sorunu olarak gösterenlerce, cumhuriyetin ve demokrasinin yönetilebilirliğini temin edecek, ülkeyi güçlü bir yürütmeyle donatacak yeni bir sistemin temellerinin atılması ve demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılışı ilkesinin ihya edilmesi önerilmektedir. Parlamenter sistemde yürütme, yasama ve yargı güçlerini ayırmanın, önünde sonunda hepsi yasamaya tabi olacaksa hiç önemi olmadığı; hele yasamanın bölük pörçük, çok partili, istikrarı sağlayacak güçlü bir hükûmeti temin etmekten aciz bir yapıda olduğu Türkiye gibi ülkelerde sistem arayışının zorunlu olduğu da vurgulanmaktadır.

Türkiye'de demokratik istikrarın sağlanması için yürütmenin güçlendirilmesi ve yasamanın temsil yeteneğinin artırılması gerektiği ekseninde tartışmaya katılanlar için ise, başkanlık sistemi Türk halkına vazgeçemeyeceği deşer ve standartları savunacak bir başkanı seçme hakkını verecektir, Türkiye'yi hak ettiği istikrara kavuşturacaktır. Demokrasi bir özgürlükler rejimidir fakat aynı zamanda bir yönetim biçimidir. Bu ikisinin arasında zihinlerde ve kurumlarda sağlam ve fonksiyonel başlar olmadığı için demokratik diktatörlükler ve anarşik demokrasiler ortaya çıkıyor.

Demokrasilerdeki istikrarsızlığı hükümet sisteminde deşil, öncelikle hükümet sistemlerini benzeştiren siyasi partilerin yapısında, güttükleri amaçlarda, faaliyet yöntemlerinde, yarattıkları ideolojik yelpazenin genişliğinde aramak gerekir. Soyut hükümet sistemi tartışmaları, somut konularda işlevsel ve etkin çözümler üretilmesini güçleştiriyor. Ancak gözlemlenen o ki, 1958 tarihli 5. Cumhuriyet Anayasasıyla yarı başkanlık sistemini kurumlaştırmış olan Fransa hala ideolojik kaynaklı parti çekişmeleri ve bundan kaynaklanan siyasal istikrarsızlığı, kısaca yönetemeyen demokrasilerin olanca zaafını yaşayan bir ülke. Bu dahi gösteriyor ki, tercih edilecek hükümet sistemi, ideolojik ayrışmanın güçlü olduğu siyasal ve toplumsal yapılarda yönetilemezlik sorununu çözmekte etkisiz kalıyorlar. Fransız sosyalist politikacı Paul Ramaider'in 1961'de yayımlanan "Sosyalizm ve İktidar" adlı eserinde istikrarsızlık, demokrasinin büyük meselesi olarak nitelenmiştir. İstikrar kavramı ekseninde başlatılan sistem tartışmaları, Türkiye'de de seçim sistemleri, siyasi partilerin yapısı, işlevleri, ideolojik yönelimleri, devlet anlayışımıza egemen otoriter eğilimin yönü ve niteliği, toplumsal kültürümüzün siyasete yansıyan etkileri gibi açıları içeren geniş bir perspektiften kavranmadıkça sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

Konuyu şu soruya cevap arayarak biraz daha açmak mümkündür: Türkiye'de başkanlık sistemi veya daha açık olarak güçlü yürütme, merkez siyasetine dönüş ve merkezi otoritenin pekiştirilmesi amacıyla mı isteniyor? Türkiye'de siyasetin çok parçalı olduğu genellikle yakınılan bir husustur ve parti sayısının çokluğuna bakıldığında bu yakınma haklıdır da. Üstelik parti sayısının artmasını gerektiren ciddi gerekçeler de yoktur. Çünkü Türkiye'de siyaset ideolojik farklılaşmalar üzerine oturmuyor. Tersine siyasal yapı birbirine çok yakın görüşleri savunan, aralarında neredeyse hiç bir düşünsel ayrılık bulunmayan partiler tarafından yürütülmektedir. Bu partilerin hiçbiri Türkiye'de egemen zihniyetin belirlediği "devlet" kavramına dönük herhangi bir sorgulama gereksinimini duymuyorlar. Ayrışmayı sağlayan tek husus kendisini temsil düzleminde gösteriyor. Siyasetin devletin birliği, milletin bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği eksenine oturtulduğu ülkemizde bu çizgiden ayrılmak isteyen fakat kendisine bu konuda olanak tanınmayan siyasal kadrolar sistemin yerli yerine oturmuş gibi görülen temel taşlarını yerinden oynatma tehdidini taşıdığı için yönetemeyen demokrasinin müsebbibi gibi algılanmaktadırlar. Dolayısıyla hangi sistem olursa olsun Türkiye'nin sorunu temsil deşil, kimin rejimi temsil edeceği sorunudur. Devletin kurumlarının ayrışma konusunda gerekli aşırlığı koyması ve her defasında sistemi merkeze çekerek yeniden düzenlemesi başkanlık sisteminin yöneten bir demokrasi için deşil, temsil sürecinden sistemin çarklarını bozan unsurların ayıklanması için istendiğini düşündürmektedir. Türkiye siyasetine egemen koşullar, sorunların devlete rağmen çözülmesine olanak tanımadığından, çoğulcu, sivil, yerinden yönetime dayalı demokratik bir yapıya geçilmesi hangi sistemle olursa olsun istenmeyen bir durumdur.

Hak ve özgürlüklerin güvenceye kavuşturulması anlamında demokrasi haklara dayalı bir içerik demokrasisidir. Kamu otoritesince konulan kurallara uymayı yaptırımları ile kurumsallaştıran demokrasi ise bir yöntem demokrasisidir. Başkanlık ve yarı-başkanlık sistemlerini salt bir yöntem sorununa çözüm olarak öneren görüşler, demokrasiyi hak ve özgürlükler bazında aynı içerikte tanımlamaya ve uygulamaya ısrarlı oldukları sürece, bu sistemlerle parlamenter sistem arasında halkın beklentilerine cevap verme konusunda hiç bir fark yoktur; hepsi de beceriksiz ve başarısız kalmaya mahkumdur. Anayasal belgelerin ortak paydası iktidarın kullanımındaki keyfiliği ortadan kaldırmak ve toplumsal rızayı meşruiyetin ana kaynağı haline getirmek ise, iktidarı kullanan güçlerin işlevi toplumu sınırlandırmak ve biçimlendirmek deşil, aksine devleti toplumsal taleplerin çerçevelediği meşruiyete tabi kılmaktır. Hukukun da, demokrasinin de devlet ekseninde tanımlandığı ve yorumlandığı bir düzende, hükümet sistemlerinden birini diğerine tercih etmekle bir fayda sağlanacağını düşünmek yanlış olmalıdır. Şu anda Türkiyenin karşılaştığı en önemli sorunlardan birisinin zayıf ve kısa ömürlü iktidarların yarattığı yönetim krizi olduğu doğrudur. Demokratikleşme için gerekli görülen bazı yapısal deşişimler de sağlam iktidar eksikliği nedeniyle gerçekleştirilememektedir. Ancak ülkemizin tek parti ve Demokrat Parti dönemlerinde yaşadığı güçlü iktidarlar da bazı endişeleri günümüze taşımıştır. Hızlı karar alan güçlü iktidarlar bir takım sorunların çözümü için bir gereklilikse de, demokrasi için iktidarların sınırlanması ve dengelenmesi de bir gereklilik hatta zorunluluktur.

Demokrasiler içinde uygulama alanları bulan farklı hükümet sistemleri vardır ve hepsi de demokratik bir yönetimi gerçekleştirme ortak paydasında birleşmektedirler. Konunun bir boyutu, bu sistemlerin demokrasinin ilke ve ideallerine uygun bir yönetimi biçimlendirmekte ne ölçüde başarılı oldukları ise; diğer boyutu da sistem içinde doğan sorunların demokratik yönetimi zaafa uğratan ve salt sistemden kaynaklanan sorunlar olup olmadığıdır. Türkiye'de sistem tartışmaları, konunun ikinci boyutu üzerinde yoğunlaşmakta ve bu boyutta yeni bir sistem arayışını zorunlu gösteren argümanlar geliştirilmektedir. Oysa demokrasilerde hiçbir sistem sorunları çözmenin kapısını tek başına açacak bir "sihirbaz değneği" değildir. Demokrasilerde pekçok şey sistemden önce insana başlıdır; başka bir deyişle siyasetin işleyişini biçimleyen, siyasetin aktörleridir. Onların tavırları ve kararları sağlıklı olursa, bunu temin eden bir gelenek, ahlak ve birikimi taşıyorlarsa ideal sonuçlar adı ne olursa olsun her demokratik sistemde alınabilirler. Parlamenter veya başkanlık sistemlerinin uygulandığı her ülkede farklı sonuçlar doğurmaları, tek tip bir parlamentarizm veya başkanlık uygulamasına rastlamayışımız ekonomik ve kültürel etkenlerle ilgilidir. Her ülkenin özgün tarihi koşullarından türeyen kültürel etkenlere egemen olmak olağanüstü zordur. Seçim sistemleri ve anayasal düzenlemeler de dahil olmak üzere siyasal kurumlar siyasal sisteme oranla çok daha kolaylıkla değiştirilebilir. Dolayısıyla istikrarlı bir demokrasi lehindeki olanakları genişletmek isteyenler sistemi değiştirmek yerine sistemi işler kılmak konusunda yoğunlaşmalıdırlar. Gerçi ekonomik kültürel, tarihsel ve kültürel etkenlerin demokrasinin kaderi üzerindeki etkilerinin bir yönüyle siyasal kurumlarımızdan bağımsız işlediğini de düşünebiliriz. Ülkelerin somut koşullarına en iyi uyacak siyasi kurumların neler olduğu sorunu, bir yönüyle sistem sorunuyla da ilişkilendirilebilir. Adını nasıl koyarsak koyalım sorun aynıdır: Yasalarla kurumların hangi bileşimi, verili bir toplum içinde birbiriyle rekabet halindeki çıkarları barışçı ve demokratik kanallara yöneltecektir? Bu sorunun yanıtını ararken sistem tartışmaları yapmak ve yeni bir sistemin olası sonuçları üzerinde kafa yormak, düşünce üretmek yanlış değildir. Yanlış olan herhangi bir sistemin diğerine göre demokrasiyi sağlama almaya, istikrarlı ve etkin yönetim formülleri yaratmaya daha yatkın olduğu yolundaki sivri ve keskin önyargılarla tartışmayı yürütmek ve önyargılara uygun zorlama sonuçlar üretmektir. Tam bu noktada başka bir soruyu sorarak konu hakkındaki açıklamalarımıza devam edelim:

BAŞKANLIK VEYA YARI-BAŞKANLIKLA TÜRKİYE NEREYE GİDER?

Yukarda da belirttiğimiz gibi, devlet başkanının halk tarafından seçildiği ülkelerden ABD, klasik başkanlık sisteminin dünyadaki tek örneği iken, Fransa'nın yarı başkanlık adı altında sürdürdüğü yönetim biçimi aslında ana yönleriyle bir parlamenter sistemdir. Fakat bu rejimde klasik parlamenter rejimden farklı olarak cumhurbaşkanına bazı önemli ve etkin yetkiler verilmiştir. Başkanlık rejimi işleyişi ve teorisi ise hem klasik parlamenter rejimden hem de yarı başkanlıktan tamamen farklıdır. Şu anda Türkiye'de yapılan tartışma bu farklar üzerinde cereyan etmiyor. Sadece ülkemizin istikrarlı ve etkin bir yönetim şekline kavuşturulması gereği dile getiriliyor.Bu isteğin nasıl karşılanacağı sorusu bu hükûmet sistemlerinin Türkiye'de uygulanmasıyla doğacak olası sonuçlar konusunda yapılacak bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Mevcut yapının sorun çözme yeteneğini yitirmiş olduğu hususunda ülkemiz kamuoyunda görüş birliği var. Çözümler konusunda ise iki temel görüş tartışılıyor. Kusuru mevcut sistemde görenler doğal olarak kurtuluşu da yeni sistemlerde arıyorlar. Tıkanma nedenini sistemle doğrudan bağlantısı kurulamayan sosyo-ekonomik yapı, siyasi kültür, demokratik deneyim ve insan unsuru gibi farklı alanlarda arayanlar ise yeni bir sistem arayışına gerek olmadığını, mevcut sistemin işleyişindeki kusurlar giderilerek ve demokratik gelişmenin önündeki engellerin kaldırılması için kararlı olunarak tıkanıklığın aşılabileceğini ileri sürüyorlar. Gerçekten de sistem konusundaki tartışmalar, mevcut sistemin işleyişine ilişkin çözüm arayışlarını unutturmamalı ve sistemimiz ne olursa olsun gerçek çözümün demokratik mekanizmaların gerektiği gibi işleyişinden geçtiği göz ardı edilmemelidir.

Türkiye'de yaşanan siyasal sorunların ancak sistem değişikliği ile aşılabileceği görüşünü savunanlara göre De Gaulle'ün büyük karizmasıyla yarı başkanlık sistemini getirmesi ve başkanlık seçimlerinin sağı sağda, solu da solda birleştirmesi ile Fransa'da toparlanma gerçekleşmiştir. Türkiye'de de Meclise girmek için çarpışan partiler ancak genel seçimlerde "bir şey"i seçmek için ortak aday göstermeye mecbur bırakılırlarsa kalıcı ittifaklara zorlanabilirler ve bu da cumhurbaşkanını halkın seçmesinin kabulü ile mümkündür. Bu bağlamda diyebiliriz ki, Türkiye'de parlamentarizmden başkanlık sistemine geçiş anlamında köklü bir sistem değişikliğinden çok, fazla parçalı, birbirine karşı mevzilenmiş ve kurumsallaşamadıkları için lider sultası altında bulunan partilerden "güçlü hükümet" çıkamayacağı gerçeğinin altı çizilerek güçlü yürütme formülleri araştırılmakta; başkanlık sistemi sadece yasama ve yürütme gücünü birbirinden ayırdığı için deşil, saf biçimiyle uygulandığı tek ülke olan ABD'de ürettiği sistemin işleyişine ruh veren siyasi kurumların yapısı ve niteliğine uygun kurumlaşmaları Türkiye'de de yaratabileceği ümidi ile önerilmektedir. Çare, demokrasinin yönetilebilmesi önündeki engelleri kaldırmaktır ve temel sorun, yönetilemeyen demokrasilerdeki artan sorunların "aşır devlet"in müdahalesine yol açmakta olması ve toplumun bir müdahale-çözümsüzlük sarmalına girmesidir. Burada Fransa modelinin de, yani devlet başkanının halk tarafından seçilmesi dışında başkanlık sistemine benzer unsurlarını bulmakta zorlandığımız yarı-başkanlık modelinin de kabul edilebileceğine işaret edilmektedir. Türkiye için sistem değişikliğinin gereğini savunan bir yazarın "Fransa bu sarmalden De Gaulle'ün 1946'dan beri savunduğu Anayasa değişikliği, yani (parçalı) yasama organından bağımsız güçlü bir yürütme ile kurtuldu...". cümlesi, Fransa'nın bir buçuk asırlık siyasi anarşiden yarı-başkanlık sayesinde kurtulduğu ve yöneten demokrasisine kavuştuğu, kalkınmasını hızlandırdığı; partiler anarşisine düşüp yönetilemeyen ülkelerin başkanlık ya da yarı-başkanlıkla düzlüğe çıktıkları görüşünü desteklemektedir. 1995'te Mitterand'dan boşalacak devlet başkanlığı koltuğu için yeni isim belirlemek üzere seçim dönemine girildiğinde Fransa'da yeni De Gaulle arayışı hız kazanmış, BBC'nin bir haber yorumunda "Fransa'da cumhurbaşkanlığı seçimi bu kez sadece ülkenin yeni siyasi liderini belirlemekle kalmayıp, aynı zamanda siyasal dengelerin de yeniden şekillenmesinde etkili olacaktır" denilerek cumhurbaşkanının kişiliğinde siyasal dengenin yeniden kurulmak istendiği belirtilmiştir. Demirel'in bazen örtülü bazen açık bir üslupla Türkiye için başkanlık sisteminin uygun olacağını ifade eden konuşma ve açıklamalarının "mevcut siyasi kargaşadan çıkışın sistemi"ni belirlediğini öne süren bazı yazarlar, "yasamadan bağımsız bir yürütme" ekseninde sistem tartışmasına katıldılar. Tartışmanın boyutlarını ise "...öyle bir yönetim ve seçim tarzı düşünelim ki, Mecliste çok sayıda partinin bulunmasının yarattığı dağınıklık, yönetimde istikrara zarar vermesin." ifadesi ile seçim sisteminde de yapılacak bir değişiklik ile çok partililiği sona erdiren bir siyasette yeniden yapılanma düzlemine taşıdılar. Argümanlarını ise Fransa'nın yaşadığı ve Türkiye'deki duruma çok benzetilen aşır devletin sivil ve tampon kurumlaşmaları ve siyasi partileri zayıf düşürmesi, siyasi kültürün gelişmesini önlemesi iddiası ile beslediler. Onlara göre; bu sistem Türkiye'nin var olan bazı sorunlarını çözebilir. Özellikle yasama ve yürütmenin kesin hatlarla birbirinden ayrılması ve bunun gereği olarak bakanların meclis dışından seçilmesi istikrarlı yürütmeyi sağlayabilir. Öyle bir durumda siyasi yelpazenin parçalanmışlığı yürütmeyi engellemeyecektir. Milletvekilleri güvenoyu ve yasama faaliyetleri için hükûmetlerle bakanlık pazarlığı yapamayacaktır. Parti kongreleri de yürütmeyi şimdi Türkiye'de olduğu gibi etkilemeyecektir. Muhtemelen milletvekillerinin iş takibi azalacaktır. Milletvekilleri dar seçmen çıkarlarına göre hükûmetler üzerinde popülist baskı yapamayacaktır. Başkanlık sisteminde meclis dışından seçilen ve seçmenle doğrudan ilişkisi bulunmayan bakanların daha kaliteli olması büyük bir ihtimaldir.

