ÖNDER AYTAÇ,(*)
İHSAN BİLİR,(**)
Özet: Temiz toplum, temiz devlet ve temiz siyaset bağlamında medyaya düşen görevlerin neler olduğu, medyanın neleri yapabileceği ya da neleri yapamayacağı konusunun tartışıldığı bu makalede; medya teorileri, Türk medyasının durumu, medyanın gücü, sermaye ve devlet gücünün medyayı (amaçlarını gerçekleştirmek için) bir araç olarak görüp-görmedikleri, medyayı kullanıp-kullanmadıkları incelenmeye çalışılacaktır.
Anahtar kelimeler: Medya, Güç, Susurluk, Otoriter devlet medyası, Liberal devlet medyası, Sosyal sorumluluk medyası, Totaliter devlet medyası, Türk medyası ve teleşnikof.
İnsanların büyük bir çoğunluğu, dünyada olan pek çok olayı eğer medya organları haber olarak vermezlerse öğrenemezler, bilemezler. O halde, bizim bildiğimiz olayların büyük bir çoğunluğu, yalnızca haberlerini medyadan aldığımız, yani medyanın bize haber olarak bildirdiği konulardır (Ben Bagdikian) [3]
Bazı gazete ve televizyon reklamları vardır istesek de aklımızdan hiç çıkaramadığımız... Üzerlerinden aylar-yıllar geçmiş olmasına rağmen, o reklamlar belleklerimizdeki yerlerini biz istesek de / istemesek de sürekli korurlar... Örneğin Osmanlı Bankası’nın, ‘yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız’ şeklinde ile ifade edilen reklamı... Ya da ‘küçük bir lezzet farkı büyük bir mutluluktur’ anlatımıyla özdeşleşen Sana’nın reklamları... Veyahutta ‘Akşama babacığım unutma Ülker getir’ sözlerinin, bir müzik ve çizgi film eşliğinde söylenilmesi... Ya da ‘..siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?’ cümlesini tatlı bir gülücük ile tamamlayan sevecen küçük kızın reklam filmini... Veyahutta ‘İş Bankası’nın Atatürk’ü de işin içine katarak ‘sağduyuyu’ öne çıkarıldığı’ reklamları...
Tanıtım kuşağının örnekleri olarak saydığımız yukarıdaki bu kısa metrajlı filmcikler, birer reklam klasiği olarak belleklerimizde kalacaktır hep yıllarca... ‘Tık tık tık eyi günler’ dersem de, ‘ağzı olan konuşuyor’ anlatımını yapsam da siz yine reklamlardan söz ettiğimizi kolaylıkla değerlendireceksiniz...
Umarım hatırlarsınız; Susurluk kazası sonrasında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin sosyal içerikli reklamları da yazılı ve görsel medyada günlerce yer aldı. Bu sosyal içerikli ve mesaj yüklü olan reklamlar, yukarıda saydığımız reklam klasiklerinin de ötesinde / üzerinde bir anlam ve önem taşıyordu izleyenler için...
Niye mi?.. ‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ diyen toplumunun büyük bir kesimi; gerçekten de önemli olan ve her zaman arşivleşerek saklanılması gerekli olan bu ilanlarla / reklamlarla ‘Türkiye’nin gerçekleri için’ önemli ve bir o kadar da yerinde olan şu değerlendirmeleri yapıyorlardı:
Kamyondan sonra gerçekler artık gün ışığında!..
Susurluk’ta bir kamyon, bir otomobille çarpışarak her şeyi yeniden başlattı. Medyanın olayların üstüne gitmesinin, kapalı kapılar ardındaki gerçekleri gün ışığına çıkarmasının, kısacası halkı bilgilendirmesinin niçin engellenmek istendiğini, o kamyonun ışığında bir kez daha gördük. Bu ülkede bundan sonra yaşanacaklar, şimdiye kadar yaşananlardan farklı olacak.
Kamyondan sonra medya, olayların üzerine gitmek, kapalı kapıları açmak, gerçekleri tüm açıklığıyla gözler önüne sermek konusundaki görevini, daha büyük bir inançla sürdürmeye, halkın öğrenme, bilme ve bilgilenme hakkını sonuna kadar korumaya kararlıdır.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!..
Her şeyi okuyorum... Benim gazetem var.
Her şeyi görüyorum... Benim televizyonum var
Her şeyi duyuyorum... Benim radyom var.
Türkiye’ye güveniyorum... Benim haber alma hakkım var.
Aynı konuyla ilgili yazılı ve görsel medyada günlerce yer alan bir diğer reklam ilanında ise; ‘iktidarın’ nasıl olması gerektiği ön plana çıkarılarak, şunlar söyleniyordu:
Kamyondan sonra iktidar artık eskisi gibi olamaz!..
Susurluk’ta bir kamyon, bir otomobille çarpışarak her şeyi yeniden başlattı. Ülkemizdeki uygunsuz, denetimsiz, yanlış işlerin ve ilişkilerin varlığını, onun farlarının ışığında öğrendik. Bu ülkede bundan sonra yaşanacaklar, şimdiye kadar yaşananlardan farklı olacak.
Kamyondan sonra artık iktidarın, ülkeyi gün ışığında, açıklık ve şeffaflık içinde ve hukuku, kaba güce egemen kılarak yöneteceğine inanıyoruz.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!..
Her şeyi okuyorum... Benim gazetem var.
Her şeyi görüyorum... Benim televizyonum var.
Her şeyi duyuyorum... Benim radyom var.
Türkiye’ye güveniyorum... Benim demokrasim var.
Aynı konuyla ilgili bir diğer reklam ilanında ise, ‘kamu görevlileri’ mercek altında tutulmaya çalışılıyor ve topluma şu mesaj veriliyordu:
Kamyondan sonra kamu görevlileri artık eskisi gibi olamaz!..
Susurluk’ta bir kamyon, bir otomobille çarpışarak her şeyi yeniden başlattı. Yönetimin içinde görev yapan dürüst, yurtsever, halktan yana kamu görevlileri, suskunluğun çözüm olmadığını onun farlarının ışığında bir kez daha gördüler. Bu ülkede bundan sonra yaşanacaklar, şimdiye kadar yaşananlardan farklı olacak.
Kamyondan sonra artık -polis, öğretmen, tapu memurlarıyla- tüm kamu görevlilerinin [4] , hukuka aykırı uygulamalar karşısında dürüstçe görev yapma hakkını, daha büyük bir kararlılıkla savunacaklarına inanıyoruz.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!..
Her şeyi okuyorum... Benim gazetem var.
Her şeyi görüyorum... Benim televizyonum var.
Her şeyi duyuyorum... Benim radyom var.
Türkiye’ye güveniyorum... Benim memurum var.
Keşke Susurluk kazası sonrasında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yazılı ve görsel medyada yer alan ilanlarında anlatılanların bütünü birden, gerçek hayatımızda uygulamaya geçirilebilse... Yıllardır özlemini çektiğimiz, ‘temiz toplum’, ‘temiz devlet’, ve ‘temiz siyaset’ artık gerçekleştirilebilse...
Bunun gerçekleştirilebilmesi için Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK), ve deriniyle-sığıyla bütün devlet yöneticilerin yanında, medyanın da yardım ve katkılarının gerekliliği kaçınılmaz bir gerçektir. Biz bu makalenin içerisinde, genel bir temizlik bağlamında, medyanın neler yaptığını / yapabileceğini ya da neleri yapmadığını / yapamayacağını irdelemeye çalışacağız. Aslında bu konunun medya tarafından elden geldiğince gündemde tutulmaya çalışılmasının nedenini ‘medyanın yaşadığı ciddi güven kaybının yeniden kazanılması çalışmasının yapılmasına araç olduğunu’ [5] ifade eden Hürriyet’ten Sedat Ergin’in değerlendirmesini de burada küçük bir ayrıntı olarak belirtmekte yarar vardır.
Öncelikle medya ile ilgili teorilere kısaca bir göz gezdirecek, daha sonra da, bizim (Türk) medyanın durumuna bakarak ele aldığımız konuyu mercek altında tutmaya çalışacağız.
