1990’lı yılların başlarına kadar altı ülkeyi (Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Romanya ve Yugoslavya) kapsayan Balkanlar, dünyanın en önemli jeopolitik ve jeostratejik noktalarında yer almaktadır. Bu nedenle tarihin her döneminde çeşitli istilalara hedef olarak, büyük devletlerin ilgisini çekmiştir.
500 yılı aşkın bir süre Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında kalan bölge, 1789 Fransız Devriminin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımından fazlasıyla etkilenmiş ve bölge milletleri, XIX’uncu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bağımsızlık hareketlerine başlamışlar ve bazı Avrupa devletlerinin de desteğini alarak Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlardır. Bağımsızlık kazanarak, Osmanlı Devletinden kopma süreci, 1829 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığı ile başlamış ve 1913 yılında Arnavutluk’un bağımsızlığını almasıyla sona ermiştir.
Çalışmamızın amacı, Balkanların kısa bir tanımını yaptıktan sonra Balkan milletlerinin Osmanlı’dan kopuş aşamalarını ve bu aşamalarda büyük Avrupa devletlerinin rollerini, 1829-1913 yılları arasında tarihi bir perspektif içinde incelemektir.
Balkanların coğrafyacılar tarafından genel olarak kabul edilen sınırı şu şekildedir: Balkanlar, güney ucu Yunanistan’ı içine alacak şekilde Adriyatik Denizi, Ege Denizi ve Trakya’yı içine alarak Karadeniz ile sınırlı olan bölgedir.
Üç tarafı denizle çevrili olan Balkanların en büyük özelliği dağların çoğunlukta olmasıdır. Gerçekte “Balkan” kelimesinin anlamı da “dağ”dır. Adriyatik Denizine paralel olarak uzanan Dinarik Alpler, Pindos, Mora, Rodop, Balkan Dağları ve Tuna’nın kuzeyinde sınır oluşturan Karpatlar bölgeye şekil veren önemli dağlardır. [1]
Balkan Yarımadası, Avrupa’nın kapısı ve önemli bir geçidi olması nedeniyle son derece stratejik bir öneme sahiptir. Bölge, Avrupa’yı Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Anadolu üzerinden Asya’ya bağlamaktadır. [2] Bu özelliği yüzünden, diğer bir deyişle, Avrupa ile Asya arasında sınır çizgisi üzerinde bulunduğundan Balkan Yarımadası, her çeşit istila için doğal bir geçit ve yayılma yolu olmuştur. [3] Tarihin her döneminde güney-doğudan, kuzey-doğudan ve kuzeyden gelen kavimlerin istilasına uğramıştır. [4]
Coğrafi şartlar, çok çeşitli etnik yapısı, din ayrılıkları daima bir çatışma konusu olmuş ve küçük bir bölgede yerleşmiş bulunan Balkan ülkelerini karışıklıklara itmiştir. Ayrıca her bir etnik grubun arkasında dindaş, hatta soydaş bir devlet bulunmuştur. Bu devletler, siyasi emellerini gerçekleştirmek için buradaki karışıklıkları körüklemişlerdir. [5]
II-XIX’UNCU YÜZYILDA AVRUPALI DEVLETLERİN BALKAN POLİTİKALARI
Balkanlar özellikle XIX ’uncu yüzyılın ilk yarısından itibaren büyük devletlerin çatışmalarının odak noktası haline geldi. Çünkü tarih göstermiştir ki, dışarıdan Balkanlara hakim olan devlet, Batıda Avrupa’yı, Doğuda ise Rusya’yı tehdit etme gücüne sahiptir.
XIX’ uncu yüzyılda beş büyük Avrupa Krallığı, Avrupa ve Balkanlar üzerinde çeşitli politikalarla üstünlük sağlama yarışındaydı: Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya ve Prusya. Balkanlarla en çok ilgilenen Rusya’nın amacı, Akdeniz’e inmekti. Bu amacını gerçekleştirmek için Balkanları himayesi altına almak istiyordu. Aynı amacı güden Avusturya ile bu bölgede çatışma durumuna gelmiştir. İngiltere, geleneksel İmparatorluk yolunu korumak için Balkanlarla ilgiliydi. Fransa ise, kendi sömürge imparatorluğunu kurmak için Balkanları kullanmak istemiştir. Konumuz açısından bu devletlerin politikalarını ayrı ayrı incelemek yerinde olacaktır.
1-Rusya: Rusya, Avrupa siyasetinde önemli bir rol oynamaya başladığından beri, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamayı ana politikası olarak kabul etmişti. Bunun için de üç yol takip etmiştir:
(i)Osmanlı topraklarını Rusya’ya katmak;
(ii)Bunu yaptığı zaman, aynı toprakları ilgili Avrupa devletleri ile paylaşmak;
(iii)Osmanlı toprakları üzerinde muhtar veya bağımsız devletler kurulmasını sağlamak ve bu devletleri kendi himayesi altına almak. [6]
Bu politikanın mimarı, Petro’dan sonra yönetimi alan II. Katharina’dır. II. Katharina, Rus dış politikasına bir genişlik getirmiştir. Rusya, XVIII’inci yüzyılın başlarından itibaren önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmiş, sonra da Kafkaslara, Boğazlara ve Balkanlara inme politikası gütmeye başlamıştır. Bu, Rusya’nın “Akdeniz’e açılma” isteğinin doğal bir sonucudur. Rus yöneticileri öteki Avrupa devletleri ile yarışabilecek duruma gelmek için sıcak denizlere açılmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlardı. [7]
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşması, bu amaçların gerçekleşmesinde önemli bir adım teşkil etmiştir. Söz konusu Andlaşma ile Rusya, Ortodoks mezhebinden Hıristiyanları himaye hakkını elde ederek, Osmanlı’nın içişlerine müdahale fırsatını yakalamıştır. Rusya, bundan sonra Avrupa’da Osmanlı himayesindeki toplulukları ayaklanmaya teşvik etmiştir. [8]
Rusya bu şekilde “Akdeniz’e açılma” politikasını gerçekleştirmek amacıyla Balkan milletlerini himayesi altına almaya çalışırken, XIX’uncu yüzyıldaki, Osmanlı-Rus savaşlarının hemen hepsi de Balkanlardan kaynaklanmıştır. XVIII’inci yüzyılın sonlarından ve XIX’uncu yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu içindeki milliyetçilik hareketlerinde Rusya önemli bir rol oynamış ve kendi politikası doğrultusunda zaman zaman diğer Avrupa devletleri ile birlikte Osmanlı Devletine karşı olmuş veya tam tersi diğer Avrupa devletlerine karşı Osmanlı Devletini savunmuştur.
2-İngiltere: İncelenen dönem içinde İngiltere’nin Balkanlar ile ilgisi geleneksel İmparatorluk yolu üzerinde düşman ve güçlü bir devletin Akdeniz’e hakim olmaması şeklinde idi.
XIX’uncu yüzyılın başlarına kadar İngiltere, Osmanlı Devletinin durumuyla fazla ilgili değildi. Çünkü Osmanlılar güçlü oldukları sürece bu yolun bekçiliğini yapıyorlardı. [9] Fakat II. Katharina ve Avusturya Kralı II. Jozef, 1781 yılında Osmanlı ülkesini taksime uğratacak olan “Grek Projesi”ni kararlaştırmışlar ve aynı zamanda Rusya, Osmanlı Devleti ile andlaşmalarını hiçe sayarak bağımsız Kırım’ı kendi hudutları içine almıştı. Osmanlı Devleti ise bu olay karşısında 1787 yılında Rusya’ya savaş açmıştı. Bunun üzerine İngiltere, Rusya’nın Osmanlı’ya karşı giriştikleri her savaşta biraz daha güneye kaydıklarını görünce, Rusya’nın kendisi için kuvvetli bir rakip olacağını anlamış ve ilk defa Osmanlı’nın mukadderatı ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. [10]
İngiltere’yi Osmanlı Devletinin mukadderatı ile yakından ilgilenmeye sevk eden nedenlerden biri de Napolyon’un 1798 yılında Mısır’a çıkmasıdır. Napolyon’un Mısır’a çıkması üzerine İngiltere, artık Osmanlı yönetiminin yeterince güçlü olmadığını, Hint yolunun güvenliğini kendi başlarına sağlayamayacağını anlamış ve bundan sonra da Rusya’nın Boğazlar ve İstanbul’a, Fransa’nın da Orta Doğu’ya yerleşmelerini önlemek amacıyla, Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü koruma politikası izlemeye başlamıştır. [11]
İngiltere, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasını önlemek için çeşitli yollar denemiştir. Birinci olarak, yabancı bir devlet Osmanlı topraklarını ele geçirmek istediğinde, Osmanlı Devletinin yanında yer almıştır. Bu, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa isyanında olduğu gibi diplomatik ya da Kırım Savaşında olduğu gibi hem diplomatik hem de askeri olmuştur. İkinci olarak, Rusya ve Fransa’nın Ortodoks ve Katoliklerin durumunu bahane ederek, Osmanlı’nın içişlerine karışmalarını önlemek için Osmanlı Devletini ıslahata zorlamıştır. [12] İngiltere’nin bu politikası, yani Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü koruması, 1878 Berlin Konferansına kadar devam etmiştir.
3-Fransa: İngiltere ve Rusya kadar Fransa da Osmanlı İmparatorluğu ile yakından ilgili idi. Fransa, Atlantik ötesindeki sömürgelerini XVIII’inci yüzyılda İngiltere’ye kaptırdıktan sonra Akdeniz’de Kuzey Afrika’yı ve Orta Doğu’yu içine alan bir sömürge imparatorluğu kurma hevesine kapılmıştı. [13]
17 Ekim 1797 tarihinde Avusturya ve Fransa arasında imzalanan Campo Formio Barış Andlaşması, Osmanlı-Fransız ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu Andlaşma ile Fransa, Yedi Ada ve Dalmaçya’yı ele geçirmiş ve tarihte ilk defa olarak Osmanlı İmparatorluğu ile karadan komşu olmuştu. Böylece ilerideki bölüşmeye aktif olarak katılacak duruma gelmişti. Fransızlar, Yedi Ada’ya yerleştikten sonra Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki faaliyetlerine başlamışlar, 1798 Temmuzunda Mısır’a asker çıkarmışlardır. Bu olay, Rusya ile İngiltere’yi telaşlandırmış ve bu devletleri Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşma yapmaya sevk etmiştir. [14]
İngiltere’yi sömürge yolları üzerinde vurmak için Fransa’nın Mısır’a asker çıkarması, çıkarları birbirine zıt olan Osmanlı-Rusya-İngiltere arasında işbirliği meydana getirmiş ve Osmanlı İmparatorluğu her iki devletle de birer ittifak andlaşması imzalamıştır. [15] Bu, Osmanlı-Rus ilişkileri açısından oldukça ilginçtir. Rusya, tarihinde ilk defa olarak Boğazlardan geçiyor ve Akdeniz’e iniyordu. [16]
Bu gelişmelerden sonra Fransa’nın 1856 Paris Andlaşmasından sonra ilginç bir hayale kapıldığı gözlenmiştir. III. Napolyon, hürriyet fikirlerini teşvik ederek, kurulacak milli devletlerin Fransa’nın himayesinde kurulmasını ve kendi siyaseti etrafında toplanmalarını mümkün görmekte idi. Bu da bir çok milleti bünyesinde bulunduran Osmanlı devletini özellikle Balkanlarda Fransa’nın karşısına çıkarıyordu. [17]
4-Avusturya: Avusturya, XVII’nci yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devletine karşı Rusya ile birlikte savaşmış, iki devlet, Osmanlı topraklarını birlikte paylaşmışlardı. Bundan başka Avusturya, Osmanlı İmparatorluğunda birçok ticari ayrıcalıklara ve Osmanlı Devleti sınırları içindeki Katolikleri ve din adamlarını korumak haklarına da sahip olmuştu. Ayrıca Avusturya, bir Orta Avrupa ülkesi olarak, Osmanlı Avrupasında doğuya doğru genişlemek ve denizlere inmek politikası güdüyordu. [18]
XIX’uncu yüzyıla gelindiğinde Avusturya, Balkanlarda ilerlemeyi durdurarak, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü koruma politikası izlemeye başlamıştır. Çünkü Rusya’yı daha fazla kuvvetlendirmek, Osmanlı Slavlarını Rus nüfuzu altına düşürmek, Osmanlı ile aynı yapıya sahip olan Avusturya’nın da Rusya karşısında zayıflaması demekti. Bundan dolayı 1791 Ziştov Barışından [19] sonra Osmanlı ile Avusturya Birinci Dünya Savaşında her ikisi de parçalanana kadar savaş yapmamışlardır. [20]
1871 yılında Alman ve İtalyan milli birliklerinin kurulmasına engel olamayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, [21] statükonun korunması taraftarı olmasına rağmen faaliyetlerini Balkanlara yöneltti ve bu bölgede genişleme yoluna gitti. Böylece bölgede Avusturya ve Rusya çatışma haline geliyordu.
