MEİJİ DÖNEMİNDE JAPONYA’NIN DIŞ POLİTİKASI VE BÖLGESEL ROLÜ ÜZERİNE

Hakkı Büyükbaş*

 

Özet

Meiji döneminde Japonya, önemli bir transformasyon geçirerek modernleşme sürecine girmiş ve belli bir başarıya ulaşmıştır. Batı ile karşılaşmaya ve bunun yarattığı büyük şoka Japonya, diğer komşu ülkelerden farklı bir tepki vermiştir. Japonya ulusal gelişmesi için Batı’yı bir model olarak kullanarak toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemini yeniden örgütlemiş ve Batı örneğine göre köklü bir modernleşme sürecine girmiştir.

Başlatılan modernleşme sürecinde ülkenin dış politika amaçları da yeniden tanımlanmıştır. Modernleşme süreci ile birlikte Japonya saldırgan bir dış politika stratejisi takip etmiştir. Meiji dönemi Japon dış politikası, başlatılan modernleşme sürecinin bir ürünü olduğu kadar söz konusu sürecin başarıya ulaşmasına da önemli bir katkı sağlamıştır. Çalışma, şimdiye kadar ihmal edilen bu hususu aydınlatmayı amaçlamaktadır. Meiji modernleşme sürecinde Japonya 1894/5’te Çin’e, 1904/5’te Rusya’ya karşı başarılı birer savaş vererek bölgesel bir güç olmuştur. Böylece Japonya Batı merkezli dünya devletler sistemine eşit üye statüsü ile eklemlenebilmiştir.

 

Anahtar kelimeler: Japonya, Meiji Modernleşmesi, Meiji Dış Politikası, Meiji Dönemi Savaşları

Japanese Foreign Policy and Regional Role in the Meiji Era

Abstract

During the Meiji Era (1868-1912), Japan transformed its identity from traditional to the modern one. The start of the modern age in Meiji Japan was marked by the shock of an encounter with the West, but Japan's response was strikingly different from the other Nations of the Region. Using the west as a model, Japanese ruling elite reorganized the social, economic and political system of the country, which caused Japan to undergo fundamental changes. This is called ‘Meiji Modernization’.

Modernization process forced Japan to redefining its foreign policy goals. Aftermath, Japan pursued an aggressive foreign policy strategy, which contributed to success of the modernization process later on. During the modernization process in the Meiji Period, Japan fought in two wars: I. Sino-Japanese war in 1894/5; II. Russo-Japanese war in 1904/5. Japan, thus, achieved dominance over Korea and established itself a colonial power in East Asian Region. The victories in the wars enabled Japan to integrate into the west-centered world state system as an equal member.

Key words: Japan, Meiji Modernization, Meiji Foreign Policy, Meiji Wars

Giriş

Meiji dönemi (1868-1912) ile birlikte Japonya devrimsel bir dönüşüm geçirerek geleneğin bağlayıcılığından sıyrılmış ve moderniteyi (batıcılaşmayı) siyasi bir tercih sonucu devlet kimliği olarak seçmiştir. Böylece Japonya’nın “modern” tarihi başlamıştır. Japonya, Meiji döneminde Batı örneğine göre yeniden örgütlenerek büyük bir toplumsal, ekonomik ve siyasal dönüşüm gerçekleştirmiş, modernleşme çabasında önemli bir başarıya ulaşmış ve bölgesel bir güç haline gelmiştir.

Japonya ve Türkiye köklü modernleşme çabası içine girmiş iki Doğu ülkesidir. Ancak modernleşme çabası iki ülkede farklı sonuçlar vermiştir. Söz konusu dönem Japon modernleşme başarısı, bazı Türk bilim adamları tarafından ele alınarak Türk modernleşmesi ile karşılaştırılıp çeşitli boyutları ile incelenmiştir. Böylece Türk ve Japon modernleşme düzeyinde elde edilen farklı sonuçlar, nedenleri ile birlikte, aydınlatılmaya çalışılmıştır. Ancak Meiji dönemi modernleşmesinin daha iyi anlaşılabilmesi için önemli bir husus olan o dönem Japon dış politikasının irdelenmesi ve Japonya’nın bölge siyasetindeki rolünün aydınlatılması ihmal edilmiştir. Bu çalışma, belirtilen bu eksikliğin giderilmesine bir katkı olarak düşünülmüştür. Söz konusu dönemdeki Japon dış politikası, başlatılan modernleşme sürecinin bir ürünü olduğu kadar, bu sürecin  başarıya ulaşmasını sağlayan temel unsurlardan biri olmuştur. Dolayısıyla, Japon modernleşme başarısının ve Japonya’nın bölgesel bir güç olarak yükselişinin daha iyi anlaşılabilmesi ancak söz konusu dönem Japon dış politikasının aydınlatılması ile mümkün olacaktır.

Modernliğin bir devlet kimliği olarak benimsenmesi ile Japonya’nın çıkar algılaması köklü bir değişime uğramıştır. Japon dış politikası da yeni çıkar algılamalarına göre yeniden biçimlendirilmiştir. Modernleşme sürecinde Türkiye ve Japonya, benzer toplumsal, ekonomik ve siyasal reformlar gerçekleştirmelerine rağmen, farklı iki dış politika çizgisi takip etmişlerdir. Türk dış politikası statükocu ve savunmacı bir seyir izlerken, Japonya dışa dönük, baskın, saldırgan ve yayılmacı bir dış politika izlemiştir. Kanımızca, modernleşme süreçlerinde iki ülke arasında en belirgin farklılıklardan biri bu olmuştur. Japon dış politikası modernleşme sürecinin başarıya ulaşması için dış çevresel koşulların hazırlanmasında önemli bir katkı yapmıştır. Japon modernleşme başarısı ve Japonya’nın bölgesel bir güç haline gelmesi ancak belirtilen dış politika çizgisinin aydınlatılması ile daha uygun bir açıklamaya kavuşacaktır.

Bu çalışmada, Japonya’nın bölgesel bir güç olarak gelişmesine yol açan Meiji döneminin en önemli iki dış politika olayı olan Çin’e ve Rusya’ya karşı verilen başarılı savaşların irdelenmesi konu edilmiştir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın ikinci bölümünde 1894/95 Japon-Çin savaşı, üçüncü bölümünde de 1904/05 Japon-Rus Savaşı ele alınıp bunların Japonya’nın bölgesel güç konumuna katkısı, nitelikleri ile beraber, açıklanmaya çalışılacaktır. Ancak bu iki ana bölümün daha iyi anlaşılabilmesi için söz konusu dönem Uzakdoğu bölge siyaseti, Japonya’nın imkan ve sınırları birinci bölümde kısaca belirtilmeye çalışılacaktır. Meiji dönemi boyunca yeni yönetimin bir diğer dış politika uğraşısını Batı devletlerinin, özellikle de İngiltere ve ABD’nin 1850’lerde Japonya’ya dikte ettiği ulusal egemenliği kısıtlayan kapitülasyon antlaşmalarının Japonya lehine revize edilebilmesi için verilen diplomatik çaba oluşturmuştur. Bu hususa ayrı bir bölüm ayrılmayıp çalışmanın her bir bölümünde yeri geldikçe değinilecektir.

Meiji dönemi Japon dış politika başarısında ve aynı dönemde Japonya’nın bölgesel bir güç haline gelmesinde İngiltere’nin ve belli ölçüde de ABD’nin belirleyici katkısı olmuştur. Çalışmada üzerinde durulacak ve aydınlatılacak başlıca hususlardan biri bu olacaktır. Elbette iç politika dinamikleri, ekonomik ve bürokratik faktörler söz konusu dış politika çıktılarını etkilemişlerdir. Ancak bu hususların araştırılması çalışmanın kapsamı dışında tutulmuştur. Japonya bölgesel güç rolünü, sanıldığı gibi, sadece ülke öz kaynakları üzerindeki geleneksel-toplumsal yapının zorlamış olduğu bazı sınırlamaların, yeni düzen içinde kaldırılarak bunların harekete geçirilmesi sonucu gerçekleştirdiği ekonomik modernleşmeye dayanarak kazanmamıştır. Bu rolün elde edilmesi, daha çok Batı ile kurulan belli ilişkilerin bir ürünü olmuştur. Bu husus, Meiji dönemi dış politikasının iki ayrı önemli uygulamasında gösterilmeye çalışılacaktır. Böylece, Meiji dönemi dış politikası irdelenerek bir yandan Japonya’nın bölgesel rolünün ve modernleşme başarısının anlaşılmasına katkı sağlanırken, diğer yandan da söz konusu dönem bölge siyasetinin temel belirleyicileri, aktörleri ve bunların çıkar algılamaları çatışma ve işbirliği bağlamında tespit edilerek bölge siyasetinin ve Batı dünya egemenlik ilişkilerin bu bölgede aldığı biçimlerin anlaşılmasına katkı sağlanmaya çalışılacaktır. Çalışma sonuç bölümü ile tamamlanacaktır.

1-  Uzakdoğu Bölge Siyaseti, Japonya’nın İmkan ve Sınırları

Modernleşme sürecinde Türkiye ve Japonya’nın farklı iki dış politika çizgisi takip etmeleri, Batı’nın Doğu’ya müdahalesinin belirtilen iki devletin bulunduğu siyasi coğrafi alt bölgelerde aldığı değişik biçimler ve söz konusu iki devletin verdikleri farklı tepkilerin bir sonucu olmuştur. Söz konusu dönemde Batı, dünya egemenlik ilişkilerini, Batı-dışı siyasi bölgesel sistem ve dış politika çıktılarını belirleyebilecek /veya etkileyebilecek gücü elinde bulundurmaktadır. Batı’nın bu belirleyiciliği, Türkiye’nin ve Japonya’nın modernleşme sürecinde farklı iki dış politika çizgisi izlemesine yol açan başlıca faktör olmuştur. Bir başka ifade ile, Japonya, modernleşme girişimini destekleyen dışa dönük ve baskın bir dış politika çizgisi izleyebilecek daha uygun uluslararası ve bölgesel koşullara sahip olmuştur. Söz konusu koşulların oluşması doğal bir sürecin sonucu olmayıp, Batı dünya egemenliğinin taşıyıcısı ve bölge siyasetinin yönlendiricisi Batı devletlerinin, özellikle de İngiltere’nin (balancier of balance of Power) ve belli ölçüde de ABD’nin katkıları ile sağlanmıştır. Bir başka ifade ile İngiltere, Meiji dönemi Japon dış politikasının üçüncü bir belirleyici aktörü olarak karşımıza çıkmaktadır (Wagner 1990). İngiltere faktörü Japon dış politika başarında önemli olduğu için, bu husus üzerinde özellikle durulacaktır.