Her insan topluluğunda, geniş anlamda da devletlerin hareketlenmelerinde, bunları açıklayan standart ve tek tip teoriler olsa bile, genellemelerin yapılabileceği bazı önemli ortak ve benzer noktaların bulunduğu da gözardı edilmemelidir. Medya ile ilgili olarak, 1976 yılında Siebert, Peterson ve Schramm; ‘Basın Teorileri’ adı altında dörtlü bir ayrım yaparlar. [6] Yapılan bu ayrım bugün bile bütün pozitivist akademisyenler tarafından kabul görmektedir. [7] Elbette iletişim araçlarının düzenlenişine dayanak olan düşünceleri, kamusal etkilemeyi yadsıyan ya da benimsemeyen, biçiminde ikili genel bir ayrıma tabi tutan ve bunun olası biçimlerini daha alt başlıklara yerleştiren sınıflamalara da rastlanmaktadır. [8]
Biz bu makale içerisinde teorik bazdaki medya ile ilgili sınıflandırmamızı yaparken Siebert, Peterson ve Schramm’ın dörtlü temel ayrımı içinde konuyu ele alacağız. Bu ayrım içerisindeki ‘Otoriter Devlet Teorisi’ne göre; medya organları, yönetici egemen gücün kontrolü altında çalışmakta ve devletin direktiflerini yerine getirmektedir. Bu yaklaşım hem en eski hem de en çok uygulanmış olan bir kuramdır ve hala dünyanın pek çok ülkesinde, değişik biçimlerde geçerliliğini sürdürmektedir. Raşit Kaya’nın da ifade ettiği gibi: ‘Gazeteciler ve tüm içerik üretenler, gerçekten bağımsız olamamakta ve son değerlendirmelerinde –gerektiğinde zora dayanarak- hükümet otoritesine bağlı kılınmaktadırlar.’ [9]
‘Liberal Devlet Teorisi’ne göre; (bazı akademisyenler bunu ‘Özgür Basın Teorisi’ olarakta adlandırırlar) medya organları, serbest piyasa ekonomisi şeklinde, rekabete dayalı olarak çalışırlar. Medya bu şekliyle bir anlamda ‘dördüncü güç’ olarak adlandırılır. Halkın bir konu üzerinde bilgilenmesi, yönetimin yanlışlıklarının eleştirilmesi, parlâmentoya dayalı demokrasinin bütün kurumlarının bağımsız olarak mercek altında tutulması, medya kuruluşlarınca serbestçe gerçekleştirmektedir. Liberal yaklaşım en yalın haliyle kişinin dilediği her şeyi yayınlamaya ya da yayınlamamaya özgürce serbest iradesiyle karar verebilmesidir. Bu durumu kendi cümleleriyle açıklayan J.S. Mill:
‘...Eğer bir teki dışında bütün insanlar aynı düşüncede olsalar ve yalnız bir kişi karşıt düşüncede olsa, nasıl bu kişinin, elinde güç olması halinde, insanları susturmaya hakkı yoksa, insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur. Bir düşünce sahibinden başkası için hiçbir değer taşımasaydı ve o düşünceden yararlanmaktan engellenmek yalnızca özel bir zarar oluştursaydı, veya bu zarara yalnızca birkaç kişi uğruyor olsaydı belki hoş görülebilirdi. Fakat bir düşüncenin ifadesinin susturulmasındaki asıl kötülük, bu düşünceyi benimsesin benimsemesin bugünküler kadar, gelecek kuşaklardan da bir şeylerin çalınmasındandır. Eğer bu düşünce doğruysa insanlar yanlışlarını düzeltme fırsatından yoksun bırakılmaktadırlar; eğer yanlış ise yine kendileri için büyük bir kazanç olabilecek bir şeyi yitirmektedirler. Yitirmektedirler çünkü; yanlışın var olmasını engellemek bir anlamda gerçeğin tam anlamıyla ortaya çıkmasını ve anlaşılmasını da engellemektedir. İnsanların hatalarını tartışma ve deneyim ile düzeltme yetenekleri vardır. Tek başına deneyim yeterli değildir. Deneyimin nasıl yorumlanacağını göstermek için bir tartışma ortamı da olmalıdır. Yanlış olan her düşünce ve uygulama olgunun ve kanıtın karşısında yavaş yavaş teslim olurlar. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için olgu ve kanıtın akla ulaştırılmış olması gereklidir. Anlamlarını ortaya çıkaran yorumlar olmadan kendi kendilerini açıklayan pek az olgu vardır. Yargılar yanlış ise düzeltilebilir. O halde yargılara ancak kendilerini düzeltebilme araçları sürekli olarak elde tutulursa güvenilebilir...’ [10] değerlendirmesini yaparak Liberal yaklaşım tarafında ağırlığını koymaktadır.
Liberal yaklaşıma göre hem iletişim araçları serbestçe işletilebilmeli ve bunu sağlayacak kurumlar serbestçe kurulmalıdır (serbest girişimcilik) hem de iletişim araçları kullanılarak iletilecek olan her şey serbestçe dolaşabilmeli ve yayınlara 3. Kişilerin ön denetim ve/veya sansür uygulamaya hakları olmamalıdır (serbest dolaşım). [11]
Üçüncü olarak, ‘Sosyal Sorumluluk Teorisi’ne göre; medyanın özgür olabilmesi için, medya organlarının devlete değil, bağımsız özel ve / veya tüzel kişilere ait olması gerekmektedir. Yine bu teoriye göre, devletin medya üzerinde hiçbir kontrol ve yönlendirmesi olamaz / olmamalıdır. Devletin yalnızca halkın ilgi ve gereksinimlerine medyanın tam olarak yanıt verip-vermediği konusunda, medyanın üzerinde kontrol edici ve uyarıcı bir görevi vardır. Medya yapmış olduğu yayınların, kaliteli, ön yargısız ve tarafsız olup-olmamasından dolayı, doğrudan doğruya izleyicilere karşı sorumludur. Demokratik bir devletteki medya temsilcisinin görevi, içinde yaşadığı toplumu objektif ve tarafsız olarak gözetlemek ve gördüklerini bir fotoğraf çekip veriyormuşçasına topluma yansıtmaktır. Golding ve Elliot; ‘..gazeteci, ele alıp haber yaptığı konuyla ilgili olarak, objektif ve tarafsız davranmak için en fazla gayret eden kimse olmalıdır’ [12] anlatımı ile düşüncelerini açıklarlar.
Son olarak ele alacağımız ‘Totaliter Devlet Teori’sine göre; (bazı akademisyenler bunu ‘Sovyet Tipi Medya Teorisi’ olarak adlandırırlar.) bütün işitsel ve görsel medya organları devlet tarafından çıkarılır. Devletin güçlü kolları tarafından da sürekli olarak kontrol altında bulundurulur. Bu sistem içinde adeta Orwell’ın ‘1984’ isimli eserinde yazdığı gibi bir sistemin dayatılması söz konusudur. Her zaman ‘Big brother is watching you’ (büyük kardeş seni izliyor) düşüncesi yurttaşlara empoze edilmekte ve düşünen değil yalnızca beyinleri uyuşturulmuş ve ‘zombi’leştirilmiş insanlar topluluğunun oluşmasına zemin hazırlanmaktadır. Bu sistemin medyası ise toplumsal ve evrensel olguların nesnel değerlendirilmesini Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda gerçekleştirdiği için, basın yalnızca bir katalizör görevi görmekte ve sistemin propaganda yoluyla düşünsel planda hem kendini hem de kişileri geliştirmesine yardımcı olmaktadır. Bu şekildeki bir sistemin medyası, yalnızca diktatörlerin ve tek parti diktalarının varolan durumlarını daha da güçlendirici bir rol oynamakta olduğu iddia edilmektedir.. [13]
Yukarıda kısaca söz edilen teoriler çerçevesinde demokratik hukuk devletlerindeki medyaya baktığımızda, medyanın -olmazsa olmaz- üç temel prensibinin var olduğu söylenmelidir. Bunlar;
1. Önemli olan her konuda halkın katılım yapabildiği açık tartışmaların olması;
2. Bilgi kaynaklarına özgürce ve eşit olarak isteyen bütün yurttaşların kavuşabilmesi ve elde edilen bilgilerin / düşüncelerinin serbest olarak ifade edilebilmesi;
3. Bireylerin, devletin resmi organlarınca yapılan sansür ve yasaklamalardan, bir bütün olarak özgür ve soyutlanmış olması; şeklinde ifade edilebilir.
Gerçekten de ‘Liberal Devlet Teorisi’ne göre medyayı incelediğimizde, basın özgürlüğü; herkesin serbestçe yayın yapabildiği, gazete, magazin, dergi çıkarabildiği ve eser yayınlanmadan önce ya da sonra, sansürün uygulanmadığı bir özgürlük anlayışı ile özdeşleşmenin gerekliliğini söyleyebiliriz. Bir diğer anlatım ile, demokratik hukuk toplumlarında medya, çok farklı düşünce ve konuları özgürce gündeme getirip yayınlayabilmelidir.
Buradaki temel unsur, halkın; serbestçe özgür iradesini açıklaması ile doğruya kavuşulacağı ve yanlışların / hataların azalacağı fikridir. Bu söylenenlere İngiltere’den bir örnek verilecek olursa basın ile ilgili İngiliz Kraliyet Komisyonu: ‘...Bizim anlayışımıza göre, basın özgürlüğü ile anlatılmak istenilen, her türlü sınırlamadan yalıtılmış bir şekilde ele alınılan konuların, gerçek yönlerini ve yorumlamalarını yaparak, demokratik katılıma seçmen olarak giren kimselerin sorumlu bir şekilde karar vermelerine yardımcı olmaktır...’ [14] anlatımını yapmaktadır
Aslında İngiliz Basın ile ilgili Kraliyet Komisyonunun ifade ettiği düşünce, çok uzun bir tarihi geçmişe dayanmaktadır. İngiltere demokrasisinin -diğer gelişmiş ülkelerle bile kıyaslandığında- daha uzun ve kalıcı olmasının önemli bir köşe taşınında bu olduğu söylenebilir. J. S. Mill de İngiltere tipi demokrasilerde bulunması gereken medya ile ilgili temel bir prensibi şöyle açıklar: ‘...düşüncelerin ifade edilmemesi ve şeytani bir sessizliğin ortalığı kaplıyor olması, insanoğlundan yalnızca bir şeylerin çalınmasına değil, aynı zamanda bireylerin yaşadığı toplumdan kopmasına da neden olur. Biz herkesin aynı tek bir noktada uzlaşmıyor olsa bile, fikirlerini serbestçe söylediği bir ortamın olmasını istiyoruz. Eğer düşünülen ve ifade edilen fikirler yanlışsa, yapılan tartışmalar sonucunda yanlışlar bırakılıp doğruya kavuşulacaktır. Eğer fikirler doğru ve gerçek ise, bu konu üzerinde yapılacak beyin jimnastikleri sonucunda doğrunun tespiti pekiştirilmiş olacaktır...’ [15]
Düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi yalnızca toplumun kendi kendisini değil, aynı zamanda medyanın da kendisini geliştirmesine yardımcı olacaktır. Makalenin başından beri sözünü ettiğimiz ‘medya’ anlatımının kapsamı içinde nelerin bulunduğunun açıklığa kavuşturulması ele aldığımız konunun daha iyi anlaşılması bakımından kanımızca yararlı olacaktır.
Ülke genelinde veya bölgesel olarak yayın yapan günlük, haftalık gazeteler, televizyonlar, radyolar, haber-magazin dergileri, hobi amaçlı çıkan magazinler ve politik, ekonomik, sosyal içerikli dergilerin bütünü ‘medya’ içerisinde sayılmaktadır. Ayrıca radyo ve televizyonlardaki program yapımcıları, haber programcıları, disk jokeyler, ‘talk-show’cular ve hatta reklamlarda rol alan kişiler bile genellikle basının mutfağında yer alan kimseler olarak medya kapsamının içinde sayılırlar... [16]
Ulusal bağlamda böylesi geniş bir medya yelpazesinin içinde yer alan farklı 'background'lardan gelmiş olan bu kişiler, uluslararası anlamda da 21. yüzyılın bilgi toplumu olması ile doğru orantılı olarak daha da geniş yapılabilecek bir tanımlamayla kendilerini ifade ederler. İnternet ve network sistemleri ile elimizin ulaştığı ve her türlü bilgi akışının sağlanıldığı bu sanal ortamda -global yaklaşımla- medya değerlendirmesinin içinde sayılabilir. Mehmet Ali Birand da: ‘...evrenselliğin yolu bilgiden geçer ve bilgiden kimseye zarar gelmez. O yüzden artık kaldırın şu bilgi yolunun önündeki engelleri...’ [17] anlatımını yaparak, bilgiye kavuşmanın önündeki her türlü engelin devlet tarafından kaldırılmasını savunur.