5-Prusya: 1790 yılında Osmanlı Devletinin bir Hıristiyan devletle karşılıklı taahhütler yüklendiği ilk ittifak andlaşması Prusya ile İstanbul’da imzalanmıştır. [22] Bu Andlaşma, Avusturya ve Rusya’nın Osmanlı Devleti ile savaşmaları üzerine, bu savaşı durdurmak ve Osmanlı Devletine yardım etmek için imzalanmıştır.
Prusya, bu İttifak Andlaşmasından sonra Osmanlı Devleti ile fazla ilgilenememiştir. Bu dönemde Alman milli birliğini kurmakla meşguldü. Prusya, ancak 1871 yılında parçalanmış olan Alman ülkelerini bir araya getirerek Alman birliğini sağlayabilmiştir. Bu tarihten sonra Alman İmparatorluğu Avrupa’da büyük bir güç olarak ortaya çıkmış ve diğer büyük Avrupa devletleri ile bölgede rekabete girişmiştir.
III-XIX’UNCU YÜZYILDA BALKANLARDA BAĞIMSIZLIK HAREKETLERİ
1789 Fransız İhtilalinden sonra Napolyon Bonapart’ın yirmi yıla yakın bir süre kendi isteğine göre çizdiği Avrupa haritası, Napolyon’un 1814 yılında İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya koalisyonu tarafından kesin bir yenilgiye uğratılmasıyla 1815 yılında Viyana’da toplanan kongre tarafından yeniden düzenlendi.
Bu Kongrede en etkili kişiler Avusturya Başbakanı Metternich ile Fransa Dışişleri Bakanı Talleyran’dı. Liberal ve milliyetçi akımlardan büyük korku duyan Metternich, Kongre sırasında Avrupa’da Fransız İhtilali öncesi rejim ve devletlere dönüşü sağlamaya çalışırken, Talleyrand da Fransa’nın eski sınırlarını korumak amacı peşinde koşmuştur. Talleyrand’a bu konuda en çok İngiltere yardımcı olmuştur. Çünkü Fransa’nın sınırlarının küçülmesi durumunda, Avrupa’daki dengenin Rusya ve Avusturya lehine değişmesinden korkuyordu. [23]
Viyana Kongresinin uzun çalışmaları sonucu ortaya çıkan kararlar, Kongreden kazançlı çıkan dört büyük devletin dışında kalan devletler tarafından tepki ile karşılanmış ve ilk fırsatta ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak görülmüştür. [24]
Viyana sistemi, siyasal tutuculuğa dayanmaktaydı. Metternich ve arkadaşlarının kurduğu sistemin iki zayıf yönü vardı: Biri, Osmanlı Devleti sorunu, diğeri ise çizilen sınırların doğal ve milli sınırlar olmamasıydı. Rusya, Osmanlı Devletinin Avrupa’daki toprakları üzerinde genişleme emellerine başlayıp, burada Avusturya ile çatışma olasılığı ortaya çıkınca ve Balkanlarda Rusya’nın da desteklediği milliyetçilik akımları güçlenmeye başlayınca Viyana sistemi de çöktü. [25]
Viyana sisteminin kurulmasından sonra Avrupa’da milliyetçi ve liberal akımlar gittikçe artmaya başladı. Bunun çok çeşitli ırk, din, dil ve kültürlere sahip Osmanlı İmparatorluğunu etkilemesi kaçınılmazdı. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Osmanlı bünyesindeki yabancı unsurlar arasındaki milliyetçilik hareketleri Fransız İhtilalinden önce de olmuş ve bu hareketler Avrupa’daki büyük devletlerin kışkırtmaları sonucu gerçekleşmiştir.
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşının birinci yılında Baltık’tan kalkan bir Rus donanması Akdeniz’e gelerek, Mora halkını ayaklanmaya teşvik etmiş ve bunun sonucu olarak Mora’da bir isyan patlak vermiştir. [26]
1787-1792 yılları arasında Avusturya ve Rusya, Osmanlı Devleti ile yapılan savaştan önce “Grek Projesi” ile eski Bizans’ı yeniden canlandırmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu himayesindeki Rumları ve Sırpları kışkırtarak, ayaklanmaya sevk etmişlerdir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bu iki devletin faaliyetleri yalnızca Yunanlılarla sınırlı kalmamış Sırpları da içine almıştır. [27]
1789 Fransız İhtilalinden sonra, Napolyon’un Yedi Ada’ya yerleşmesiyle, Napolyon Rumları Osmanlı Devletine karşı kışkırtmıştır. Daha sonra Fransa’nın Yedi Ada’dan çekilmesi ile bu bölgeye Rusya gelmiştir. Bu kez de Rusya Rumları kışkırtmaya başlamıştır. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hıristiyan toplumlar içinde büyük devletler tarafından yapılan propaganda sonucu milliyetçilik akımı hızla yayılmıştır. Bu da İmparatorluğun parçalanmasına varan yolu açmıştır. Balkan milletlerinin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılması önce muhtariyet kazanmak biçiminde olmuş ve daha sonra muhtariyet, tam bağımsızlığa dönüşmüştür. Bağımsızlığını ilk kazanan Balkan devleti Yunanistan’dır.
1-Yunanistan’ın Bağımsızlığı
Yunanistan’ın bağımsızlığını alması, Osmanlı Devletinde yeni bir süreci başlatmıştır: Ulusal azınlıkların bağımsızlıklarını alarak ayrılmaları süreci. Gerçekten, Yunanistan’ın bağımsızlığını almasından sonra Birinci Dünya Savaşına kadar Osmanlı sınırları içindeki Balkan ulusları teker teker bağımsızlıklarını almışlardır. [28]
Yunanlıların bağımsızlık hareketleri III. Selim devrinden itibaren fikir sahasındaki faaliyetlerle kendisini göstermiştir. Yukarıda da bahsedildiği üzere Rumların ayaklanmalarında en etkili rolü Rusya ve Fransa oynamıştır. Bu dış tesirler yanında, VIII’inci yüzyılın sonlarına doğru Yunan aydınları da Yunanistan’ı ve hatta Bizans İmparatorluğu ülkelerini Türklerin elinden alıp eski imparatorluğu canlandırmak hayaline kapılmışlardır. Bu büyük hayale “Megali İdea” diyorlardı. [29]
İsyanı örgütleyen, 1814 yılında Odesa’da kurulan “Filiki Eterya”dır. Örgüt daha sonra “Etnik-i Eterya Cemiyeti” adını alacaktır. 1818’den itibaren Filiki Eterya’nın üye sayısı artmış ve merkezi İstanbul’a taşınmıştır. Örgütün amacı, Rumları ayaklandırmaktı. Örgütün başında Rus Çarının yaverliğini yapan Alexander İpsilanti bulunuyordu. Osmanlı padişahının bu arada Tepedelenli Ali İsyanı ile meşgul olmasını iyi bir fırsat olarak gören İpsilanti, 6 Mart 1821 tarihinde Eflak ve Buğdan’ı istila etti. İpsilanti bu suretle Rus yardımını sağlamayı ve diğer Ortodoks toplumları ayaklandırarak, Balkanlarda genel bir ayaklanma çıkarmayı ümit etmişti. Fakat bu gerçekleşmedi. Haziran ayında Osmanlı kuvvetleri İpsilanti’yi bozguna uğrattılar. [30]
Eflak-Buğdan’daki ayaklanma teşebbüsünden hemen sonra Mora’daki Rumlar ayaklandılar ve ayaklanma kısa sürede genişleyerek adalara kadar yayıldı. Mora’daki isyanın yönetimini büyük papazlar ele almışlardı. Bu da isyanın dini ve ulusal bir karakter almasına yol açmıştır. Ayrıca, Ege Denizindeki adalarda bulunan Rumlar da ayaklanmayı Ege Adalarına yaymışlardır. Bu suretle Rum isyanı ile birlikte Ege Denizinde Türk-Yunan egemenlik savaşı da başlamış oldu. [31] Ayaklanmanın başına Dimitri İpsilanti geçti ve 1821 Haziranında ayaklanmanın yönetimini ele aldı. [32]
Mora’daki bu isyan karşısında Osmanlı Padişahı II. Mahmud, İstanbul’daki Fener Patriği V. Gregorius’u Yunan isyanında parmağı olduğu yolundaki bilgiler üzerine Patrikhanenin kapılarından birinde remi kıyafeti ile idam ettirdi. Bu durum, Rusya’yı ve Avrupa’yı bir yandan Viyana Kongresi ilkelerine sadık kalmak, diğer yandan da Hıristiyanlık duygusunun telkin ettiği “Osmanlı’ya müdahale” isteği arasında seçim yapmak durumunda bıraktı. Ancak Avrupa kamuoyunun Yunan ayaklanmasıyla yakından ilgilenmesi, hükümetlerin kayıtsız kalmasını güçleştirdi ve Batılı devletlerin tutum değiştirmesini kaçınılmaz hale getirdi. [33]
Osmanlı Hükümeti, Rum isyanını bastırmaya çalışmasına rağmen bunu bir türlü beceremiyordu. 1824 yılına gelindiğinde çarpışmalar bütün hızıyla devam ediyordu. Bunun üzerine Avusturya’nın tavsiyesi üzerine Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istendi. Mehmet Ali Paşa, Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla yardım etmeyi kabul etti. Bu şartın gerçekleşeceğine dair Padişahtan güvence alması üzerine oğlu İbrahim Paşayı Mora’ya gönderdi. İbrahim Paşa, kolaylıkla Mora’yı asilerden temizledi. Artık Rum isyanları sona ermiş görünüyordu. Fakat tam bu sırada Avrupa’da büyük devletlerin işe karışmalarıyla isyan yeni bir safhaya girdi. [34]
Yunan isyanlarına büyük Avrupa devletlerinin karışması döneminin öncüsü Rusya oldu. Aralık 1825’de Çar Alexander ölmüş, yerine I. Nicola geçmişti. Nicola, Yunan isyanlarına büyük ilgi duyuyordu. Ayrıca Mehmet Ali’nin Mora ve Girit’e yerleşmesini Rus politikasına ters buluyordu. Rusya, Avusturya ile bir andlaşma yaptıktan sonra, 1812 tarihli Bükreş Andlaşmasının yürütülmesi şekline itiraz ederek, Bab-ıali’ye bir ültimatom verdi. Bab-ıali, Yunan isyanlarına yabancı müdahaleyi önlemek için itiraz konusu üzerinde görüşmeler yapılmasını istedi ve bu görüşmeler sonunda 7 Ekim 1826 tarihinde Akkerman Andlaşması [35] imzalandı. [36]
Bu Andlaşmaya göre:
-Sırbistan’ın muhtariyeti onaylanacak ve bir anayasa verilecekti;
-Eflak ve Buğdan’a, Rusya’nın onayı alınarak, yerli beylerden bir voyvoda atanacaktı;
-Rumeli ve Kafkasya sınırlarında, Rusya lehine bazı düzeltmeler yapılacaktı;
-Osmanlı Devleti, Rus ticaret gemilerine, Osmanlı denizlerinde ve sularında serbestçe dolaşma hakkı verecekti.