Japonya Batı ile kurulan belli ilişkiler sonucunda modernleşme sürecine girmiş ve başarılı olmuştur. Söz konusu ilişki ve başarının sürdürülmesi ise Meiji döneminde yapılan kimlik seçimi ve bu seçimin istikrarı ile yakından ilgilidir (Büyükbaş 2003). Japonya, 1868’de İmparator Meiji Ishin’in tahta çıkması ile birlikte, Batı örneğine göre modernleşmeyi ulusal bir hedef olarak belirlemiş ve büyük bir transformasyon gerçekleştirerek “Modern Devlet” kimliğini kazanmıştır (Cihan 2003; Beasley 1972; Fairbank 1978; Irokowa 1986; Jansen 1968; Norman 1973). Dış politika davranışları da bu çerçevede yeniden biçimlendirilmiştir[1]. Bu gelişmeler, Japonya’da toplumsal ilişkilerin itmesi sonucu olmayıp Batı devletleri ile kurulan belli ilişkiler çerçevesinde cereyan etmiştir. Söz konusu dönemde Batı devletleri dünya egemenlik ilişkilerini Uzakdoğu’ya yayarak Japonya’yı belli bir dönüşüme zorlamışlardır. Japonya bu zorlamaya direnmek istemiş, ama başarılı olamamıştır. Batı dayatmalarına ve Batı önerisi doğrultusunda kurulacak ilişkilere uyum sağlamak, sömürgeleşme dışında, tek seçenek olarak görülmüştür (Gubbins 1911; Büyükbaş 2003). Sonuçta Meiji dönemi Japonya’sı, Batı devletler sistemi çerçevesinde sosyalleşerek Batı dünya egemenlik ilişkilerine bölgesel düzeyde eklemlenmiştir (Ikenberry/Kupchan 1990, 283-315; Brown 2003)[2]. Başlangıçta elit girişimi olarak başlatılan uyum süreci giderek halk tarafından da önemli ölçüde benimsenmiştir.

Japonya, yeni edindiği modern kimliği ile, önce kendini Batı’ya açmış, daha sonra da, Doğu’nun Batı’ya açılmasına koşularak bölge ülkelerinin Batı tarafından kurulmuş olan ilişkilere entegre edilmesine ön ayak olmuştur. Bu nedenle, Japonya’nın modernleşme girişimi, Batı tarafından tehdit edilmediği gibi, teşvik de edilmiştir. Söz konusu teşvik; Japonya’nın kendisinin sömürge haline getirilmemesi, Meiji dönemi öncesi silah zoruyla dikte ettirilen kapitülasyon antlaşmalarının ölçülü bir biçimde, batıcılaşma sürecinin ilerlemesine paralel olarak, Japonya lehine kaldırılması[3], modern ve stratejik değeri olan Batı teknolojisinin ithaline izin verilmesi, Batı, özellikle Anglo-Sakson denetimindeki pazarlara Japon ürünlerinin girmesine olanak tanınması ve belli çerçevede kendi sömürge alanlarının oluşturulmasına hoşgörülü davranılması şeklinde olmuştur. (Beasley 1972, 89-116; Cihan 2001; Esenbel 1999, 26-29; Hunter 2002; Nakaoka; Ohno, 2003; Norman 1973; Jansen 1968, 155-158).

Japonya, modern kimliği ile Batı değerlerinin evrenselliğine ve Batı toplum modelinin kabul edilmesi ile nasıl bir başarının yakalanabileceğinin Doğu toplumlarına gösterilmesine de örneklik teşkil etmiştir (Noriko 1980, 69-72; Cihan 2003)[4]. Tüm çoğulculuk iddialarına rağmen, Modern Batı uygarlık biçiminin (market democracy) insanlığın önünde duran tek mümkün seçenek olduğu ve bu nedenle diğer uygarlık biçimlerinin bir dönüşüme uğratılması gereği, Batı için bir ekonomik gereklilik olduğu kadar ideolojik bir zorunluluk da olmuştur (Fukuyama 1992)[5]. Dolayısıyla modernleşmiş bir Japonya’nın diğer Batı-dışı toplumlara örnek olması Batı için önemli bir husustur. Böylece Batı devletler sistemi ve Batı toplum modeli ‘evrensel bir nitelik’ kazanabilecektir (Kenichiro 1993, 121-131).

Japonya’nın, jeo-stratejik konumu itibariyle, büyük zenginlik merkezi Çin’e ve Uzakdoğu bölge siyasetinde yükseliş eğilimi içine girerek bölgede İngiliz üstünlüğünü tartışma konusu yapan Rusya’ya yakın olması, bu ülkeyi, özellikle İngiltere ve belli ölçüde de ABD için, önemli kılmıştır. Bu iki devlet, özellikle İngiltere, Uzakdoğu'da çıkarlarına ulaşabilmeleri çabalarında Japonya’nın bölgesel bir güç olarak önemli bir katkı sağlayabileceğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle Japonya’nın modernleşme çabasına destek olmuşlardır. Japon modernleşmesi, Japonya’nın Anglo-Sakson önderliğindeki Batı dünya egemenlik ilişkilerine tamamlayıcı bir unsur olarak eklemlenerek bölgesel düzeyde söz konusu ilişkilere destek sağlaması nedeniyle başarıya ulaşmıştır. Bu başarının güvencesi de ancak söz konusu katkının düzeyi ile mümkün olmuştur. Bir başka ifade ile, Japon başarısının güvencesi kendi denetimi dışında kurulan dünya egemenlik ilişkileridir. Japonya, Batı örneğinde olduğu gibi, kendi egemenlik ilişkilerini kurması ve bu ilişkilerin toplumsal düzeyde yansıması sonucu modernleşmiş olmaması nedeniyle, başarısının da öznesi değildir.

Geleneksel olarak Japonya, Çin merkezli Uzakdoğu devletler sisteminin bir üyesi durumundaydı (Wagner 1990). Çin’in çevresinde bulunan diğer devletler gibi Japonya da Pekin’e belli miktarda vergi ödemekle yükümlü bir kenar devleti statüsündeydi. Japonya, bu sistemden kopartılarak Batı üstünlüğüne dayalı yeni bir bölgesel devletler sisteminin oluşturulması için sosyalleştirilmiştir. Bu çerçevede Japonya, Uzakdoğu’da Çin önderliğindeki devletler düzenini tartışma konusu yapmaya ve Batı dünya egemenliğine elverişli yeni bir bölgesel alt sistemin oluşturulmasına ön ayak olmuştur. Bu yönelim, Meiji dönemi Japon dış politikasının temel eğilimlerinden birini oluşturmuştur. Japonya artık Asya ülkelerine karşı, tüm kültürel akrabalığına ve ortak tarihi deneyimine rağmen (Mehl 2000, 48-66), Batı devletlerinin Asya ülkelerine davrandığı gibi davranmaya (Cihan 2001, 227) ve bölge ülkelerini Batı ile birlikte belli bir dönüşüme zorlamaya başlamıştır. Bu da, Asya toplumlarının, öncelikle de Çin’in, Batı’ya açılmasına destek vermekten başka bir anlam taşımamıştır. Japonya, yukarıda belirtilen çerçevede 1894/5’de, Kore nedeniyle Çin’e karşı başarılı bir savaş vermiştir. Savaş sonunda Kore, geleneksel Uzakdoğu devletler sisteminden kopartılmış ve Çin, Batı devletleri ve Japonya tarafından parçalanma sürecine sokulmuştur.

Bu savaşla Japonya, Batı’nın arzuladığı çerçevede, Çin’in açılmasına önemli bir katkı sağlamıştır. Ayrıca, kendi modernleşmesini destekleyecek önemli ekonomik kazanımlar da elde etmiştir. Böylece, başarılı bir bölgesel güç rolü oynayabilmek için ekonomik destek de yine önemli ölçüde Doğu kaynaklarına dayanılarak sağlanmıştır. Bilindiği gibi Japonya, geleneksel olarak bölgesel bir güç rolü oynayabilecek kaynaklardan yoksun bulunuyordu. Söz konusu rolü kazanması da ancak dış kaynakların değerlendirilmesi ile mümkün olabilecektir [6].

İngiltere Çin’i, Hindistan örneğinde olduğu gibi, bir dönüşüme uğratamamıştır. Çin Doğu’nun zenginlik üreten belli başlı ülkelerinden biridir ve Batı için vazgeçilemez niteliktedir (Temple 1900). Bu nedenle Çin’in Batı çıkarlarına açık hale getirilmesi gereği vardır. Bu gerekliliği İngiltere kendi olanakları ile sağlayamamıştır. Japon siyasi seçkinleri, Çin’i açmak için Japonya’nın belli bir rol oynayabileceğini doğru olarak algılamışlar ve İngiltere ile yakın ilişki içinde olmaya özen göstermişlerdir. O dönemde büyük güç olan İngiltere, Japonya’ya modernleşmesi ve bölgesel bir güç olabilmesi için önemli katkı sağlayabilecek konumdadır. İngiltere, aynı zamanda, bölgede nispi bir zafiyet içine düşmüş ve Japonya’nın desteğine ihtiyaç duymuştur. İngiltere Japon desteği ile bölge devletler sistemini kendi  lehine bir dengede tutulabileceği düşünmüştür. Bu nedenle Japonya’ya destek vermiştir.

Söz konusu dönemde Japon dış politikasının bir diğer önemli çıktısı da, 1904/5’de Rusya’ya karşı verilen başarılı savaş olmuştur. Rusya, bölge politikasını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirerek, İngiltere ile aynı nedenlerle, Çin üzerinde egemenlik kurmak istemiştir. Bu da, İngiltere ile çıkar çatışmasını doğurmuştur. Böylece, Rusya’nın bölgesel ilişkileri kendi lehine biçimlendirmek girişimine bir sınır çizilmesi gereği, İngiltere’nin gündemine girmiştir. Japonya bu amaç için de İngiltere’nin yardımına koşulmuştur. Savaşta Rusya büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Yukarıda belirtildiği gibi, Rusya Uzakdoğu’da İngiltere’nin başlıca rakibi olarak bölgede üstün bir konum elde ederek Kore ve Çin’in içlerine doğru nüfuz alanını genişletmiş ve böylece bölgedeki İngiliz üstünlüğünü tartışılır hale getirmiştir. Bu nedenle,  Uzakdoğu’da İngiltere’ye rağmen bağımsız bir Çin siyaseti takip eden Rusya’ya gücünün sınırları gösterilmiştir. Japonya bu savaşla da İngiltere’ye destek vermiştir. Ayrıca Rusya’nın aleyhine Kore’yi kolonileştirmiş ve kendi nüfuz alanını Çin anakarasının içlerine kadar genişletmiştir. Böylece İngiltere desteği ile Japonya, Kuzeydoğu Asya’da Rusya’yı ikame etmiştir. Sonuçta Rusya giderek İngiliz dış politika çizgisine çekilmiştir. Japonya, Çin’e karşı verdiği savaşın aksine, Rusya yengisinde büyük bir tazminat ve ekonomik kazanım sağlayamamıştır. Savaşta Rusya’nın yenilmesine rağmen, ekonomik kazanımın geldiği yer Çin ve Çin etkisindeki bölgeler olmuştur. Rusya karşısında elde edilen galibiyet, Japonya’nın bölgesel egemenlik ilişkilerine başarılı şekilde eklemlenmesine katkı sağlamıştır. Japon galibiyeti, ilk defa bir Doğu devletinin modern bir Avrupa devletini yendiği gerekçesi ile, Doğu halkları arasında büyük bir yankı uyandırmıştır[7]. Bu iki dış politika olayı, Çin ve Rusya’ya karşı verilen başarılı iki savaş, Japonya’nın dünya egemenlik ilişkilerini tamamlayıcı bir bölgesel güç olarak eklemlenmesini sağlamıştır.

