SOFİSTLERİN
EŞİTLİK, ADALET VE ÖZGÜRLÜK KAVRAMLARINA YÜKLEDİKLERİ İÇERİK VE YASA
ANLAYIŞLARI
Seyit
Ahmet Atak*
Abstact
The Sophits hold the
view that the human laws charge from person to person,society to
society,culture to culture,that an absulutely determined law is impossible in
the world where we live,that the lights and wrongs,equailty and
inequailty,justice and injustice, being free and not-free reflect the situation
which is conditioned or determined by the individual’s own desire and passions.
The Sophits will to be
the determiner illustcates itsel falso in the law and in the matters related to
the law.
We can see that for them there
cannot be any deternined lawand compulsive situation.
Key words:Sophits,
law, equality, freedom, justice
ÖZET
Sofistler insani
yasaların kişiden kişiye, toplumdan topluma, kültürden kültüre değiştiği
sonucuna varmışlardır. Buna göre yaşadığımız dünyada mutlak bir yasadan söz
edilemez. Bu nedenle doğruları-yanlışları, eşitliği-eşitsizliği,
adaleti-adaletsizliği, özgür olup-özgür olmayı belirleyen bireyin kendi istek
ve arzularıdır.
Sofistlerin her alanda
belirleyici olma isteği yasa ve yasayı ilgilendiren konularda da kendini
gösterir. Onlar için önceden belirlenmiş bir yasa düşüncesi son derece
şüphelidir.
Anahtar Kelimeler:Sofizm, yasa, eşitlik, özgürlük, adalet
Çalışmanın ana
konusunu oluşturan sofistlerin yasa ve adalet anlayışları aslında onların M.Ö.
V. yüzyılda Polis’in nasıl olması, nasıl yönetilmesi sorunlarına ilişkin
tartışmalarda ortaya koydukları fikirlerdir. Gerçi onlar Polis’in sorunları
hakkında fikirlerini ortaya koymuşlardır. Fakat gerçekte evrensel sorunları
tartışmışlardır. Adalet, özgürlük, eşitlik kavramları tarih boyunca zaman zaman
farklı içerikler yüklense de hem felsefenin hem de hukukun temel konuları
arasında yer almıştır. Söz konusu kavramlar yüzyıllardan beri tartışılmasına
rağmen bu kavramlar hakkında nihai bir uzlaşmaya ulaşılabilmiş değildir. Bunun
başlıca sebebi toplumsal hayatta egemen olan değişkenlik özelliğidir ve bu
durum aynı zamanda beraberinde bir üretkenliği de getirmektedir. Toplumsal
gereksinimlerin her çağda gösterdiği farklılıklar kural olarak nihai değişmez
bir tanıma varmaya gerek olmadığını da göstermektedir. Ancak söz konusu
kavramların uzun bir değişim sürecinden geçtiklerini kolayca söyleyebiliriz. Bu
değişimi belirleyen toplumsal koşullar bir yana bırakılsa bile siyasal felsefe
alanında yaşanan anlayış değişikliklerini izlemek bir düşünsel yolculuğu da
beraberinde getirecektir. Bu çalışmada böyle bir sürecin sadece temel hareket
noktalarını tespit amacı güdülmektedir. Bir başka ifadeyle sadece temel
kavramları tespit amacıyla sınırlı olarak konu irdelenecektir. Bu bağlamda
öncelikle sofist düşüncenin bu kavramlara kattıkları yeni boyutlara dikkat
çekilmeye çalışılırken kısaca günümüz anlayışı ile köprü kurmak da konuyu
anlaşılır kılma amacını gütmektedir.
Sofistler Platon ve
Aristo birikimi oluşmadan önce toplum, doğa ve hukuka ilişkin görüşler ortaya
koymakla bu konularda insanlık için birer öncü rolü üstlenmişlerdir. Onların
görüşleri içinde eşitlik, adalet gibi fikirleri bulabildiğimiz gibi günümüzde
keyfilik ve diktatörlüğe dayalı toplum felsefesine de rastlamaktayız.
20.yüzyılda görülen ideolojik düşünce akımları bile M.Ö. V. Yüzyıla kadar
eskilere dayanan sofistler ile ilişkilendirilmektedir[1].
Ancak onların homojen olmaktan çok birbiriyle çoğu zaman çelişen görüşlere
sahip olduklarını öncelikle vurgulamak gerekir.