Görüleceği üzere bu Andlaşmanın Yunan isyanı ile hiçbir ilgisi yoktur. Bununla Rusya, Balkanlarda Osmanlı Devletinin güçsüzlüğünden faydalanarak avantaj sağlamış oldu. Bundan sonra Rusya, İngiltere ile görüşmelere başladı. İngiltere, 1798 yılından beri Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma politikası takip ediyordu. Ancak Yunan isyanı geliştikçe ve İngiltere’de halk asilere taraftar çıkınca, İngiltere Dışişleri Bakanı Canning, Mart 1823’de Yunan asilerini İngiltere’nin bundan böyle muharip kabul ettiğini açıkladı. Ayrıca, Mehmet Ali Paşanın Mora seferi de İngiltere’yi rahatsız etti. Mısır Valisinin güçlü bir şekilde Doğu Akdeniz’e yerleşmesi, İngilizlerin geleneksel İmparatorluk yolu için tehlike arz etmekteydi. Doğu Akdeniz’de Kuvvetli bir Mısır paşası veya kuvvetli bir Rusya yerine, zayıf bir Osmanlı Devleti ile küçük bir Yunanistan’ın bulunması İngiltere’nin çıkarlarına daha uygundu. Bu düşünce ile İngiltere, Rusların görüşme teklifini kabul etti. İngiltere ve Rusya St. Petersburg’da görüşmeler yaptılar ve sonuçta 4 Nisan 1826’da “St. Petersburg Protokolü”nü imzaladılar. Protokole göre, Yunanistan, Osmanlı Devletine vergi ile bağlı muhtar bir devlet haline getirilecek ve bütün Türkler Yunanistan’dan çıkartılacaktı. [37]
Bağımsız bir Yunanistan kurulması yönünde ilk adımı teşkil eden bu Protokolden kısa bir süre sonra İngiltere, Rusya ve Fransa arasında 6 Temmuz 1827 tarihinde Londra Andlaşması imzalandı. Londra Andlaşması ile Osmanlı Devleti St. Petersburg Protokolünü kabul ettiği taktirde asilerle Bab-ı ali arasında bir mütareke yapılacağı, bundan sonra Yunanistan Devletinin kurulacağı, kabul etmediği taktirde de Protokolü imzalayan üç devletin Yunan asilerine yardım ettikten başka, Osmanlı Hükümetini yola getirmek için onu baskı altında bulunduracakları şeklinde kararlar alındı. [38]
Osmanlı Devleti, Yunan isyanını kendi iç meselesi saydığından dolayı, bu Andlaşmayı hemen reddetti. Bunun üzerine Protokole imza atmış olan devletler harekete geçtiler ve Akdeniz’deki İngiliz ve Fransız donanmaları Rus filosuyla birlikte Mora’yı ve Çanakkale Boğazını abluka altına aldılar ve Mehmet Ali Paşanın Mısır’dan göndereceği takviye kuvvetlere engel olmak amacıyla 20 Ekim 1827 tarihinde Navarin’deki Osmanlı donanmasını ateşe verdiler. [39] Bundan sonra üç devlet, Mora’nın boşaltılması için 9 Temmuz 1828 tarihinde kendi aralarında bir protokol imzaladılar. Bunun arkasından İbrahim Paşa, Mora’daki askerlerini Mısır’a çekti. Mora tamamen kontrol altına alındıktan sonra, yine aynı üçlü 22 Mart 1829’da Londra’da bir protokol imzalayarak Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul ederek, yeni devletin sınırlarını tespit ettiler. Bu arada da Rusya, Osmanlı Devletine savaş açtı. [40]
Osmanlı-Rus Savaşı, Rusların lehine gelişti. Çünkü Osmanlı Devleti, donanmasını Navarin’de kaybetmiş ve iki yıl önce de Yeniçeri Ordusu kaldırılmıştı. Yeni ordu savaş için henüz hazırlıksız ve yetersizdi. Sonuçta, Osmanlı Devleti, Rusya’nın isteklerini kabul ederek, bu devletle 14 Eylül 1829’da Edirne’de bir andlaşma imzaladı. Edirne Andlaşmasının [41] Balkanlarla ilgili kısımları şu şekildedir:
-Eflak ve Buğdan’a yeni haklar tanınacak, Eflak ve Buğdan beyleri kayd-ı hayat şartıyla atanacak, Türk askerleri bundan böyle iki eyalette de bulunmayacaktı;
-Akkerman Andlaşması ile Sırbistan’a tanınmış olan imtiyazlar, bu Andlaşma ile tekrar edilmiştir;
-Osmanlı Devleti, 22 Mart 1829 tarihinde Yunan sorununun çözümlenmesi hususunda İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanmış olan Londra Protokolünü tanımayı kabul edecektir.
Bu suretle Osmanlı Devleti, Yunanistan’ın kurulduğunu kabul ediyordu. Edirne Andlaşmasından sonra Osmanlı, 1830 yılında imzalanan Londra Andlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını resmen kabul edecektir. Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesiyle Osmanlı İmparatorluğundan ilk kopma meydana gelmiş oluyordu. Bağımsız Yunanistan, bundan sonra “Megali İdea” çerçevesinde topraklarını genişletmek için Osmanlı Devleti ile sık sık çatışma içine girecektir.
2-Eflak-Buğdan Ayaklanması ve Romanya’nın Ortaya Çıkması
Eflak ve Buğdan Prenslikleri, Osmanlı hakimiyetine girene kadar çeşitli milletlerin istilalarına maruz kaldı. Ancak XV’inci yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu bu bölgelerde varlığını hissettirmeye başladı.
1393 yılında Osmanlı Padişahı Sultan Beyazıt’ın orduları Tuna Nehri kıyılarına ulaşmıştı. Eflak Voyvodası Mircea, 1389’da tehlikeyi daha önce gördüğü için birliklerinden bir bölümünü Sırpların yardımına göndermiş ve Kosova Savaşında Sırpların yanında savaşmıştır. Beyazıt, 1394 yılında Eflak Voyvodasının bu hareketine karşılık olarak, Tuna’yı geçti ve Orşova’ya ulaştı. Ardından Prensliği istila ederek Eflak ordularını Kroiva yakınındaki Rovin bölgesine çekilmeye zorladı. Mircea’dan sonra voyvoda olan I. Vlad, Osmanlı Devletine vergi ödemeyi kabul etti. 1396’da Osmanlılar Vidin Bulgar Prensliğini ele geçirdikten sonra Tuna boyunca Eflak, Osmanlı İmparatorluğu ile komşu oldu. Tahta yeniden çıkan Mircea, Osmanlıların 1402 Ankara yenilgisinden faydalanarak, Silistre ve Dobruca’nın bir bölümünü geri aldı. 1413’te I. Mehmet, İmparatorluğun birliğini yeniden sağlayınca Mircea, Osmanlı İmparatorluğuna yılda 3000 düka vergi ödemeyi kabul etti. Mircea’nın 1418’de ölümüyle Osmanlı, Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. I. Mehmet Eflak tahtına II.Dan’ı geçirdi. Böylece 1419 yılından itibaren Eflak, Osmanlı İmparatorluğu etkisi altına girmiş oluyordu. [42]
Eflak Prensliğinden sonra Osmanlılar, epey uzakta olan Orta Karpatların, Dinyestre Nehri ile dağlık bölge arasında kalan Buğdan’a ilgi duymaya başladılar. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Buğdan’a bir ültimatom göndererek Voyvoda Petru Aron’dan kendisine boyun eğmesini istedi. Buğdanlılar uzun tartışmalardan sonra Osmanlı Padişahının isteklerini kabul ettiler. II. Mehmet, 9 Haziran 1456’da yayınladığı bir fermanla 2000 düka-altınlık bir vergi ödemesi kaydıyla savaş durumunu sona erdirdi. Resmi olarak 1456 yılından itibaren Buğdan, Osmanlı İmparatorluğuna bağlı hale geldi. [43]
Yüzyıllarca Osmanlı hakimiyeti altında kalan Eflak ve Buğdan’da XIX’uncu yüzyıldan itibaren Rusya’nın da etkisiyle birleşik, ulusal bir Romanya kurulmasına hız verildi. Bu fikir ilk olarak küçük toprak beylerinden çıktı ve daha sonra diğer gruplar arasında da yayıldı. 1838 yılından itibaren Eflak ve Buğdan’da gizli teşkilatlar kurulmaya başlandı. Avrupa’da cereyan eden 1848 ihtilalleri, bu iki Osmanlı eyaletinde son derece heyecan uyandırdı. [44] Buğdan’da, bağımsızlık ve Eflak ile Buğdan’ın birleşmesini isteyenler ayaklandılar. Daha sonra bu Eflak’a sıçradı. Bu ayaklanmalar bastırılmakla birlikte, bağımsızlık taraftarları bir anayasa yayınlamaya muvaffak oldular. Ayaklananlar aynı zamanda bir de geçici hükümet kurdular. Geçici hükümet Rusya’nın egemenliği altına girmek yerine, bazı hususlarda Osmanlı Devletine bağlı kalmak istiyordu. Fakat Osmanlı Devleti, Rusya’nın baskısı ile Eflak ve Buğdan olaylarını tanımadığını ilan etti. Rusya ile 1849 yılında yapılan Balta Limanı Andlaşması ile Rus Çarı ve Osmanlı Padişahı, Eflak ve Buğdan’ı devrimci ilkelerden ve anarşi hareketlerinden korumak için beraber çalışmayı kabul ettiler. Eflak ve Buğdan beyliğine, Osmanlı Hükümeti ile Rus Hükümeti arasında kararlaştırılacak adaylar, yedi yıl için Osmanlı Padişahı tarafından atanacaktı. [45] Kısaca, Romen ülkelerinde 1848 ihtilallerinin başarısızlığı, Rusya ve Osmanlı Devletinin bir araya gelerek oluşturdukları karşı birlikten kaynaklandı. [46]
1853 yılında başlayan ve 1856 Paris Andlaşması [47] ile sona eren Kırım Savaşı, bu iki eyalete yani Eflak ve Buğdan’a aradıkları fırsatı verdi. Paris Andlaşmasına göre, Eflak ve Buğdan muhtariyet kazanıyor ve bu muhtariyet devletlerin ortak garantisi altına konuyordu. Her iki eyaletin de kendilerine özgü birer milli meclisi olacak ve hiçbir devlet Eflak ve Buğdan’ın iç işlerine karışmayacaktı.