Yarı-başkanlığın De Gaulle liderliğinde Fransa'yı toparladığı ve hükümet krizlerine kesin çözümler ürettiği görüşü, Fransa'yı ve yarı-başkanlık sistemini bugünü ile deşil dünü ile değerlendiren bir görüştür. Siyasetin dinamik bir süreç olduğu gerçeği karşısında dünün koşullarında Fransa'da krize çare olarak geliştirilen melez bir sistemi Türkiye'ye ısrarla önermek, devlet seçkinleri ve organik aydınların toplumsal deşişim ve dönüşüme yanıt olabilecek bir yönetim anlayışına doğru deşil, "varolan siyasal yapı nasıl korunabilir" arayışına yöneldiğini gösterir. Bir kısım yazarlarca 1958 Fransız Anayasası'nın tanıdığı yetkilerle Fransa'yı krizden kurtardığı ileri sürülen rejim için başka bir kısım yazar da farklı şeyler söylemektedirler: "Yarı-başkanlık rejimiyle yapılan, bir çift başlı yürütme oluşturulması ve onun kanun gücünde kararnameler ve referandumlarla ülkeyi yönetme yetkisiyle donatılması, yasama organının da yasa yapımı ve yürütme denetimi konusunda etkinliğini ortadan kaldırarak, yürütmenin kendisine danışmadan aldığı kararları onaylayarak onlara meşruluk kılıfı giydiren bir süper noter haline dönüşmesini sağlamaktır". "Yarı-başkanlık sisteminin Fransa'yı 3. ve 4. Cumhuriyetler kaosundan kurtarıp, istikrarlı bir demokrasiye kavuşturduğu iddiası çok abartmalı. Buna karşılık Almanya'da Weimar Cumhuriyeti'nin de bir yarı-başkanlık sistemi altında çöktüğü ileri sürülebilir. Aslında ne Fransa'yı kurtaran ne Weimar Cumhuriyeti'ni batıran yarı-başkanlık sistemidir. Her iki olgu da birçok karmaşık faktörün biraraya gelmesinin sonucudur. Örneğin 5. Fransız Cumhuriyeti deneyiminin başarısında De Gaulle'ün karizmatik ve tarihi kişiliği, dağınık Fransız sağını kendi liderliği etrafında toplayabilmesi, komünizmin dünya çapında gerileyişi ve nihayet 5. Cumhuriyetle birlikte seçimlerde nisbi temsil sisteminin terk edilerek tek isimli ve iki turlu çoğunluk sistemine geçilmiş olması en az yarı-başkanlık sistemi kadar, muhtemelen ondan çok daha fazla etkili olmuştur". "Yarı-başkanlık sisteminde yargı bağımsız olmakla birlikte özellikle Anayasa Mahkemesi başkan tarafından seçilen üyelerce oluşturulan bir heyet olduğundan, özellikle General De Gaulle'ün iktidarında ona hiç sorun çıkartmamayı, Anayasayı uygulamaya tercih etmiştir. Böylece etkin yasama ve yargı denetiminden kurtulan General De Gaulle 1958-1969 arasında Fransa'yı eski despotik kral XIV. Louis'i kıskandıracak yetkilerle donatılmış olarak gönlünce yönetmiştir".

Biran için aleyhte görüşleri dikkate almayarak başkanlık sistemlerinin yukarda belirtilen hususların dışında yürütmenin popülist baskılardan, küçük parti hesaplarından ve küçük sosyal çıkar gruplarından daha bağımsız, dolayısıyla rasyonel ve uzun vadeli politikalar oluşturup uygulamasını da sağlayacağını düşünelim. Ancak bunlar bize göre, uygulanan hükümet sisteminden doğan kerametler olmaktan çok, o ülkenin ve toplumun bu iklimi yaratmaya elverişli kültürel, siyasal, sosyo-ekonomik tarihsel birikiminin sistemle birleşmesinden doğan sonuçlardır. Parlamenter sistemi başkanlık sistemine tercih edenler ve başkanlık sisteminin sakıncalarına değinenler de benzer şekilde hoşnut olunmayan uygulamaların faturasını sisteme çıkarma eğilimindedirler. Başkanlık sisteminin siyasal mücadeleyi keskinleştirip kutuplaşmaya yol açtığını ve bu sistemde yürütmenin esnek olmadığını ileri sürmektedirler. Sistemin taraftarları ise, bunların başkanlık sisteminin doğal sonuçları olmayıp, uygulandıkları ülkenin siyasal, sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklerine başlı olarak ortaya çıkabilecek sonuçlar olduğunu belirtirler. Bu sonuçlar aynı nedenlere başlı olarak parlamenter sistemlerde de kendini gösterebilir. Parlamenter rejimin uygulandığı ülkelerde de çok ciddi siyasal bunalımlar ortaya çıkabildiği gibi, bu ülkelerin bazılarında askeri darbelerle demokratik süreçte kesintiler de yaşanmaktadır. Eşer bir ülkedeki siyasi krizleri doğrudan doğruya uygulanmakta olan hükumet sistemi ile ilişkilendirmek doğru olsaydı o zaman Türkiye'nin sık sık yaşadığı siyasi krizleri ve askeri darbeleri de parlamenter modelin olaşan bir sonucu olarak görmek gerekirdi. Başkanlık sisteminin demokratik rejim açısından iddia edilen tehlikeleri taşımadığı, sistem tıkanıklıkları ve siyasal krizlerin toplumsal yapıya ve koşullara başlı olarak her hükumet sisteminde ortaya çıkabileceğini saptayan bu görüş doğrudur ve ek bir saptama yapmamıza da olanak verir: Sistemdeki tıkanıklıkların tek ve doğrudan sebebi uygulanan hükûmet modeli olmadığına göre, başkanlık modelini parlamenter sisteme muhakkak tercih etmemizi gerektirecek bir sebep te yoktur. Mevcut sistem içinde krizi aşmak için çözüm arayışları yerine sistem tartışmaları ile hatta zaman kaybedilmektedir. Çünkü bugün yaşadığımız siyasi istikrarsızlığın parlamenter sistemle bağlantılı olan ve olmayan pek çok yönü vardır. Sistemden sisteme sıçramadan, parlamenter sistemle doğrudan bağlantısını sorunların iyi irdelenmesi ve önlemlerin buna göre düşünülmesi gerekir.

Sorunun diğer boyutu, istikrarlı bir hükümetin en önemli vasıflarından sayılan hızlı karar alım için başkanlık sisteminin elzem olup olmadığıdır. Doğrudan seçilen bir başkan bu konuda ülkeye ve topluma neler kazandırabilir ve demokrasiyi nasıl etkiler? İngiltere ve Almanya başkanlık sistemi ile yönetilmiyor ama istikrar ve hızlı karar alma konusunda belirgin bir sıkıntı yaşanmıyor. Ayrıca Türkiye'nin sorunlarını çözmek konusunda doğru karar alma becerisine sahip siyasiler, sistem bu doğru kararları hızlı bir biçimde almalarına engel olduğu için mi sorunlar büyüyor, siyasi istikrarsızlık yaşanıyor? Çünkü hızlı karar alamamak ancak doğru karar almayı biliyorsanız bir handikaptır. Oysa ülkemizde hızlı karar alamamak deşil, doğru karar alamamak sorunu yaşanıyor ve mevcut siyasal ve kurumsal yapı bu zaafı besliyor. Böyle bir mekanizmanın hızlı karar alması devlet-toplum ilişkisinde onarılması mümkün olmayan hasarlara yol açabilir. Bir başka yönden, etkin politikalar üretme ve uygulama açısından soruna yaklaştığımızda parlamenter sistemde partilerin seçmene vaat edip yerine getiremediklerini benzer vaatlerle seçilen başkanın yerine getirebileceğini nasıl söyleyebiliriz? Seçim öncesi verilen sözlerin siyasi partilerce deşil de başkan tarafından yerine getirilememesi meşruiyeti daha mı az gölgeleyecektir?