Japonya, ülke içinde gerçekleştirdiği başarılı modernleşme programının yanında, yeni kimliğine bağlı olarak geliştirdiği Asya politikası nedeniyle de, Batı devletleri tarafından bir hedef ülke olmaktan çıkartılmış ve kendileri gibi haklara sahip eşit düzeyde bir devlet olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Daha sonra ABD ile ırkların eşitliği/farklılığı düzleminde göçmen hakları dolayısıyla bir tartışmanın yaşanması, bu durumu değiştirmemiştir[8]. Böylece Japonya, Batı ile çıkar birliği oluşturarak Batı devletler sisteminin eşit üyelerinden biri olurken, esasen Doğu’ya da yabancılaşmıştır (Mishima). Daha sonra ortaya çıkacak güçlü siyasal akım Pan-Asyanizme (Saaler 2002) rağmen, Japonya, dış politikasını yabancılaştığı Doğu’da Batı ile çıkar birliği içinde tanımlamıştır.

2- Modern Japonya’nın Çin’e Karşı Savaşı (1894/95)

Meiji Dönemi ile birlikte benimsenen modern kimlik yeni ilişkileri gerektirdiğinden[9] Japonya Asya karşısında tutumunu yeniden tanımlamıştır (Esenbel 1999, 28-29; Jansen 1968, 28; Grousset, 121;). Bu da, Asya’nın Batı çıkarlarına açık hale getirilmesine katkı sağlamaktan başka bir anlam taşımamıştır. Bu katkı öncelikle Japonya’nın kendini Batı’ya açması ile başlamıştır. Japonya modern kimliğiyle diğer Batı devletlerinin çabalarına ortak olmuş ve onlarla aynı safta Asya’nın açılmasına koşulmuştur. Asya’nın diğer kısımları Batı devletleri tarafından açılmıştır ve Japonya’nın desteğine önemli ölçüde  ihtiyaç duyulmamıştır. Bu çerçevede Japon desteğine ancak II. Dünya Savaşı sonrası gelişmelerinde ihtiyaç duyulacaktır. Asya’nın açılması Japonya için öncelikle kültürel akrabalığı olan Çin ve Kore’nin açılması anlamını taşımıştır.

Yeni Japon siyasi seçkinleri ülkenin izleyeceği dış politikaya ilişkin görüşlerini belli bir süreçte oluşturmuş ve 1890’da belli bir formül şeklinde ilgili kamuoyuna duyurmuştur (Hearn). Buna göre ülkenin bir nüfuz alanı ve bir de hayat çizgisi formüle edilmiştir. Hayat sahasının korunabilmesi için nüfuz sahasının alabildiğine geniş tutulması gereği vurgulanmıştır. Dinamik bir tanımı içeren bu formüle göre örneğin Kore ilk elde nüfuz alanı içinde tanımlanırken, buranın elde edilmesi ile hayat sahasına dahil edilecektir. Nüfuz alanı da buna bağlı olarak Asya’nın, özellikle Çin’in, içlerine doğru kaydırılabilecektir (Hunter 2002; Wagner 1990).

Modern Japon kimliğinin karar alma sürecinde çıkar algılamalarını etkilediğinin izini sürebileceğimiz en belirgin dış politika çıktısı, Kore nedeniyle Çin ile tutuşulan savaş olmuştur. Savaş, Kore’nin statüsü konusunda iki ülkenin artık farklılaşan çıkar algılamaları sonucu patlak vermiştir. Geleneksel olarak Kore, Japonya gibi, Çin’in himayesinde ve belli bir vergi ödemekle yükümlü bir kenar devleti olarak yaşamını sürdürmüştür. Meiji döneminde Japonya yeni edindiği modern ulus-devlet kimliği sonucu bölge ülkeleri üzerinde baskı kurmaya başlamış, ilk başarılı denemeyi de 1874’de Japon balıkçılarının Tayvan’da uğradıkları saldırılara bir ceza baskını düzenleyerek gerçekleştirmiştir. Bu krizde belli bir başarıyı sağlayan Japonya, kendi koşullarını Çin’e bir antlaşma metni imzalatarak kabul ettirmiştir[10].

Tayvan krizinden bir yıl önce Japon hükümeti, yeni askerlik kanunu çıkartarak askerliği her erkek vatandaşı için mecburi hale getirmiş ve askerlik süresini üç yıl olarak belirlemişti. Yine aynı kanuna göre hükümet ihtiyaç halinde bu süreyi 4 yıl daha uzatabilecekti[11]. Japonya böylece militarist bir dış politika için hazır hale gelmiş ve ilk deneme Tayvan’da çıkan kriz üzerine gerçekleşmiştir. Japonya adaya asker çıkararak katledilen gemicileri için tazminat almış ve yeni ulus-devletin vatandaşlarının çıkarlarını koruyacağını göstermiştir. Japonya bir yandan da yayılmacılığın ateşli savunucuları askeri bürokrasiyi tatmin ederek yeni kurulan askeri merkeziyetçiliğin herkes için yarar getireceğini göstermiştir. Geleneksel Samuray sınıfının lağvedilmesi sonucu oluşan merkeziyetçi askeri bürokrasi kendine daha geniş iş alanı açarak dışa karşı “Japon Ulusu”nun ortak çıkarlarının var olabileceğini ispatlamıştır. Böylece vatandaşlar kendilerini aynı bütünün bir parçası olarak hissederek geleneksel düzenin artık savunulmasının yararlı bir şey olmayacağı meşru bir zemin bulmuş olacaktır. Askeri girişim giderek iç bütünlüğün sağlanması için işlevselliğini her fırsatta gösterecektir. Ancak bu yöndeki çaba Batı devletlerine karşı değil Asya ülkelerine yönelik olmuştur.

Japonya Tayvan krizinde yayılmacılık yönelimini Çin anakarasına genişletme eğilimini açığa vurmuştur. Ancak İngiltere arabuluculuk üstlenerek söz konusu krizin bir Japon-Çin savaşına dönüşmesini ilk elde önlemiştir. Öncelikle Japonya böyle bir savaştan galibiyetle çıkması belirsizliğini koruyordu. Japon endüstrisi ilk başarısını savaş sanayiine gerçekleştirmesine rağmen, Çin’e karşı başarıyı garantileyecek düzeye ulaşmamıştı[12]. Japonya’yı bir savaş makinesine dönüştürecek donanmasının oluşturulması zaman istemektedir (Norman, 84-87).  Bu krizde İngiltere arabuluculuk rolü ile Japon dış politikasını ne ölçüde etkilediği de gözlemlenebilmektedir. İngiltere böylece bölgesel güç dengesinde ne kadar yararlı bir rol oynadığını Çin yönetimine gösterme fırsatı bulmuştur.

Esasen Batılı askeri uzmanlar merkezileşen Japon hükümetine yeni bir ulusal ordu oluşturma girişiminde yardımlarını cömertçe sunmuşlardır. Uzmanlar, teknik bilgilerinin yanında, dışa dönük askeri ve savaş politikasının planlanmasında da rol almışlardır. Yeni Japon yönetimi iktidarının hemen ikinci yılında modern bir dışişleri bakanlığı ihdas etmiş ve Tayvan işleriyle ilgilenecek özel bir büro da kurmuştur. Bu büronun danışmanlığına Amerikan Generali Le Gender atanmıştır. Le Gender, ABD’yi Çin’de konsolos olarak uzun yıllar temsil etmiştir. Görevi sırasında Çin hakkında etraflıca bilgilenen Le Gender, henüz iktidarının ikinci yılında bulunan ve ne yapacağını henüz bilemeyen yeni yönetime, nasıl bir dış politika izlenilmesi gerektiğini açıklamıştır. General, Japonya’nın doğal hedefinin bölgeye yabancı unsur olan Batı devletlerinin bölgeden uzaklaştırılması gereği üzerinde elbette ki durmamış ve Çin’in doğal bir hedef olması gerektiğini tembihlemiştir. Özellikle Tayvan’ın Japonya tarafından Çin’den kopartılarak sömürgeleştirilmesinin modern Japonya için ne kadar yararlı olacağı üzerinde durmuştur. Tayvan hakkında geniş bilgi sahibi olduğu, konsolosluk yıllarında sadece Çin anakarası ile değil, aynı zamanda da Tayvan’la da oldukça yakından ilgilendiği anlaşılan Le General, henüz bir dış ve savaş politika konsepti oluşturmamış yeni yönetimin önüne çeşitli Tayvan haritaları koymuştur (Tunçoku 2002, 31). Elbette ki Japon siyasi seçkinleri Tayvan’ı Amerikalılardan daha iyi tanıyorlardı. Ancak bir ‘hükümet darbesi’ ile iktidara gelen Meiji yönetimi öncesi Japonya[13], Tayvan’ı işgal etmek gibi bir seçenek üzerinde hiçbir zaman durmamıştı[14]. Ancak yeni yönetim yeni bir kimlikle iş başına gelmiştir. Bu da komşu devlet ve halklara karşı tutumun yeniden belirlenmesini gerektirmiştir. Bu hususta nasıl bir tutum geliştirmenin Japonya için hayırlı olacağı Amerikan uzmanlarının tavsiyesi ile belirlenecektir. Japonlar da iyi bir öğrenci olduklarını kanıtlamakta geri durmamışlardır. Ayrıca yeni yönetimin Batı ülkelerine gönderdiği heyet, çeşitli Batı devlet adamları ile geniş görüşmeler yaparak Japonya’ya henüz dönmüşlerdi (1873). Dolayısıyla ülkenin yeni istikametinin ne olacağı, nasıl bir siyaset izleyeceği, yapılan görüşmelerin değerlendirilmesinin gerektirirdi. Halbuki söz konusu heyetin (Iwakura Mission) Japonya’nın geleceği hakkında tasarımı adeta tamamlanmış gibidir[15]. Politik, sosyal ve ekonomik yapıların Batı örneğine göre düzenlenmesi zorunluluğu kesinleşmiştir (Hunter 2002, 39-41). Eğer ulusal egemenliğin yeniden tesis edilmesi gerekiyorsa, belirtilen alanlarda Batı örneğine göre yeniden yapılanma, yeni bir ulusal yönelim bir zorunluluk olarak tespit edilmiştir. Dış politikada da durum daha farklı olmamıştır. Bu çerçevede ilk Japon elçisi İstanbul’a atanmış ve belli imtiyazlar için Bab-ı Ali’nin kapısını aşındırmaya başlamıştır (Esenbel 1999,  29).

Japon yönetimi, İngiltere’nin engellemesi dolayısıyla, Le Gender’in planını o tarihte uygulamaya koyamamıştır. Ancak Japonya Le Gender’in planından vazgeçmeyip sadece ertelemiştir. Böylece gelecek yıllarda gerçekleştirilecek  Japon yayılmacılık siyasetinin[16] hedefleri, henüz ne yapacağını bilemeyen yeni yönetimin ikinci yılında kesinleşmiş gibi gözükmektedir. Ne var ki, resmi açıklama ancak 1890’lı yıllarda yapılacaktır.

Japonya, bir diğer dış politika başarısını 1879’de Çin önderliğindeki devletler sistemi üyesi Ryuku (Okinawa) adasını  ilhak ederek göstermiştir (Cihan 2001, 227). Bu başarılar yeni Japon yönetimini dış politikada saldırgan bir çizgi tutturmasını teşvik etmiş ve yeni hedef olarak Kore seçilmiştir. Meiji iktidarı ilk yıllarından beri Kore’ye de ilgi duymaya başlamıştı (Beasley 1972, 373).