Sofistleri siyaset ve
felsefe tarihinde ünlendiren başlıca özelliklerinden biri bilgi yada doğru
olduğuna inanılan görüşlerin ikna yoluyla başkalarına benimsetilmesiyle
ilgilenmekleriydi. İzledikleri hitabet yöntemi onlara aynı zamanda toplumsal
eleştiri özelliği de katmaktaydı[2]. Bu
anlamda onlar, hikmet ve mahareti başkalarına öğretmeyi, eğitmeyi sanat edinenler
sofist olarak adlandırırlardı. Daha sonra, güzel konuşan, retoriği iyi bilen,
kelime ve mantık oyunları ile dinleyeni ikna eden, sebep olmayan bir şeyi sebep
olarak göstermek yolunu benimseyen, eksik indüksiyonda bulunan, arızi sebepleri
gerçek sebepler gibi gösteren, kelimelerin benzer anlamlarından yola çıkarak
kendi amacına yönelik kullanmayı amaçlayan kimseler sofist olarak
adlandırılmışlardır[3]. Sofistlerin izledikleri yöntemleri hukuk
alanında da uyguladıklarına ve sorguladıklarına tanık olmaktayız.
Sofistler hukuku ve
diğer toplumsal normları insan egosu ve iradesi çerçevesinde ele almayı tercih
etmişlerdir. Bu nedenle felsefeyi gökten yere indirdikleri ifade edilir. Sofistler insan, eğitim, ahlak, toplum, devlet,
siyaset, hukuk gibi sorunları temel problem haline getirmişlerdir.[4]
Siyasi, ekonomik ve toplumsal konularda insanı merkez alan bir felsefi yaklaşım
içinde olmuşlardır. Böylece insan sorunlarını temel ilgi alanı olarak
görmüşlerdir. Onlar, hayattan soyutlanmış felsefenin bir anlam ve değer
taşımayacağı görüşündeydiler. Ancak sadece akılcılıklar, şüphecilikleri,
bireyci felsefi görüşleri ile değil hukuksal pozitivistlerin de bir bakıma
felsefi selefleri konumundaydılar[5]. Bu nedenlerden dolayı 17. ve 18.yüzyıl
aydınlanma düşüncesinde bile onların izlerine rastlamak mümkündür[6]. Sofistler bir hipotezin argümanlarıyla
beraber ortaya konması ve inandırıcılık çabalarını bir felsefi yöntem olarak
görmekteydiler. Bunu yaparken de retoriği kullanmayı tercih etmişlerdir. Ancak
daha o zamanlarda sofistlerin bilginin toplumsal yaşamdaki öneminin farkına
varmaları onlara kendine has bir özellik atfetmeyi haklı kılmaktadır.
Sofistler her şeyi
bildiklerini iddia eden ve topluma hakim olmak isteyen kişiler olarak da
karşımıza çıkarlar. Bu iddia ve istek ile bilgi-hakim olma ilişkisine
dayandırılmıştır. Aslında bu yaklaşıma her toplumda rastlamak olasıdır. Bu
manada eski toplumlarda özellikle filozoflar, din adamları ve şairler, üstün
bir sosyal konuma sahip olmayı çoğu zaman kendilerine verili bir hak olarak
görmüşlerdir. Geçmişlerini şairlere de dayandıran sofistler[7],
onların sahip oldukları sosyal statünün de ötesinde, daha avantajlı bir konum
elde etme amacındaydılar. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için politikadan
yararlanmayı tercih etmişlerdir. Onlar siyaset ve kültürü bir bakıma
özdeşleştirme yoluna gitmişlerdir. Siyaset aracılığıyla da iktidarı ele
geçirdiklerinde toplumun diğer kesimlerini de yönlendirme ve biçimlendirme
imkanına kavuşacaklarını düşünmüşlerdir. [8]
Sofistler, herkesin
siyaset yapma hakkının teslim edilmesine paralel olarak yasaların da insan
iradesinin ürünü olduğunu savunmuşlardır. Bu bağlamda kendisi de bir sofist
olan Protogoras, aristokratik yasa anlayışına, yasaların Tanrılar tarafından
yapıldığı yani teolojik hukuk düşüncesine karşı çıkarak yasaların insan irade
ve isteklerince oluşturulduğunu savunmuştur. Bir başka sofist olan Prodikos,
insanların yönetiminde Tanrıların ancak
sanatta rolü varolduğunu kanısındadır. Buna karşılık toplumsal yasaların
temelinde toplum yada kişinin iradesi bulunur. Nitekim yasalar da toplum
tarafından uygulanır. Prodikos, doğa yasalarının varlığını kabul eder ve doğa
yasalarının zorunlu yasalar olduğunu ve bu yasaların keyfiliğe kapalı olduğunu
bu yasaların insanlarca değiştirilemeyeceğini öne sürer. Bir başka ifade ile
doğa yasaları zorunludur ve insan iradesi ile değiştirilemezler[9].