Hızlı karar almayı sağlayan bir sistemde bu kararları alan başkan kime ve nereye karşı sorumlu sayılacaktır? Bilindiği gibi ABD tipi bir başkanlık modelinde yasama ve yürütmenin birbirlerini doğrudan denetleme görev ve yetkileri olmadığı gibi birbirlerinin sorumluluğuna da gidemezler. Ne başkan parlamentoyu feshedebilir ne de parlamento başkanın siyasi sorumluluğuna gidebilir. Ancak dolaylı denetim de diyebileceğimiz öyle bir takım mekanizmalar öngörülmüş, yasama ve yürütmeye bu konuda öyle bazı yetkiler verilmiştir ki; parlamenter çoğunluğa dayanmayan bir başkan, politikasını yürütebilmek için gerekli yasaları bu parlamentodan çıkaramayabileceği gibi, harcamalar konusunda da parlamento engelleriyle karşılaşabilecektir. Başkanlık sistemi, yasama ve yürütme arasında baş gösterebilecek olası bir çekişmede tıkanması mümkün bir sistemdir. Bu sistem ABD'de toplumsal geleneklerin ve siyasi kültürün sayıca az ve iç yapısı itibariyle disiplinsiz olmasına yardım ettiği siyasi partiler arasında sağlanması kolay uzlaşmalarla işlemektedir. Uzlaşma kültürünün gelişmediği, kavganın ve çekişmenin etkin ve aktif politika olarak algılandığı, sorunların uzlaşma yöntemiyle deşil, altta kalanın pes etmesiyle çözümlendiği bir ülkede hangi hükûmet sistemi kabul edilirse edilsin sonuçta aynı siyasi tablo ve aynı fiili durum ortaya çıkar. Hiç bir sistemi orijinal kalıpları içinde muhafaza etmek ve uygulamak mümkün değildir. Örneğin bugün Türkiye'de güçlü ve istikrarlı bir hükümet kurulamamasının en önemli nedeni partilerin anormal ölçüde bölünmüş olmasıdır. Sağda ve solda birbiriyle tamamen aynı doğrultuda oldukları halde, sadece liderleri değişik partiler ortaya çıkmıştır. Bunlar ortak bir çatı altında toplanmak şöyle dursun, en gerekli zamanda ve konularda bile işbirliği yapamaz hale gelmiştir. Üstelik, mevcut seçim sistemimiz yüzde on gibi anormal bir barajı öngördüğü ve seçim ittifakı yollarını kapalı tuttuğu halde yeni ve küçük partilerin kurulması ve bir ölçüde de kendilerine taraftar bulabilmeleri hala mümkün olmaktadır. Seçmen istediği partiye oy verir. Bu, çoğulcu demokratik sistemin bir gereğidir. Seçmenin birleştirmediği oyu, sistemle oynayarak hükümetin arkasına yığmak istikrar deşil, istikrarsızlık getirir. Seçmenin oyu, hiçbir partiyi tek başına iktidara getiremeyecek kadar bölünmüşse parlamentonun görevi koalisyon hükümetleri çıkarmak ve denetlemek, koalisyona dahil partilerin görevi de bu hükümetleri uyumlu bir biçimde çalıştırmaktır. Türkiye'de bunun çoğu kez başarılamamasının sorumlusu sistem mi, yoksa görevlerini yerine getiremeyen parlamento ve siyasi partiler midir? Parlamenter sisteme sahip birçok ülkede koalisyonlar son derece güçlü ve istikrarlı bir biçimde hükümet edebildiğine göre sorun bir sistem sorunu değildir. Parlamenter sistemi yozlaştıran kültür, alışkanlık ve anlayışların başkanlık sistemini de aynı hale getirmeyeceği garanti edilemez. Kısaca koalisyon kültürüne sahip olmadıkça başkanlık sistemi istikrar garantisi sayılamaz. Çünkü halk tarafından seçilmiş bir başkanla, halk tarafından seçilmiş bir parlamento yine bir tür koalisyon içersinde çalışmayı, belli politikalarda uzlaşmayı, ortak paydalar bulmayı gerektirecektir. Ancak yetki ve sorumluluklar eşitler arasında deşil, farklı birimler arasında dağıtılacağından ve bu birimlerden her biri kendi başına halk iradesini yansıtma iddiasında bulunacağından siyasi güç mücadelesi partiler arasında yaşanandan daha sert geçecek ve istikrarsızlık daha tehlikeli bir biçimde sürecektir. Bunun önlenmesi, farklı siyasi görüşlerin oyunun kurallarında uzlaşabilme ve birlikte çalışabilme yetenek ve niyetlerine başlıdır. Bu niyet ve yeteneğe sahip olununca da parlamenter sistem ve bazı ülkelerde ona eklemlenen seçim sistemlerinin ürettiği çok partililikten doğan koalisyon hükümetleri zaten çalışır. Türkiye'de koalisyonların uyumlu çalışmamasının bir nedeni olarak ta parti-içi demokrasi eksikliği gösterilir. Peki, getirilecek bir başkanlık sisteminde aynı siyasi partiler aynı yapı ve eğilimlerini sürdürmeyecekler midir? Siyasi Partiler Kanununda yapılacak değişikliklerin lider sultasının oluşmasına engel olması ve partileri daha demokratik çalışma esaslarına mecbur kılması mümkün iken, partilerin aşırı merkeziyetçilik sorununu başkanlık sistemi ile tüm ülkenin sorunu haline getirmek nasıl bir çözümdür? Siyasi partilerin yapısıyla ilgili sorun çözülünce istenen sonuç elde edilecekse, sistem değişikliği neden gereksin?

Ayrıca partileşme eğilimi bu şekilde devam ettiği müddetçe, cumhurbaşkanı meclis tarafından seçilse ne fark eder, bazı yeni yetkilerle donatılıp halk tarafından seçilse ne fark eder? Onun yanında bir de parlamento seçimi yapılacağına göre, cumhurbaşkanının veya başkanın yetkileri ne kadar geniş olursa olsun tüm önemli kararlar önünde sonunda parlamentonun onayına sunulacaktır. Parlamentodaki bölünmüşlük ve işbirliği eksikliği aynı şekilde kalırsa, şimdiden bellidir ki cumhurbaşkanı (veya Başkan) ile parlamentonun aynı çizgide buluşması güçleşecektir. Kamuoyu bu defa parlamentodaki partiler arasındaki anlaşmazlık ve çekişmeler yerine devlet başkanıyla parlamento arasında olanları seyredecektir. Sosyolojik olarak çok başlı olan rejimimiz kaşıt üzerinde tek başlı olduğunda ülkemizin tüm sorunlarının çözüleceğini düşünmek en hafifinden hayalciliktir. Kısaca sistemden önce, sistemi tıkayan ve başka her türlü sistemi de tıkayacağı muhakkak olan bu ve benzer nedenleri ortadan kaldırmanın yolu ve çareleri üzerinde tartışmak gerekir. Örneğin İngilizlerin yaptığı gibi mevcut sistemin aksayan yönlerini saptayarak onları onarmakla işe başlamak, siyasal yaşamı adım adım iyileştirip, daha rasyonel, daha temsili ve işlevsel hale getirmek te mümkündür. Tedrici yaklaşımın bir avantajı deşişimin yol açacağı riskin nispeten az olmasıdır. Yıllarca kullandığımız, aksayan yönlerini öğrendiğimiz, kültürümüzle bağdaştırabileceğimiz noktalarını tahmin edebileceğimiz bir düzeni elden geçirmek, tümüyle yabancısı olduğumuz bir sisteme balıklama dalmaktan daha az risk taşır.

Başkanlık sisteminin Türkiye'de benimsendiğini bir an için varsayarsak şu olasılıklara da hazırlanmalıyız: Ya cumhurbaşkanı mecliste kendi partisi eliyle çoğunluğa hakim olacak ve bu durumda diktatörlüğe yakın bir sonuç doğacak ya da cumhurbaşkanı mecliste çoğunluğa hakim deşilse ülkemiz koşullarında tam bir keşmekeş ve hareketsizlik yaşanacaktır.

Elbette devlet yönetimi çabuk işlemeli ve etkin olmalıdır. Ancak ABD'deki uygulamalar gösteriyor ki bu ülkede herhangi bir meselenin kesin çözüm tercihlerine başlanması Türkiye gibi gelişim ve deşişim ivmesi yüksek bir ülkenin ihtiyacının tersine çok uzun sürer. Bunun nedeni ise kendi partisi salt çoğunluğa sahip olsa bile yasama organına hakim olamayan devlet başkanı ile yasama arasındaki bitmeyen anlaşmazlıklardır. Bundan da öte, ABD'de yasama organındaki çoğunluk ile devlet başkanı belli bir konuda anlaşsalar bile bu uzlaşma ancak sorunun özünü tam da kavramayan hatta çoğu kez ters düşen karşılıklı ödünleşmelerle mümkün olur ki bu durum da etkin yönetim ilkesiyle bağdaşmaz.