Paris Andlaşması ile muhtariyet kazanmalarına rağmen, halkın büyük çoğunluğu Latin ırkından ve Katolik olan Eflak ve Buğdan’da güçlü bir birleşme eğilimi vardı. Kırım Savaşından yenik çıkan ve buralar üzerinde hakimiyet kurmak isteyen Rusya ile Katoliklerin koruyucusu olarak ortaya çıkan III. Napolyon da bunları desteklemeye başladılar. [48] İngiltere ise, geleneksel politikasının bir sonucu olarak Avrupa'da dengenin sağlanmasını istiyordu. Eflak ve Buğdan’ın birleşmeleri, diğer milletlerin de birlik ve bağımsızlıklarına örnek olacağından Avrupa’da denge kökünden bozulacaktı. Bu nedenle İngiltere, Romen birliğinin kurulmasına taraftar görünmüyordu. Avusturya, Osmanlı İmparatorluğu gibi türlü mezhep ve ırklardan oluştuğu için milliyet fikirlerine ve milli devletlerin kurulmasına daima karşı çıkmıştır. Bundan dolayı Eflak ve Buğdan’ın birleşmelerini istememiştir. Prusya ise, Avusturya ile bir takım sorunlar yaşadığı için bu birleşmeyi istiyordu. [49]
Bu gelişmeler neticesinde Temmuz 1856’da Eflak ve Buğdan prensleri istifa ettiler ve Osmanlı Devleti tarafından Meclis seçimlerini hazırlamak için kaymakamlar atandı. Seçimler 1857 Ağustosunda Buğdan’da Eylül ayında da Eflak’ta gerçekleştirildi. Seçimleri her iki eyalette de birleşme yanlıları kazandılar ve her iki eyaletin meclisleri de 1857 Ekim ayında Eflak ve Buğdan’ın “Romanya” adı altında birleştiğini ilan ettiler. [50] 5 Ocak 1859’da Buğdan Meclisi, 24 Ocak 1859’da da Eflak Meclisi oybirliği ile Albay Alexandre Ion Cuza’yı tahta Prens olarak seçti. Böylece birleşme fiili olarak gerçekleşmiş oldu. [51] Osmanlı Devleti ilk başlarda birleşmeye itiraz ettiyse de sonuçta, 2 Aralık 1861 tarihinde Eflak ve Buğdan’ın merkezi bir yönetime sahip olmasını kabul etti. Böylece, Eflak ve Buğdan Osmanlı Devletine bağlı olmakla birlikte, fiilen Romanya Prensliği ortaya çıkmış oluyordu. [52]
3-Sırbistan’ın Durumu
Sırplar, VII’nci yüzyılda Bizans topraklarına tecavüz eden Avarlara karşı, Bizans İmparatorluğu tarafından sınıra yerleştirilmişler ve kısa sürede burada bir devlet kurmuşlardır. XIII’üncü yüzyıldan itibaren önemi artan Sırbistan, kısa bir süre içinde önemli bir Balkan devleti olmuş, Bulgarların ve Bizanslıların aleyhine topraklarını genişletmişlerdir. [53] Ancak bu genişleme zamanla durmuştur. Nihayet 15 Haziran 1389 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Büyük Avrupa devletleri arasında yapılan ve Sırp ayaklanması şeklinde ortaya çıkan Kosova Meydan Savaşı sonunda, Sırbistan’ın bağımsızlığı da sona ermiştir. Bu tarihten itibaren de Sırbistan, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altına girmiştir. [54]
Uzun yıllar Osmanlı hakimiyeti altında kalan Sırplar, XIX’uncu yüzyılın başlarından itibaren sürekli olarak ayaklanmışlar ve Rusların desteği ile Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlıklarına doğru zaman içinde çeşitli ödünler koparmışlardır. İlkin, 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Bükreş Andlaşması [55] ile Osmanlı Devleti, Sırbistan ahalisine bir takım imtiyazlar vermeyi kabul etti. Daha sonra Edirne Andlaşması ile bu imtiyazları genişletmişlerdir. 1856 Paris Analaşması ise, Osmanlı Devletinin Sırbistan üzerindeki bağlarını büsbütün zayıflattı ve Sırbistan, andlaşmayı imzalayan devletlerin ortak garantisi altına girdi. Diğer bir deyişle Osmanlı Devleti, andlaşmayı imzalayan devletlerin onayı olmadan Sırbistan’a askeri müdahalede bulunamayacaktı.
Sırplar, Paris Andlaşmasının verdiği bu güvenceden sonra, Sırbistan’daki Osmanlı askerlerinden kurtulmak istediler. Bu dönemde, Sırplar arasında Bosna-Hersek’i ve Karadağ’ı yeni Prenslikle birleştirerek, eski büyük Sırbistan Krallığını kurmak düşüncesi ön plana çıkmış bulunuyordu. Sırbistan, bu isteğine ulaşmada Rusya’nın yanında milliyetçi hareketlerin savunucusu rolünü oynayan III. Napolyon’a güvenmekteydi. [56] 1860 yılında Sırbistan beyliğine getirilen Mihailo Obrenoviç, yabancı devletlere elçi göndermeye ve büyük bir ordu kurmaya bile kalkıştı. Bab-ıali buna karşı çıkınca, Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasında çarpışmalar başladı. Olayların büyüyeceğini anlayan Avrupa’nın büyük devletleri olaya el koyarak, Ağustos 1862’de İstanbul’da bir uluslararası konferans topladılar. Bu Konferansta Sırbistan’ın Osmanlı Devletine bağlılığı tekrarlandıktan sonra Belgrad hariç bütün kalelerin Sırplara bırakılması kararı alındı. Ancak daha sonra Sırplar bununla yetinmeyerek Belgrad’ı da istediler ve Osmanlı Devleti 1867 yılında bunu kabul etmek zorunda kaldı. [57] Böylece bir Balkan milleti daha yavaş yavaş bağımsızlığa yaklaşmış ve Osmanlı İmparatorluğundan kopma noktasına gelmişti.
4-Karadağ’ın Durumu
Karadağ, XII’nci yüzyıla kadar bağımsızken, bu yüzyılda önce Sırbistan’ın egemenliği altına girmiştir. Ancak bu devletin Osmanlı hakimiyetine girmesinden sonra bir süre bağımsız kalmış ve 1478 yılında Sırbistan gibi bu ülke de Osmanlı İmparatorluğunun denetimi altına girmiştir. [58]
Karadağ Osmanlı egemenliği altına girdikten bir süre sonra, Karadağ Beyliği 1499 yılından 1852 yılına kadar Vladika denen piskoposların elinde kalmış ve yönetim teokratik bir nitelik kazanmıştır. 1852 yılında II. Danilo, Rusya ve Avusturya’nın onayı ile Vladikalık sistemine son vererek, yönetimin görevini sivil ve dini olmak üzere ikiye ayırdı. Bu suretle Karadağ, teokratik idare sistemini terk ediyordu. Bunun anlamı, Karadağ’ın da milliyetçi hareketlere başlaması ve bağımsızlığa doğru gitmesiydi. Bu sebepten dolayı Osmanlı Devleti Karadağ’da Danilo tarafından gerçekleştirilen anayasa değişikliğini kabul etmedi. [59] Kabul etmediği gibi, Karadağ’ın sınırları yakınındaki topraklara saldırması üzerine, 1852 yılında Osmanlı Devleti ile Karadağ arasında bir savaş durumu da ortaya çıktı. [60]
1856 Paris Kongresinde Karadağ’ın durumu da görüşüldü. Osmanlı Devleti, “Karadağ’ın Osmanlı İmparatorluğunun bütünleyici bir parçası olduğu”nun kabul edilmesini istedi. Osmanlı Devleti bunu yapmakla, diğer devletlerin bu toprağa da el atmalarını engellemek istemişti. Paris Kongresinden sonra Danilo, Rusya’ya ve Napolyon’a güvenerek, devletlere birer nota vererek, Karadağ’ın bağımsızlığını tanımalarını istedi. Karadağ ayrıca, sınırlarının Hersek ve Arnavutluk istikametinde genişletilmesini de istiyordu. Bu isteklerinden ötürü Osmanlı Devleti ile Karadağ bir savaşın eşiğine geldiler. Ancak İngiltere, Fransa ve Rusya’nın araya girmesiyle 1858 Aralık ayında statükonun korunması yönünde bir anlaşma yapıldı. Böylece Karadağ, isteklerini gerçekleştirememiş oluyordu. [61] Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Karadağ’daki gelişmeler Balkanlarda yeni bir bağımsız devletin ortaya çıkacağına işaret teşkil etmekteydi. Nitekim bu, aşağıda bahsedileceği üzere 1878 yılında gerçekleşmiştir.
IV-1877-1878 OSMANLI-RUS SAVAŞI VE BERLİN ANDLAŞMASI
1870’li yıllara gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altındaki Balkan milletleri bağımsızlık yönünde büyük adımlar atmışlardı. Üstelik, bu hareketler, diğer Osmanlı eyaletlerini de cesaretlendirmişti.
1975 yılında köylülerin vergi vermek istememeleri üzerine Hersek’te bir ayaklanma çıktı. Ayaklanma kısa sürede genişledi ve Osmanlı Devleti ayaklanmayı bastırmaya kalkışınca, Sırbistan ve Karadağ, Herseklilerin yardımına gönüllü göndermeye başladılar. [62] Osmanlı Devleti, Hersek isyanı ile başa çıkamadığı gibi, ayaklanma başka yerlere de sıçradı ve Mayıs 1876’da Bulgaristan’da da büyük bir ayaklanma ortaya çıktı.
1875 yılından itibaren Balkan karışıklılıklarının arkasında “Panslavizm” [63] hareketi ve bu hareketin destekçisi Rusya vardır. Panslavizmi benimseyen Rus milliyetçileri 1857 yılında “Slav Yardım Derneği” kurmuşlardı. Bu derneğin amacı, Balkan Slavlarına din ve eğitim kurumlarını geliştirmede yardımcı olmaktı. Bundan sonra bu dernek, 1876 Mayısında Moskova’da bir “Rus Etnografya Sergisi” düzenleyerek, Balkanlardaki Slav milletlerinin ileri gelenlerini davet etti. Bunlara Moskova’da “Slav birliği” fikri aşılandı ve içinde yaşadıkları devletlere karşı ayaklanmaları istendi. Bu kışkırtmalar, Balkanlardaki Slavları büyük ölçüde etkiledi ve bu arada Osmanlı İmparatorluğunda 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına giden karışıklıklara sebep oldu. [64]
Balkanlardaki karışıklıklar devam ederken Rusya, 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devletine savaş ilan etti. Bu savaşta Osmanlı Devleti tam bir yenilgiye uğradı. Ruslar Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar geldiler. Osmanlı Devleti, Rusya’nın isteklerini kabul etmek zorunda kaldı ve iki devlet arasında 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Andlaşması [65] imzalandı. Bu Andlaşma ile Balkanlara ilişkin olarak kısaca şu hükümler kabul edildi:
-Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oluyorlardı;
-Tuna Nehri ile Ege Denizi arasında Doğu Rumeli, Batı Trakya ve Makedonya topraklarını kapsayan Osmanlı Devletine vergi bağı ile bağlı büyük bir Bulgaristan Prensliği kuruluyordu;
-Bosna-Hersek’te Avusturya ve Rusya’nın kontrolünde ıslahat yapılacaktı.