Böylece sofistlerin de insan iradesiyle oluşturulan-insan iradesiyle
değiştirilemeyecek yasa ayrımı üzerinde görüşler ürettikleri görülmektedir.
Doğadan(physis) olan
ile insanın koymuş olduğu pozitif yasalar; bir başka ifade ile doğal
yasa-insansı yasa arasında çelişki ve karşıtlıklar kaçınılmazdır. Bu bağlamda
sofistler insanların doğuştan eşit olduklarını ve insanlar arasına kölelik gibi
ayrımlar yapılmasını doğal hukuka aykırı kabul ederler. Değişmez yasa anlayışı
aynı zamanda doğal hukuk görüşünün de temelini oluşturmaktadır. Doğal hukuk
öğretisi, insanın dışında ve üstünde doğaya özgü yasaların bulunduğu varsayımı
üzerine oluşturulmuştur. Bilinse de bilinmese de insanları bağlayıcı olan tek
yasa, doğal yasadır; zorunlu olmasından ötürü, kişinin yalnızca ona uyması
gerekir. Buna karşılık, Hippias’ın değişiyle “insanların tiranı olan” pozitif
yasa, devlet bir sözleşme ürünü olsa da olmasa da görecelidir ve bu nedenle onu
koyanların isteklerini yansıtmasından dolayı da keyfidir. Üstelik bu keyfilik, doğadan olanın göz ardı
edilmesiyle, doğaya karşı bir zorbalık biçimine de bürünür. Bunun en açık
kanıtı, doğanın bütün insanları eşit yaratmış, kimseyi köle yapmamış olmasına karşın,
insanların her yerde, farklı pozitif yasalarca eşitliği dışlayan çeşitli
bölünmeler içinde bulunmalarıdır. Bu nedenle sofistler insan yapısı olup doğa
ile bağdaşmayan yasaların bağlayıcı olmadığı görüşündedirler. Beş duyunun
neleri fark edip edemeyeceği yada hangi yeteneklere sahip oldukları kesin
olarak veya yaklaşık olarak kestirilebilir. Fakat devletçe konulan yasaların
yasaklayacağı yada izin vereceği şeyleri kesin olarak önceden kestirebilmek her
zaman mümkün değildir. İnsani; bir başka
ifade ile yazılı yani, pozitif yasanın düşünceyi bile denetim altına almayı
hedefleyen yasakları ile yararlı olarak gördüğü ve bu nedenle izin verdiği
şeyler gerçekte doğanın kösteğidirler. Bu nedenle insanların neden yasaya itaat
ettikleri sorusu gündeme gelmektedir. Nitekim Antik Yunan düşünürleri de bu
sorunsal ile ilgilenme gereği duymuşlardır. Antiphon insanların yasalara
itaatini cezalandırılma korkusu ile açıklamayı yeğler. Buna göre, insanlar pozitif/yazılı yasalara
uyuyorlarsa cezalandırılmaktan korktukları içindir; yoksa bu insan yapısı
yasalara yüksek bir değer atfettiklerinden dolayı değildir[10].
Sofistlere göre insan
ahlaki bir varlık-değer olmaktan çok kendi düşünen ve kendine hizmet eden
bencil bir varlıktır. Öte yandan tüm insanların kabul edebilecekleri objektif,
genel, mutlak değerde bir gerçeğin olduğu da öne sürülemez. Evrenin temel
yapısı (arkhe), maddesi konusunda değişik ve çeşitli görüşlerin ileri sürülmüş
olması da bunun açık bir kanıtı olarak görülebilir. “Gerçek” denilen şey
insandan insana değişmekte, bir başka deyişle gerçek; değişken bir değer olarak
değerlendirilmektedir. İnsanın dışında ve üstünde mutlak bir gerçek, doğru, iyi
olmadığına göre; bütün bu değerler ve yargılar insandan insana değişmektedir.
Bu durumda bu değerlerin ölçüsü insanların elindedir, yani; insan her şeyin
ölçüsü konumundadır. İnsanın üstünde gerçeği, adil olanı, doğruyu ve yanlışı
herkes tarafından kabul edilebilecek biçimde saptayan objektif bir değer
olmadığına göre, herkes kendi gerçeğini savunarak, karşısındakini ikna ederek
onu kendi gerçeğine inandırabilir. Sosyal, siyasal hayatı düzenleyen
gelenekler, örf ve adet kuralları gibi, toplumsal kurumlar da değişmez ve
kutsal değerler değildir. Bunlar zamana, mekana, kişiye, topluma, özel
durumlara göre değişen bir süreci ifade etmektedirler. Kısaca belirtmek
gerekirse kurallar ve kurumlar Tanrıların iradelerinin eseri değildirler;
aksine, insan yapısı, insan iradesinin ürünüdürler[11].