Başkanlık sistemini uygulayan Afrika ve Asya'nın demokrasisiz ülkelerinde ise parlamentolar göstermelik ve plebisiter yöntemle seçilen başkan aslında bir diktatördür. Bu ülkelerde uygulanan modelin başkanlık olmadığı ve oralarda kurulan anayasal düzenlerin başkanlık sistemiyle benzerliğinin görünüşte bir benzerlik olduğu da ileri sürülmektedir. Çünkü daha çok "Başkancı" olarak anılan bu modeller doğrudan halk tarafından seçilen bir başkana yer vermekle birlikte, başkanlık sistemine aykırı olarak yasama organının yetkilerini azaltmış ve bazı örneklerde başkana yasama organını feshetme yetkisi vermişlerdir (Demirel'in de ülkemiz için halk tarafından seçilen bir başkana yasama organını fesih yetkisinin verilmesini istediği konusunu paranteze alarak). Böyle bir sistemin kuvvetler ayrılışına dayanan başkanlık sistemi ile ilgisi olmadığı söylenmektedir. Türkiye bu başkancı modellerin uygulandığı ülkeler kategorisine sokulamayacağına göre, örneğimiz başkanlık modeli için ABD ve yarı başkanlık modeli için de Fransa olabilir. Dünyanın diğer taraflarında diktatörü gölgeleyen bu model, ABD ve Fransa'da gelişmiş bir demokrasi içinde uygulanabiliyor. Çünkü bu ülkelerde başkanın gücünü dengeleyen karşıt denetim mekanizmaları çalıştırılıyor. ABD ve Fransa örneğinde ilk dikkati çeken özellik çok gelişmiş bir sivil toplum bilincine ve örgütlerine sahip olmaları. Özgür, liberal ve çoğulcu toplumlarda otoriter devlet gelişip güçlenemediği gibi, siyaset devlete yaranmak için deşil, halka hizmet için yapılıyor. Başkan hızlı karar alırken özgür kamuoyunun tepkilerini hesaba katmak zorundadır. Bizdeki gibi "verdimse ben verdim" diyerek konu kapatılamıyor; Senato ve Kongre, başkanı hesap vermeye zorluyor. Türkiye gibi az gelişmiş demokrasilerde kurumların ve kamuoyunun elinde böyle bir yaptırım gücü yoktur. Anayasasından kaynaklanan yetkilerini dahi kullanmakta acze düşen, hatta bazı hesaplarla bu yetkileri kullanmamayı tercih eden kurumlara sahip demokrasilerde başkan kendisini hiç kimseye hesap vermek zorunda hissetmeyebilir. Hükümet sistemlerinin adı ve iktidarın kullanımında getirdiği kurallar ne olursa olsun ortak paydalarında demokrasiyi bulunduran yönetim biçimleri olduğu tartışılamaz. Bu durumda demokratik birikimin bir hükümet sisteminin başarısında rolü neyse, hükümet sisteminin de demokrasilerin gelişip güçlenmesi ve korunmasında aynı ölçüde rolü vardır. Bu etkileşim açısından konuyu ele aldığımızda, demokrasinin siyasal amaçlı şiddet, sivil ve askeri makamlar arasında çatışma, uzun süreli ekonomik gerileme ve büyük sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yaşandığı ülkelerde yerleşmesinin güçlüğü ortadadır. Bugün başkanlık sistemi olarak adlandırılan fakat ABD'deki başkanlık modelinin kurum ve uygulamaları ile başkanın halk tarafından seçilmesi olgusu dışında hiçbir açıdan benzeşmeyen başkancı yönetim biçimleri ile yönetilen Latin Amerika ülkelerinde demokratik kurumlar hala zayıftır. Bu ülkeler yolsuzluklar, siyasal kutuplaşma ve halkın hükümete ve siyasete karşı artan şüpheciliği gibi hastalıklarla boğuşmaktadırlar. Demokrasinin bu denli olumsuz koşullarda yaşatılmaya çalışılması uygulanan yönetim biçimini de halka dayalı bir meşruiyet zemininden uzaklaştırmakta ve başkanlık sistemine teorik özünden tamamen farklı bir görünüm kazandırmaktadır. Ayrıca siyasal yaşama yurttaşın düzenli katılımının yokluğu veya eksikliği de demokrasi önünde bir engeldir. Güçlü bir devlet dışı kuruluşlar sisteminden ve sivil toplum örgütlenmesi geleneğinden yoksun ülkelerde işçi sendikaları, işveren grupları meslek örgütleri ve yurttaş kuruluşları zayıf veya parçalanmış bir yapısal görünümdedirler. Bunların tabanları etkin siyasal roller oynamalarına imkan vermeyecek kadar dar olduğundan siyasi iktidarın kullanımı yasama ve yürütme güçlerinin eline bırakılmakta, bu iki güç arasında bir uzlaşı sağlanamıyorsa aralarındaki düellonun neticesi, iktidarın kullanımına egemen olacak kuralları belirlemekte ve sonuç çoğu kez demokrasi dışı bir yönetim olarak kendini göstermektedir. Kısaca, yurttaşını yönetime yeterince katmayan ve bu katılımı sağlayacak kurumlaşmaları geliştirecek ve koruyacak bir hukuksal çerçeveyi oluşturmayan yönetim sistemlerinin adı o kadar önemli değildir. Hangi hükümet sistemi tercih edilirse edilsin eşer tablo yukarıdaki ögelerle bezeli ise siyaset yine sık sık tıkanacak ve sorumlusu uygulanan sistem olmayacaktır. Aynı saptama benzer sorunları yaşayan Türkiye için de yapılmalıdır. Duverger, demokrasisi güçlü olmayan ülkeler için bu yüzden başkanlık sistemini "çılgınlık" olarak niteliyor ve ekliyor: "Kendisini bir programa başlamayan ve kimseye sonuçta hesap vermek zorunda olmayan bir başkan popülist demagog olur. Böyle bir sistem, yerine getirilmeyen seçim vaadlerinin sürekli katlandığı bir oyun ve güçsüz bir parlamentoyu bir demagogla başbaşa bırakmak demektir. Sonuç diktatörlüktür."

Sonuçta Türkiye açısından düşündüğümüzde mevcut şartlarda ve özlendiği biçimiyle Türk tipi bir başkanlık sistemine geçmek devletin tepesindeki kararları belki hızlandıracaktır ama Türkiye'yi asla demokratikleştirmeyecektir. Bilakis başkanlık sistemi bir tıpa gibi Türk demokrasisinin başına geçip olanı da tıkayacaktır. Aksini iddia edenler, başkanlık sistemini güçlü ve istikrarlı yürütme ve hızlı karar alma açısından savunacağına, bu sistemin gelişmiş demokrasilerde çoğulculuk ve geniş özgürlükler temelinde güçlendiğini ve işlerlik kazandığını, siyasi ahlakın sistemin belkemiği olduğunu da belirtmeli ve başkanlık sisteminin başarı koşulları arasına bunları da öncelikle ve mutlaka katmalıdırlar.

Ayrıca uygulamalar da gösteriyor ki, başkanlık rejiminde parlamento ile başkanın seçmenlerin salt çoğunluğunun desteğine sahip siyasi tercihler üzerinde buluşabilmeleri son derece zor ve istisnai olup çok başlılık devlet idaresine hakimdir. ABD gibi ihtiyaçlarını bizzat karşılayabilen bir sivil topluma sahip ülkelerde bu durum pek sakıncalı olmayabilir. Fakat kamu hizmetlerinin kapsamının daha geniş olması gereken ülkelerde örneğin Avrupa ülkelerinde başkanlık rejimine rastlanmamasının ve bu ülkelerde ya parlamenter rejimin ya da yarı-başkanlık rejiminin yerleşmiş bulunmasının bir sebebi de budur. Türkiye gibi ülkelerde, başkanlık rejiminin devlet yönetiminde bugün olduğundan daha fazla istikrarsızlığa neden olması güçlü bir ihtimaldir. Gerçi yakın zamanlardaki Afrika tarihinin kanıtladığı gibi parlamenter rejimler de özellikle derin etnik çatışma koşullarında istikrarsız olabilirler. Bu iki sistem arasındaki dikkatli bir karşılaştırma parlemantarizmin özellikle derin siyasal bölünmeleri ve çok sayıda siyasal partileri olan ülkeler açısından demokrasiyi koruma hususunda elverişli olanaklar sunduğu ve kabine krizinin rejim krizine dönüşmesine olanak vermeden sistemin öngördüğü mekanizmalarla çözülebileceğini ortaya koyar.

Bunun aksine başkanlık sistemini öven ve parlamenter sisteme tercih eden yazarların hareket noktası ise Asya ve Afrika ülkelerinin çoğundaki başarısız parlamentarizm deneyimleridir. Israrla belirttiğimiz gibi aslında başarısız olan sadece sistemler deşil, mevcut halleriyle yabancı ve kökleri zayıf olan demokratik kurumların oluşturduğu bütündür.

Sadece devlet başkanını halka seçtirmekle güçlü bir yürütmenin ortaya çıkacağını düşünmek te fazla iyimser bir varsayımdır. Halk tarafından seçilmiş olmak, devlet başkanına sadece önemli görev ve yetkileri varsa, bu görevlerin yerine getirilmesi ve yetkilerin kullanılmasında manevi aşırlık sağlar. S. Demirel devlet başkanı için meclisi fesih yetkisi istiyor. buna gerekçe olarak ta "kriz patlayınca çözüm aramak yerine muhtemel bir krizin çözüm mekanizmasını şimdiden hazırlamak" isteği gösteriliyor. Bu yetkinin cumhurbaşkanına tanınabilmesi için Türkiye'nin başkanlık veya yarı-başkanlık sistemine geçmesine hiç gerek yok. Cumhurbaşkanına şartlı ya da şartsız "meclisi fesih ve seçim kararı alma" yetkisi vermek parlamenter sistemin de ruhuna uygundur, hatta sistemin gereğidir. Parlamenter rejimde daha önce yaşadığımız hükümet krizlerinin nedeni olarak 1961 ve 1982 Anayasalarının bu yetkiyi şarta başlamış olmasını göstermek biraz kolaycı ve yüzeysel bir mantık yürütme olur. Konu açısından önemli olan bu yetkinin şartlı veya şartsız devlet başkanına tanınmış olması deşil, bu yetkinin devlet başkanı tarafından kullanılma biçimi ve bunun olası sonuçlarıdır. 1958 Fransız Anayasası'nın 12. maddesi, Belçika Anayasası'nın 71. maddesi ve sistemi bize daha çok benzeyen İtalyan Anayasası'nın 87. maddesi devlet başkanına parlamentoları fesih ve seçim kararı alma yetkisi vermiştir; fakat bu yetki o ülkelerde yaşanan siyasi istikrar sorunlarının tek başına çözümü olmamakta veya öyle algılanmamaktadır. Türkiye açısından önemli olan, kullanacağı yetki ve üstleneceği görevlerde devlet başkanının bağımsız ve tarafsız bir tutum izlemesidir. Şartsız bir biçimde Meclisi feshederek seçimlere gitmenin hangi ortamlarda makul ve yerinde sayılacağının ölçüsü kamu vicdanı, uygulanan hükümet sisteminin evrensel gelenekleri ve devlet başkanının basiretidir. Bu yetkinin keyfi bir biçimde kullanılması da en az hükümet istikrarsızlığı kadar sistemi krize sokar. Türk kamuoyu şu ana kadar cumhurbaşkanının tarafsızlığı konusunda çok duyarlı olmuştur. Oysa başkanlık ve yarı-başkanlık sistemleri taraflı bir devlet başkanının etkin konumunu kurumsallaştıran sistemlerdir. Görev ve yetkiler açısından ise çağdaş demokratik bir yönetim anlayışının mantığı ve gerekleri ile denk düşen bir düzenleme yapmak ve ancak bir diktatörün kullanmayı talep edebileceği yetkileri devlet başkanına tanımaktan kaçınmak gerekir. Bu ilke çerçevesinde, devlet başkanına örneğin rejimi ve devleti koruyup kollamada etkin bir rol verilebilir; bu görevle yakın ilgisi olduğundan savunma ve diplomaside hükumetle mutabakat içinde olmak koşuluyla son sözü söyleme yetkisi tanınabilir. Devlet organlarının birbiriyle uyum içinde çalışmasını sağlayacak yetkiler verilebilir. Yasa çıkarma sürecinde daha etkin olmasını sağlayacak bir veto yetkisi tanınabilir. Bazı durumlarda meclisi fesih yetkisi de olabilir ancak tüm bu yetkilerin devlet başkanına tanınması için başkanlık rejimine geçilmesine gerek yoktur. Türkiye'de şu anda uygulanmakta olan parlamenter rejim de devlet başkanına bu yetkileri tanımıştır. Sorun cumhurbaşkanının yetkilerinin istikrarlı bir yürütmeyi olanaksız kılacak kadar az ve önemsiz olması deşil, siyasi konjonktürün yetki kullanımını güçleştirmesi, uzlaşma geleneğinin oluşmadığı bir siyasi yapıda her yetki kullanımının farklı tartışmaları ortaya çıkarması ve sorunların çözüleceği yerde büyümesidir.