Rusya’ya Balkanlarda tartışmasız bir üstünlük sağlayan, diğer bir deyişle Sırbistan’ı Adriyatik’e çıkaran, Rusya’yı Bulgaristan aracılığı ile Ege’ye indiren bu Andlaşmaya Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İngiltere karşı çıktılar ve 1878 Haziranında Berlin’de bir kongre toplanmasına öncülük ettiler.
Ayastefanos Andlaşmasını ortadan kaldıran Berlin Andlaşması [66] 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalandı. Berlin Andlaşmasının Balkanlarla ilgili hükümleri özetle şu şekildedir:
-Bulgaristan, Osmanlı Devletine vergi bağı ile bağlı özerk bir prenslik oluyordu. Ancak, Ayastefanos’daki Bulgaristan’ın sınırları burada daraltılıyordu. Sınırları kuzeyde Tuna, güneyde Balkan Dağları idi. Doğu Rumeli ve Makedonya Osmanlı Devletine iade ediliyordu. Ancak, Osmanlı Devleti buralarda ıslahat yapacaktı.
-Bosna-Hersek Avusturya Macaristan İmparatorluğunun işgal ve idaresi altına bırakılıyordu.
-Karadağ, Romanya ve Sırbistan bağımsız oluyorlardı.
Berlin Andlaşması, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması aşamalarından en önemlisini teşkil eder. Bu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu 287.510 km kare toprak kaybetmiştir. [67]
Berlin Andlaşmasından sonra Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olmuşlardı. Bulgaristan ise bu yolda önemli bir adım atmıştı. Ancak, bu Andlaşmadan sonra Balkanlarda karışıklıkların durmadığı aksine gittikçe arttığı gözlemlendi.
V-BERLİN ANDLAŞMASINDAN SONRA BALKANLARDAKİ DURUM
1-Bosna-Hersek Sorunu
XV’inci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı hakimiyeti altına giren Bosna ve Hersek’in durumu 1878 Berlin Andlaşmasından sonra farklı bir seyir takip etti. Uzun süre bu bölgede gözü olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Berlin Andlaşması ile Bosna-Hersek’in işgal ve idaresini ele geçirdi.
Bosna-Hersek’in nüfusu, Müslüman, Katolik ve Ortodokslardan meydana gelmekteydi. Büyük bir çoğunluğu ise Slavdı. Bosna-Hersekli Sırplar, kendilerinin Sırbistan’a bağlanmalarını istiyorlardı. Ancak, Berlin Andlaşması ile Avusturya’nın işgaline bırakılınca bu hem Bosna-Hersekli Sırpları hem de Sırbistan’ı hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü Sırbistan bu toprakları tabii yayılma alanı olarak görmekteydi. Bu nedenle hem Sırbistan hem de Rusya, Bosna-Hersek Slavlarını Avusturya işgaline karşı koymaları için kışkırtmaya başladılar. [68]
Avusturya’nın işgaline ikinci muhalefet, Bosna-Hersekli Müslümanlardan geldi. Osmanlı Devleti de Avusturya’ya güçlük çıkarmak için Müslüman halkı kışkırtmıştır. Hem Müslümanların hem de Slavların yoğun mukavemeti karşısında Avusturya, Bosna-Hersek’in işgalini ancak 1879 Eylülünde tamamlayabildi. [69] Avusturya Bosna-Hersek’i 5 Ekim 1908 tarihinde tamamen ilhak etti. [70] Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etmekle birlikte Yeni Pazar Sancağını Osmanlı Devletine iade etti. Ancak ilhaktan önce 23 Temmuz 1908 tarihinde Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyet ilan edilmişti. Bu nedenle II. Meşrutiyetin ilanı Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına zemin hazırlamıştır: Bosna-Hersek hukuken Osmanlı toprağı idi. Bu nedenle Meclis-i Mebusana oradan da milletvekili seçilmesi gerekmekteydi. Bu durum, bölgenin Osmanlı Devleti ile bağlarını daha da sıkılaştırabilirdi. Bu nedenle Avusturya, Bosna-Hersek’i Meşrutiyetin getirdiği heyecan sona ermeden ilhak etmeyi uygun gördü. [71] Osmanlı Devleti, bu olup-bittiyi 26 Şubat 1909’da Avusturya ile yaptığı bir anlaşma ile kabul etti ve karşılığında Avusturya’dan 2.5 milyon altın lira aldı. Genel durumun bir savaş halini almak üzere olduğunu gören Rusya ve Sırbistan da bunu kabul etmek durumunda kaldılar. [72] Bosna-Hersek’in bu durumu, Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar devam etti.
2-Bulgaristan’ın Bağımsızlığı
Tarihte bilinen ilk Bulgar Devleti 680 yılında kurulmuş ve 1018 yılında Bizans hakimiyeti altına girmiştir. Bulgarlar, bu devlete I. Bulgar devleti adını vermektedirler. 1187 yılında Bizans hakimiyetinden kurtulan Bulgarlar, bağımsızlıklarını kazanarak, ikinci devletlerini kurmuşlardır. Bu devlet de 1396’da Osmanlı hakimiyeti ile son bulmuştur. [73] Diğer bir deyişle Bulgarlar 1396 yılından 1908 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamışlardır.
İlk Bulgar uyanışı, Osmanlı Devletine karşı değil, Rum Ortodoks Kilisesinin Bulgarları Rumlaştırmaya kalkışması neticesinde olmuştur. XVIII’inci yüzyılın ikinci yarısında basılan “Slavo-Bulgar Tarihi” isimli kitap, Bulgarların kimliklerini arama yolunda ilk adımı teşkil etmiştir. Bulgarlar, 1830 yılından itibaren Bulgar rahip istediklerini bildirdiler ve 1849’da ise İstanbul’da Slavca ayinlere başladılar. 1860 yılında yapılan bir ayinde Rum Patriğinin adının anılmaması ipleri koparan son hareket oldu. Rus Çarlığının etkisi altında kalan Osmanlı Padişahı, 11 Mart 1870 yılında yayınladığı bir fermanla Bulgar Kilisesinin Rum Ortodoks Kilisesinden ayrılışını onayladı. [74]
Türk ve Müslüman nüfusun yoğun olması sebebiyle, Bulgaristan’da milli amaçlı isyanlar olmamıştı. Ancak, 1870 yılından sonra bölgede Rusya’nın desteklediği Panslavist akımın gittikçe artması ve bu akımın Bulgarlar üzerindeki derin etkisi kısa sürede Bulgarların da milli duygularını uyandırdı. Bunun neticesinde Bulgarlar, 1876 yılında ayaklandılar. Ayaklanmanın bastırılması, Rusya’yı durdurmadı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos Andlaşması ile yukarıda da bahsedildiği üzere büyük bir Bulgar Prensliği yaratıldı. Ancak, bu Andlaşmanın Avrupa’nın diğer devletleri tarafından kabul edilmemesi üzerine imzalanan Berlin Andlaşmasında yeni bir Balkan haritası çizildi ve Bulgaristan’a Ruslarının önerdiğinin sekizde biri kadar bir toprak verildi. [75]
Berlin Andlaşması ile hayal kırıklığına uğrayan Bulgarlara göre, Bulgar sorununun tek doğru çözümü Ayastefanos’da gerçekleşmişti. Osmanlıya bağlı özerk prenslik, bundan sonra faaliyetlerini bu yönde, yani Ayastefanos’da yaratılan Bulgaristan sınırlarına ulaşmak yönünde yoğunlaştırdı. [76] Bu amaçla kurulan İhtilal Komitesi, 1885 yılında Doğu Rumeli’yi bir oldu-bittiye getirip Bulgaristan’a kattı. [77] 5 Nisan 1886 tarihinde İstanbul’da yapılan konferansta imzalanan Tophane Sözleşmesiyle Bulgar-Osmanlı sınırında küçük düzeltmeler yapıldı ve Osmanlı Devleti, Bulgaristan ve Rumeli’nin “özel birliği”ni tanıdı. Böylece Bulgaristan, 1912 yılına kadar sınırlarını sabitleştirdi ve 96.000 km. kare yüzölçümü ve üç milyondan fazla nüfusu ile en büyük Balkan ülkesi oldu. [78]
1894 yılında Prens Ferdinand’ın Bulgaristan’ın başına geçmesi, bu ülkenin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Prens olduğu andan itibaren Bulgaristan’ın bağımsızlığını ve kendisinin de Çar olmasını istiyordu. Bundan başka, Ferdinand’ın bir diğer amacı da Makedonya’nın Bulgaristan’a katılması ve bu suretle Ayastefanos’ta yaratılan Bulgaristan’ın yeniden canlandırılması idi. [79]
Ferdinand 1894’de Prens olduktan sonra 1885’de Doğu Rumeli’nin Bulgaristan’a katılması konusunda arası açılan Rusya ile ilişkileri düzeltti ve isteklerini gerçekleştirmek için Rusya’ya dayanmak istedi. Fakat o dönemde Rusya’nın gözünü Uzak Doğu’ya çevirmiş olması bu desteği engelledi. Bunun üzerine Bulgaristan, Balkanlarda faal bir politika izleyen Avusturya’ya dayanma yoluna gitti. Böylece, 1908 yılı geldiğinde Avusturya ile Bulgaristan’ın ilişkileri son derece iyi durumda idi. Hatta iki ülke aynı yıl, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgal etmesine karşılık, Avusturya’nın Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesini kabul edeceği konusunda anlaşmaya vardılar. [80]
Bulgar topraklarını Ayastefanos sınırlarına geri dönerek bir araya toplamayı düşünen Ferdinand, Avusturya ve Rusya’nın da desteğini alınca, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak ettiği 5 Ekim 1908 tarihinde Osmanlı Devleti ile sadece kağıt üzerinde olan tüm maddi bağları kopardığını ilan etti.
Osmanlı Devleti önce bu bağımsızlık ilanını tanımadı. Ancak, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan 19 Ocak 1909 tarihinde bir anlaşma imzaladılar. Osmanlı Devleti, bu anlaşma ile Bulgaristan’ın bağımsızlığını tanıyor, karşılığında Osmanlı Devletine 125 milyon Franklık tazminat ödemeyi taahhüt ediyordu. Fakat Rusya’nın önerisi ile bu tazminat, Osmanlı Devletinin Rusya’ya olan 125 milyon franklık borcuna karşılık tutulduğundan, Bulgaristan Osmanlı Devletine hiçbir şey ödemeyecekti. [81] Bu şekilde, 1878 yılından itibaren Osmanlı’ya vergi bağı ile bağlı olan bir Balkan ülkesi daha bağımsızlığını alıyor ve uluslararası arenaya bir devlet olarak çıkıyordu. Bundan sonra Bulgaristan, revizyonist bir politika takip ederek, Ayastefanos’daki “Büyük Bulgaristan” hayalini gerçekleştirmek için yoğun çaba sarf edecektir.