Sofistlerin hukuka
ilişkin görüşleri bazen çok ileri noktalara varabilmiştir. Örneğin hukuk nedir
yada adalet nedir sorusuna verdikleri cevaplar birbirinden gayet farklı
olabilmekteydi[12]. Kritias, insanlar arasında hak, adalet,
eşitlik gibi ortak değerler bulunmadığını; Tanrılar ile tanrısal yasaların
insanlar tarafından uydurulduklarını savunarak en güçlünün haklılığı ilkesine
ulaşır. Buna göre insan davranışları için ölçüt olabilecek mutlak bir değer
bulunmadığından “kuvvet” başvurulabilecek tek ilkedir. Bu nedenle barışı
belirleyecek olan da kuvvettir. İnsanın hem fiziksel hem de akılsal gücünü
ifade eden kuvvet ile eğitimle elde edilen “kuvvet”, çatışmalara, savaşlara son
verebilecek ve toplumda düzeni sağlayabilecek temel ilke olarak kendini
gösterecektir. Bu düşüncelere paralel olarak Thrasymakhos’a göre siyaset
alanında dinsel ve ahlaksal değerlere yer yoktur. Siyaset bunlara göre
değerlendirilemez, aksine, önemli olan başarıdır. Üstelik, iyi-kötü,
adalet-adaletsizlik, doğruluk-yanlışlık gibi kavramlara bir anlam yükleyen de
güçlü olandır. Güçlü olan iktidarı elinde bulundurandır. İktidar, adaletin ne
olduğunu kendi çıkarları doğrultusunda saptar ve çıkardığı yasalarla
yönetilenlerin adaleti bu şekilde anlamalarını sağlar[13].
Thrasymakhos, daha sonra adalet ve adaletsizlik kavramlarını toplumda
gördükleri anlamlar içinde ele alıp, güçlü kişinin adil davranmayarak kendi
çıkarını gözetebileceğini ileri sürer. Çünkü, “adil adam, her işte, adil
olmayanın karşısında zararlı çıkar”. Düşünür, devlet ve yasaları güçlünün
elinde bulunan birer araç konumuna indirgemekle kalmaz; dahası, güçlü kişilerin
güçleri oranında yasaları çiğnemek için bir an bile duraksamamalarına açık kapı
bırakır. Sofistlerin iktidarı be denli yüceltmeleri onların öğretide “iktidar
pozitivistleri”[14]
olarak adlandırılmalarına neden olmuştur.
Bir başka sofist olan
ve akılcılığa uzak fikirleriyle de tanınan ve daima güçlüleri haklı bulan[15]
Kallikles ise Thrasymakhos ile çelişen görüşlere sahiptir. Kallikles’e göre
doğaya aykırı olan yasalar, devleti elinde bulunduran güçlülerce değil yasaları
hazırlayan gerçekte güçsüz, çokluk tarafından ortaya konur. Çokluğun yasaları
yapmaları, yasaları övmeleri ve yermeleri hep kendi bakış açılarına göredir. Onlar, kendilerinden fazla güce
sahip olmasınlar diye, bilgili, yetenekli ve başarılı insanları korkutmak,
kazanmalarını önlemek için başkalarından daha çok şey elde etme isteğinin
çirkin ve haksız olduğunu söylerler. Bu amaç peşinde koşmaya adaletsizlik
(haksızlık) adını verirler.[16]
Düşünüre göre devlet, zayıfların kendilerini güçlülere karşı korumak, güçlüleri
yasalarla yozlaştırmak için kurdukları bir tuzaktır. Aslan yavrularının
evcilleştirilmeleri gibi insanlar da küçük yaştan ele alınıp topluma (çokluğa)
köle kılınırlar.
Kallikles, en güçlü
olmanın aynı zamanda en iyi, en bilgili, en yiğit, en yetenekli vb. olmayı da
içerdiğini öne sürerek “üstün insan” düşüncesine ulaşır. Böylece daha sonra
Platon’da izlerini daha açık olarak göreceğimiz ve 20.yüzyılda ırkçı toplumsal
projelere ilham kaynağı olacak “biyolojizm” yada güçlü olmanın aynı zamanda
haklılığı beraberinde getirdiği görüşüne onda rastlamaktayız[17]. Düşünüre göre doğa, güçlüye iktidara sahip
olma hakkını da vermiştir, öyle ki, üstün kimselerin, güçsüzlerin mallarını
zorla ele geçirmeleri bile doğa yasasına uygundur; daha doğrusu, doğa yasasının
gereğidir[18].