Başka bir açıdan baktığımızda; amaç başkanlık sisteminin başlıca getirisi olan kuvvetler ayrılışının tesisi ve bu sayede sistemin işlevselliğinin sağlanması ve hukuk devletinin kurumsallaştırılması ise orada da bir takım çekincelerimizi belirtmek durumundayız. Hukuk devletinin tek göstergesi kuvvetler ayrılışı değildir. Kuvvetler ayrılışı veya yasama ve yürütme güçlerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gerektiği yolundaki düşünce, bunların nasıl çalıştığı ve işlevi hakkında hiç bir şey söylemez. Yasaları, yürütme gücünden bağımsız parlamentoların yapmış olması da kanunun içerişi hakkında bir şey söylemez. Her devlette ve doğal olarak totaliter devletlerde de yasalar vardır. Kanunların bizzat içerişinde keyfilik bulunuyorsa, bu kanunları yürütmenin önermiş olmasıyla, yasamanın kendi inisiyatifinden doğmuş olması arasında hiç bir fark yoktur. Dolayısıyla yürütmeden bağımsız bir yasama organının ve bu organın yapmış olduğu yasaların varlığı hukukun üstünlüğünü tesise yeterli değildir. Hukukun hangi zihniyet içinde şekillendiği sorusuna verilecek yanıt, o devletin dayandığı hukuk sisteminin de ipucunu verir. Türkiye gibi devlet-toplum ilişkisini otoriter bir yapı içinde tanımlayan ve bunu da topluma demokrasi diye lanse etmeye çalışan ülkelerde hükûmet sistemleri sadece bir yönetim aracıdır ve herbiri dayanılan zihniyet gereği aynı sonuçları yaratırlar.

Kuvvetler ayrılışı klasik bir siyasi teori olarak, erklerin farklı devlet organları arasında paylaştırılması yolu ile siyasi iktidarın bireyler üzerinde potansiyel bir tehlike olarak varlığını koruyan totaliter eğilimlerinin sınırlandırılması amacını taşır. Kuvvetler ayrılışının hukuk devletinin tesisine yönelik ilkesel önemi de buradadır. Ancak gücün devlet organları arasında paylaştırılması, gücün yine de devlette olduğu gerçeğini değiştirmez. Birey hak ve özgürlüklerinin salt bu yoldan korunmasını sağlamaya çalışmak yetersiz bir çabadır. Dolayısıyla, yasama ve yürütme erklerinin organik ve fonksiyonel bakımdan birbirinden bağımsız kılınması, bu organların istikrarlı çalışmasına bazı yönlerden teknik kolaylıklar sağlasa da bireyin devlet karşısında korunup kollanması amacıyla doğrudan ilgisi kurulamayan bir konudur. Bilindiği gibi, haklar ve özgürlüklerin anayasal güvenceleri yanında, belki bundan da önemli koruma yöntemi gelişmiş sivil duyarlıkların varlığıdır. Bir uygarlık aşaması olarak niteleyebileceğimiz sivil toplum örgütleri, iktidarın sürekli denetiminde etkin bir rol oynar. Devlet, doğası ve yapısı gereği otoriterliğe yönelirken; sivil toplum çoğulcu yapısıyla demokratikleşmenin temelini oluşturur. Sivil toplumu olmayan, bu geleneğe dayanmayan topluluklarda devlet engellenmemiş bir bürokrasi yoluyla tahammül edilemez bir baskı yaratabilir. Demokratik geleneğimizde ise sivil toplum eksikliği önemli bir boşluk oluşturmaktadır. Batıda uzun ve istikrarlı bir süreç içinde gelişen sivil toplum bilinci ve örgütlenmesi bizde henüz çok yenidir ve sağlam temellerini henüz oluşturmamıştır. Devlete başlı meşruiyet anlayışının Osmanlıdan bu yana varlığını koruması, aydın gruplarının devlet eksenli bir düşünce çerçevesine aşırlıkla hapsolması, İslâmî sistemlerde, devlete karşı koyma geleneğinin bir meşruiyet kaynağı olarak batıdaki gelişmelere benzer toplumsal dayanaklardan mahrum kalmış olması gibi nedenlerle Türkiye, demokratikleşme çabasını sivil topluma dayanmadan yürütmüş, bu da demokrasimizi batılı örneklerden hayli uzağa sürüklemiştir. Hükûmet sistemleri, yasama ve yürütme işlevleri konusunda devlet organları nasıl yapılandırılmış olursa olsun "demokrasi" ortak paydasında birleşirler ve istikrarlı bir yürütme, fonksiyonel bir yasama organı ancak demokrasiyi koruyup geliştirebildiği ölçüde önem ve deşer kazanır. Dolayısıyla Türkiye'nin sistem arayışı devlet otoritesini istikrarlı bir yürütme ile pekiştirmek amacına deşil, demokrasiyi geliştirme konusunda daha duyarlı ve becerikli kurumlar ve bu kurumlara pratiklik kazandıracak teknik olanaklar yaratma amacına yönelik olmalıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesi ise yeni bir hükûmet sisteminin kabulünden çok, mevcut parlamenter hükûmet sisteminin her ülkenin siyasi, toplumsal ve kültürel yapısına uyum sağlayabilme yetenek ve esnekliğinden istifade ile kurumlara işlerlik kazandıracak bir reforma tabi tutulması, siyasetin ilkelerle biçimlenmesi konusunda gerekli önlemlerin alınması ile mümkün olacaktır.