3-Makedonya Sorunu
VIII’inci yüzyılın başlarında kurulan Makedonya Devleti, Çar Samuel (976-1014)’in hükümranlığı zamanında Adriyatik ve Ege Denizinden Karadeniz’e ve Yunanistan’da da Teselya ve Epir’e kadar genişlemiştir. Ancak bu genişleme uzun sürmemiş ve zamanla devlet zayıflamaya başlamıştır. 1296’da Doğu Makedonya ve 1334’de de Batı Makedonya Sırbistan’ın egemenliği altına girmiştir. 1389’da Sırbistan’ın Osmanlı hakimiyeti altına girmesinden sonra Makedonya da Osmanlı hakimiyetine girmiştir. [82] XIX’uncu yüzyılın ortalarına kadar Makedonya’da durum istikrarlı bir şekilde devam etti.
XIX’uncu yüzyılın ortalarında, Avrupalı coğrafyacılar, Makedonya’nın sınırlarını şu şekilde tanımlıyorlardı: “Kuzeyde Sar Planina, güneyde Olimpos ve Pindus, doğuda Rodop, batıda Ohri Gölü: 62.000 km. karelik bir arazide iki milyon kişinin barındığı topraklar, Selanik ve Manastır eyaletlerini, 1877’de kurulan Kosova eyaletinin bir bölümünü ve Selfice özerk sancağını oluşturuyordu.” [83] Ancak, Osmanlı yönetimi “Makedonya” terimini resmen kullanmaktan kaçınarak, bölgeyi “Vilayet-i Selase” (Üç Vilayet) olarak isimlendirmiştir. [84]
Makedonya, stratejik öneminden dolayı, XIX’uncu yüzyılın ortalarından itibaren özellikle komşularının oldukça fazla dikkatini çekmeye başladı. Gerçekten stratejik açıdan oldukça önemli olan bu bölge, Tuna Nehrini Ege Denizine bağlayan Vardar Ovası ile yine Ege Denizi ile Sofya’yı bağlayan Struma Ovasına sahipti. Ayrıca, Ohri, Manastır ve Florina aracılığı ile Adriyatik’i Ege Denizine bağlayan büyük Egnatia Yolu da bu bölge içindeydi. Selanik’e gelince, bütün yolların birleştiği büyük bir limandı ve Osmanlı Devletinin ikinci, Tuna Nehrinin güneyinde kalan Balkanların ise üçüncü büyük şehriydi. [85] Bölge içinde böylesine avantajlara sahip bir yörenin Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan gibi yayılma emelleri olan ülkelerin dikkatini çekmesi gayet normaldi.
1870’lerden sonra yoğunluk kazanan Makedonya sorununun temelinde, Ayastefanos Andlaşması ile Bulgaristan’a verilen bu toprakların Berlin Andlaşmasında tekrar Osmanlı Devleti’ne iadesi ve Hıristiyanlar lehine olmak üzere bölge içinde Avrupalı devletlerin denetiminde reformlar yapılması yolunda alınan kararlar yatmaktadır. [86]
Berlin Andlaşmasından sonra hayal kırıklığına uğrayan Bulgaristan, kendisine ait olduğuna inandığı toprakları yeniden elde etmek için Makedonya üzerinde yayılmacı bir politika izlemeye başladı. Bunu yaparken iki yol takip etmiştir: Birinci olarak, bölge içinde Bulgar Kilisesinin faaliyetlerini arttırmış, ikinci olarak ise, halkın genel bir isyana hazırlanması için devrimci çeteler oluşturmuştur. Bulgar destekli çete faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasına zemin hazırlayan olay, 1885 yılında Doğu Rumeli’nin Bulgaristan ile birleşmesidir. Bu olaydan sonra, bölgenin Bulgar denetimine girmesinden endişelenen diğer Balkan devletleri ve özellikle Yunanistan Makedonya’daki faaliyetlerini arttırmıştır. [87]
1893 yılında Bulgaristan destekli “Makedonya İç Devrim Örgütü”nün kurulması, Makedonya içindeki karışıklıkların başlamasında etkili olmuştur. Örgütün amacı, İmparatorluk içinde bütün Hıristiyanlara “kişisel güvenlik ve yönetimde adalet garantisi” sağlamaktı; nihai amacı ise, bir Balkan Federasyonu içinde Makedonya’nın özerk bir bölge olarak yer almasını gerçekleştirmekti. [88] Bundan başka Bulgarlar, Makedonya İç Devrim Örgütüne rakip başka örgütler de kurdurdular. Bunlardan en önemlisi, 1895 yılında Sofya’da kurulan “Makedonya Dış Örgütü”dür. Bu Örgütün gizli amacı, Makedonya’nın Bulgar Krallığına katılması idi. [89]
1900’lü yılların başında bu örgütlerin aktif olarak eylemlere geçtiği görülmektedir. Özellikle Makedonya İç Devrim Örgütünün 2 Ağustos 1903 yılında başlattığı eylem, diğer bir deyişle darbe girişimi en önemli olanıdır. Darbenin hedefi, Manastır eyaletini tüm Osmanlı varlığından temizlemek ve sonra da bunu tüm Makedonya’ya yaymaktı. Başlangıçta ayaklanma başarılı oldu ve “Krusevo Cumhuriyet”ni kurdular. Fakat Eylül ayının ortasında ayaklanma bastırıldı ve isyancılar Bulgaristan’a geçmek zorunda kaldılar. [90]
Makedonya’da gelişen olaylar karşısında Avrupa devletleri, sürekli olarak Osmanlı Devletini ıslahata zorlamışlar, hatta kendileri de “Mürzsteg Tasarısı” [91] olarak adlandırılan bir plan hazırlamışlardır. Bu planın ileride “bölgeyi Bulgar, Yunan ve Sırp ulusal bölgelerine ayırmaya” yönelik bir amaç edindiğini fark eden Osmanlı yönetimi ıslahatı, Avrupa devletlerini karıştırmak yerine kendisi düzenlemeye çalışmıştır. [92] Gerçekte, söz konusu dönem içinde Osmanlı yönetiminin belirgin bir Balkan politikası yoktu. Osmanlı’nın aldığı önlemler sadece savunma nitelikliydi. Oysa, bölgenin merkezinde yer alan Makedonya’nın Osmanlı Devleti için önemi büyüktü. Her şeyden önce, eğer Makedonya kaybedilirse, bölgedeki güçler dengesi Osmanlı aleyhine bozulacak ve elinde bulundurduğu stratejik avantajını yitirecekti. Ayrıca, bölgede yaşayan Müslüman topluluğun sorunları ile karşı karşıya kalacaktı. Padişah ve yakın çevresi, sorunun Avrupalı devletlerin önerdiği şekilde reformlarla çözüleceğine inanmıyorlardı. [93]
Makedonya’daki durum bir süre daha bu şekilde devam etmiştir. 1908 yılına gelindiğinde bölge üzerinde emelleri olan Balkan ülkelerinin desteklediği bir çok ayrılıkçı örgüt kurulmuş ve bu örgütler Osmanlı yönetimine karşı faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. [94]
Makedonya, 1912-1913 yılları arasında cereyan eden Balkan Savaşları sonunda imzalanan Bükreş Andlaşması [95] ile Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan arasında paylaştırılmıştır. [96]
4-Arnavutluk’un Bağımsızlığı
Arnavutluk ülkesi çok dağlık ve tarıma elverişli yerleri çok az olduğundan, nüfusun büyük bir bölümü, “Pax Ottomana”nın sayesinde barışçı bir şekilde Osmanlı ülkesi içinde çeşitli yerlere yerleştiler. Balkanlar, bu nüfusun en kalabalık olduğu yerdi. İstanbul’da ise 60.000 Arnavut vardı Müslüman olmalarından ve Osmanlı idari kadrosunda görev aldıklarından dolayı, milli bir eyleme girme konusunda diğer Balkan milletlerinden geride kalmışlardır. [97] Ancak, Arnavutların da 1870’li yıllardan itibaren örgütlenmeye başladıkları gözlendi.
Arnavutluk ayaklanmasının temeli de Berlin Andlaşmasına dayanmaktadır. Osmanlı Devleti, daha Ayastefanos Andlaşması sırasında Karadağ’ın sınırlarını genişletme faaliyetleri karşısında, Arnavutları kışkırtarak Karadağlıların karşına çıkarmak istemişti. Ayrıca Avusturya da Sırbistan ve Karadağ’ın yayılma emelleri karşısında Arnavutlarla yakından ilgileniyor ve Arnavutluk’u özellikle Karadağ üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak istiyordu. Hem Avusturya’nın hem de Osmanlı Devletinin kışkırtmaları sonucunda Arnavutlar 1879 Temmuz ayında merkezi Prizren olan bir “Arnavut Ligi” kurdular. Amacı, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’daki Arnavutları milli birlik içinde toplamaktı. [98]
Berlin Andlaşmasına göre, Arnavutların çoğunlukta oldukları Goussinie ve Plava bölgeleri Karadağ’a verilmişti. Bunun üzerine Karadağ, Bölgeye asker sevk edince, Arnavutlarla Karadağ kuvvetleri arasında bir savaş başladı ve Arnavutlar Karadağ kuvvetlerini geri püskürttüler. Arnavut ayaklanması genişleyince, 1880 Haziran ayında Berlin’de bir konferans toplandı. Konferansta Karadağ’a Goussinie ve Plava’nın yerine Dulcigno’nun verilmesine karar verildi. Arnavutlar, Dulcigno’yu da Karadağ’a vermemek için burasını kuşatma altına aldılar. Osmanlı Devleti, işe büyük devletlerinde karışmaya hazırlandıklarını görünce işin ciddiyetini anlayarak, Arnavutluk’a büyük bir askeri kuvvet göndererek, Dulcigno’yu Arnavutlardan alıp Karadağ’a teslim etti ve sorun böylece bir süre için kapandı. [99]
Ancak Arnavutlar arasında özerklik için savaş devam etti. 1905 yılında Manastır’da, bir grup genç entellektüel, “Arnavutluk’un Özgürlüğü İçin Komite” oluşturdular. Ayrıca çete grupları da oluşturmaya başladılar. Bunlar 1906 yılından itibaren güneyde Türk jandarmalarına ve aynı zamanda Yunanlılara karşı mücadeleye başladılar. Böylece, Arnavutlar da Osmanlı İmparatorluğunun mirasçıları arasında yer aldılar. [100]
1912 yılına gelindiğinde Balkan ülkeleri, Osmanlı Devletine karşı savaş ilan ettiler. Devletler savaşırken, Arnavut halkları da yeniden isyan ediyorlardı. Temmuz 1912’de Arnavut bölgelerinin tamamı isyan halindeydi. [101] Bu arada savaşta, Sırbistan Arnavut topraklarını ele geçirerek, denize çıkmıştı. Avusturya ise, Sırbistan’ın bir deniz kuvveti olarak karşına çıkmasını istemiyordu. Bu nedenle Sırbistan’a karşı Arnavutluk’un bağımsızlığı kozunu oynamaya başladı. Avusturya’ya göre, kuvvetli bağımsız bir Arnavutluk kurulmalı ve bu devleti Sırbistan üzerinde baskı aracı olarak kullanmalıydı. Bu konuda Avusturya’yı İtalya da destekledi. Ancak İtalya güçlü bir Arnavutluk yerine, Osmanlı Devletine bağlı zayıf bir Arnavutluk istiyordu. İki üke arasındaki bu görüş farklılığına rağmen, Avusturya ve İtalya’nın teşviki ile Arnavutlar 28 Kasım 1912 tarihinde bağımsızlıklarını ilan ettiler. [102]
Osmanlı Devleti, 30 Mayıs 1913 tarihinde Birinci Balkan Savaşı sonunda imzalanan Londra Barış Andlaşması ile Arnavutluk’un sınırlarının çizilmesini büyük devletlere bıraktı. Diğer bir deyişle, Osmanlı Devleti, Arnavutluk’un bağımsızlığını tanıyor ve Balkanlarda Arnavutların yaşadıkları toprakları da kaybediyordu. [103]
5-Balkanlarda Yeni Bir Oluşum: Yugoslavya
1878 yılında bağımsızlığını kazanan Sırbistan’ın amacı, büyük bir Slav devleti kurmaktı. Yugo-Slav (Güney Slavları) için düşünülen topraklar, Makedonya’dan Slovenya’ya kadar uzanıyordu.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde sadece Sırbistan ve Karadağ bağımsız bir devlet durumundaydılar. Hırvatistan ve Slovenya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun bir parçasıydılar. Bosna-Hersek yukarıda bahsedildiği üzere Avusturya-Macaristan tarafından 1908 yılında ilhak edilmişti. Makedonya ise, Balkan Savaşları sonunda Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan arasında paylaşılmıştı.