Güçlüler, doğaya uygun olarak tutkularını olabildiğince özgür bırakmalı ve
bütün özlemlerini gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar. Kallikles’e gör güçlülerin
mutlu olabilmeleri için adaletli davranma ve insanların koyduğu kısıtlayıcı
yasalara rağmen davranmalarına bağlıdır[19].
Bir başka sofist olan
Antiphon’a göre insanlar, doğal olarak eşit yaratılmış olmalarına, hatta, ilk
toplumu sözleşmeyle oluşturmalarına rağmen; daha sonra ortaya çıkan sosyal
ayrıcalıklar, sınıfsal farklılıklar nedenleriyle Helen-Barbar, Soylu-Avam,
Özgür-Köle gibi yapay statülere ayrılmışlardır. Pozitif yasalar ise bu
eşitsizlikleri yansıtmakta ve bunların korunup sürdürülmesi işlevini
görmektedirler. Antiphon’a göre İnsanlar arasında ne aile nede soyluluk
bakımından bir ayırım söz konusudur. İnsanlar arasındaki farklılıklar eğitimden
kaynaklanmaktadır. Toprağa nasıl bir tohum atılırsa, ona göre bir ürün beklemek
gerekir. Genç bir kimse gerçekten eğitilirse, bu eğitim bir tohum misali bütün
yaşam boyunca yaşar ve serpilir, hiçbir şey onun gelişmesine engel olamaz[20].
Düşünürün ortaya koyduğu görüşleri onun hukuk alanındaki toplumsal realiteleri
sorgulaması[21]
bakımından dikkati çekmektedir.
Kölelik kurumuna
saldıran ve onun ortadan kalkmasını isteyen tek sofist düşünür Alkidamas ise
“Tanrısallık bütün insanları özgür yapmıştır; doğa kimseyi köle yaratmamıştır”
diyerek insanlar arasında genel bir
eşitliğin olduğunu söylerken, Fransız Devrimi’nin en önemli filozoflarından
olan J.J.Rousseau’nun doğal hukuk ve
doğal yaşam anlayışının ilk habercilerinden biri konumundadır[22].
Protogoras’a göre bir
görüş diğerinden daha doğru olmasa da bir görüş diğerinden daha iyi olabilir.
Düşünür, doğruluk ve değerlere ilişkin olarak, uzlaşmacı bakış açısı
getirmiştir. Fakat bu bakış açısında bile doğruluk-yanlışlık faydacı bir
anlayışın yansımasından öteye gitmez. Çünkü bir şeyin doğru yada yanlış olarak
nitelenmesi de gündelik yaşamın kolaylaştırılması veya devam ettirilmesi için
bir araç konumundadır.[23]
Sofistler farklı
kültürleri, yaşam biçimlerini, farklı anlayışları, farklı coğrafyaları ve
iklimleri, yazılı veya yazısız yasaları görme, tartışma veya tecrübe etme şansı
bulmuşlardır. Sofistlerin, insanların kendilerini vahşi yaratıklardan korumak
ve daha iyi yaşam düzeyine ulaşmak için topluluklar halinde yaşama
zorunluluğunun bilincinde olduklarını görmekteyiz. İnsanların kendi aralarında
dayanışmaya gitmeleri onların varlıklarını sürdürmesi için zorunludur. Bu durum
beraberinde toplumsal sözleşme (Contrat Sociale) düşüncesini gereksinimlerin
tatmini için gündeme getirecektir. İnsanlar arası ilişkilerin yalnızca deneye
dayanması, yarar elde etmek yada hedefe ulaşmak, insan hayatının temel yaşam
anlayışı olarak karşımıza çıkar. Sofist düşüncede doğru-yanlış,
bilgelik-bilgisizlik, adalet-adaletsizlik, iyilik-kötülük,eşitlik-eşitsizlik
gibi durumların birer isimden öteye gidemeyen kavramsal gerçeklikler olarak
karşımıza çıkmaktadır.[24] Bu
nedenle onları Sokrates kıyasıya eleştirmiştir. Önce sofistlerin arasına giren
ama daha sonra onların görüşlerini de
aşan filozof buna rağmen bir sofist olarak anılmaktadır. Ancak onun sofistler
ile Platon ve Aristo gibi düşünürler arasında köprü olduğu gözden uzak tutulmamalıdır[25].
Sokrates (M.Ö. IV.