Ayrıca konuyu yine kuvvetler ayrılışı ekseninde açarsak; siyasi bir teori olan kuvvetler ayrılışı başlangıçta siyasi nitelikte fonksiyon ifa eden yasama ve yürütme güçlerinin ayrılışı temeline oturtulmuşsa da teori giderek yargıyı da bağımsız bir güç olarak içerişine katmış ve çağdaş yorumunu yasama ve yürütme karşısında yargının bağımsızlığı olarak netleştirmiştir. Türkiye'de başlıca şikâyet konusu, bu üç gücün kuvvetler ayrılışı ilkesine göre işlemediğidir. Başkanlık sistemi tartışmaları da yasamanın siyasi yönden çok parçalı yapısının, yürütmenin görevlerini yapmasına engel olduğu varsayımına dayandırılır. Yanılgı, yasamanın etkisinden kurtarılacak bir yürütmenin yönetim işlevini toplumun ihtiyaç ve beklentilerine uygun bir şekilde yerine getireceği önyargısından kaynaklanmaktadır. Toplumsal talep ve beklentiler konusunda yasamada bir uzlaşma sağlanamamışken, yürütme hangi meşruiyet temelinde politika izleyecektir. Halkın, tek başına yürütme görev ve yetkisini üstlenecek bir devlet başkanını aracısız ve bizzat seçmesi isteği, yürütmeyi uygun bir meşruiyet zeminine oturtma gayret ve amacını yansıtır. Oysa, yasama yürütme ve yargının kuvvetler ayrılışı ilkesi çerçevesinde birbirinden bağımsız görev ifa etmesi, toplumsal tercihlerin önceliğine dayalı bir demokratik süreçte bu güçlerin birbirlerini tamamlıyor olmaları anlamına gelir. Bu aynı zamanda kuvvetler ayrılışının, herhangi bir erki tek başına etkin ve bağımsız kılmak için deşil, hukuk devletinin asgari gereği olan hak ve özgürlük güvencelerini yaratmak ve pekiştirmek için geliştirilmiş bir ilke olduğunu gösterir. Bu ilkenin içinde biçimlendiği liberal demokrasi anlayışı da siyasetin merkezi olarak yasamayı kabul eder. Çünkü alınacak her türlü kararın meşruiyeti sadece toplumdan kaynaklanır. Şüphesiz saptanan politikaların ve yapılan yasaların yaşama aktarılabilmesi bir yürütme organını gerektirir; fakat yürütmenin parlamento içinden veya dışından seçilmiş olması, başkanlık veya parlamenter sistem içinde bir yürütme oluşturulması yürütmenin görevlerinin açık olarak saptandığı durumlarda son derece teknik bir konudur ve o kadar da önemli değildir. Sistem ancak toplumsal meşruiyetin zedelenmesinden etkilenir. Bu gerçekleşmişse artık hangi sistemle yönetildiğiniz deşil, meşruiyetin kaybolması veya yara alması önem kazanır ve sorunun çözümü tıkandığı iddia olunan sistemin yerine yenisinin ikamesinde deşil; zedelenen toplumsal meşruiyetin onarılmasındadır. Bu da yürütme ile yasama arasında zaman zaman baş gösterebilecek olası gerilim ve kopukluklar ve seçmen onayına ters uygulamalara karşı, yönetimin demokratik yollardan ve gerektiğinde değişmesini işlerlikli bir güvenceye kavuşturmak, toplumsal meşruiyete süreklilik kazandıracak bir hukuk sistemini ve yargı mekanizmasını tesis etmekle mümkündür. Tekrarlayalım ki, liberal felsefenin uzantısı olan kuvvetler ayrılışı ilkesi, kendi içinde mutlak bağımsız erkler yaratmak amacıyla deşil; bireysel özgürlüklere karşı potansiyel bir tehlike olduğu düşünülmüş devlet karşısında, toplumsal dinamizmi korumak ve yaşatmak amacıyla konulmuştur. Çağdaş yorumunda ilkenin özü yargının bağımsızlığıdır. Ülkemizde kuvvetler ayrılışı başkanlık sistemi tartışmalarıyla yeniden gündeme taşınırken, yargının bağımsızlığı temelindeki çağdaş yorumundan çok, merkezi otoritenin güçlenmesi amacının temsilcisi ve sözcüsü olmayı bir çıkar kaynağı haline dönüştürmüş güçlerin birini diğerine üstün kılma düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu nedenle bize göre, başkanlık sistemi konusunda başlatılan tartışmalar samimi bir ihtiyacı yansıtmıyorlar; her zaman olduğu gibi toplumsal meşruiyeti güçlü ve etkin bir yargının dışında aramak telaşından kaynaklanıyorlar. Yargı, sistemle ilgili tartışmalarda hiç gündeme getirilmezken, yasama organının artık görevini yapamadığı üzerinde fazlasıyla durulmasından da bu anlaşılıyor. Eşer tıkanan yasama organı ise, bu organı yeniden işler kılmak için bir arayışa girileceği yerde yürütmeyi güçlendirmeye kalkışmak, sorunu kaynaklandığı zeminden farklı alanlara taşıyarak aşırlaştırmak demektir. Hukuk devletinde bu üç erkin birbirinden bağımsızlığı, birini diğerine üstün kılmaz; erkleri birbiri üzerinde etkin ve aynı zamanda birbiriyle uyumlu çalışmaya zorlar.

 

SONUÇ YERİNE:

Türkiye, Ortadoğunun ve İslâm dünyasının duyarlı bir noktasında olmanın iç politikasını da doğrudan etkileyen sorunlarını taşımaktadır. Lâiklikle İslâmı, ulusal devletle etnik kimlik taleplerini demokrasi içinde barıştırmayı istemek, ortak paydası demokrasi olan hükûmet sistemlerini denemeyi de zorunlu kılıyor. 1921 Anayasasının getirdiği, geçiş dönemine özgü ve kısa süren meclis hükûmeti deneyimi bazı önemli ilkeleriyle 1924 Anayasası'nda muhafaza edilmek istenmiş, ancak parlamenter sistemle meclis hükûmeti sisteminin karışımı sayabileceğimiz bu sistem, sonuçta yürütmenin üstünlüğüne dayalı önceden tasarlanmamış bir fiili durumu yaratmıştır. 1961 Anayasasıyla yerleştirilen parlamenter sistem, 1982 Anayasasında yürütmenin yetkileri devlet başkanı lehine bir parça artırılarak ancak parlamenter sistemin esprisi korunarak devam ettirilmiştir. Şu anda Türkiye, meclis hükûmeti ve parlamenter sistemi tecrübe etmiş ve demokrasisini bu iki sistem içinde yeterince geliştirememiş, kurumsal ve yapısal sorunlarını hâlâ çözememiş, iç barışı tehdit altında bir ülke görünümündedir ve önünde deneyebileceği tek bir sistem kalmıştır: Başkanlık sistemi ve belki "biraz başkanlık" ta diyebileceğimiz ancak sonuçta aynı demokrasi paydasında birleşen yarı başkanlık sistemi. Mevcut sorunları, denediğimiz iki sistemin çözemediğini veya bu sorunların ancak elverişli bir hükûmet sistemi içinde çözülebileceğini veya sorunlarımızı şu ana kadar denediğimiz hükûmet sistemlerinin yarattığını veya Türkiye'nin tek ve belki de en önemli sorununun uygun bir sistemle yönetilmemek olduğunu iddia edebiliyorsak umudumuzu başkanlık sistemine başlamaya ve ne bahasına olursa olsun bir an önce bu sistemi yerleştirmeye mecburuz demektir. Fakat şu ana kadar yapılan tartışmalarda kullanılan belli başlı argümanlar bu iddiaları taşıyor olmakla birlikte kanıtları henüz net bir biçimde ortaya koyamadılar. Yasama ve yürütme arasındaki sonu gelmez ve hatta çözülemez çekişmeler acaba salt parlamenter sistemden mi kaynaklanmıştır, yoksa egemen siyasi kültür, hükûmet sistemlerinin zorunlu uzantıları sayamayacağımız hele ülkemizde basit bir yasama faaliyeti ürünü olabilen ve anayasal bir himayeden dahi yoksun bırakılmış seçim sistemlerinin bu çekişmelerde azıcık ta olsa payı yok mudur? Kavramların kendisinden çok adına saygı beslenen bir toplumsal ve siyasi yapıda, içerişini boşalttığımız ve gelişigüzel doldurulmaya hazır bir ambar gibi beklettiğimiz demokrasi adına yapılan tüm yanlışların sebebi sadece sistem midir? Kurgusal dünyalarında siyaset oyununu hep aynı biçimde oynayarak, egemen siyasi kültürün otoriter kaynaklarından ilham alarak hatta bu kaynakları besleyip yeniden yeniden üreterek demokrasi diye bize rant kavgasının en çarpıcı örneklerini sunan siyasi partilerin hiç rolü yok mudur?

1961 Anayasamız klasik parlamenter rejime geçişin belgesidir.1982 Anayasası devlet başkanının yetkilerini 1961 Anayasası'ndakine göre bir hayli artırmıştır. 104. maddede sayılan yetkilerin pek çoğunun cumhurbaşkanınca tek başına kullanılabileceği dikkate alındığında bunun klasik parlamenter rejim ile öngörülen "tarafsız ve sorumsuz cumhurbaşkanı" statüsünü fazlasıyla aştığını görüyoruz. Türkiye, 1982 Anayasasıyla yürütmenin cumhurbaşkanlığı kanadında yaptığı yeni düzenleme ile neredeyse yarı-başkanlık sistemindeki devlet başkanlığını getirmiştir. O zaman yürürlükteki sistemimizin pek te başarılı olmayan bir yarı başkanlık sistemi olduğu da pekala iddia edilebilir. Tartışmanın aşırlıklı olarak yarı başkanlık sistemi üzerinde yoğunlaşması da, bugünkü anayasal düzende yarı başkanlığa yumuşak geçişi mümkün kılacak anayasal kurumlarımız olması nedeniyledir. Bir görüşe göre de Türkiye'nin siyasi kültürü, uyguladığı sistem ne olursa olsun başkancı bir kültürdür. Toplumsal eğilimimiz, anayasal kurumlarımızı karizma sahibi kişilerin güdümünde ve başarıları kurumsallaşmanın sonuçları olarak deşil kişisel başarılar biçiminde algılamak yönündedir. Türk siyasi tarihi, kişiler eksen alınarak yazılmış bir tarihtir. Demokratikleşme evrimimizi, anayasal gelişimimizi Atatürk, Bayar, Demirel, Evren gibi kişisel simgelerle özdeşleştirerek kavrarız. Demokrasimiz şiddet, sivil ve askeri makamlar arasında yapay da olsa son yıllarda ısrarla çıkartılan çatışmalar, uzun süreli ekonomik istikrarsızlık ve büyük sosyal ve ekonomik eşitsizlikler yüzünden tehlikededir. Dünyanın pek çok ülkesi de demokrasisi yönünden aynı tehlike ile karşı karşıyadır. Seçilmiş sivil liderlerin otoritesini zayıflatan faktörler demokrasinin pekişmesi önünde güçlü bir engel oluşturduğu gibi, etkin demokratik uygulamalar, güvenilir kurumlar, benimsenmiş ve kabul görmüş siyasal davranış kuralları ve yargısal usullerin yerleşmediği yerlerde de siyaset kişiselleşebilir.