Medya tanımlamasının gelişmişlikle birlikte artarak / katlanarak farklılaşması, Can Dündar’ın haklı olarak sözünü ettiği bazı sorunlarla karşılaşmamızı da sanki kaçınılamaz kılmaktadır. Dündar’a göre: ‘..Adil dağıtılmayan bilgi, antidemokratik bir toplumda yalnızca var olan güç ilişkilerinin pekiştirilmesine yarar. ‘Bilgi güçtür’ özdeyişini doğrularcasına, enformasyon akışını kontrol edenler, ellerindeki bilgiyi, egemenliklerini yaygınlaştırıp, sağlamlaştırmak amacıyla kullanırlar..’ [18] Aslında Dündar’ın sözünü ettiği durum ‘vahşi kapitalizm’in doğal bir sonucudur. Bunun en aza indirgenmesi, minimize edilmesi; medyanın yapmış olduğu haberlerde tarafsız, gerçek ve disinformasyon yapmayan bir tavır içinde olması ile söz konusu olabilir. Bu ise medyanın bilgi toplumu iletişim organı olmasının yanında, bilgiye kavuşma sistemlerinin devletlerin ve çok büyük holdinglerin elinden elden geldiğince kurtarılmasıyla ve devletlerin demokratikleştirilmesi ile olacaktır.
Yalnızca tam demokratik olan ve dolayısıyla ‘özgürlük ve esenlik cumhuriyeti olan (ve fakat) korku cumhuriyeti olmayan’ [19] toplumlarda, bilgi ‘edinilen’ değil, dikte ettirilerek ezberlettirilen değil; paylaşılan bir ‘nimet’ şekline dönüşecek ve ancak o zaman, konuşan, tartışan, birbirinin farklılıklarına saygı duyan ve ‘yalnız ufkunu değil, ufuk ötesini bile görebilen’ [20] uluslarüstü empati ile düşünebilen yurttaşlar olunabilecektir.
Bu teorik bilgilenmelerden sonra, şimdi de Türk medyasının durumuna bir göz gezdirelim ve doktriner planda yazdıklarımızı Türkiye medyasından yapacağımız alıntılarla ölçümlemeye çalışalım.
Matbuat hiçbir vecihle tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz. (...) Gazeteciler Türkiye dahilinde milletin efkarını tenvir ve efkar-ı umumiyeyi, bariz bir surette tecelli ettirecek mesaillerinde tamamen serbest olmalıdırlar. (Kemal Atatürk) [21]
Aslında medyanın yolsuzlukların ve yanlışların üzerine gitme konusundaki duyarlılığı, gerçekten de tebrik edilecek özverili ve erdemli bir durum olmasına karşın; ‘Apoletli Medya’ kitabının yazarı Ragıp Duran, bizim medyamız için, farklı ve belki de doğru bir değerlendirme yapmaktadır. Ragıp Duran: ‘...(Medya’daki) mesajlar hala apoletli, [22] hala kara plakalı, hala kırmızı halılıdır ... Dolayısıyla memlekette olan çok seslilik değil çok mikrofonluluktur ... Tüm medyayı ideolojik ve siyasi olarak besleyen kaynak ise, devlete sadakat, milli birlik ve beraberlik adı verilen muğlak tanım, insan haklarına ilgisizlik, demokrasiyi boşlama (...) Basın artık medya terörizminin organı. Medya, kendi başına, bağımsız bir odak değil (...) İstediğini öne çıkarıyor, istediğini gizliyor, bozuyor, büküyor, kırıyor, saçıyor. Asli görevi olan, gerçeğin çeşitli boyutlarını yansıtacağı yerde, savaş açmış durumda gerçeğe karşı...’ [23] diyerek medyayı anlatmaktadır. Ragıp Duran’ın anlatımına benzer bir diğer değerlendirmeyi de Can Dündar yapar. Can Dündar’a göre: ‘..(Biz) çok kanalı, ‘çok seslilik’ zannettik, yanıldık. Elimizdeki cihazla O’nu uzaktan kumanda ettiğimize inandık (ama) aslında uzaktan kumanda edilen bizdik. Her düğmede yeni bir dünyaya gittiğimizi sandık. Sandığımız için de hiç gidemedik oralara... ‘Miş gibi yaptık.’ Gitmişiz gibi... Yapmışız gibi... Görmüşüz gibi..’ [24] değerlendirmesini televizyon merkezli olarak bütün bir medya için yapar.
Medya tarafından haber olarak sunulan olaylar her geçen gün gerçekleşmekte olan bir çok benzer olay arasından birileri tarafından seçilmektedir. Elde edilen bilgilerden ‘bazıları’ yine ‘bazı’ medya personeli tarafından seçilerek istenilen şekilde sunulmaktadır. [25]
Zaman'dan Hüseyin Gülerce, Duran'ın 'apoletli ve kırmızı halılı' anlatımı ile ifade ettiği, Dündar’ın ‘..Miş gibi yaptık..’ dediği söylemi, medya habercileri ve köşe yazıları bağlamında yorumlarken: '..sırtını belli yerlere dayayan iyi gün demokratlarının demokrasi sınavında, sınıfta kaldıklarını..' [26] söyler ve : '..Nazlı Ilıcak, Yavuz Gökmen, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Mehmet Barlas, Ahmet Taşgetiren, Mehmet Altan, Zeynep Göğüş, Ali Bayramoğlu, Taha Akyol, Gülay Göktürk, Etyen Mahçupyan, İlnur Çevik, Tamer Kokmaz, Nuh Gönültaş, Mustafa Çalık, Murat Belge, İsmail Kaplan, Rauf Tamer, Gürbüz Azak, Can Aksın, Can Dündar, Zeynep Atikkan, Abdurrahim Karakoç ve diğerlerinin de demokrasi sınavından yüz akı ile çıkan 'cesur yürekli' gazeteciler..’ olduklarını ifade eder.' [27]
Hüseyin Gülerce'nin medya konusunda, isimler sayarak yaptığına benzer bir diğer değerlendirmeyi, genel bir anlatım içerisinde ve fakat isim vermeksizin yapan Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden:
İnsanı, insan haklarını, devleti, demokrasiyi, Türkiye'yi, Türkiye Cumhuriyeti'ni, hukuku yargıyı, bilmeyen, bilmek istemeyen, bilmezlikten gelen, kendini yadsıyan, özgürlükleri kötüye kullanan, ayrılıkçı, bölücü, yıkıcı kimi sapkınlar, vatan, ulus, yurttaşlık bilincinden yoksun kimi aymazlar, ırkçılık, Arap milliyetçiliği, ümmetçilik ve inanç sömürüsü yoluyla din düşmanlığı yapan kimi bağnazlar, evrensel ve ulusal ilkeleriyle siyaseti birbirinden ayıramayan kimi bilgisiz karıştırıcılar, değişik bozukluklarla yalpalayan sarsak, ayyaş, şımarık, şirret, terbiyesiz, kimi şaklabanlarla şarlatanlar, her tür sahtecilikle paslanıp küflenmiş kimi maskara, madrabaz ve kumarbazlar, her kapıyı çalıp her çukura giren, karanlık, karışık, yüzsüz, yetersiz, yeteneksiz, niteliksiz, kişiliksiz, utanma duygusundan yoksun, ödlek kimi şakşakçı ve goygoycular, bir kesimi bir tür terör örgütü durumuna gelerek mafyalaşan medyanın kuklası, kokuşmuşluk ve çürümüşlük batağında debelenen ruhu, dili, kalemi kirli, kimi uydu uşak besleme, dönek ve bağımlılar, arsızlık ve çıkarcılığı beceri sayan, ihaleci, takipçi, teşvikçi, pazarlamacı, transferci, mandacı, mütarekeci ve numaracılar, akıl dışı, ahlak dışı, vicdan dışı, gerçek dışı, yüzeysiz, yalan-dolan yığını, çirkin konuşma ve yazılarla saldırıp, iğrenç ve tiksindirici yapılarını sergilerler... [28]
anlatımında bulunur. Biz, Hüseyin Gülerce'nin ismen yazdığı az sayıdaki 'cesur yürekli' gazetecinin çok daha fazla olduğuna inanmak isterken, Yekta Güngör Özden'in saydığı özellikleri taşıyan gazetecilerin ise, çok daha az sayıda olduğuna inanıyoruz / inanmak istiyoruz.
Gülerce'nin 'cesur yürekli gazeteciler' anlatımı farklı bir yaklaşımla değerlendiren Sabah‘dan Cengiz Çandar: ‘..Türk entellijentsiyası, bu dönemdeki 'demokrasi sınavı'nda sınıfta kaldı. İstisnalar kaideyi bozmaz. Çok kişi sınıfta kaldı. İşin ilginç yanı, sınıfta kaldıkları 'sicillerine geçmiş' olmasına rağmen, şimdi 'yavuz hırsız ev sahibini bastırır' misali bu sicili değiştirmeye kalkışıyorlar. Nafile. Değişmez. Yazılan yazıldı, söylenen söylendi. Yani herkes ve her şey artık 'arşivler'de yerini aldı. Gelecek kuşaklar dönüp bakacaklar ve kimin ne olduğunu görecekler..’ [29] şeklinde yazmaktadır.
Cengiz Çandar'ın, 'medyada yazılanların arşivlerde yerini alması' konusuna benzer bir yaklaşım yapan Akşam'dan Can Aksın da: '..Demokrasi ve halka ihanet edenler' bugün kendilerini kurtarsalar bile, tarihin önünde mutlaka yargılanacaklardır. Bundan kaçış yok. Yazdıkları her yazı 'demokrasi arşivi'nde yerini almıştır. Onları gizleyecek 'etkili ve yetkili' güçleri yok..' [30] cümleleri ile düşündüklerini ifade eder. Yazılanların arşivlerde yerini alması konusuna mizahi ve iğneleyici bir yaklaşım sergileyen Zaman’dan Tamer Korkmaz da: ‘..arşiv ile Rus ruleti oynanmaz! Arşivler, ‘Alaaddin’in sihirli lambası’ndan çıkan cinler gibidir; bir açtınız mı, lambaya geri girmeleri neredeyse imkansızdır!..’ [31] anlatımında bulunur.