Yy.) hukuku ahlaktan ayırmamakta fakat
var olan hukukun adalet olduğu görüşünü savunmaktaydı. Bu bağlamda
hukukun adalet içerdiğini ama hukukun yanlış yorumlanmasının haksızlıklara yol
açabileceğini düşünmekteydi[26].
hukukun ne olduğu, adalet ve ahlakın ne olduğu konusunda sofistlere yönelttiği
eleştiriler ve ortaya koyduğu görüşleriyle Cicero’nun deyimiyle “felsefeyi
gökten yere indiren” bir filozof olmuştur. Sokrates’in adalet, iyilik-kötülük
gibi konularda ortaya koymuş olduğu görüşler günümüzde de heyecan uyandırmaya
devam etmektedir[27].
Hep ifade edildiği
gibi doğaları gereği birbirinden farklı ve aynı zamanda birbirlerine
bağımlıkları nedeniyle insanların, toplum halinde yaşamaları bir zorunluluk
olarak görülmüştür. Bu nedenle insanlar, yaşamlarını ve faaliyetlerini
düzenlemek için uzlaşmaya, yasa ve geleneklere ihtiyaç duyarlar. Toplumsal
uzlaşma ihtiyacı her bireye göre değişebilen değerlerin yada normların
birbiriyle uyumlu hale getirilmesi gereği vardır.
Burada çatışan ilgi ve
çıkarları uzlaştırmak için kanaat ve inançları dile getirmek, karşılıklı görüş
alışverişinde bulunmak temel bir faktör olarak karşımıza çıkar. Böyle olunca
toplumsal sözleşmeye taraf olan tüm insanların en zayıf argüman ve görüşleri
bile olabildiğince güçlü kılarak, en anlaşılır ve en açık bir biçimde ortaya
koymalarının önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hangi yasanın iyi, hangi
siyasetin doğru olduğunu bilmek yeterli değildir. Ayrıca onun sunulma tarzı da
önem kazanmaktadır. Önder olma arzusu ve potansiyeline sahip kişi, doğru yönetim
bilgisine, gerekli siyaset sanatına sahip, dürüst ve adil bir insan olmakla
kalmamalı, ilgili konularda onayına ihtiyaç duyduğu meclisi de ikna
edebilmelidir.
Çalışmanın
başlangıcında da ifade edildiği gibi temel bir sorunun açıklanmasında sofistler
güzel konuşma sanatını önemseme gereği duymaktaydılar. Retorik, güzel konuşma,
sözlü ve yazılı sözü terbiye etme, düzgün konuşma, düşünceyi en uygun ve en
etkili bir biçimde dile getirip açımlama, dilin kurallarıyla yapısını çözümleme
anlamına gelir. Zamanla sofistler retoriği kötüye kullanıp, iki ucu keskin bir
silah haline getirdikleri görülür. Bu ise beraberinde bu sanatın (retoriğin)
istismar edilmesini getirmiştir. Sofist düşüncede retorik, içerikten çok salt
biçimle ilgili bir konu haline gelmiş, güçsüzü güçlü göstermek, yanlışın doğru
gibi gösterilmesi, kötünün iyi karşısında zafer kazanması için kullanmıştır[28].
Ancak sofistlerin adalet, eşitlik özgürlük gibi kavramları ve toplumsal
ilişkilerde egemen olan belki açıkça adlandırılmayan realiteleri tartışmaya
açılmaları toplumsal felsefi alana önemli katkı sağladıkları yadsınamaz.
Toplumsal sözleşme (sosyal sözleşme) görüşünün
sofistlerce ortaya konmuş olması ister istemez bireyin özgür iradesi
sorunsalıyla ilişkilendirilecektir. Çünkü sözleşme düşüncesi günümüzde olduğu
gibi antik düşüncede de irade özgürlüğü ve dolayısıyla kişinin özgürlüğü
kavramı çerçevesinde bir çağrışım yapmaktaydı. Bu nedenle aşağıda kısaca sofist
düşüncede bireyin özgürlüğü konusuna kısaca değinilecektir. Ancak öncelikle
ifade edilmelidir ki özgürlük antik düşüncede her zaman bütün insanları
kapsayıcı serbesti olarak düşünülmemekteydi. Özgür kişiden her şeyden önce
sitenin yurttaşı anlaşılmaktaydı ve yurttaş kendi özel alanında değil kamusal
alanda haklara sahip bir süje konumundaydı[29]. Bir
başka ifadeyle özgür yurttaş siyasal kararların oluşumunda söz hakkına sahip
kimseydi. Ancak bu bağlamda yabancılar ve köleler özgürlükten istifade etme
hakkı olmayan kesimlerdi.