Parlamenter sistemin başkanlık sistemine göre demokrasiyi korumaya ve geliştirmeye daha yatkın olduğunu söylemek istemiyoruz. İki yönetim tipi de ülkelere göre farklı uygulama özellikleri göstermekte, başarı ve başarısızlık açısından da genellemeye olanak tanımayan farklı sonuçlar yaratmaktadırlar. Bu çalışmada bugün dünyada var olan tek demokratik başkanlık modelinin işleyişi örnek alınarak başkanlık sisteminin Türkiye açısından başarılı olma olasılığı ve güçlü yürütme özleminin gerçek nedenleri ile olası sonuçları değerlendirilmiştir. Başkanlık sisteminin değişik biçimleri, iki başlı yürütme organına sahip ve fakat halk tarafından seçilen daha geniş yetkili bir devlet başkanlığı ihdası ile parlemantarizmden ayrılan yarı-başkanlık modelleri uygulandığı ülkelerin koşulları içinde ele alınsa idi çalışma çok geniş bir boyuta taşınabilirdi. Bu nedenle siyasal sistemlerin olası tüm değişik biçimlerini kapsaması mümkün olmayan ideal tipler ele alınmış ve Türkiye için çıkarımlar yapılmaya çalışılmıştır.

Elbette başkanlık sistemi Türkiye için bir model olarak düşünülebilir ve neler getirip götürebileceği açısından tartışmalara konu olabilir. Ancak bu tartışmayı başkanlık sisteminin Türkiye'nin kurtuluşu için elzem bir formül olduğu kabulünden hareketle geliştirmek, "Türkiye'nin siyasi sorunları ancak sistem değişikliği ile çözülebilir" varsayımını peşinen kabul etmeyi gerektirir. Bu ise bazı gerçeklerin gözardı edilmesi anlamına gelir. Öncelikle sistemden kaynaklanmayan sorunlar sistem değişikliği ile çözülemezler veya sistem değişikliği tartışmalarına aciliyet kazandıramazlar. Ayrıca hiçbir siyasi sistem kusursuz ve sorunsuz değildir. Her sistemin tıkanıklıkları, sıkıntıları, krizleri vardır. Sistemler kendi içlerinde bu sorunları aşmak için çabaladıkça evrime uğrar, değişir, her ülkenin kendi koşullarına özgü sorunları çözecek pratik malzemelerle zenginleşirler.

Ve son olarak, sorunları çözeceği iddiası ile sık sık sistemle oynamak, sorunların sürmesi halinde faturanın rejime çıkması ve demokratik rejimin tartışılır hale gelmesine yol açar ki, demokrasiler açısından en ciddi ve tehlikeli sorun da bu olsa gerektir. Bu nedenlerle, tartışmaların hangi sistemle sorunların çözüleceği noktasından sorunların niteliği noktasına kaydırılması ve sistem tartışmalarının yapılacaksa da bağımsız platformda yapılması doğru olacaktır. Demokratik kurumlar ve toplumun bu yönde gelişmiş kültürü ile beslenmediği takdirde kuramsal olarak ne denli mükemmel olurlarsa olsunlar sistemlerin başarı şansı yoktur. Demokrasiler güven temeline dayalı yönetim biçimleridir. Böyle bir sistemde geniş yetkilerle donatılmış olan güçlerin sisteme başlılığı, yaratıcılıklarının harekete geçirildiği bir ortam çok önemlidir. Demokratik ilkelere dayalı hükûmet sistemlerini başarıya götüren temel faktör, güçlerin müdahalelerden korunmuş olması, yönetimin işleyişi ve insan kullanımında liyakat unsurunun öne çıkarılmasıdır. Modern yönetim kurallarından uzaklaşmış ve toplumun gerisine düşmüş olan sistemler ülkenin gelişmesi için önemli bir ayak başı olur. Bu engeli kaldıracak ve gelişmenin önünü açacak çağdaş yönetim anlayışına göre biçimlenmiş bir sisteme ihtiyacımız olduğu doğrudur. Kendi elleriyle bozdukları sistemden kendileri de davacı olan yetkililerimiz korkarız, önerdikleri alternatif sistemleri de tahrif etmede öncülük üstleneceklerdir.

 

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

BOGDANOR Vernon; Multi-Party Politics and the Constitution, London, Cambridge University Press, 1983.

 

BRYCE James; Amerikan Siyasi Rejimi, Çev: Türkkaya Ataöv-Arif Payaslıoğlu, Türk Siyasi İlimler Derneği yayınları, Siyasi İlimler Serisi: 5, İstanbul 1962.

 

ÇAM Esat; Devlet Sistemleri, İstanbul 1987.

 

ÇAM Esat; Siyaset Bilimine Giriş; İstanbul 1977.

 

DIAMOND Larry - PLATTNER F. Marc; Demokrasinin Küresel Yükselişi (Derleme), Yetkin Yayınları, Ankara 1995.

 

DUVERGER Maurice;Siyasi Partiler,Çev.ErgunÖzbudun,3.bası,Ankara 1986.

 

ERDOĞAN Mustafa; "Başbakanlık Hükümeti mi?", AÜSBFD, C. XLIV, sayı: 3-4, 1989, s. 229-247.

 

EVCİMEN Günsev; "Başkanlık Hükümeti Sistemi: Ratio Politicası ve Türkiye", SBFD, C. 47, Ocak-Haziran 1992, Sayı: 2.

 

GENÇCAN Ömer Uğur; Başkanlık Rejimi, Adil Yayınevi, Ankara 1997.

 

GELLHORN Walter; Amerikan Hakları (Anayasa'nın Uygulanması), Çev. Ünsal Oskay, Türk Siyasi İlimler Derneği yayınları, Siyasi İlimler Serisi: 9, Ankara 1965.

 

HAMILTON-MADISON-JAY; Anayasa Üzerine Düşünceler (Federalistlerin Makalelerinden Seçmeler), Çev: Mümtaz Soysal, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, İstanbul 1962.

 

KALAYCIOĞLU Ersin; "Siyasal Rejim Tasarımı ve Demokrasi", İktisat Dergisi, Nisan 1999, Sayı:388, s.5-20.

 

KEYMAN Fuat; "Kriz, Seçimler ve Türkiye'de Demokratikleşme Olasılığı", İktisat Dergisi, Nisan 1999, Sayı: 3388, s. 21-27.

 

KUZU Burhan; Türkiye İçin Başkanlık Sistemi, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1997.

 

LIJPHART Arend; Çağdaş Demokrasiler, Çev: Ergun Özbudun-Ersin Onulduran, Yetkin Yayınları, Ankara.

 

LIPSON Leslie; Politika Biliminin Temel Sorunları, Çev: Tunçer Karamustafaoğlu, A.Ü.H.F.Yayınları, No: 3, Ankara 1973.

 

MAYO Henry; Demokratik Teoriye Giriş, Türk Siyasi İlimler Derneği yayınları, Siyasi İlimler Serisi: 6, Ankara 1964.

 

ÖZBUDUN Ergun - KALAYCIOĞLU Ersin - KÖKER Levent; Türkiye'de Demokratik Siyasal Kültür, Türk Demokrasi Vakfı, Ankara 1995.

 

ÖZBUDUN Ergun; "The Status of the President of the Republic Under the Turkish Constitution of 1982: Presidentalism or Parliamentarism?", in: State, Democracy and the Military: Turkey in the 1980s, Metin Heper-Ahmet Evin (eds.), deGruyter, Berlin 1988, pp. 215-238.

 

ÖZBUDUN Ergun; Türk Anayasa Hukuku, 2. bası, Yetkin yayınları, Ankara 1990.

 

SARTORI Giovanni; Karşılaştırmalı Anayasa Mühendislişi, Çev. Ergun ÖZBUDUN, Yetkin yayınları, Ankara 1997.

 

SARTORİ Giovanni; Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çev: Tunçer Karamustafaoğlu-Mehmet Turhan, Türk Demokrasi Vakfı, Ankara 1993.

 

TANÖR Bülent; Demokratikleşme Perspektifleri,TÜSİAD Raporu,Ocak 1997.

 

TEZİÇ Erdoğan; Anayasa Hukuku, 2. bası, Beta Yayınları, İstanbul 1991.

 

TUNAYA Tarık Zafer; Siyasi Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul 1975.

 

TURHAN Mehmet; Hükümet Sistemleri ve 1982 Anayasası, D.Ü.H.F. Yayınları, No: 9, Diyarbakır 1989.

 

TURHAN Mehmet; "Parliamentarism or Presidentialism? Constitutional Choices for Turkey", A.Ü.S.B.F. Dergisi, Cilt: 47, Ocak-Haziran 1992, Sayı: 1-2, s. 153-168

 

TURHAN Mehmet; "The Constitutional Consequences of Multi-Party Politics in Parliamentary Governments", Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 3, 1985, s. 169-199.

 

WILSON Woodrow; Seçme Parçalar, Çev: Nermin Abadan, Türk Siyasi İlimler Derneği yayınları, İstanbul 1961.

 

YANIK Murat; Başkanlık Sistemi ve Türkiye'de Uygulanabilirliği, Alfa, İstanbul 1997.