Duran’ın, Gülerce'nin, Çandar'ın, Aksın'ın ve Korkmaz’ın medya ve gazeteci tanımlamalarına ‘özgürce istediklerini yazabilme’ boyutunu katan ‘Babıtelli’ kitabının yazarı Ümit Otan ise yerinde bir tespitle şunları söyler:
(Medya olarak) dibe vurduğumuza inanıyorum: çünkü gazetecilik mesleği belki de tarihinde hiç olmadığı kadar itibar kaybetti. ‘En güvenilir meslek’ sıralamasında (en üstlerde olan gazetecilik) günden güne prim kaybetmekte. Çünkü, düne kadar bir ‘kamu görevi’ ya da babadan devralınan bir onurlu misyon olarak görülen yayıncılık, şimdi saygınlığı azaldıkça karlılığı artan ticari girişime dönüşmekte. Çünkü, tam ‘devletin medya üzerindeki tekeli kırılıyor’ derken, bu kez de aynı oranda tehlikeli başka (bir) tekelin, ‘sermaye tekeli’nin ağına yakalanıyoruz. Haber içeriğini, holdinglerin ekonomik çıkarları, kredi bağlantıları, siyasal bağlantıları belirler oluyor. [32]
Otan’ın yukarıda yazdıklarını ‘casus’ ve ‘gazeteci’ benzeşmesi açısından değerlendiren Radikal’den Haluk Şahin’in yazdıkları ile pekiştirmekte kanımızca yarar vardır. Şahin’e göre: ‘...Casuslarla gazetecilerin yaptıkları iş, bazı bakımlardan birbirine çok benzer; Her ikisi de bilgi toplar. Her ikisinde de temel beceri, sistematik yöntemler uygulayıp bilinmeyenleri öğrenmektir. Ancak gazetecilerle casuslar arasında çok önemli bir fark vardır: Casuslar bilgileri toplumdan saklamak, gazeteciler ise topluma açıklamak üzere toplarlar. Toplanılan bilgi birinde çok gizli damgalı raporlarda çelik kasalara girer: ötekisinde ise özel haber damgalı raporlarla geniş kitlelere. Bu yüzden, yaptıkları iş birbirine çok benzese de casuslarla gazetecilerin yıldızı pek barışmaz. Gizli istihbaratçılar, bazı bilgileri olgunlaşmadan kamuoyuna açıklayarak bir çuval inciri berbat eden gazetecilere ateş püskürürler...’ [33]
Şahin’in yazdıklarını polis-gazeteci ilişkileri açısından değerlendiren Yrd. Doc. İbrahim Cerrah: ‘...gazetecinin haber anlayışına göre kötü olan olaylar bulunmalı ve haber yapılmalıdır. Polis gizliliği, gazete ve gazeteciler ise açıklığı istedikleri için zaman zaman polisle gazeteciler arasında zıtlıklar meydana gelmektedir...’ [34] anlatımını yapmaktadır.
Kanımızca Cerrah’ın yazdıkları konunun yalnızca bir boyutunu açıklamakta ama bu ilişkinin diğer noktalarını gözardı etmektedir. Haluk Şahin’in yazdıkları ise doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü casuslar elde etmek istedikleri bilgileri, genellikle ya para ile ya da hayatlarını bile tehlikeye atma pahasına bir uğraşla elde ederler. Az sayıdaki ama etkili olan bir kısım gazeteciler ise -Koray Düzgören’in de ifade ettiği gibi [35] - devlete ait bilgi ve belgeleri ellerinde bulunduran belli bazı özel kaynaklar tarafından kendilerine verilen bilgilerle / belgelerle beslenmektedirler. Kendilerine haber yapılması için verilen bilgi / belge akışının sürekliliğini sağlamak arzusunu taşıyan gazeteciler, yapılacak haberin içeriğini de kendilerine bu bilgileri verenlerin istedikleri biçimde yapmaktadırlar... İşte gazetecinin etiği tartışmaları da bu ve bunun benzeri konularda karşımıza çıkar. Az sayıdaki bazı köşe yazarları ve muhabirler, kendisine haber yapılması için verilen bilgileri / belgeleri hiçbir ön elemeye ve kritiğe tabi tutmaksızın, harfi harfine haber yapan masa başı gazetecileri şeklindedirler. Şemdin Sakık’ın ilk açıklamaları biçiminde medyada yer alan ve Akın Birdal’dan bazı gazetecilere kadar bir kısım insanı suçlayan açıklamalar burada aklımıza getirilmesi gereken çarpıcı bir örnektir. Aslında böylesi kişilerin köşe yazarı ve belkide gazete yöneticisi olmalarında da yine etkili ve yetkili olan, çıkarlarını ve karı düşünen sermayenin ve/veya ‘derin devlet’ şeklindeki tekel gruplarının etkisinin olabileceğini söylemek, hiç de kehanet olmayacaktır.
Araştırmalar yapılırken, sermaye ve devlet tekelinin dışında / üstünde başka tekellerin de var olup olmadığı ayrıca incele konusu yapılmalıdır. Bizce, gerçek demokrasilerde medya emekçilerinin üzerinde hiçbir tekel olmamalı ve toplumun haber alma, özgürlüğüne hiç kimse -Hobbes’un Leviathan’ı gibi- engel olmamalı / olamamalıdır.
Ele aldığımız konu ile ilgili çarpıcı bir örnek olması açısından Orakoğlu-Sarmusak davasını verebiliriz. Orakoğlu'nun avukatı Suat Çelebi: '(Savcılığın hazırladığı) dosyanın ilk 84 sayfasının basında çıkan yazı ve haberlerden oluştuğunu' [36] ifade ederek medyanın yargı organlarınca da önemli bir kaynak olarak görüldüğünü söylemektedir. Yine aynı davada, Onbaşı Kadir Sarmusak’ın mahkemeye verdiği ifadesinde de, '(Dönemin) Deniz Kuvvetlerinin İstihbarat Dairesi'nde toplanılan bilgilerin önemli bir kısmının yazılı ve görsel medyadan alındığını ve arşivlendiğini' [37] söyleyerek medyanın önemine bir kere daha parmak basmaktadır.
Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğince hazırlatılan '12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası' [38] isimli kitapta da 12 Eylül darbesinin haklılığı ve gerekli savunulur. Bu eserin içinde yer alan bilgilerin büyük bir çoğunluğu, yerli ve yabancı yazılı medyadan toplanılarak biraraya getirilen makale ve haberlerden oluşmuş değerlendirmelerdir. Bir diğer anlatımla, medya organlarınca yapılan yorumlar, çekilen fotoğraflar ve yazılan köşe yazıları, askeri bir darbenin yapılmasının haklılık ön koşulları / gerekçeleri olarak ileri sürülmektedir.
Yine 7. Cumhurbaşkanımız Kenan Evren de 1980’li dönemleri ‘12 Eylül’den Önce ve Sonra Ne Demişlerdi? Ne Dediler? Ne Diyorlar?’ [39] başlıklı bir kitapta, köşe yazarlarının makaleleri ağırlıklı olarak biraraya getirerek 12 Eylül 1980’den tam 17 yıl sonra yayınlar. Kenan Evren’in kitabının girişinde yaptığı değerlendirmede: ‘..Basının normal demokratik düzene geçildikten sonra, askeri yönetim dönemini methetmeleri beklenmez. Ancak evvelce yazdıklarını da inkar etmeleri, bilmem ne kadar doğru olur?..’ [40] sorusunu sormakta ve köşe yazarlarının makalelerinin içinde bunun yanıtını aramaktadır. Bir diğer ifade ile, Evren yaptığı çalışmasında, gazeteci ve köşe yazarlarının kaleme aldığı haber ve makalelerinde, kendi kendileri ile -bile- nasıl da çelişkiye düştüklerini göstermekte ve bunun ile inceden inceye bir iğneleme yapmaktadır.
Yine Zeki Saral’ın yazdığı Kalemlerin İhaneti [41] isimli çalışma; medyanın olağanüstü dönemlerde nasıl dans ettiğini göstermesi açısından gerçekten de elin altında bulundurulması gereken önemli bir çalışmadır. Saral: ‘..eğer arzu edilirse Türk medyası için ciltler dolusu Kalemlerin İhaneti’ni anlatan, gösteren kitaplar yazılabileceğini..’ [42] ısrarla vurgulamaktadır. Olağanüstü dönemler sonrasındaki gazeteciliği eleştirel bir yaklaşımla irdeleyen erdemli ama aşırı aykırı bir gazeteci olan Erbil Tuşalp: ‘..Gazeteciler, yazarlar, 1950-1960 değişiminin önde gelen insanlarıyken, 1980 sonrası değişimin, geriye doğru gidişin, çağa kapanışın da önde gelen insanları oluvermişlerdir..’ [43] değerlendirmesini yapar.
Yıllar önce kaleme alınmış olan Amerikan Virginia İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. maddesinde: ‘Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de medya özgürlüğüdür: despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz’ [44] demektedir. Aslında bu 12. maddedeki anlatım, Duran’ın, Otan’ın ve bir anlamda da Saral’ın bahsettiği olumsuz konulara, o zamanlardan parmak basılmasının tarihsel bir örneğini oluşturmaktadır. Kanımızca, despotik yönetimler şekliyle anlatılmaya çalışılanın, hem ‘sermaye tekeli’nin, hem de ‘devlet tekeli’nin medyanın üzerinde olmasıdır / olabilmesidir. O halde, böylesine kıskaçların arasında yer alan medyanın, temiz toplum, temiz siyaset, temiz gelecek savaşımında başarılı olması nasıl beklenecektir? Makalemizin girişinde alıntılarda bulunduğumuz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin gazetelere verdiği ilanlardaki düşünceleri / manifestoyu gerçekleştirmek medya açısından nasıl olacaktır?