1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşına bütün Güney Slav milletleri katıldılar. Sırbistan, savaş sırasında Güney Slavlarını birleştirmek için büyük çaba harcamıştır. Sırbistan, bu konuda Güney Slavlarının birleşmesini amaçlayan “Yugoslav Komitesi”nin kurulmasına öncülük etmiştir. Avusturya-Macaristan Parlamentosundaki Güney Slav milletvekilleri, Avusturya-Macaristan’ın savaştaki durumu zayıflayınca 1918 Ekim ayında Zagrep’te toplanarak “Sloven-Hırvat ve Sırp Milli Komitesi”ni kurdular. Amacı Slav milletlerini bağımsız bir devlet altında toplamak olan Komite, bağımsızlık ilan ederek, Sırbistan ile temasa geçti. [104] Kasım 1918’de Karadağ Milli Meclisi, kurulacak olan krallığa katılma kararı aldı ve Kral Nicola’yı tasfiye etti. Bunun ardından 1 Aralık 1918 tarihinde Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı, Sırplı Karayorgiyeviç Hanedanlığından Peter’in idaresi altında bir monarşi olarak kuruldu. [105] Yeni Krallığın toprakları Sırbşstan, Karadağ, Hırvatistan-Slovenya, Dalmaçya ve Bosna-Hersek’ten meydana gelmekteydi. 1931 yılında ülkenin adı “Yugoslavya” olmuştur. İkinci Dünya Savaşından sonra Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ’dan oluşan altı cumhuriyetli bir federal yapı ile ülkenin adı “Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti” olmuştur.
SONUÇ
1789 Fransız İhtilali ile başlayan milliyetçilik hareketleri sonucunda Balkan milletleri ayaklanmaya başlamışlar ve teker teker bağımsızlıklarını almışlardır. Bağımsızlığını ilk kazanan Balkan milleti Rumlardır. 1829 yılında bağımsız bir Yunanistan Devleti kurulmuştur. Yunanistan’ın bağımsızlığını alması diğer Balkan milletlerine de örnek teşkil etmiş ve Karadağ, Romanya, Sırbistan 1878 yılına kadar sık sık ayaklanmalar çıkarıp, Osmanlı Devletini zor durumda bırakmışlardır. Önce özerklik şeklinde başlatılan bu bağımsızlık hareketlerine diğer Avrupa devletlerinin müdahale etmeleri nedeniyle olaylar daima uluslararası nitelik kazanmıştır. Gerçek olan bir şey vardı ki, XIX’uncu yüzyılda “Hasta adam” olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu çöküyordu ve bundan pay almak hemen hemen Avrupa’daki tün etkin devletler için vazgeçilmez bir amaç olmuştu.
1878 Berlin Andlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olmuşlar, Bulgaristan ise Osmanlı’ya bağlı bir Prenslik haline gelmişti. Bulgaristan’ın tam bağımsızlığını alması için 1908 yılını beklemesi gerekmiştir. II. Meşrutiyetin ilanını fırsat bilen Bulgarlar, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı ile birlikte bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsızlığını ilan eden ve Osmanlı’dan kopan en son millet Arnavutlardır. Balkan Savaşları sırasında Avusturya ve İtalya’nın desteği ile Arnavutluk bağımsızlığını kazanmıştır.
Ancak Balkanlardaki gelişmeler bununla kalmamıştır. 1918 Ekiminde Zagrep’te Yugo-Slav Milli Konseyi kurulmuş ve sonradan adı Yugoslavya olacak olan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kurulmuştur. Ancak bu Krallık İkinci Dünya Savaşından sonra Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Slovenya, Karadağ ve Sırbistan cumhuriyetlerinden oluşan Federal Yugoslavya Cumhuriyetine dönüşmüştür. En son 1980’li yılların ortalarından itibaren Sovyetler Birliğinin ve Doğu Blokunun dağılması Yugoslavya’yı kanlı bir iç savaşın içine sokmuş ve cumhuriyetler uluslararası arenaya bağımsız birer devlet olarak çıkmışlardır. Sonuç itibariyle Balkanların görünümü bir kez daha değişmiştir ve bölgedeki gelişmeler bu değişimin devam edeceğine işaret etmektedir.
KAYNAKÇA
AKÇURA, Yusuf: Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, 3.B., Ankara, 1988.
AKŞİN, Sina ve Diğerleri: Türkiye Tarihi, C.3, İstanbul, 1988.
AKŞİN, Sina-FIRAT, Melek: “İki Savaş Arası Dönemde Balkanlar”, Balkanlar, İstanbul, 1993.
ALP, İlker: “Balkan Yarımadasındaki Gelişmeler”, Askeri Tarih Bülteni, Y.23, S.44, Şubat 1998.
ANDONYAN, Aram: (Çev. Zaven BİBERYAN) Balkan Harbi Tarihi, 1.B., İstanbul, 1975.
ARMAOĞLU, Fahir: Siyasi Tarih (1789-1960), 2.B., Ankara 1973.
BAYUR, Yusuf Hikmet: Türk İnkılabı Tarihi, C.I, İstanbul, 1940.
BAYUR, Yusuf Hikmet: Türk İnkılabı Tarihi, C.II, Kıs.II, Ankara, 1943.
BORA, Tanıl: Milliyetçiliğin Provokasyonu, 1.B., İstanbul, 1991.
BURÇAK, Rıfkı Salim: Türk-Rus-İngiliz Münasebetleri, İstanbul, 1946.
CASTELLAN, Georges: (Çev. Ayşegül YARAMAN-BAŞBUĞU) Balkanların Tarihi (14.-20 Yüzyıl), 1.B., İstanbul, 1993.
EREN, Hasan: “Bulgarlar ve Türk Dili”, Bulgaristan’da Türk Varlığı, Ankara, 1985.
ERİM, Nihat: Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, C.1, Ankara, 1953.
GNKR. ASKERİ TARİH VE STRATEJİK ETÜT BAŞKANLIĞI: Birinci Kosova Meydan Muharebesi, Ankara, 1987.
GNKR. HARP TARİHİ BAŞKANLIĞI: Balkan Harbi (1912-1913), C.I, Ankara, 1970.
GÜREL, Şükrü: Tarihsel Boyut İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993), Ankara, 1993.
HAMZA, Yusuf: “1908-1912 Yılları Arasında Makedonya’da Kurulan Ayrılıkçı Örgütler ve Osmanlı-Balkan ve Doğu Federasyonu Kurma İddiası”, Türk Dünyası Araştırmaları, S.75, Aralık 1991.
HATİPOĞLU, Murat: Yunanistan’daki Gelişmelerin Işığında Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), Ankara, 1988.
JELAVICH, Barbara: Russia’s Balkan Entanglements (1806-1914), Cambridge, 1991.
KARAL, Enver Ziya: Osmanlı Tarihi, C.VI, 4.B., Ankara, 1988.
KOLOĞLU, Orhan: “Osmanlı Döneminde Balkanlar”, Balkanlar, İstanbul, 1993.
KURAT, Akdes Nimet: Rusya Tarihi, 2.B., Ankara, 1987.
POULTON, Hugh: (Çev. Yavuz ALAGON) Balkanlar, 1.B., İstanbul, 1993.
PURGSTALL, Joseph H.: (Çev. Refik ÖZDEK) Osmanlı Devleti Tarihi, C.16, İstanbul.
Romania Foreign Sources on the Romanians, (Ed. by Silvia POPVICI), Bucharest, 1992.
SANDER, Oral: Siyasi Tarih (İlk çağlardan 1918’e) 1.B., Ankara, 1989.
TOKAY, Gül A.: Makedonya Sorunu: Jön Türk İhtilalinin Kökenleri (1903-1908), İstanbul, 1996.
TOKAY, Gül A.: “Makedonya Sorununa Tarihsel Bir Bakış: 1878-1908)” (Der. Kemali SAYBAŞLI-Gencer ÖZCAN) Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, 1.B., İstanbul, 1997.
UÇAROL, Rıfat: Siyasi Tarih, 3.B., İstanbul, 1985.
UZGEL, İlhan: “Balkanlarda Yeni Gelişmeleri ve Makedonya Sorunu”, M.B.D., C.XVI, S.142, Nisan 1992.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı: Osmanlı Tarihi, C.II, 5.B., Ankara, 1988.
ÜÇOK, Coşkun: Siyasi Tarih (1789-1960), Ankara, 1975.
ÜLMAN, Haluk: Birinci Dünya Savaşına Giden Yol, Ankara, 1972.
ÜNAL, Hasan: “Balkan Diplomasisinden Bir Kesit: Bulgaristan’ın Bağımsızlık İlanı ve Osmanlı Dış Politikası, 1908-1909”, (Der. Kemali SAYBAŞLI-Gencer ÖZCAN) Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, 1.B., İstanbul, 1997.
YAVUZ, Ercan: The Nineteenth Century Balkanic Church (On Dokuzuncu Yüzyılda Balkanlarda Kilise), Ankara, 1987.
*G.Ü. İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü.
[1] KOLOĞLU, Orhan: “Osmanlı Döneminde Balkanlar”, Balkanlar, OBİV Yayınları, İstanbul, 1993, s.41; Ayrıca bkz. CASTELLAN, Georges: (Çev. Ayşegül Yaraman-BAŞBUĞU) Balkanların Tarihi (14.-20. Yüzyıl), Milliyet Yayınları, 1.B., İstanbul, 1993, s.15-19.
[2] ALP, İlker: “Balkan Yarımadasındaki Gelişmeler”, Askeri Tarih Bülteni, Y.23, S.44, Şubat 1998, s.7.
[3] ANDONYAN, Aram: (Çev. Zaven BİBERYAN) Balkan Harbi Tarihi, 1.B., İstanbul, 1975, s.15-16.
[4] ALP, İlker: a.g.m., s.7.
[5] ANDONYAN, Aram: a.g.e., s.17.
[6] KARAL, Enver Ziya: Osmanlı Tarihi, C.VI, 4.B., Ankara, 1988, s.15.