Kore’nin Önemi

Japonya’nın Kore’ye ilgisi, bu ülkenin Çin anakarasına geçiş için köprü niteliğinde olması nedeniyledir (Armaoğlu 1964, 397). Japon yazarları sıkça Kore’nin Japonya’nın böğrüne saplanabilecek bir ‘kama’ niteliğinde olduğunu ileri sürerek savunma ve güvenlik kaygılarının üzerinde durmaktadırlar. Özellikle Rusya’nın Kore’ye inmesi Japonya’yı güvenliği açısından hep kaygılandırmıştır. Diğer yandan Kore’nin öz kaynaklarından yararlanma isteği, bir diğer önemli Japon ilgi nedeni olmuştur. Esasen Kore, o güne kadar, Japonya’nın aksine, Batı baskısına karşı başarılı direnç vermiş ve Batı devletlerinin kapitülasyon antlaşmaları taleplerini kararlı biçimde reddetmiştir. 1866’da Fransız, daha sonra da ABD gemisini batırmıştır. Yine Kore, 1871 ve 1880’de bu yöndeki yinelenen ABD çabalarını yine boşa çıkarmıştır. Bu defa Kore karşısına Japonya çıkmaya başlayacaktır.

 Japonya, Tayvan’a karşı düzenlediği başarılı operasyon sonrası, Kore üzerinde baskısını yoğunlaştırarak, Batı devletlerinin kendisine dikte ettiği kapitülasyon antlaşmalarına benzer bir antlaşmayı, “Dostluk ve Ticaret Antlaşmasını”, 1876’da dikte etmeyi başarmıştır (Cihan 2001, 227; Gülboy 2001, 27; Jansen 1968, 164-182). Bu antlaşma ile Japonya, Kore’nin bağımsızlığını tanımış ve üç limanını da açtırmayı sağlamıştır[17]. Böylece, Japonya’nın kendisi nasıl Çin önderliğindeki kurulu devletler düzeninden İngiltere’nin katkısı ile çıkartıldı ise, Japon katkısıyla da Kore söz konusu devletler düzeninden kopartılmıştır. O güne kadar tüm girişimlerinde başarısız olan ABD, 1880’de Japonya’ya müracaat ederek Kore’ye karşı ortak hareket etmeleri gerektiği teklifini götürmüş ve 1882’de, Kore’nin bağımsızlığını tanıyarak Japon çabasını destek vermiştir. Bağımsız bir Kore, Çin’in korumasından uzaklaştırıldığından, Batı taleplerine direnemeyecektir. Nitekim öyle de olmuş ve Batı devletleri, Japonya’yı takip ederek, Kore hükümetinden Japonya’nın elde ettiği imtiyazların benzerlerinin kendilerine de tanınmasını talep etmişlerdir. Kore yönetimi, baskının artması karşısında, o güne kadar izlediği siyaseti terk etmek ve 1882’de, ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya ile kendisini yarı sömürge haline getirecek birer antlaşma imzalamak durumunda kalmıştır.

Kore, Rusya’yı diğer Batı devletlerini dengeleyebilecek bir unsur olarak değerlendirmeye başlamıştır. Bu da Rusya’nın Kore’deki nüfuzunu giderek artırmasının yolunu açmıştır. Ancak Japonya, artan Rus etkisini ulusal güvenliği için bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Benzer çıkar algılamasına İngiltere’nin ve ABD’nin de katıldığını gözlemlemek mümkündür. ZiraRusya, Kore’de bir liman açarak bölgede önemli askeri varlık yığmaya başlayacaktır. Kore askerlerinin eğitimini de Rusya üstlenmiştir. Bu gelişmeler, bölgede güç dengesini İngiltere aleyhine değiştireceği kaygısıyla, İngiliz hükümetinin reaksiyonuna neden olmuştur[18]. Sonuçta İngiliz baskısı, o tarihlerde Rusya’nın Kore’den askeri varlığını çekmesini sağlamıştır. Rusya, İngiltere’ye ek olarak, Japonya ve Çin’in de kendisine karşı ortak tutum alabileceğini doğru olarak düşünmüş ve İngiliz talepleri doğrultusunda Kore’yi kısa sürede terk etmiştir. Rusya İngiltere ile çelişmekten uzak durmanın kendi çıkarları için uygun olacağını düşünmüştür. Çünkü Rusya, İngiltere ile boy ölçüşebilecek güç potansiyelinden yoksun olduğunu bilmektedir (Armaoğlu 1964, 396-400). Kore’nin geleneksel koruyucusu Çin, kendi sorunları nedeniyle Kore üzerine yapılan baskı karşısında etkin bir siyaset izlemekten yoksun bulunuyordu (Cihan 2001, 227; Gülboy 2001, 27).

Rusya’nın askeri varlığını çekmesinden sonra Japonya, Kore kamuoyunda o güne kadar Çin taraftarlarına karşı oluşturmayı başardığı kendi taraftarlarının yardımı ile başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştur. Bu başarısızlığa rağmen Japonya, 1885’de Kore hakkında Çin ile bir antlaşma imzalamayı başarmıştır (Teintsen Antlaşması). Buna göre, iki taraf da Kore’nin bağımsızlığını tanıyarak birbirlerine bilgi vermeden, bu ülkeye asker çıkarılmayacaklarını taahhüt etmişlerdir. Böylece Kore’de Çin etkisi sınırlandırılırken, esasen Japon etkisine de açık hale getirilmiştir. 

Savaşa Giden Yol

İngiltere’nin Temmuz 1894’te, daha önce imzalanan kapitülasyon antlaşmalarının Japon ulusal egemenliği üzerine koyduğu bazı kısıtlamaları Japonya’nın isteği üzerine varılan bir antlaşma sonucu kaldırması, iki ülke arasında bir ittifak olarak anlaşılmıştır (Cortazzi 1999; Hunter 1989). Bu tarihte imzalanan Japon-İngiliz antlaşması, “Ticaret ve Deniz Antlaşması” olarak ifadelendirilmesine rağmen, siyasi nitelik taşıyan bir antlaşmadır. Bu antlaşma ile İngiltere tek taraflı olarak Japonya yararına bazı düzenlemeler yapmıştır. Buna göre Japonya, eşit statüde bağımsız bir devlet olarak tanınmıştır. Antlaşma hükümlerinin uygulanması, İngiltere’nin isteği üzerine, 1899 olarak tespit edilmiştir. Böylece Japon siyasi seçkinleri, belli koşullarla sınırlandırılsalar bile, Batı desteğini sağlamışlar ve diğer Batı devletleri gibi eşit statüde bir devlet olarak tanınmışlardı. Böylece Japonya kendi politikasını oluşturabilecek ve diğer Batı devletleri gibi Çin’in paylaşılmasına katılabileceklerdir. Çin Japonya tarafından giderek bir hedef olarak algılanmaya başlanmıştır. Takip eden yıllarda Japonya, saldırgan dış politika çizgisini kesinleştirmiştir[19]. İngiltere bu cömert tutum içine niçin girmiştir? Elinde bulundurduğu güç potansiyeli nedeniyle Japonya’nın İngiltere’yi söz konusu antlaşmayı  düzelterek Japon ulusal egemenliği lehine böyle bir tutuma zorladığı sonucunu çıkarmak imkansız gözükmektedir. Şu halde bu tutum varılan bir siyasi uzlaşma sonucudur. Bu uzlaşmanın ne olduğu ve niçin İngiltere’nin böyle bir tutum içine girdiği, ulaşabildiğimiz resmi belgelerden çıkarmak mümkün gözükmemektedir (Cortazzi 1999).

Hindistan ve diğer sömürge ülkelerindeki sorunlar nedeniyle İngiltere, Çin’i işgal edecek veya arzuladığı yaptırımları Çin yönetimine zorlayacak araçları bölgede yoğunlaştıramadığı gibi, bölgedeki Rus faaliyetlerinden de rahatsızdır. Bu nedenle belli koşullarda Japonya’nın bölgesel faaliyetlerinin önü açılmıştır.

Ayrıca, Çin yönetimi tehlikenin sürekli olarak denizden geldiğini sağlıklı olarak gözlemlemiş ve 1891’de büyük bir donanma gücü oluşturmuştu (Eberhard 1987, 329; Keene 1971, 122-23). Çin yönetiminin yeni donanma siyaseti İngiltere’yi endişelendirmiştir[20]. Buna karşı Japon donanmasının geliştirilerek güç dengesinin kendi lehine korunması gereği ortaya çıkmıştır (Evans 1997). 1872’de  14 bin tonaj kapasitesi 1894’e kadar 57 bine çıkartılarak Japon donanması yeni gerekler doğrultusunda güçlendirilmiştir. Bu kapasite artırımı ancak Batı yardımı ile sağlanabilmiştir[21]. Japon donanması, ithal teknoloji ve tamamen İngiliz uzman desteği ile oluşturulmuştur[22]. Toplam 32 Japon savaş gemisinin 10’u İngiltere, 2’si Fransa tarafından en son teknoloji ile yapılarak savaş arefesinde Japonya’ya teslim edilmiştir. Gemicilikte yerli üretim ancak 1900’lardan sonra mümkün olmuştur (Hunter 2002, 366; Elman 2002, 27; Norman 1973, 196).