Nazlı Ilıcak: ‘..Hürriyet, biz gazetecilerin en önemli gıdası, suyu, ekmeğidir. İçimizdekileri döktükçe ferahlar, karşı bir fikre kuvvetli delillerle mukabele ettikçe güçleniriz. İnanırız ki, ‘Berika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar..’ Gerçeğe ancak fikir alış-verişiyle ulaşılabilir..’ [45] haklı değerlendirmesini yaparak, özgürlük olmazsa özgür düşüncenin olmayacağını, kritik düşüncenin gelişmeyeceğini bunun sonucunda toplumsal bilgilenme açısından olumsuz bir durumun söz konusu olacağını vurgulamaktadır.
Ilıcak’ın söylediklerini aklımızın bir köşesinde tutarak, Cumhuriyet’ten Toktamış Ateş’in medya konusunda yaptığı değerlendirmeye baktığımızda, Ragıp Duran, Ümit Otan, Zeki Saral ve bir anlamda Hüseyin Gülerce'nin anlatımına benzer bir değerlendirmenin, okuyucu / izleyici kitlesinin de işin içine katılarak biraz daha geniş olarak yapıldığını gözlemleyebiliriz. Toktamış Ateş’e göre: '..Medyadaki tekelleşme öyle bir boyuta ulaştı ki adamlar, 'canımız ne isterse onu yaparız' diyorlar. Aslında haklılar. Müthiş bir 'paslaşma düzeni' oluşturdular. Bankaları, televizyonları, gazeteleri, radyoları birbirinin reklamını yapar ve destek sağlarken, diğer ticari işlerini de yağdan kıl çeker gibi yürütüyorlar. 'Tencere dibin kara, senin ki benden kara' olduğu için de, birbirlerinin üzerine gitmiyorlar. Ve öylesine güçlendiler ve etkileri öyle boyutlara ulaştı ki, 'siyasi iktidarlar da pek bunlara bulaşmıyor'. Atalarımız, 'Çirkefe taş atma üzerine sıçrar' demişler, ama zaten sıçramadık çirkef mi kaldı? 'Babıtelli' suçlu da, 'emekçi halkımızın' hiç mi suçu yok? Eğer o gazeteleri onlar almasa, o televizyonları onlar izlemese, o radyoları onlar dinlemese, bunları yapabilirler mi hiç?..’ [46] şeklinde düşünülmesi söz konusudur.
Toktamış Ateş’in değerlendirmesine benzer bir diğer değerlendirmeyi de Milliyet’ten Yalçın Doğan yapar. Yalçın Doğan’ın yazdıkları, demokrasinin rafa kaldırılması ve medyanın terör estirebilme gücüne sahip olması bağlamında yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır: Doğan: ‘...Televizyon filan değil, mübarekler ‘makineli tüfek’ gibi!.. Eline bir TV kanalı geçiren, ‘kendi kişisel çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre’ saptırma haberlerle bombardımana tutuyor koskoca ülkeyi. Boşuna değil, 300’ü aşkın yerel ve ülke çapında 20’ye yakın TV kanalının bulunması. Serveti, kültürü ve toplumdaki sosyal konumu ile kimsenin dönüp bakmayacağı bir külhanbeyi çıkıyor, bir TV’yi eline geçiriyor, ondan sonra gelsin ‘devlet ihaleleri’, gelsin devlet sofralarında baş köşeler!.. Neden?.. Çünkü adamın elinde ‘teleşnikof’ var. Bizde televizyon ile kaleşnikof birbirine karışıyor, ortaya ‘teleşnikof’ çıkıyor!.. Ne yayın ilkesi, ne ahlak!.. Kimse ses çıkartamıyor. Çıkarttı mı, ‘teleşnikoflar’ işbaşında!.. Kan kusturuyor, ‘terör’ estiriyorlar ... Böyle giderse, ‘teleşnikoflar RTÜK’ün değil, Terörle Mücadele Kurulu’nun görev alanına girecek!.. Ya demokrasi?.. Amaaan, kime ne demokrasiden!..’ [47] anlatımını da bulunur.
Medyanın ‘teleşnikof’ olarak kullanılması açısından Can Dündar’ın yazdıkları da konunun daha iyi anlaşılmasına güzel bir örnek olacaktır. Dündar: ‘..Gazeteciliğe bakış açımı bir ‘piliç haberi’ değiştirdi. Yıllar önceydi. Çalıştığım ilk gazeteydi. İstihbarat şefimiz ‘etlerin yenecek halde olmadığına’ ilişkin bir haber yapmamızı istedi. Anlamsız bir işti. Ama ara sıra bu türden ısmarlama haberler gelmesine alışkındık. Birkaç arkadaş gidip, ilk bulduğumuz kasaba daldık ve üzerinde sineklerin uçuştuğu etlerin fotoğraflarıyla döndük. Haberin altına yazmak kolaydı. ‘Pislik kol geziyor. halkın sağlığıyla oynuyorlar’ türünden beylik laflar... Şehir sayfasına bile girmeyecek haber, ertesi gün sürmanşet oldu. Bir gün sonra kırmızı et fiyatlarının hızla fırladığı haberi de ‘Et Jet Gibi’ başlığıyla yerleşti manşete... Sonra ilavenin ‘Sağlıklı Beslenme’ köşesinde ‘Beyaz Etin Faydaları’nı anlatan uzman görüşleri belirdi. Nice sonra anladık ki sevgili gazetemiz ‘Piliç Sektörü’ne yatırım yapmıştı. Acımasızca kullanıldığımızı hissettik..’ [48] şeklinde duygularını kaleme döker.
Akşam'dan Can Aksın da Toktamış Ateş’in, Yalçın Doğan’ın ve Can Dündar’ın değerlendirmelerine benzer bir anlatımı: '..basın özgürlüğünü savunabilmek için önce (bunu) savunacak olanların özgür olması gerekir..' [49] cümlesi ile yapar. Milliyet’ten Umur Talu bizim de katıldığımız şekliyle basının özgür olmasının önündeki engelleri maddeler halinde şöyle sıralar:
1. Başlıca gazetelerin, dergilerin ve televizyon kanallarının hemen hemen hepsi, gazetecilik dışında da ilgi ve faaliyet alanları bulunan grupların çatısı altındadır. Bu nedenle, grup veya kurum çıkarları, görülecek-görülmeyecek, şöyle görülecek-böyle görülmeyecek haber kategorileri halinde, hem de giderek sayısı, çeşidi artan, üstelik duruma göre değişebilen biçimde bütün gazetenin / tv’nin üzerinde bir baskı kaynağı olurlar.
2. İlan-reklam baskısı da en kıdemli-en geleneksel bir diğer açmazdır. Gazetelerin ticarilik dozunun artmasına bağlı olarak, reklamların baskı ölçütü olmasının oranında da bir artma söz konusu olmaktadır. Artık dokunulamayacak olan şirketler, kurum yöneticileri, iş adamları, politikacılar olacaktır. Ve ilan-reklam amacıyla, onlara lojistik destek olarak yapılan hatır-gönül haberleri söz konusudur.
3. En basitinden en okkalısına kadar avantajlar ve aktif katılımlı eylem gerektiren manipülasyonlar ve bu uğurda yapılan haber kayırmaları da bir diğer açmaz olarak kişisel çıkar baskısı şeklinde sayılabilir.
4. Patronun dostları, müdür beyin dostları, şefin dostları ve kendi dostlarımız... Menfaat olması şart olmasa da, bazen ne de çok olurlar ve hangi haberin nasıl yapılıp yapılmayacağını ne de fazla karışırlar / belirlerler dostların baskıları...
5. Gazetecilerin ya kendi kuruluşlarının basit birer halkla ilişkiler sorumlusu haline dönüşülmesi ya da ama kendi grubunun, firmasının ama bizimle iyi geçinen, gezdiren, dolaştıran, itibar gösteren başka kuruluşların, gönüllü yahut zorunlu olarak halkla ilişkiler sorumlusu gibi olmak sonucunda köşeleri / haberleri bütünüyle onların reklam ortamı olarak kullanılması için döktürmek. [50]
Umur Talu’nun gazeteciye baskı yapan unsurlar olarak saydığı yukarıdaki 5 maddeyi sansür bağlamında yorumlayan Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli: ‘..Literatür anlatımıyla 89 yıl önce kaldırılan sansür günümüzde yok. Günümüzde yazdığınızı yayınlanmadan önce sansür idaresine götürülüp elbette kontrol ettirmiyoruz. Ama çok daha değişik şekilde bir sansür var. Yasalarla gelen bir sansür var. Bazı şeyleri yazdığınız zaman hapse giriyorsunuz. Ekonomik güç bakımından da büyük sermaye gruplarıyla iç içe geçmiş basının bazı gerçekleri kamuoyuna duyurması da zordur. Bir iç sansür oluşturulmuş. Basın hürdür, demokratiktir demek günümüzde çok zor..’ [51] değerlendirmesinde bulunur.
Nail Gürelinin anlatımını örneklemek açısından sansürün kaldırılışının 89. Yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde, İstanbul Basın Müzesi’nde yargılanmış kitap, gazete ve dergilerin sergilendiğini söyleyebiliriz. Sergide yasaklanmış olan 260 kitap, 43 gazete dergi broşür, 2 takvim bulunmaktadır. [52] Yine 1996 yılı içinde mahkemelerin verdiği kararlar sonucunda, 659 dergi, 410 gazete ve 50 kitap hakkında toplatma kararı verilmiştir. [53]
Medyayı nelerin etkilediğinin yanıtını bulmaya çalışan Erbil Tuşalp:
..Basın önce ‘okurundan’ okurunun beğenisinden etkilenmektedir. Günümüzde Türk basını üzerinde yapılan mesleki değerlendirmelerde (okur kitlesinin bu değerlendirmelerden hiç bir zaman haberi olmaz) içinde bulunulan yetersizlik ve düzeysizlik ‘halk böyle istiyor’ diye açıklanmaktadır. Okurları ile organik bir bağ kurma gereksinimi duymayan gazeteler, yetersizliklerini yine onların ağzından açıklamak gibi kolay bir yol izlemektedirler.