Gorgias’a göre özgürlük, bir kimsenin kendi devletinde
ötekilere hükmetmesidir. Burada tipik antik yunan düşüncesi karakteristiğini
görmekteyiz. Yukarıda da açıklandığı gibi antik düşüncede özgürlük daha çok
politik içerikliydi. Antik yunan düşünce
dünyasında özgür kişiden her şeyde temel
belirleyici olması; mahkemede yargıç olarak, divan üyelerinin kararlarında asıl
karar veren, toplantılarda kendi doğrularını kabul ettirebilen, insanların
eğitimsel-bedensel uygulamalarının
planlayıcısı ve uygulamacısı olarak, bütün alanlarda bireyin kendi
iradesini başkalarına kabul ettirmesi anlaşılmaktaydı[30].
Protogoras da “insan
her şeyin ölçüsüdür” derken birey iradesinin belirleyiciliğine vurgu yapmış
olmaktaydı. Böylece onun düşüncesinde bireysellik, ferdi seçim hakkı ön plana
çıkar. O’nun için özgür eylem, gönüllü eylemdir. Özgür davranış tehditlerle
veya başka cebri yollarla dayatılan, tayin edilen değil; bireysel tercihin
ürünü olan eylemdir[31].
Birey özgürlüğünden isteklerin tatminini konusunda engellerin bulunmaması,
yapmak istediği şeyleri yapabilmek anlaşılır. Bu bağlamda özgürlük, hoşnutlukla
veya istek tatmini ile özdeşleştirilir[32].
Negatif bir özgürlük
anlayışı, öznenin-bir kişi veya grubun-başkalarının müdahalesi olmadan
istediğini yapmasına veya olmasına izin verebilen bir bakışı ortaya koyar.
Bunun içinde bireyin kendi haline bırakılması, kısıtlama yerine kısıtlamama,
mutlak değerler koymak yerine göreceli olan bir anlayışla bireyin kendi
hayatına çeki düzen vermesi uygun görülür[33].
Birey iradesi ister kötü davranışları, isterse dürüstlük ve doğruluğu tercih
edebilir. Bu anlamda özgürlük, içten veya dıştan, iradeye yabancı bir kuvvet
tarafından zorlanmaksızın iradenin kendi seçimiyle yine kendisini belli bir
davranışa yönlendirebilmesidir[34].
Özgürlük, kişinin
kendi geleceğini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesidir.
Kişinin hiçbir dış baskının etkisinde kalmadan veya zorlanmadan, kendi öznel
arzu ve isteğiyle, bilinçli bir davranışta bulunmasıdır. Özgürlük, kişi bazında
başka kişi veya kişilerin buyruğuna girmeden; toplum bazında başka toplumun
boyunduruğu altında olmadan; ulus bazında,diğer bir ulusun işgali yönetmesi ve
kendi kendine kararlar alıp,bunları eylem bazında gerçekleştirmesidir[35].
Ancak özgürlüğün kazanmış olduğu bu yeni içeriğin antik düşünceden beri
süregelen, bilhassa aydınlanma felsefesiyle olgunlaşan bir dönüşümün mirası
olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
KAYNAKÇA
AĞAOĞULLARI, M. Ali, Eski Yunan’da Siyaset Felsefesi,Teori
Yayınları, Ankara 1989
BARRY, P. Norman, Modern Siyaset Teorisi, (Çev. Mustafa
Erdoğan), Liberte Yayıncılık, Ankara 2003
BÖCKENFÖRDE,
Ernst-Wolfgang, Geschichte der Rechts-
und Staatsphilosophie, (Antike und Mittelalter), Mohr Siebeck, Tübingen 2002
BIÇAK, Ayhan,
“Sofistlerin Siyaset Anlayışları”, Felsefe Dünyası Dergisi, Sayı 13,
(1994)
BIÇAK, Ayhan,
“Sofistlerin Siyaset Anlayışları”, Felsefe
Dünyası Dergisi, Sayı 12, (1994)
COING, Helmut, Grundzüge der Rechstphilosophie, 5.