Diğer taraftan 1892’den itibaren Fransız-Rus ittifakı giderek biçimlenmeye başlamış ve 1894’de kesinleşmiştir. Bu tarihten itibaren Rusya, yirmi yıl süreyle her alanda yoğun Fransız desteğini görmüş ve yalnızlıktan kurtularak Anglo-Sakson çevreleme politikasını kırma cesaretini gösterebilecek eğilim içine girmiştir. Fransa Rusya’da geniş yatırım faaliyetlerine girerek Uzakdoğu’da Rusya’nın başlıca destekçisi olmuş ve Trans-Sibirya demir yolunun yapımına mali kaynaklarını akıtmıştır. Bu ittifak İngiliz üstünlüğünü dünyanın bir çok bölgesinde tartışılır hale getireceği riski, Uzakdoğu bölgesinde daha bariz gözlemlenebilmektedir. Fransa Vietnam’ı almış ve Siyam’da önemli kazanımlar elde ederek Hindistan’a sarkma eğilimi içine girmişti. Siyam’ın batı kısmını ele geçiren İngiltere, Fransa ile 1896’da bir antlaşma imzalayarak Fransız ilerlemesini kesecektir. Ayrıca 1888’de Tibet’e asker çıkartarak ve Afganistan’ı denetleyerek Hindistan’a bir Rus saldırısını durdurabilecek önlemleri de almıştır. Ancak Fransa Hind-i Çin’de İngiltere’yi zorlamaya devam ettiği gibi Afrika kıtasında da sürüp giden Fransız çabası, İngiltere’nin kafa ağrısı haline gelmiştir. Bu nedenle Fransız-Rus ittifakının güçlenen donanmaları ile dünya politikasındaki İngiliz üstünlüğünü tartışılır hale getirdiği bir sürecin mevcudiyeti gözlemlenebilmektedir (Armaoğlu 1964, 210-258). Aynı süreç, Almanya’nın yoğun donanma politikası ile desteklenince, İngiltere’nin Uzakdoğu bölgesinde yeterli bir gücü barındıramayacağı ve Japon desteğinin yararlı olacağı İngiliz siyasi karar vericilerin gündemine girmiştir (Daniels 2003). Küçük İngiltere’nin koskoca dünyayı egemen olma çabası, o günün dünya siyasetinin temel çelişkilerinden birini oluşturmuştur. İngiltere aşırı yayıldığını, istediği zaman istediği yere belli bir güç potansiyeli yoğunlaştıramayacağını görmüştür. Dünya siyaseti yürütmek büyük maliyet gerektirdiği gibi, büyük öz kaynakların mevcudiyetini de gerektirir. Oysa İngiltere öz kaynaktan yoksundur ve kendi örgütleyicilik becerisiyle ile başkalarının, öncelikle ve temel olarak Asya’nın, kaynaklarına dayanarak dünya siyaseti yürütmektedir. Benzer örgütleyicilik becerisini belirtilen ittifak ortaya koyunca, İngiliz üstünlüğü hemen krize girmiştir. Böylece Fransız-Rus (Alman) ittifak ilişkisi İngiltere’nin kendi olanaklarının sınırlılığını kısa sürede gün yüzüne çıkarmıştır. Artık İngiltere de benzer ittifak ilişkisi içine girerek yeni bir tutum geliştirecektir. Napolyon Savaşlarından beri uzak durduğu ittifak ilişkisine sıcak bakmaya başlayacaktır (Splendid isolation). İngiliz diplomasi dehası ittifak ilişkisinde de başarılı bir çizgi tutturabileceğini daha sonra ispatlayacaktır (Osiander 1994). İngiltere Batı adına dünyada belli bir üstünlüğü elde etmiştir. Ancak İngiliz siyaseti Batı içi çelişkileri artırmıştır. Batı devletleri, İngiltere’nin kendilerine verdiğinden daha çok şeyi almak istediklerinden İngiltere’nin öncülüğü tartışılacaktır. Buna karşı İngiliz diplomasisi çalışmalarını Batı içi dengelerin kendi lehine yeniden düzenlemesi üzerine yoğunlaştırmaya çalışacaktır. Bir başka ifade ile, Çin’in denetimi ertelenebilir, olarak görülmüştür. Çin’den  İngiltere’nin Batılı rakiplerinin uzak tutulması işine koyulacak Batı-dışı yeni bir müttefikin yaratılması böylece söz konusu olmuştur. Bu da Japonya’dan başka biri olmayacaktır. Zaten Japonya’da bu iş için yatkınlığını uzun süredir gösterme çabası içinde olmuş ve giderek İngiltere’nin güvenini kazanmıştır. Artık Japonya’nın bu iş için angaje olabilecek şeylerle donatılması gerekmiştir. Bu da öncelikle Japon ulusal egemenliğinin tanınması ile başlayacaktır.

İngiltere’nin yukarıda belirtilen kapitülasyon düzenlemelerine ilişkin takındığı tutumunun belli koşullar çerçevesinde Japon ulusal egemenliğinin iadesi anlamı taşıdığını belirttik. İngiltere yeni gelişmeler çerçevesinde artık Çin hanedanının iktidardan zorlanmasına sıcak bakmaya başlamıştır (Norman 1973, 196-201)[23]. Daha önce Tayvan gerginliğinde de ortaya çıktığı gibi, Japonya’nın Çin’i saldırı hedefi olarak algıladığı bilinmektedir. Buna rağmen dış ilişkilerde egemenliğin Japonya’ya iade edilmesi Japon hükümetini daha aktif dış politika izlemesi için cesaretlendirmiştir[24]. İngiltere’nin ulusal egemenlik üzerine koyduğu kısıtlamaları kaldırarak Japonya’yı eşit statüde bir devlet olarak tanımasından on beş gün sonra Japon hükümeti, Çin’e Kore nedeniyle savaş ilan etmiştir[25].

Japonya Meiji iktidarının ilk dönemlerinden beri Kore ile ilişkilerini geliştirerek belli bir düzeye çıkartmayı başarmıştır. 1894’e gelindiğinde Kore’nin dış ticaretinde Japonya’nın payı %90’a ulaşarak ticari denetim önemli ölçüde sağlanmıştır. Bu ölçüde ticari bağımlılık,  karşılıklı bağımlılık teorisinin ileri sürdüğü gibi, iki ülke arasındaki dayanışmayı artırma yerine Japon saldırganlığını kamçılamıştır. Japonya’nın Kore’yi askeri olarak da denetim altına alma arzusu bir iç ayaklanmanın çıkması üzerine gerçekleşmiştir. İç karışıklığı önlemek amacıyla Kore, Çin’in asker göndermesini talep etmiş, Çin de bu talebe olumlu karşılık vermiştir. Bunun üzerine Japonya, Çin’in tutumunun daha önce yapılan uzlaşmaya aykırı olduğunu ileri sürerek kendisi de Kore’ye asker çıkarmış ve kısa sürede Seul ve Pyönyang’a işgal ederek kendi denetiminde yeni bir Kore hükümeti kurmuştur. Çin’in bu gelişmelere askeri olarak müdahalesi Çin-Japon savaşını başlatmıştır. Savaşta Çin’in donanması imha edilmiş ve donanma komutanı aldığı büyük yenilgi üzerine intihar etmek zorunda kalmıştır. Savaşta Kore’yi tamamen ele geçiren Japonya, Mançurya’yı da işgal ederek Çin’in içlerine kadar sarkabilecek stratejik üstünlüğü de yakalamıştır. Artık Japonya, Mançurya’dan Çin’i izleyerek uygun bir zamanda işgal edebilecek fırsatı kollayacaktır. Mançurya’dan Pekin’e kadar uzanan uygun bir geçidin olması, burayı stratejik olarak önemli hale getirmektedir. Zaten Çin’i yöneten Mançu hanedanı Mançurya’dan akın ederek merkeze yerleşmiş ve Cumhuriyet ilan edilene kadar da Çin’i yönetmiştir (1912).

Ağır yenilgi sonunda Çin, Mançurya’yı Japonya’ya bırakan 1895 Şimoniski Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır[26]. Böylece Japonya ilk modern savaşını başarı ile vermiştir. Bu başarı üzerine ABD Deniz Kuvvetleri Sekreteri (U. S. Secretary of Navy), Hilary A. Herbert, söz konusu Japon başarısını överek Japonya’nın yeryüzündeki büyük devletlerden birisi olduğunu ve böyle tanınması gerektiğini ilan etmiştir[27].

Çin Açısından Savaşın Sonuçları

Bu savaş Batı devletlerine Çin’in savunma zaafiyetini göstermesi bakımından oldukça önemli olmuştur. Antlaşmaya göre, Kore’nin bağımsızlığı hukuki olarak teminat altına alınmıştır. Gerçekte ise Japonya’nın nüfuzu altına girmiştir. Antlaşmanın diğer hükümlerine göre Çin, Tayvan’ı, Yarımada Liaotung’u, oldukça elverişli limanları olan Port Arthur ve Pescadores adalarını tümüyle Japonya’ya bırakmak zorunda kalmıştır. Buna ek olarak Çin, oldukça yüklü bir savaş tazminatı (360 milyon altın Yen = 38 milyon Sterlin) ödeme yükümlülüğü altına sokulmuştur. Çin Japonya’ya 7 limanını daha açmak ve dış ticarette, Batı devletlerine daha önce tanıdığı gibi, en fazla kayrılan ülke statüsü vermek zorunda kalmıştır. Bu hükümler Çin yönetimi için oldukça ağır olmuştur. Çin önderliğindeki bölge devletler sistemi tamamen yıkılarak İngiltere desteğinde Japon üstünlüğüne dayalı yeni devletler düzeninin oluşmasının yolu açılmıştır. Gelişmeler karşısında çaresiz kalan Çin yönetimi, daha sonra Rusya’ya müracaat ederek durumun belli ölçüde dengelenmesini istemiştir[28]. Rusya bu talebe olumlu karşılık vermenin ne demek olduğunu sezinlemiş ve müttefikleri Fransa ve Almanya ile sorunu görüşerek olumlu cevabını Çin yönetimine hemen iletmiştir (Hunter 1989, 42-54). O tarihlerde dünya siyasetinde ağırlığını yavaş yavaş hissettiren ve İngiliz üstünlüğünü tartışılır hale getiren Rusya, Almanya ve Fransa (Sander 2000, 221-235), birlikte müdahale ederek Japonya’nın Liaotung yarımadasından  vazgeçmesini sağlamayı başarmışlardır (Gülboy 2001, 30). Japonya’nın burayı elinde bulundurması, Kore’yi tamamen Japon denetimine sokabileceği gibi, Pekin üzerinde de sürekli bir baskı imkanı verebilirdi. Çin’in tamamen Japonya’nın denetimine geçmesi, bu devleti Asya’nın koruyucu bir devleti haline getirebilirdi. Ancak Batı’nın Çin’i paylaşma çabasına, bu defa, Japonya’nın karşı koyması gerekecekti. Bu da, hiçbir Batı devletinin göze alamayacağı büyük bir risk anlamına gelecektir. Bu nedenle Japonya alması gerektiğinden daha fazlasını ele geçirince iadesi talep edilmiştir. İngiltere ve ABD de bunu onaylamıştır. Zira bu tarihlerde İngiliz devlet adamları Asya siyasetinde Rusya ile anlaşma imkanını araştırmakla meşguldüler. İngiliz yönetimi Rusya’nın İngiliz politikasına yakınlaşabileceğini düşünüyordu. İngiltere, Rus yönetim seçkinlerini İngiltere’den bağımsız bir dünya siyaseti izlemenin Rus çıkarlarına da aykırı düşeceğine ve koordineli bir dış politika sürdürmenin yararlı olacağına inandırabileceği ümidini koruyordu. Buna rağmen Japon yönetimi, o güne kadar bölgede kendi siyasetlerini destekleyen İngiltere ve ABD’nin aracılığına başvurarak işgal ettiği yerlerin kendilerinde kalmasının imkanını araştırmıştır. Ancak umdukları desteği ne ABD’den ne de İngiltere’den görmüşlerdir. Japon siyasi seçkinleri Batı devletlerinin bu ortak tutumunu hafızalarına kayıt edeceklerdir. Ancak bunun da bir şey değiştirmeyeceğini daha sonraki gelişmeler gösterecektir. Bu iki devlet, daha sonra, Çin anakarasında yaygınlaşan Japon denetimine aynı nedenlerinden dolayı, karşı çıkacaklardır (Eberhard 1986, 221-238). Japonya üçlü ittifakın (Dreibund) talepleri doğrultusunda, Tayvan ve Pescadore Adaları dışında, işgal ettiği tüm toprakları terk etmiş ve savaşta elde ettiği işgal başarısından kendisine bir şey kalmadığını acı bir şekilde görmüştür. Bu savaş ayrıca, Çin aydınlarının özgüvenlerini kaybetmelerine neden olduğu gibi Japon örneğine göre Çin’i baştan sona reform etme gereğini savunan radikal Batıcı akımların da doğmasına neden olmuştur (Franke 1962, 88)[29]. 1898’de Saray, Japonya’yı izleyerek Batılılaşma istikametinde hızlı bir şekilde Eğitim, İdari, Askeri ve İktisadi düzende yeniden yapılanmayı içeren 40’ı aşkın reform kararları almıştır. Böylece geleneksel düzenin değiştirilmesi ile Batı’ya direnç unsurlarının kaldırılarak Batı ile mümkün bir uyum olanağı araştırılmıştır. Zira Çin yönetimi Japonya’nın savaş başarısında Batı devletlerinin yoğun desteğini gözlemlemiş ve Batı baskısını böylece belli ölçüde hafifletmek istemiştir. Ne var ki, ileride yoğunlaşan Çin’in paylaşılmasına yönelik çabalar, Saray’a söz konusu önlemlerin yararlı olmadığını göstermiş ve kararların uygulanmasından vazgeçilmiştir. Reform önerileri filozof Kang Youwei’den gelmiş ve Saray’da onaylamıştı. Youwei, Batı devletlerinin ülkeyi parçalamak istediklerini ve geleneksel kurumların zayıflığını gözlemleyerek kurumsal yeniden yapılanmayla devletin güçlendirilerek direncinin artacağını düşünmüştü. Youwei’ye göre, Batı üstün bir siyasal sistem yaratabilmek için 300 yıla, Japonya ise sadece 30 yıla ihtiyaç duymuştu. Youwei, Çin’in ise sadece 3 yıl gibi kısa bir sürede aynı başarıyı yakalayabileceğini bizzat imparatora iletmişti. İmparator’un Youwei’ye belli ölçüde hak verdiği ya da ülkenin içine düştüğü çözümsüzlük nedeniyle Youwei gibi düşünmek istediği çıkardığı reform kararlarından anlaşılmaktadır. Ancak bu girişimler Batı devletlerine Çin’in zafiyet içinde olduğu ve elde edilebilir hedef olmaya hazır hale geldiğini tembihlemekten başka bir işaret vermemiştir (Lo 1976, 93).