İkinci önemde bir etkilenme de siyasal iktidarla olan ilişkilerden kaynaklanmaktadır. Basın siyasal iktidarla iç içedir (...) Askeri yönetimler döneminde demokratik bir tavrı topluca dile getiremeyen, bu yolda ortak bir eyleme baş vurmayan Türk basınında, ancak o günlerin anıları yazılabilmiştir (...) (Sivil iktidarlar döneminde ise) askeri dönemlerin kontrol mekanizmaları otokontrola dönüştürülmüştür.
...Basını etkileyen en önemli güçlerden birisinin de, her dönemde ve her ülkede olduğu gibi ekonomi olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur. Türk basını, Türkiye ekonomisinin genel durumundan olumsuz yönde etkilenmiştir, (ve) etkilenmeye devam etmektedir. [54]
'..Basın özgürlüğünün öneminin baskı dönemlerinde daha iyi anlaşıldığını..' söyleyen basın şehidi Uğur Mumcu: '..Diktatörlerin devlet koltuklarına bağdaş kurdukları günlerde özgürlükten yana olan kalemler silah zoruyla birer birer kırılmak istenilir: Direnen direnir. Direnmeyen de ya susar ya da kalemini diktatörden ve baskıdan yana kullanır..' [55] anlatımını yapar. Mumcu'nun anlattığı ikinci katagoride olan medya temsilcilerinin yazdığı köşe yazılarına / haber-yorum değerlendirmelerine, yani 'kalemini diktatörden ve baskıdan yana kullananlara' baktığımız zaman: '...her biri değerli olan kelimelerinin ve kişiliklerinin başında, sanki birer sıfır vardı... [56] ' şeklinde düşünmekten, -üzülerek söylemeliyiz ki- insan kendisini alıkoyamaz.
Yukarıda anlattığımızı tersinden düşündüğümüzde, eğer bir gazeteci kalemini baskın gücün karşısında olur ve onu eleştirerek yazmaya devam ederse, köşe yazarının ve hatta muhabirin görevine devam etmesi hiç de kolay değildir. Başlarına gelenler açısından, bu konuda çarpıcı birer örnek olan Mehmet ve Canan Barlas çifti:
Gazeteden (Sabah’dan) bir arkadaşım Cumartesi sabahı telefon etti. Burada kötü şeyler konuşuluyor. Zafer Mutlu geldi, ‘İşte bizim devletle bir takım büyük işlerimiz var; ama Mehmet Barlas bütün işleri bozuyor. Kendisini beğeniyoruz, yazılarına hayranız, çok iyi arkadaşımız; ama bize zarar veriyor, ilişkimizi kesmek zorundayız. Üzülerek bunu söylüyorum’ dedi. Gazeteye gittim, yazı işlerine sordum: ‘Benim yazımı kullanmayacağınız doğru mu?’ dedim. ‘Evet, öyle bir talimat geldi’ dediler. ‘İyi dedim.’ Ben de hiç kimseyle konuşmadım. Eşim Candan (Barlas) da Yeni Yüzyıl’da yazıyordu, ertesi sabah onun da yazısının çıkmadığını gördük. Aile boyu (işimizi) bitirdiler değerlendirmesinde bulunur ki, yapılan bu anlatım, medyanın acı ama gerçek bir diğer boyutunu, açık ve seçik olarak gözler önüne sermektedir. Bu ve benzeri durumları haklı olarak eleştiren Can Dündar: ‘..uzaktan kumandayı elinde tutanlar, genellikle tek tip kıyafet giyiyorlar. Herkesin de kendileri gibi giyinip, kendileri gibi konuşmalarını istiyorlar. Demokrasinin çok renklilik demek olduğunu, ancak o renklerin ahenginden, uyumlu ve sağlıklı bir toplumsal tablo çıkabileceğini bilmemezlikten geliyorlar..’ [57] cümleleri ile duygularını açıklar.
Bütün bunlara rağmen, medyanın gündemi oluşturması / değiştirmesi bağlamında 'Bammmmmmmm..!!' başlığıyla eleştirel bir makale yazan Yeni Yüzyıl’dan Tayfun Talipoğlu: '..Mahzun Kırmızıgül'le Seda Sayan'ın aşklarını ve birbirlerine yaşattıklarını, Cansel'le Alpay'ın boşanma maceralarını, Hülya Avşar'ın hamileliğinde olanları, Leydi Di'ye hala dökülen gözyaşlarını, ölüm yıldönümünde Zeki Müren naklen yayınlarını izlemekten de okumaktan da sıkıntı geldi. ACABA İSTANBUL CUMHURİYETİ, TÜRKİYE'DEN KOPARILDI YA DA BAĞIMSIZLIĞINI İLAN ETTİ DE, BİZİM Mİ HABERİMİZ YOK?..' [58] değerlendirmesinde bulunur. Eğer Talipoğlu’nun anlattığı perspektiften medyayı mercek altına aldığımızda yazılanlar doğru ise, medyanın bütününe birden ‘haydi canım sende!..’ [59] denilmesi, hiç de yanlış olmayacaktır...
Bütün bu olumsuzluklara rağmen yine de, XVI. Louis 1789'da '..devletin birinci gücü 300 soylu, 300 rahip, 600 de burjuvazi..' diye tanımlamıştır. Fransız İhtilali'ni takiben ünlü düşünür Edmund Burke, Avam Kamarası'ndan gazeteci tribününde oturanlara bakıp '..Orada oturanlar 4. kuvvet ve (diğer güçlerin) hepsinden de daha önemlidir..' [60] der. Kanımızca,-her şeye rağmen- medya, bizim için olay yerindedir. O olmadan demokrasi olmaz. O, demokrasinin çiçeğidir. Onun açtığı yerde demokrasi vardır, yoksa yoktur. [61]
Medya demokrasinin çiçeği olarak kabul edilirse, gazeteci etiğinin nasıl olmasının gerektiği konusu da üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer konu olacaktır. ‘Biz Sürüngenler’ başlığı ile Sabah’ta bu konuya parmak basan Andrew Finkel: ‘..Biz gazetecilerin kitabında iki ana günah bulunur. Birincisi, yanlış olduğuna inandığımız bir haberi yazmak, ikincisiyse kendimizi debdebesini azaltmaya çalıştığımız kişiler kadar önemli sanmak. Fakat en büyük günahsa sıkıcı yazılar yazmaktır..’ [62] haklı ve yerinde anlatımında bulunur. Kanımızca, ‘..medya üzerinde oynanan oyun, ülke için yazılan daha büyük bir senaryonun sadece küçük bir ayrıntısıdır..’ [63] anlatımına da hak vermek gereklidir.
Simdi de yukarıda yapılagelen tartışmalar çerçevesinde, medya ile ilgili öneri ve temennilerimizin neler olduğuna / olacağına göz gezdirelim.
1. Araştırmacı gazetecilik [64] yöntemine göre gazetecilik yapma teşvik edilmelidir. Polisin görev yaptığı alanlarda pek çok gazeteci polis organizasyonunun içine girmeli, 6 ay ile 2 yıl arasında sürelerle gözlem, anket ve mülakatlar yaparak bu çalışmaları bilimsel makale ve kitaplar haline getirmelidir. Bu yapılan çalışmalar hem polisin hem de yurttaşların kullanımına sunulmalıdır. [65] Kanımızca polisle ilgili alanlarda saha araştırması yapan ve polisi dışarıdan farklı bir gözlemle inceleyen bu araştırmacı gazeteciler, polisle ilgili olayları hem daha sağlıklı olarak değerlendirecekler hem de polisle ilgili genel konuların ötesinde daha özel ve spesifik alan çalışmaları yapacaklardır.
2. Medyanın toplumsal olaylarda haber yapması ile ilgili değerlendirmeler güvenlik güçleri ve medya mensupları tarafından ayrı ayrı ve birbirini suçlar nitelikte olmasının yerine, tarafsız araştırmacılar ve akademisyenler tarafından değerlendirilmeli ve bunlar hem medya hem de güvenlik güçleri tarafından kavuşulabilir kaynaklar şeklinde kullanıma sunulmalıdır.
3. Gazeteci, gerçeğe saygılı olmalı ve kamuoyunun gerçeği öğrenmesi konusunda çalışma yapmalıdır.
4. Gazeteci, başka bir gazetecinin haberini aynen ya da değiştirerek kendi ismiyle kullanmak olan ‘haber hırsızlığı’ndan kaçınmalıdır. [66] Gazeteci, araştırma ve bilgilerini dürüst yollarla yayınlamalıdır.
5. Gazeteci, haberinde kendisi ya da kuruluşunun görüşünü empoze etmek de dahil olmak üzere, hiçbir gerekçe ile gerçeği çarpıtmamalı, yaptığı haber ve yorumlarda kişi ve kurumları hedef alan çirkin, kaba ve onur kırıcı kelime ve ifadeleri kullanmaktan kaçınmalıdır.
6. Gazeteci, önemli bilgileri göz ardı etmemeli ve sahte belge tanzim ederek, bunun üzeriden haber yapmamalıdır.
7. Gazeteci, bilgi, fotoğraf ve belge elde etmek için dürüst olmayan yollara başvurmamalıdır.
8. Gazeteci, bir haberi yayınladıktan sonra, yaptığı haberin doğru olmadığını veya kendisinin bir önyargı sonunda haber yaptığını öğrenirse / anlarsa, olayın doğru şekliyle haberlerinin yapılması konusunda da gerekli gayreti göstermelidir. Gazeteci cevap ve düzeltme hakkına saygı göstermeli ve bu hakkın kullanılması için elinden gelen çabayı harcamalıdır.
9. Gazeteci, yaptığı haberlerinin kaynağı konusunda ‘meslek sırrını’ korumalıdır.
10. Gazeteci, bir meslektaşının kötü muamele, yasadışı davranış, haksız yere gözaltı, yargılanma vb. gibi olaylarla karşı karşıya kalması durumunda onu desteklemelidir. [67]
11. Gazeteci, ele aldığı olaylarda dikkatleri yalnızca o somut olaya değil, aynı konunun derinlemesine incelenmesi ve araştırılması ve çözümlenmesine çalışmalıdır. Aynı sivri sineklerin öldürülmesi değil, bataklığın kurutulması çalışmasının yapılmasında olduğu gibi.
12. Gazeteci ele aldığı somut olayları yalnızca eleştirmekle kalmayıp, çözüm ve öneri olarak düşündüklerini de açıklamalı ve bilgi birikimini o konuyu çözüme kavuşturacak olan yetkililerle paylaşmalıdır.