[7] BURÇAK, R. Salim: Türk-Rus-İngiliz Münasebetleri, İstanbul, 1946, s.8; ÜLMAN, Haluk: Birinci Dünya Savaşına Giden Yol, Ankara, 1972, s.70.
[8] ERİM, Nihat: Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, C.1, Ankara, 1953, s.139.
[9] ÜLMAN, Haluk: a.g.e., s.70.
[10] BURÇAK, R. Salim: a.g.e., s.10-11.
[11] ÜLMAN, Haluk: a.g.e., s.70.
[12] ÜLMAN; Haluk: a.g.e., s.71.
[13] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., s.18.
[14] ÜÇOK, Coşkun: Siyasi Tarih (1789-1960), Ankara, 1975, s.55.
[15] Rusya ile 23 Aralık 1798 tarihinde; İngiltere ile ise, 5 Ocak 1799 tarihinde ittifak andlaşmaları yapılmıştır. İttifak Andlaşmalarının metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.196-204.
[16] BURÇAK, R. Salim: a.g.e., s.15.
[17] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., s.19.
[18] BURÇAK, R. Salim: a.g.e., s.20.
[19] Kırım’ı geri almak için Osmanlı İmparatorluğunun 1787’de Rusya ve Avusturya ile yaptığı savaş sonunda 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya ile imzaladığı andlaşmadır. Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.167-179.
[20] BURÇAK, R. Salim: a.g.e., s.20.
[21] 1866 yılında Prusya’ya yenilen Avusturya, Balkanlara dönerek, kendi iç huzursuzluklarını halletmeye çalıştı. Milliyetçilik akımları Avusturya’yı da etkisi altına almış ve Macarlar ayaklanmışlardı. Ayaklanan Macarlar parlamentonun kararlarına uymak istemiyorlardı. Bunun üzerine İmparator, 8 Haziranda Macar tacını giydi ve Avusturya ve Macaristan’ın birleştiğini ilan etti. Bundan sonra devletin adı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu oluyordu. Ayrıntılı bilgi için bkz. ÜÇOK, Coşkun: a.g.e., s.341-342.
[22] 11 Temmuz 1789 tarihinde İsveç’le de bir ittifak andlaşması imzalanmıştı. Ancak bu tam manasıyla bir ittifak andlaşması niteliğinde değildi. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.159.
[23] ÜLMAN, Haluk: a.g.e., s.19.
[24] Viyana Kongresi ve alınan kararlar hk. geniş bilgi için bkz. ARMAOĞLU, Fahir: Siyasi Tarih (1789-1960), 2.B., Ankara, 1973, s.30-33.
[25] SANDER, Oral: Siyasi Tarih (İlkçağlardan-1918’e), 1.B., Ankara, 1989, s.122.
[26] 1769 Mora isyanı için bkz. PURGSTALL, Joseph H.: (Çev. Refik ÖZDEK) Osmanlı Devleti Tarihi, C.16, İstanbul, s.171-175.
[27] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.96.
[28] SANDER, Oral: a.g.e., s.208.
[29] AKÇURA, Yusuf: Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, 3.B., Ankara, 1988, s.17. Megali İdea hk. geniş bilgi için bkz. HATİPOĞLU, Murat: Yunanistan’daki Gelişmelerin Işığında Türk-Yunan İlişkilerinin 101 yılı (1821-1922), Ankara, 1988, s.29-34.
[30] AKŞİN, Sina ve Diğerleri: Türkiye Tarihi, C.3, İstanbul, 1988, s.100-101; Ayrıca bkaz. GÜREL, Şükrü: Tarihsel Boyut İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993), Ankara, 1993, s.27-28.
[31] UÇAROL, Rıfat: Siyasi Tarih, 3.B., İstanbul, 1985, s.105.
[32] HATİPOĞLU, Murat: a.g.e., s.18.
[33] HATİPOĞLU, Murat: a.g.e., s.19-20; GÜREL, Şükrü: a.g.e., s.28.
[34] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.V, s.115.
[35] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.263-273.
[36] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.V, s.116.
[37] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.V, s.116-117.
[38] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., s.117.
[39] HATİPOĞLU, Murat: a.g.e., s.24.
[40] AKŞİN, Sina ve Diğerleri: a.g.e., s.106; ARMAOĞLU; Fahir: a.g.e., s.107.
[41] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.279-286.
[42] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.151-152.
[43] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.155-157.
[44] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.294-296.
[45] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.V, s.214-215.
[46] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.297.
[47] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.341-353.
[48] ÜLMAN, Haluk: a.g.e., s.80.
[49] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.V, s.52.
[50] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.156; CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.298-299.
[51] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.299.
[52] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.157; Romanya’nın bağımsızlığı konusunda geniş bilgi için bkz. Romania Foreign Sources on the Romanians, (Ed. by Silvia POPOVICI), Bucharest, 1992.
[53] UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı: Osmanlı Tarihi, C.II, 5.B., Ankara, 1988, s.195.
[54] Türklerin Balkanlardan çıkarılması amacını güden Kosova Meydan Savaşı ve sonuçları hk. bkz. GNKR. ASKERİ TARİH VE STRATEJİK ETÜT BAŞKANLIĞI: Birinci Kosova Meydan Muharebesi, Ankara, 1987, s.60-vd.
[55] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.245-254.
[56] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.157-158.
[57] ÜLMAN, Halıuk: a.g.e., s.81.
[58] BORA, Tanıl: Milliyetçiliğin Provokasyonu, 1.B., İstanbul, 1991, s.18.
[59] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.158-159; CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.314-316.
[60] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.159.
[61] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.159.
[62] KARAL, Enver Ziya: a.g.e., C.VI, s.73.
[63] II. Alexader zamanında Rus fikir ve siyasi hayatında çok önemli bir rol oynayan “panslavizm”, Rus düşünürlerinden Danilevski tarafından bir ideoloji haline getirilmiştir. Panslavizm, Rusya’nın egemenliği altında bütün Slavları birleştiren bir devlet kurulmasını amaç edinmişti. Her şeyden önce Türkleri Avrupa’dan çıkarma amacı güden Panslavizmin kurmayı amaçladığı devletin başkenti İstanbul olacaktı. Bu konuda geniş bilgi için bkz. KURAT, Akdes Nimet: Rusya Tarihi, 2.B., Ankara, 1987, s.343.
[64] ÜLMAN, Haluk: a.g.e., s.79-80.
[65] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.387-400.
[66] Andlaşmanın metni için bkz. ERİM, Nihat: a.g.e., s.403-424.
[67] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.276.
[68] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.279.
[69] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.279.
[70] Bosna-Hersek’in ilhak süreci hk. geniş bilgi için bkz. BAYUR, Yusuf Hİkmet: Türk İnkılabı Tarihi, C.I, 1940, İstanbul, s.234-255.
[71] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.311, 314.
[72] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.317; Bosna-Hersek’in ilhakı konusunda ayrıca bkz. GMKR. HARP TARİHİ BAŞKANLIĞI: Balkan Harbi (1912-1913), C.I, Ankara, 1970, s.43-44; İlhak öncesi Avusturya ve Rusya arasındaki pazarlıklar konusunda ise bkz. JELAVICH, Barbara: Russia’s Balkan Entanglements (1806-1914), Cambridge University Press, Cambridge, 1991, s.218-223.
[73] EREN, Hasan: “Bulgarlar ve Türk Dili”, Bulgaristan’da Türk Varlığı, Ankara, 1985, s.1.
[74] Bu konuda geniş bilgi için bkz. YAVUZ, Ercan: The Ninteenth Century Balkanic Church, Ankara, 1987, s.23-33; Ayrıca bkz. KOLOĞLU; Orhan: a.g.m., s.86.
[75] KOLOĞLU, Orhan: a.g.m., s.87.
[76] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.335.
[77] Doğu Rumeli’nin Bulgaristan’a katılması konusunda geniş bilgi için bkz. ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.283-286.
[78] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.338.
[79] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.318-319.
[80] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.319.
[81] Bu konuda geniş bilgi için bkz. ÜNAL, Hasan: “Balkan Diplomasisinden Bir Kesit: Bulgaristan’ın Bağımsızlık İlanı ve Osmanlı Dış Politikası, 1908-1909”, (Der. Kemali SAYBAŞILI-Gencer ÖZCAN) Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, 1.B., İstanbul, 1997, s.53-70.
[82] Bu konuda bkz. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı: a.g.e., C.I, s.217.
[83] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.364.
[84] TOKAY, Gül A.: “Makedonya Sorununa Tarihsel Bir Bakış:1878-1908”, (Der. Kemali SAYBAŞILI-Gencer ÖZCAN) Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, 1.B., İstanbul, 1997, s.23; Ayrıca bkz. TOKAY, Gül A.: Makedonya Sorunu: Jön Türk İhtilalinin Kökenleri (1903-1908), İstanbul, 1996.
[85] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.365.
[86] TOKAY, Gül, A.: a.g.m., s.23.
[87] TOKAY, Gül A.: a.g.m., s.26-28; Ayrıca Balkan ülkelerinin bölge içindeki faaliyetleri için bkz. POULTON, Hugh: (Çev. Yavuz ALAGON) Balkanlar, 1.B., İstanbul, 1993, s.58-59.
[88] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.369; TOKAY, Gül A.: a.g.m., s.28-29.
[89] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.370.
[90] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.371.
[91] Tasarı hk. bkz. TOKAY, Gül A.: a.g.m., s.31.
[92] KOLOĞLU, Orhan: a.g.m., s.88.
[93] TOKAY, Gül A.: a.g.m., s.26.
[94] Bu örgütler ve faaliyetleri hk. geniş bilgi için bkz. HAMZA, Yusuf: “1908-1912 Yılları Arasında Makedonya’da Kurulan Ayrılıkçı Örgütler ve Osmanlı-Balkan ve Doğu Federasyonu Kurma İddiası”, Türk Dünyası Araştırmaları, S.75, Aralık 1991, s.47-65.
[95] Bükreş Andlaşması hk. geniş bilgi için bkz. BAYUR, Yusuf H.: Türk İnkılabı Tarihi, C.II, Kıs.II, Ankara, 1943, s.453-472.
[96] Bunlardan Sırbistan sınırları içerisinde kalan ve bugünkü bağımsız Makedonya Cumhuriyetine “Vardar Makedonyası”, Bulgaristan’da kalan kısmına “Pirin Makedonyası”, Yunanistan’dakine ise “Ege Makedonyası” denilmektedir. Bu konuda bkz. UZGEL, İlhan: “Balkanlarda Yeni Gelişmeler ve Makedonya Sorunu”, M.B.D., C.XVI, S.142, Nisan 1992, s.26.
[97] KOLOĞLU, Orhan: a.g.m., s.87.
[98] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.280; Arnavut uyanışı için ayrıca bkz. CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.372-377.
[99] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.280-281.
[100] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.376-377.
[101] CASTELLAN, Georges: a.g.e., s.390.
[102] ARMAOsĞLU, Fahir: a.g.e., s.340-341.
[103] ARMAOĞLU, Fahir: a.g.e., s.343.
[104] BORA, Tanıl: a.g.e., s.33-34.
[105] AKŞİN, Sina-FIRAT, Melek: “İki Savaş Arası Dönemde Balkanlar”, Balkanlar, İstanbul, 1993, s.101-102.