Bu savaşla Japonya, Çin’in Batı devletleri arasında nüfuz bölgelerine ayrılmasının önünü kesin biçimde açmıştır. Japonya ilk önceleri işgal ettiği yerleri Rusya, Fransa ve Almanya talepleri doğrultusunda terk etmemeyi ve direnmeyi düşünmüştür. Ancak İngiltere’den destek görmediği gibi, kendi komutanları bile Japonya’nın üçlü ittifaka karşı hiçbir direnme şansı olamayacağı görüşünü hükümetlerine bildirmişlerdir. İngiltere, Japonya’ya desteğini Batı devletlerine karşı değil öncelikle Çin’in açılması için vermiştir. Zira İngiliz diplomasisi Almaya ile Çin konusunda bir ortak yol üzerinde antlaşma imkanı bulmuş ve aynı zamanda Rus yönetimi ile uzlaşma olanağının mevcut olduğunu düşünmüştür. Fakat Rusya’yı ikna edememiştir (Kuhlmann 1992). Buna rağmen, Japon müdahalesi sonrası Çin’de en büyük payı İngiltere almıştır. İngiltere ayrıca diğer Batı devletlerinin Çin’deki çıkarlarının meşruiyetini tanımıştır. Savaş boyunca İngiltere ve ABD Çin pazarlarına daha rahat girebilmişlerdir. İngiltere savaş sırasında Çin ticaretinin %65’ni egemen olduğu gibi %85’i de İngiliz gemi taşımacılığı ile gerçekleştirilmiştir (Altuğ 1967, 34-36). İngiltere Japonya’yı, daha sonra, ittifak ilişkisi ile olduğu kadar kendi denetimindeki pazarlara Japon mallarının girmesine izin vererek de ödüllendirmiştir. Aynı şekilde ABD de Japonya’nın sınırlı da olsa var olan ağır sanayi ve gemi endüstrisi için lüzumlu olan demiri Japonya’ya sağlamıştır (Eberhard 1986, 212). Japon endüstrisinin yavaş yavaş palazlanmasının önü de böylece açılmış ve savunmasını güçlendirecek gemi yapımını da Japonya’nın hizmetine sunmuştur. 1880-1912 arası askeri harcamalar toplam hükümet giderlerinin % 30’una ulaşmıştır. Bu oran Japon yeni yönetiminin kalkınmadan çok askeri yayılmayı öncelediğini göstermesi bakımından ilginçtir (Hunter 2002, 366).

Çin’in Paylaşılması Girişimi

Savaş sonrası Japonya’nın daha fazla ilerlemesini engelleyen Batı devletleri, bu katkılarının ödüllerini Çin hükümetinden istemişlerdir. Rusya, Liaotung (Port-Arthur) ve giderek geniş Mançurya’ya yerleşmiş ve bir eyaleti haline dönüştürmüştür. Böylece Büyük Peter’in buzlanmayan bir liman elde etme rüyasını gerçekleştirmiştir. İngiltere, Hong Kong’un karşısında bulunan Kowlon adasını da 99 yıllığına kiralamış ve Wei-hai-wei limanında Rusların Port-Arthur’da kalacağı müddet kadar kalma hakkını elde etmiştir. İngiltere böylece Rus hareketlerini denetleyebileceği gibi, daha sonra, Japonya’yı Rusya’ya karşı yüreklendirebileceği bir konum da elde etmiştir (Gülboy 2001, 36).  Hızla gelişen Almanya da Shandong ve Kiautschou adasına yerleşmiştir[30]. Bu yerleşim yerleri, ticaret için bir üs olacağı gibi, Çin’i daha sonraki tarihlerde askeri denetim altına alabilmek için, birer atlama taşı olarak da işlev görebilecektir. Sonuçta Japonya, Batı devletlerinin Çin’e yerleşmelerine belirleyici bir katkı yapmış olmaktadır. Savaş sonrası Japonya Rusya’nın bölgede güçlenmesine karşı İngiltere’nin ittifak önerisi ve ulusal-egemenlik üzerindeki diğer kısıtlamaların kaldırılması ile ödüllendirilmiştir. Artık Japonya’ya düşen görev, güvenilir bir müttefik olacağını daha sonraki gelişmelerde de ispatlamak olacaktır.

Bu savaşla Japonya, Batı’ya katkı sağlayabileceğini göstermiş ve “kulüb”e alınmasının uygun olacağını ispatlamıştır. Bu tarihten sonra diğer Batı devletleri, İngiltere örneğini izleyerek, Japonya’ya dikte ettikleri kapitülasyon antlaşmalarını yavaş yavaş kaldırmaya başlamışlardır (Norman 2000). “Eşit olmayan haksız antlaşmaların” getirdiği kısıtlamaların tamamı Meiji dönemi sona ermeden kaldırılacak ve Japonya’nın “kulübe” tam üyeliği de böylece tasdik edilecektir (1911). Japonya uluslararası egemen devletler sisteminde eşit üye statüsüne bu tarihten sonra tam olarak kavuşmuştur (Cortazzi 1999).

Japon halkı Çin’e karşı savaşı destekleyerek 50’li yıllardan beri Batı devletleri karşısında kırılan onurlarını Çin’i yenerek düzeltmeye çalışmışlar, ulus-devlet ve vatandaş kaynaşmasına bir örnek göstermişlerdir (Keene, 122-123; Norman, 199; Cihan:2001, 218-19). Savaş Meiji yönetiminin halk nezdinde meşruiyet sorununun aşılmasına ve ulus-devletin merkezileşme politikasına katkı sağlamıştır. Japonya savaşa 170 bin askerle katılmış ve yeni oluşturduğu donanmasının başarısını da ispatlamıştır[31]. Çin’den alacağı yüksek tazminatla daha sonra savaş endüstrisini ve donanmasını güçlendirecek ve Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere’ye siparişle yaptırdığı savaş gemilerinin masraflarını fazlası ile çıkarmıştır[32]. Böylece Japonya’da Batı örneğinde endüstrisi için kaynak sıkıntısını kendi ulusal sınırları dışında bularak çözme sürecine girmiş olmaktadır. Japon baskısı, Çin’in, söz konusu tazminatı kendi kaynaklarından ödeyememesi nedeniyle, diğer Batı devletlerine bağımlılığını artırmıştır.

Çin yönetimi, savaş tazminatını, oldukça kısıtlanmış olan gümrük gelirlerini uzun süre Japonya’ya tahsis ederek ödemekten başka alternatifi bulunmamaktadır. Ancak gümrük gelirleri de diğer Batı devletleri tarafından denetlendiğinden, Çin yönetimi tazminat yükünü diğer Batı devletlerine borçlanarak ödeme seçeneği ile yüz yüze kalmıştır. Bu nedenle Çin yönetimi Fransa ve Rusya’ya yönelmiş ve faizle borç talebinde bulunmuştur. Bu amaç için bir Konsorsiyum oluşturulmuş ve Fransız sermayesi ile Rus denetiminde Çin-Rusya Bankası kurulmuştur. Banka Çin’in tazminat ödemek için ihtiyaç duyduğu borçlanmayı karşılayacağı yükümlülüğünü üstlenmiştir. Buna mukabil Banka, Çin hükümeti ile bir antlaşma imzalayarak Mançurya’yı Rusya’ya bağlayacak demiryolu inşası için ortak bir şirket kurmuşlardır. Şirketler Çin yönetiminden daha fazla imtiyazlar elde ederek büyük kazançlar peşinde olmuşlardır. Bu Çin-Rus ortak demir yolu şirketine Çin kömür ocaklarının işletilmesini ve yan şirketler kurarak da endüstri ve ticari faaliyetlerde bulunmasına Çin makamlarınca izin verilmiştir. Şirket hükümetten bağımsız polis birlikleri oluşturarak demir yolu inşaatının güvenliğini sağlamayı da üstlenmiştir.  Böylece Çin pazarı geniş biçimde Rusya’ya açılmış ve büyük Rus rüyasına her zamankinden daha da yaklaşılmıştır. Rusya, bu ve benzeri şirketler aracılığı ile Trans-Sibirya demir yolunu Çin’in içlerine doğru yayarak Çin pazarını denetlemek için fırsat elde etmiştir (1 500 km).