13. Gazeteci, ağır mesleki kusur olarak, kopya, kötü niyetli saptırma, dayanaksız suçlama, iftira ve bir bilginin yayınlanması veya yayınlanmaması için, herhangi bir karşılığı kabul etmemelidir. Unutmayalım eğer, ‘..parayla haber yayınlanırsa gazetecilik biter, fahişelik başlar..’ [68]
14. Gazeteci, hukukilik çizgisi içerisinde hareket etmek şartıyla, kendi üzerindeki hiç bir gücü (sermaye, devlet, hükümet, asker vs.) kabul etmemelidir. [69]
15. Gazeteci, hiçbir haberin insan hayatından daha kıymetli olmayacağını bilmelidir. İnsan hayatının söz konusu olduğu yerlerde haberci; her görüntüyü, her satırı sağduyunun süzgecinden geçirerek değerlendirmelidir. [70] Gazeteci, ‘önce insan sonra gazeteci’ [71] olduğunu unutmamalıdır.
16. Gazeteci, haber yaparken / yazarken yalnızca vicdanı ile başbaşa kalmamalı, ‘objektiflerin (kameraların) sübjektif olmamasının gereklerini gösteren’ kitapları okumuş ve sindirmiş olmalı ve bu medya etiği şeklindeki evrensel normları ‘yayın ilkeleri’ şeklinde biçimselleştiren ve kapsayan bazı temel kursları / programları tamamlamış olmalıdır. Çünkü kamera da silah kadar etkili, güçlü ve bir o kadar da tehlikeli olabilen bir araçtır. Silah tutan, tetiği çeken ve copu sallayan el kadar (ve hatta ondan da fazla) mesleki konularla ilgili olarak eğitilmesi gereklidir
Düşünmenin suç olmadığı, düşünen insanların çoğaldığı, insanların birbirlerine ve devlete karşı korkudan dolayı değil, sevgiden dolayı saygı duyduğu bir ülkede yaşamanın ne kadar onur ve kıvanç verici bir durum olduğunu söylemeye bile gerek yoktur...
Böylesi bir Türkiye’nin gerçekleşmesinde toplumun bütün kesimlerine (polise, askere, hakime, kaymakama, valiye, öğretmene, öğrenciye) görev düşse de, medyanın emekçilerine daha da fazla ve önemli sorumluluklar verilmektedir. Çünkü medya, toplumun aynası gibi bir görevi gören ve gördüklerini insanları karalamak ve yaralamak amacıyla değil, toplumu aydınlatmak ve bilgilendirmek gayesiyle yansıtan -geri dönüşüm olarak veren- bir durumundadır.
Hem biliyoruz ki aynalar yalan söylemez. O halde, bizim bu makalede yapmaya çalıştığımız anlatım, medya konusundaki küçük bir değerlendirmedir ve medyamızın durumu işte böyledir. Medyanın gerçekten özgür olmasının faturasını ödeyen devletin tarafından konuya yaklaşınca bu ödeme hiç de ucuz olan bir eder (fiyat) değildir. Ancak yapılan bu ödeme, yazılı ve görsel medyanın katı kurallarla sınırlandırılması durumunda ödenmesi kesin olan faturaya göre çok daha ucuzdur. Kanımızca ‘..basın özgürlüğünden doğan zararları izale etmenin yollarından en önemlisi yine basın özgürlüğünün tam olarak sağlanmasıdır.’ [72]
1918 yılında Fransa’da Gazeteciler Ulusal Sendikası, gazetecilik mesleğinin ve gazetecinin itibarını yücelten küçük bir cep anayasası hazırlar. Bu küçük anayasaya göre gazeteci:
· Bu adı hak ediyorsa imzasız da olsa yazdığı bütün yazılarının sorumluluğunu taşır.
· İftirayı, kanıtsız suçlamayı, belgelerde tahrifatı, olayların değiştirilmesini ve yalan haber yapılmasını en ağır meslek suçu sayar.
· En temel meslek onuru olarak yazdıklarının yayımlanmasını görür.
· Yalnızca meslek onuruyla bağdaşan işleri yapmayı kabul eder.
· Hayali unvan ve nitelik kullanmaz
· Haber almak ya da herhangi bir kişinin iyi niyetinden yararlanmak için dürüst olmayan yollara başvurmaz.
· Gazetecilik niteliğinin, etkinlik ve ilişkilerinin sömürülebileceği kamusal ya da özel kuruluşlardan para almaz.
· Ticari, mali ya da reklam niteliğindeki makalelerin altına imza atmaz.
· Fikir hırsızlığı yapmaz, alıntı yaptığı metnin kaynağını belirtir.
· Meslek sırrını saklar.
· Çıkar aracılığıyla basın özgürlüğünden yararlanmaz.
· Haberlerini dürüstçe yayımlama özgürlüğünü talep eder.
· Adil olma kaygısı ve özenini temel kurallardan biri olarak benimser.
· Kendi rolünü polisin rolü ile karıştırmaz. [73]
Bütün zamanların o en büyük günahı ‘düşünce suçu’ hala alnımızı lekeliyor. Düşüncelerini dillendirenler, kağıda dökenler, özgürlüklerinden, işlerinden, ülkelerinden oluyorlar. Siyahlara sarılmış elin sahibi, kara gözlüklerinin ardından, ‘uçurdum sizi’ diye bağırıyor. Ve her gece, uçurulanların yerine yeni, yeni gece kuşları konuyor mikrofonun kablolarına, daktilonun tuşlarına... Belki de çok geçmeden uçurulacaklarını bile bile... Çünkü tarihin kum saati durmak bilmiyor. [74]
(*) Avukat, Polis Akademisi Öğretim Görevlisi, Hull Üniversitesi Güvenlik Çalışmaları Merkezi’nde ve ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde doktora bitirme tezini hazırlıyor.
(**) Polis Akademisi Öğretim Görevlisi, Leicester Üniversitesi Kamu Düzeni Bölümü’nde doktora çalışmasına devam ediyor.
[1] Teleşnikof anlatımını Milliyet’te yazdığı makalesinin başlığı olarak Yalçın Doğan kullanır (09/09/1997). Yine benzeri bir değerlendirmeyi Yeni Yüzyıl’dan Can Dündar da, ‘..ben bir medya teröristiyim.’ şeklinde yapar (Aktüel, 15/12/1994). Yine Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök de ‘teleşnikof’ anlatımı ile ilgili bir makale yazmıştır.
[2] Bizim makalenin başlığı yaptığımız bu anlatım Nuh Gönültaş tarafından: ‘’..’Türkiye’de medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır’ derlerdi de inanmazdım..’ şeklinde ifade edilmiştir (Zaman, 14/11/1996).
[3] Bağdikian, B.H., (1971), The Information Machine Their Impact on Men and the Media, New York, Harper & Row Press, Sayfa: XII-XIII.
[4] Kanımızca, tüm kamu görevlilerinin içerisinde kaymakam, hakim, asker, MİT görevlisi, general, vali anlatımlarının da örneklemeler olarak sayılmasında yarar vardır (Daha geniş değerlendirme için bakınız Aytaç, Ö., Medyanın Gözüyle Çeteler ve Susurluk, Ankara, Sam Yayınları, Sayfa: 294).
[5] Sedat Ergin bu değerlendirmeyi 1997 yılı içinde İngiliz Kültür Derneğin’de ‘Gazeteci ve Etik’ konulu panelde ifade etmiştir.
[6] Siebert, F., Peterson, S. & Schramm, W., (1963), ‘Four Theories of the Press. The Authoritarian, Libertarian, Social Responsibility and Soviet Communist Concept of What the Press Should Be and Do, Urbane, University of Illinois Press.
[7] Aytaç, Ö., & Bal, İ., (1996), ‘Medya ve Terörizm’, Yeni Türkiye, Yıl: 1996, Sayı: 12, Sayfa: 1174-1175. Schramm, W., (1957), Responsibility in Mass Communication, New York, Harper & Row Publishers, Sayfa: 50.
[8] Kaya, R., (1985), Kitle İletişim Sistemleri, Ankara, Teori Yayınları, Sayfa: 38.
[9] Kaya, R., (1985), Kitle İletişim Sistemleri, Ankara, Teori Yayınları, Sayfa: 39.
[10] Mill, J.S. (1985), Özgürlük Üstüne, İstanbul, Belge Yayınları, Sayfa: 29-33.
[11] Kaya, R., (1985), Kitle İletişim Sistemleri, Ankara, Teori Yayınları, Sayfa: 43-47.
[12] Golding, P., & Elliot, P., (1979), Making the News, London, Longman Press, Sayfa: 460.
[13] McQuail, D., (1987), Mass Communication Theory, London, M. Joseph Ltd, Sayfa: 111-119.
[14] Curran, J., & Seaton, J., (1988), Power Without Responsibility: The Press and Broadcasting in Britain, London, Metheun Company Ltd., Sayfa: 256.
[15] Aytaç, Ö., & Bal, İ., (1996), ‘Medya ve Terörizm’, Yeni Türkiye, Yıl: 1996, Sayı: 12, Sayfa: 1175.
[16] Aytaç, Ö., & Bal, İ., (1996), ‘Medya ve Terörizm’, Yeni Türkiye, Yıl: 1996, Sayı: 12, Sayfa: 1173.
[17] Birand, M.A., ‘Bilgi Otoyolunun Önündeki Engelleri Kaldırın’, Sabah, 02/03/1997.
[18] Dündar, C., (1995), ‘Bilgi Toplumunun Konuşan Kedileri’, Bilişim 95 Gazetesi, 29/09/1995.
[19] Düzgören, K., (1997), ‘1 Mayıs’ı Pas Geçtik, Susurluk’u da Geçelim mi?’, Radikal, 01/05/1997.
[20] GATA Dergisi, (1996), Derginin Kapağındaki Atatürk’ün özdeyişidir, Yıl: 1, Sayı: 3, Ekim-Kasım 1996. Aynı anlatımı Atilla İlhan’ın Hangi Atatürk adlı kitabında da görebiliriz (1981, İstanbul, Bilgi Yayınevi, Sayfa: 27).