Auflage, Walter de Gruyter Verlag, Berlin –New York 1993
ÇÜÇEN, A. Kadir, Felsefeye Giriş, Asa Yayıncılık, Bursa
2001
DOĞAN, İlyas, Özgürlükçü ve Totaliter Düşünce Geleneğinde
Sivil Toplum, Alfa Kitabevi, İstanbul 2002
GÖZE, Ayferi, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta
Yayıncılık, İstanbul 1998
GUTHRİE, W.K.C., İlkçağ Felsefe Tarihi, (Çev. Ahmet
Cevizci), Gündoğan Yayıncılık, Ankara 1995
HORSTER, Detler, Rechtsphilosophie
zur Einführung, 1. Auflage, Junius Verlag, Hamburg 2002
KRIELE, Martin, Einführung
in die Staatslehre, 5., überbearbeitete Auflage, Westdeutscher Verlag,
Opladen 1994
MARCIC, René, Geschichte
der Rechtsphilosophie, Verlag Rombach, Freiburg 2002
ÖKTEM, Niyazi, Devlet ve Hukuk Felsefesi Akımları, Der
Yayınları, İstanbul 1993
ÖZTABAĞ, Lütfi, Felsefe Dersleri, Remzi Kitabevi,
İstanbul 1974
ZELLER, Eduard, Grek Felsefesi Tarihi, (Çev. Ahmet
Aydoğan), İz Yayıncılık, İstanbul 2001
TUĞCU, Tuncar, Batı Felsefesi Tarihi, İlke Yayınları,
Ankara 1997
* Dicle Üniversitesi Felsefe Bölümü
Öğretim Görevlisi
[1]René MARCIC, Geschichte der Rechtsphilosophie, Verlag Rombach, Freiburg 1971,
s.165-166
[2] Ernst-Wolfgang BÖCKENFÖRDE,Geschichte der Rechts- und
Staatsphilosophie, (Antike und Mittelalter), Mohr Siebeck, Tübingen 2002, s.45
[3] Lütfü ÖZTABAĞ, Felsefe Dersleri, Remzi Kitabevi, İstanbul 1974, s.47
[4] Ayhan BIÇAK, “Sofistlerin Siyaset
Anlayışları”, Felsefe Dünyası Dergisi,
Sayı 12, (1994), s.75
[5] MARCIC, 169
[6]Helmut COING, Grundzüge der Rechstphilosophie, 5. Auflage, Walter de Gruyter
Verlag, 1993 Berlin –New York, s.5-6
[7] MARCIC, a.g.e., s. 167
[8] BIÇAK, a.g.m., s.73,
[9] Ayhan BIÇAK, “Sofistlerin Siyaset
Anlayışları”, Felsefe Dünyası Dergisi, Sayı 13 (1994), s.50
[10] M. Ali AĞAOĞULLARI, Eski Yunan’da Siyaset Felsefesi,Teori
Yay., Ankara 1989, s.71
[11] Ayferi GÖZE, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yay., İstanbul 1998, s.11
[12] COING, a.g.e., s. 7
[13] AĞAOĞULLARI, a.g.e., s.73
[14] MARCIC, a.g.e., s.173
[15] Martin KRIELE, Einführung in die Staatslehre, 5., überbearbeitete Auflage,
Westdeutscher Verlag, 1994, Opladen, s. 43
[16]
AĞAOĞULLARI, a.g.e., s.74
[17] MARCIC, a.g.e., s. 174
[18] BÖCKENFÖRDE, a.g.e., s.57
[19]AĞAOĞULLARI, a.g.e., s.74-75
[20] AĞAOĞULLARI, a.g.e., s.69
[21] COING, a.g.e., s.7
[22] Eduard ZELLER, Grek Felsefesi Tarihi, (Çev.Ahmet Aydoğan), İz Yay., İstanbul 2001,
s.10 ; COING, a.g.e., s.
[23] W.K.C. GUTHRİE, İlkçağ Felsefe Tarihi, (Çev.Ahmet Cevizci),Gündoğan Yay., Ankara
1999, s.73
[24] GUTHRİE,a.g.e.,s.74-75
[25] BÖCKENFÖRDE, s.60-61
[26] Detler HORSTER, Rechtsphilosophie zur Einführung, 1. Auflage, Junius Verlag, 2002
Hamburg, s.12-13
[27] COING, a.g.e., s.10
[28] Ahmet CEVİZCİ, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Yay., Bursa 1998, s.59-60
[29] İlyas DOĞAN, Özgürlükçü
ve Totaliter Düşünce Geleneğinde Sivil Toplum, Alfa Kitabevi, İstanbul
2002, s. 10
[30] Tuncar TUĞCU, Batı Felsefesi Tarihi, İlke Yay., Ankara 1997, s.90
[31] Norman P.BARRY, ,Modern Siyaset
Teorisi, (çev.Mustafa Erdoğan), Liberte Yay., Ankara 2003, s.218
[32] BARRY, a.g.e., s.220
[33] BARRY, a.g.e., s.228
[34] AĞAOĞULLARI, a.g.e., s.66
[35] A.Kadir ÇÜÇEN, Felsefeye Giriş, Asa Yay., Bursa 2001, s.267