Çin hükümeti, henüz denetiminde bulunan Mançurya’nın ağır Rus baskısı altına düşeceğini öngörmüş ve bu bölgenin demir yolu ulaşımı ile donatılarak Çin’e sıkı bir şekilde entegre olmasını sağlamak amacıyla gizlice bölgede bir fizibilite çalışması yaptırmıştı. Hükümet bu projesini gerçekleştirerek ülke içi entegrasyonu sağlamayı ve Rus baskısını hafifletmeyi düşünmüştü. Ancak yeni gelişmeler ve süren Batı baskısı Çin’i Mançurya’yı Rusya’ya bırakmak seçeneği ile yüz yüze kalmaya zorlamıştır. Rusya Trans-Sibirya projesini ilerleterek bölgedeki varlığını Çin pazarına girmek isteyen diğer Batı devletlerinin, özellikle İngiltere’nin, aleyhine güçlendirmiş ve giderek Çin’in iç kısımlarında da demir yolu yapım etkinliğini genişletme olanağı bulmuştur. Böylece Rusya, Çin pazarına egemen olabilmek için ulaşım desteğine kavuşarak büyük rüyasını gerçekleştirebilecektir. Sonuçta Rusya, Batı dünya egemenliğini İngiltere’den devralabilecektir. İngiltere, Rusya’yı Hindistan’dan uzak tutarak, bu ülkeyi yalnız başına sömürmeyi başarmıştır. Ama Rusya, Çin üzerinde üstünlük kurma mücadelesinde ciddiye alınması gereken bir aktör olduğunu göstermiştir. Çin yönetiminin Japon baskısına karşı Rusya’yı dengeleyici bir unsur olarak görmesi, Rus yönetiminin işini kolaylaştırmıştır. Her şeye rağmen denizlerde üstünlüğü elinde bulundurmayı başaran İngiltere’nin donanma gücünün Pasifik’te sınırlandırılması gereği, Rusya’nın başlıca tasasını oluşturmuştur. Demir yolunun sunacağı olanakların sınırlı olması nedeniyle, bu demir yollarının Pasifik bağlantısının güçlendirilerek bölgede güçlü bir donanmayı destekleyecek yapıya kavuşturulması zorunluluğu söz konusu olmuştur. Rusya, Mançurya ve Kore’nin bir çıkış olanağı sunacağı bilincindedir. Böylece İngiltere’nin çevreleme politikası Pasifik’te kırılabilecektir. Rusya Çin ile 1896’da gizli bir antlaşma imzalamayı başarmıştır. Böylece, tasarlanan Trans-Sibirya demir yolu Mançurya üzerinden kısaltılarak daha uygun olanaklarla Vladivostok’ bağlanabilecektir. Rusya, 1898 ve 1899’da Çin ile yapılan yeni antlaşmalarla bölgede konumunu iyici güçlendirmiştir.

1887’de Japonya, kendi taraftarlarının yardımı ile Kore’de başarısız bir darbe tertiplemiştir. Kore Kralı Rus elçiliğine sığınarak canını kurtarabilmiştir. Rusya böylece, Japonya’nın aleyhine olarak, Kore üzerinde daha fazla etkinlik kurma fırsatı yakalamıştır. Rusya, 1898’de, Kore’den Port Arthur’u kiralayarak, Büyük Peter’in beklentisine uygun biçimde, büyük bir donanmayı barındıracak düzenlemeler yapmıştır. Trans-Sibirya demir yolu yapımı Fransız desteği ile 1891’de yoğunlaştırılarak Mançurya üzerinden Vladivostok ve Port Arthur limanına Changchun üzerinden bağlanabilecektir[33]. İki yıl sonra da tüm Mançurya Rus denetimi altına girmiştir. Bu defa Çin yönetimi Rusya’ya karşı Anglo-Sakson güçlerine dayanmak durumunda kalacaktır. Hem İngiltere, hem ABD, hem de Japonya giderek Rusya karşısında Çin’e destek vereceklerdir (Kuhlmann 1992).

İngiltere, Batı dünya egemenliğindeki lider konumunu kaptırmak istemediğinden, Rusya’nın bu yöndeki girişimlerini sınırlandırma politikasını sürdürmüştür. İngiltere bölgede elinde bulundurduğu güç potansiyelinin sınırları dolayısıyla Japon desteğine ihtiyaç duymuştur. Afrika’da Boer Savaşı ve Hindistan’daki kaynamalar, İngiltere’nin elinde bulundurduğu gücü Uzakdoğu bölgesinde yoğunlaştırmasını engellemiştir. Bu nedenle Japonya, Rusya’nın karşısına çıkması için yüreklendirilmiştir.

1892 Fransız-Rus işbirliği görüşmelerine, daha sonra, Almanya’nın da katılması ile Kıta Avrupa’sı ve Anglo-Saxon ayrışması belirgin hale gelmişti (Sander 2000, 217-240). İngiltere, Kıta Avrupası işbirliğinin kendi çıkarlarına ciddi zarar verebileceği haklı kaygısı ile gelişmeleri dikkatle izlemiştir. Esasen İngiltere kendi önderliğini riske sokulmadığı müddetçe diğer Batı devletlerinin “Asya’nın medenileştirilmesi çalışmalarından” memnundur. Özellikle hareketli bozkır Türk halklarının denetim altına alarak İngiltere’nin Asya’daki faaliyetleri kolaylaştırması memnuniyet kaynağı olmuştur[34]. Rusya’nın Batı adına Doğu askeri ve üretici halklar arasında bağı kopartmakla yetinmeyip Çin gibi zenginlik üreten bir merkezi doğrudan denetim altına alma girişimi yoğun İngiliz karşı koyması ile karşılaşacaktır. Çin’in denetimi, Rusya’yı, Batı’nın Doğu’daki ileri karakolu olmaktan çıkartıp köklü bir devleti haline getirebilir veya, İskender örneğinde olduğu gibi, Rusya’nın Doğululaşmasına neden olabilirdi. Çin’in Rusya tarafından sıkıştırılmasından İngiltere açıkça yarar görmüş olmasına rağmen belirtilen riskler İngiltere’nin Asya siyasetine orta ve uzun vade de zarar verebilirdi. Rusya’nın artan gücü, buna Fransız ve Alman desteği, İngiltere’nin Asya’daki ve giderek dünyadaki öncülüğünü tartışılır hale getirmiştir[35]. Bu nedenle belirtilen koalisyon üyelerinin parçalanarak İngiliz siyaseti çerçevesinde bütünleşmeleri bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. İngiltere, Rusya’nın Mançurya’da konumlanışını ve Kore üzerinden sıcak denizlere inerek egemen deniz gücü olabilecek potansiyelini görmüştür. Rusya, büyük Kırım mağlubiyetine rağmen, dünya siyasetinde güçlü bir iradesi olduğunu göstermiştir. Rusya alması gerektiğinden daha fazla elde etme şansı yakalamıştır. Bu nedenle, Rusya’nın ilerleyişine bir sınır çekilmesi gereği egemen güç İngiltere’nin önceliği haline gelmiştir. Japonya’nın artan Rus gücüne karşı dengeleyici bir işlev görebileceği ve Uzakdoğu devletler sisteminin İngiltere lehine Japon desteği ile korunabileceği İngiliz karar-vericileri tarafından değerlendirilmiştir. Böylece Japonya bölgede İngiltere’nin muhtemel bir müttefiki olarak önem kazanacak ve kapitülasyon antlaşmalarının bazı bölümleri Japonya lehine revize edilecektir. Giderek 1902 İngiliz-Japon ittifakı şekillenmiştir (Kaçmazoğlu 2001, 144-152; Nish 2002)[36].

Çin’de giderek güçlenen Fransız-Rus işbirliği, Pekin’de bulunan İngiliz, Belçika ve diğer batılı serbest girişimcileri harekete geçirmiş ve hükümetten demir yolu yapımı, kömür ve maden ocaklarını işletilmesi, toprak kiralama  gibi imtiyazların tanınmasını isteyerek Çin yönetimini baskı altına almışlardır (1896). Çin’e yönelik imtiyaz talepleri, önü bir defa Japon katkısı ile açıldıktan sonra, giderek katlanmıştır. Sonuçta Çin’in Batı dünya egemenliğinin objesi olarak kurulu ilişkilere eklemlenme süreci yoğunlaşmıştır. İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya ülkeyi aralarında nüfuz bölgelerine ayırarak yönetimin onaylaması baskısını sürekli hale getirmişlerdir. Adeta, Çin İmparatorluğu yıkılınca kimin ne alacağı kavgasına girmemek için paylaşımın Çin yönetiminin onaylanmasını istemişlerdir[37]. Batı devletlerinin bu girişimleri Çin’i, 1949 Halk Devrimine kadar sürecek büyük bir istikrarsızlık içine sokmuştur. Çin yönetiminin bu gelişmelere bir çözüm üretememesi ülkede halk ve aydınların birer siyasi aktör olarak öne çıkmasına yol açmıştır. Batı talep ve baskılarına karşı hoşnutsuzluk yaygınlaşmış ve tepkiler halk düzeyinde Batı savunucuları olarak bilinen misyonerlere özellikle yönelmeye başlamıştır[38].

Çin’in Tepkisi

1900’a gelindiğinde, ülkede Batı’ya tepkiler büyük ve kanlı şiddet eylemleri ve ayaklanma şeklinde ortaya çıkmıştır (Boxer Ayaklanması). Direnişçiler, o günün koşullarında Batı’nın en büyük yatırım sektörü ve can damarı demir yolu yapımı ve istasyonlarını hedef alarak, Batı’nın kabul edemeyeceği talepleri dile getirmişlerdir. Tüm Batılıların 24 saat içinde ülkeyi terk etmeleri taleplerini hem Çin yönetimine hem de Batı temsilcilerine iletmişlerdir. Böylece Çin yönetimi, düzen ve istikrarı koruyamadığı ve bu nedenle meşruiyetini yitirdiği gerekçesi ile sorgulanmaya başlanmıştır. Bu büyük kalkışma, ülkede günümüzde de devam eden Batı’ya tepki olarak milliyetçi bir akımın doğmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan bu karışıklık ülkenin yeni bir büyük istikrarsızlığa düşmesi ve Batı’nın yeni bir müdahalesine elverişli hale gelmesinden başka bir sonuç doğurmamıştır[39]. Batı devletleri, sorunun önemi nedeniyle, hemen işbirliği yaparak, Çin yönetiminin ayaklanmacıları desteklediğini ileri sürmüş ve ortak bir ordu ile Pekin’e girerek ayaklanmayı bastırmışlardır[40]. Böylece yeni bir işgal girişim başlatılmış ve ülke yeni bir kaosa sürüklenmiştir. Batı karşıtlığı olarak çıkan kanlı ayaklanmayı bastırma görevini Batı devletleri Japonya ile paylaşmıştır. Japonya isyancıları bastırma girişiminde Batı’ya tüm desteğini seferber ederek en fazla asker gönderen devlet sıfatını almıştır. Japonya ne kadar yararlı işler yapabileceğini bir kez daha ispatlama olanağı bulmuştur. Bu ayaklanmayı bastırmak için Almanya özellikle aktif olmuş ve güçlendirdiği donanmasının iş başarabileceğini ispatlamıştır. Almanya bu katkısının bedelini Çin yönetiminden çeşitli imtiyazlar şeklinde almıştır. Fransa daha önce elde ettiği kazanımlara ek olarak Güney Çin’de yeni imtiyazlar elde etmiştir (Altuğ 1967, 27-50). Yine İngiltere Burma ve civarında yeni imtiyazlar elde ederek kaostan en karlı çıkan ülke olmuştur.

1894/5 Savaşı, Çin’in Batı karşısında gücünün ne olabileceği hakkında kesin bir kanaatin oluşmasına yol açmıştır. Çin artık Batı için kolay elde edilebilir bir hedef haline gelmiştir. İlginç olan tüm Batı devletlerinin eş zamanlı olarak Çin’den tavizler koparmaya başlamalarıdır.  Ayaklanma bastırıldıktan sonra Çin yeni bir borç yükü altına sokulmuş ve toplam olarak yaklaşık 739 milyon ABD altın doları ödemek zorunda bırakılmıştır[41]. Bu borcun son taksiti tarihi olarak 1940 belirlenmiştir. Belli başlı gelir kaynakları daha önce Batı tarafından zaten denetim altına alındığından, Çin yönetimi yine Batı ülkelerine borçlanarak söz konusu borcunu ödeyebilecektir. Yeni borçlanma için Rus yönetimi kefil olmuştur. Bunun üzerine Çin yönetimi Rus ve Fransız bankalarına 400 milyon Frank borçlanmıştır. Bunun bedeli de Rusya ve Fransa’ya çeşitli imtiyazların verilmesi şeklinde olmuştur. Batı devletlerine belli yerlerin işgalini belirleyen protokol metni Çin yönetimince onaylanarak Batı devletleri Çin anakarasına yerleşme olanağı elde etmiştir. Aynı metin, iki yıl süreyle Çin’in savunma gücünü destekleyecek mallar ithal etmesini de yasaklamıştır. Bu gelişmeler daha sonra Çin’in maliye, ulusal ekonomi ve güvenliğini alt üst etmiştir. Buna rağmen Çin toprak bütünlüğünü korumayı başarmış ve bir Hindistan’a dönüştürülememiştir. Çin yönetiminin bu önemli kazanımı meyvesini ancak çok sonra verecektir[42].