[21] İnan, A., (Sadeleştiren İsmet Parmaksızoğlu), (1991), Düşünceleriyle Atatürk, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Sayfa: 155.
[22] Türkiye gündemini etkileyecek, değiştirecek açıklamalar yapan bir paşanın‘isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey askeri yetkili’ olarak medyada yaptığı değerlendirmeler burada düşünülebilir. Kanımızca, Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş’inde dediği gibi, bir insan; ‘..ya susmalı ya da konuştuğu zaman söylediklerini savunacak bir şekilde kendi adı ile ortaya çıkmalıdır..’
[23] Duran, R., (1996), Apoletli Medya, İstanbul, Yol Yayınları, Sayfa: 18-38.
[24] Dündar, C., (1994), ‘İletişimsizlik Hakkı’, Aktüel, 13/10/1994.
[25] Cerrah, H.İ., (1998), Toplumsal Olayların Sosyal Yönü ve Medya’, Ceza Adalet Sistemi ve Polis Sempozyumu, Ankara, Polis Akademisi Konferans Salonu, 6-8 Mayıs 1998.
[26] Gülerce, H., (1997), ‘İkinci Perde’, Zaman, 23/06/1997.
[27] Gülerce, H., (1997), ‘İkinci Perde’, Zaman, 23/06/1997.
[28] Kıvanç, B., (1996), ‘Harvard Diploması’, Kuva-yı Medya, 01/07/1996.
[29] Çandar, C., (1997), ‘El İnsaf...’, Sabah, 03/97/1997.
[30] Aksın, C., (1997), ‘Kartel Yuvası’nda Yanlış Oyun’, Akşam, 11/07/1997.
[31] Korkmaz, T., (1997), ‘Bisküvileri Politikacılar Yer, Arşivleri Medya!’, Zaman, 17/05/1997.
[32] Otan, Ü., (1995), Babıtelli, İzmir, İzmir Kitaplığı, Sayfa: 5-6.
[33] Şahin, H., (1997), ‘Casuslar ve Gazeteciler’, Radikal, 10/07/1997.
[34] Cerrah, İ., (1998), ‘Toplumsal Olayların Sosyal Yönü ve Medya’, Ceza Adalet Sistemi ve Polis Sempozyumu, Ankara, Ankara Polis Akademisi Konferans Salonu, 6-8/05/1998
[35] Düzgören, K., (1997), Soruların Ardındaki Susurluk’, Radikal, 04/07/1997.
[36] Bülent Orakoğlu’nun avukatı Suat Çelebi’nin Ankara Askeri Mahkemesi’nde söylediğinin zabıtları, Eylül 1997, Sayfa: 16.
[37] Kadir Sarmusak’In Ankara Askeri Mahkemesi’nde söyledikleri, Eylül, 1997, Sayfa: 25.
[38] Milli Güvenlik Konseyi, (1982), 12 Eylül 1980 Öncesi ve Sonrası, Ankara, Öngün Kardeşler Yayınevi.
[39] Evren, K. (1997), 12 Eylül’den Önce ve Sonra Ne Demişlerdi? Ne Dediler? Ne Diyorlar?, İstanbul, Milliyet Yayınları.
[40] Evren, K. (1997), 12 Eylül’den Önce ve Sonra Ne Demişlerdi? Ne Dediler? Ne Diyorlar?, İstanbul, Milliyet Yayınları, Sayfa: 8.
[41] Saral, Z., (1991), 12 Eylül Basınının İkinci Yüzü Kalemlerin İhaneti, Ankara, Yurt Yayınları.
[42] Saral, Z., (1991), 12 Eylül Basınının İkinci Yüzü Kalemlerin İhaneti, Ankara, Yurt Yayınları, Sayfa: 8.
[43] Tuşalp, E., (1987), Demokrasi İsteyin, Ankara, Dost Yayınevi, Sayfa: 114-115.
[44] Musulin, J., (Tercüme, Necmi Zeka), (1983), Hürriyet Bildirgeleri, Magna Charta’dan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine, İstanbul, Belge Yayınları, Sayfa 77.
[45] Ilıcak, N., (1980), ‘12 Eylül Harekatı’, Tercüman, 14/09/1980.
[46] Ateş, T., (1997), ‘Medyanın Sorumsuzluğu’, Cumhuriyet, 03/05/1997.
[47] Doğan, Y., (1997), ‘Teleşnikof’, Milliyet, 09/09/1997.
[48] Dündar, C., (1994), ‘Ben Varım Hocam’, Aktüel, 17/11/1994.
[49] Aksın, C., (1997), ‘Zarar Vermeye Başladılar’, Akşam, 04/05/1997.
[50] Talu, U., (1998), ‘Kimin Gazetecisi?’, Ekonom,Yıl: 1998, Sayı: 8, Sayfa: 10-11.
[51] Gündem, M., (1997), ‘Nail Güreli İle Röportaj’, Zaman, 26/07/1997.
[52] İstanbul Haber Merkezi, (1997), ‘Yasak Kitaplar Sergisi’, Cumhuriyet, 24/07/1997.
[53] Kılıç, İ., (1997), ‘Bir Yılda 410 Gazeteye Toplatma’, Zaman, 19/08/1997.
[54] Tuşalp, E., (1987), Artık Demokrasi İsteyin, Ankara, Dost Yayınevi, Sayfa: 115-117.
[55] Mumcu, U., (1975), ‘Tarafsızlık Adına...’, Yeniortam, 24/01/1975.
[56] Cıvaoğlu, G., (1997), ‘Bak Şu Konuşana’, Milliyet, 11/07/1997.
[57] Dündar, C., (1995), ‘Uçurdum Sizi...!’, Yeni Yüzyıl, 27/04/1995.
[58] Talipoğlu, T., (1997), ‘Bammmmmmm..!!’, Yeni Yüzyıl’, 26/09/1997.
Yazının orijinaline sadık kalmak için, alıntıyı aynen Tayfun Talipoğlu’nun yazdığı şekliyle, -bir kısmını büyük harflerle- yazdık.
[59] ’Haydi canım sende’ ile ilgili olarak başına gelen bir olayı yazan Can Dündar, ‘..Bir ‘Sayın Başkan’ ile ilgili haber yaptım. ‘Sayın Başkan’ beni arayıp, ‘Sizin gazetenin müdürü canciğer dostumdur. Bavulunu hazırla’ dedi. Ben, ‘Haydi canım sen de...’ diyene kadar, bavulumla kendimi kapı önünde buluverdim. Üstelik sadece ben de değil, habere onay veren bütün yöneticiler de bir gün içinde kapı dışarı edildiler. Bir daha da oralarda ‘Bay Başkan’a ilişkin bir satır kötü haber çıkmadı..’ anlatımını yapar. Kanımızca, ele aldığımız konular bağlamında önemli bir anekdottur (Aktüel, 29/12/1994)
[60] Uluç, D., (1997), ‘Çarpık Kalemler’, Hürriyet, 28/07/1997.
[61] Coşkun, B., (1997), ‘Meydan Dayağı’, Hürriyet, 31/07/1997.
Yrd. Doç. İbrahim Cerrah: ‘...Polisin olmadığı bir yerde demokrasinin de düşünülemeyeceğini...’ ifade etmektedir.
[62] Finkel, A., (1997), ‘Biz, Sürüngenler’, Sabah, 16/05/1997.
[63] Kıvanç, T., (1997), ‘’Komplocu Kafa’ İçin Sınır Yok’, Zaman, 09/10/1997.
[64] Araştırmacı Gazetecilik ile anlatmak istediğimiz Uğur Mumcu gibi olmaktır. Milliyet’ten Altan Öymen (09/12/1996) ve Zaman’dan Taha Kıvanç (01/01/1997) yazdıkları makalelerinde Uğur Mumcu ile araştırmacı gazeteciliği haklı bir değerlendirme ile özdeşleştirmişlerdir
Araştırmacı gazetecilik bir uzmanlık işi olmasına karşın Nezih Demirkent; ‘Türkiye’de insanın değerinin uzmanlıkla ölçülmediğini ve uzmanlığa gereken değerin verilmediğini’ ifade eder ve: ‘...Şu günlerde uzman gazetecilere her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. (...) Yoksa görgüsüz yönetimlerin emir kulu olarak kalırız, buna da gazetecilik denmez, olsa olsa muhbirlik tanımı yapılır...’ haklı anlatımında bulunur (‘Uzman Gazeteci’, Ekonom, Haziran 1997, Sayı: 5, Sayfa: 48-49.).
[65] Cerrah, İ., (1998), ‘Toplumsal Olayların Sosyal Yönü ve Medya’, Ceza Adalet Sistemi ve Polis Sempozyumu, Ankara, Ankara Polis Akademisi Konferans Salonu, 6-8/05/1998.
Sosyolojide gerçekten de bir köşe taşı olan White’ın Street Corner Society eseri böyle bir çalışmanın ürünüdür.
[66] Ekonomi Muhabirleri Derneği Etik ilkesi (1998), Ekonom, Yıl: 1998, Sayı: 8, Sayfa: 9.
[67] Ekonomi Muhabirleri Derneği Etik ilkesi (1998), Ekonom, Yıl: 1998, Sayı: 8, Sayfa: 9.
[68] Bu sözü Kanal D‘nin Haber Müdürü Haluk Şahin söylemektedir (Dündar, C., (1995), ‘Bu Haber Kaça’, Aktüel, 19/10/1995.
[69] Bu madde Dünya Gazeteciler Birliği’nin 1954’de Bordaux’da kabul ettiği ve 1986’da da son şekli verilen Basın Meslek İlkeleri’nden birisidir.
[70] Dündar, C., (1995), ‘Dikkat...! Haber Öldürücü Bir Silahtır...’, Aktüel, 24/08/1995.
[71] Emin Çölaşan’ın bu başlık altında yazdığı bir kitabı vardır, okunulmasında yarar vardır.
[72] Duran, R., (1994), Basın Güncesi, Ankara, Pelin Matbaası, Çağdaş Gazeteciler Derneği Yayınları No: 9, Sayfa: 341.
[73] Gönensin, O., (1990), ‘Gazetecinin Anayasası’, Cumhuriyet, 27/08/1990.
[74] Dündar, C., (1995), ‘Uçurdum Sizi...!’, Yeni Yüzyıl, 27/04/1995.