Japonya Açısından Savaşın Sonuçları

Daha önce değinildiği gibi Kore, Japon yönetimi tarafından bir hedef olarak algılandığı kadar Çin’e girebilmesi için de bir köprü olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle Kore’nin Çin’den kopartılarak bağımsızlığına önce destek olunmuş ve sonunda işgal edilmiştir. Japonya Kore’ye daha önce belli sayıda insan ihraç ederek gayr-i resmi bir koloni kurmuş ve bunların aracılığı ile Kore ekonomisini, özellikle dış ekonomik ilişkileri, denetim altına almayı başarmıştı. Savaştan sonra Kore’de Japon nüfusu hızla artarak ülkede Japon kolonisi büyütülmüştür. Böylece Batı örneğindeki gibi ülkedeki nüfus fazlasının yerleştirilebileceği ve değerlendirilebileceği bir mekan bulunmuş oldu. Dolayısıyla Kore’nin geleceğinde de söz hakkı bu şekilde teminat altına alınmış olmaktadır.

Kore sınırlı bereketli toprağına rağmen ürün yetiştirme ve ıslahı yolu ile oldukça yüksek tüketim fazlası pirinç elde etmeyi başarmıştı. Japonya artan nüfusuna besin sağlamak ve bir meta olarak değerlendirmek amacıyla Kore pirinç üretimini yönlendirmek istediği daha sonraki tarihlerde ortaya çıkmıştır. Neticede Kore halkı beslenme ve geçinme olanaklarının sınırlandırılması nedeniyle büyük fakirlik içine düşmüş ve büyük sosyal huzursuzluk baş göstermiştir. Bu, etkisini Japon idaresine karşı giderek artan şiddet şeklinde göstermiştir (Allen, 35). Bu nedenle Kore milliyetçiliğinin temeli Japonya’ya karşı bir tutum olarak biçimlenmiştir.

Japon hedeflerinden bir diğeri de Kore’nin elinde bulundurduğu altın stoku olmuştur. Savaş tazminatı ve el koyma biçiminde Kore altını Japonya’ya taşınmıştır. Çin’den de alınan savaş tazminatı ile birlikte önemli bir finans gücüne erişen Japonya, bu kıymetli madeni Avrupa devletleri gibi değerlendirmiş ve uluslararası altın standardına bu tarihten sonra geçmiştir (Sussman 1999; Norman 1973, 116 ve 200). Böylece uluslararası mal ve para değiş-tokuşunda ortaya çıkabilecek sorunların aşılmasına önemli bir katkı sağlanarak, Batı örneğinde pazar mekanizmasının yaratılması yönünde önemli bir adım atılmış ve sermaye birikiminin önünün açılmasına destek verilmiştir. Artık Japonya uluslararası ekonomik işbölümüne Batı devletleri ile aynı safta katılabilmek için bir şans yakalamıştır. Ülkeye Batı kredi ve sermayesi akabilecektir.  Bu şansın değerlendirilmesi daha sonra Japon ekonomik modernleşmesini destekleyecektir. Tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçiş sürecine devlet böylece belirleyici katkı yapacaktır. Bu şartlar serbest rekabet koşulları ile sağlanamıyorsa devlet eliyle yönlendirilecektir. Japon kalkınmasında devletin rolü böylece kesin biçimini almıştır.

Bir bakıma, Amerika kıymetli madenleri Avrupa endüstrisi için nasıl değerlendirildiyse Japonya da savaş sonucu elde ettiği kıymetli madenleri aynı çizgiyi izleyerek değerlendirmek istemiştir. Endüstrinin yerleşmesi ve yaygınlaşması için üretim araçları ve diğer mal alım kaynağı bu sefer Doğu değil Batı olmuştur. Öncelikle üretim araçları ithal edilmiş, mal üretim olanakları iyileştirilerek, tekrar mal ihracatı yapılmaya başlanmıştır. Böylece Japon iç tüketim fazlası Kore, Mançurya ve Çin pazarlarına sürülerek değerlendirilme yoluna gidilecektir (Esenbel 1999, 26). Bu dolaşım Japon mallarının dünya piyasasında rekabet edebilir konuma yükselmesi için bir geçiş aşaması teşkil edecektir. Sonuçta Japon endüstrisi, Batı endüstrisinin rekabet baskısından uzakta, koruma altındaki pazarda gelişme olanaklarına kavuşturulmuştur[43]. Japonya bu savaşla elde ettiği başarıyı Asya içlerinde yaygınlaştırmak sürdürmek için söz konusu bu girişimini ileri ki yıllarda yoğunlaştıracaktır. Böylece Japonya Batı egemenliğinde dünya pazar ekonomisinin oluşmasına Uzakdoğu pazarlarının açılması ile katkı sağlayacaktır. Bir başka ifade ile Japonya, Batı’nın iyi bir öğrencisi olduğunu kanıtlamıştır (Grousset 1999, 129-150; Cihan 2001, 203-230).

Hem Japonya hem de Çin, savaş esnasında Batı devletlerinin Çin ve Kore pazarlarına rahat girmelerine değişik nedenlerden dolayı izin vermişlerdir. Japonya işgal ettiği topraklara Batı devletlerinin girmesine ve mallarını işgal yerlerinde piyasaya sürmelerine izin vermesi kendi işgalinin ne kadar yararlı olduğu amacını göstermeye yönelik olup Batı devletlerinden gelebilecek her hangi bir baskıyı önlemek istemiştir. Çin ise Batı devletlerinin Japonya’ya karşı bir dengeleyici unsur olarak değerlendirmek ve Japonya’ya Batı desteğini önlemek istemiştir. Bu koşullarda Batı devletleri tüm Çin pazarlarına rahatça girebilme olanağı yakalamışlardır. Japonya Çin ve Kore’nin işgali, daha sonra savaşı sona erdiren barış görüşmelerinde Batı devletlerinin taleplerine hiç bir şekilde direnmemiştir. Böylece ne kadar uyumlu olduğunu, özellikle İngiltere’ye, göstermiştir. İngiltere bu savaş sırasında Çin pazarından en fazla çıkar sağlayan ülke olmuştur. Ancak İngiltere’nin bölgedeki üstünlüğü, giderek belirginleşen Rus-Fransız ittifakı ve daha sonra bu ittifaka Almanya’nın katılması ile tehlikeye girecektir.

Bu üçlü ittifak (Sander 2000, 234), özellikle Rusya’nın Fransa ile işbirliği içinde Pekin’den büyük tavizler kopararak, Çin pazarında güçlü bir varlık göstermeleri, İngiltere’nin bölgedeki hareket alanını kısıtlama riskini ortaya çıkarmıştır. İngiltere’nin böylece bölgede nispi bir düşüş yaşaması Japonya’ya duyulan ihtiyacı artırmıştır. İngiltere özellikle Hindistan’da büyük kaynamaların yaşanması nedeniyle bölgedeki donanma gücünü güneye kaydırmak durumunda kalmıştır. Neticede İngiltere, belirtilen ittifakla boğuşmaktan kaçınarak Napolyon Savaşlarından beri kaçındığı ittifak ilişkisine sıcak bakmaya başlamıştır. Bu bağlamda Japonya güvenilir bir müttefik olabileceğini Çin ile savaşta ve buna müteakip gelişmelerin yol açtığı Boxer ayaklanmasında oynadığı askeri rol ile ispatlamıştır. Böylece İngiltere’nin desteğinde ve bölgede oluşan boşluğun ustaca doldurulabilmesi şansı doğmuştur. Japon gözlemciler bu eğilimi doğru tespit ederek İngiltere’nin yanında yer almakla bölgede bir rol üstlenebileceklerini görmüşler ve ellerine geçen şansı değerlendirmesini bilmişlerdir. Sonuçta iki devlet 1902’de Rusya’ya karşı bir ittifak antlaşması imzalamışlardır[44]. Esasen İngiltere bu ittifak antlaşmasını oldukça geniş kapsamlı tasarlamışlardı. İngiltere, Japonya’nın Rusya’ya karşı durması Hindistan’ın savunmasında da rol almasını istemiştir (Kuhlman). Böylece İngiliz-Japon ittifakı tüm Doğu Asya’ya yaygınlaştırılabilirdi. Bu ise Japonya için Hind-i Çin’de Fransa ile karşı karşıya kalmak ve Güneydoğu Asya pazarlarına da rahatça girebilmek anlamı taşımaktadır. İngiltere, geniş Asya sahasında rakiplerine karşı çıkarlarının bekçiliğini yapacak bir müttefik bularak Hindistan’da meydana gelen kaynamaları da daha rahat denetleme imkanı elde edebilecektir. Böylece Çin’in yanında Hindistan’ın da dış güvenliği Batılı rakiplere karşı  teminat altına alınarak iki büyük Asya ülkesine de kendi koşullarını sıkıntısız kabul ettirebilecektir. Buna mukabil Japonya’nın belli koşullarda pay alması da mümkün olabilecektir. Böylece İngiltere kendisi için mükemmele yakın bir örgütlenme gerçekleştirmiş olacaktır. Ancak Japon siyasi seçkinleri söz konusu ittifak önerisini bu kadar geniş kapsamlı düşünmemişler ve ittifakın konusunu Kuzeydoğu Asya ile sınırlı olarak tasarlamışlardı. Zira Japon yönetimi böyle geniş bir coğrafyada hareket kabiliyetlerinin olamayacağının bilincindedir. Ülkenin gelişmişlik düzeyi böyle bir görevi ifa etmek için yeterli de değildi. Bu nedenle söz konusu ittifakın konusu Kuzeydoğu Asya ile sınırlı kalmıştır. Japon yönetimi Hindistan’a yönelik İngiltere taleplerini yadırgamamıştır. Sadece o bölgeye gönderebileceği asker sayısının İngiltere’nin beklentilerinin oldukça altında olması söz konusu antlaşmanın sınırlı tutulmasını sağlamıştır[45].  Sınırlı asker sayısı ile de olsa herhangi bir savaş durumunda Hindistan’ın denizden savunulmasını kabul eden Japon yönetimi, böyle bir ittifak ilişkisinden başarıyla çıkacaklarını düşünen Japon siyaset yapımcıları (Grousset 1999, 138), Japonya’nın dış ilişkilerinde yaşadığı açmazı da ancak İbgiltere ile dayanışma içinde aşabilecekleri kanaatini taşımışlardır. Esasen Japon yönetimi bu riskin büyük fırsatlarda da içerdiğinin farkında olmuştur. Bir taraftan Japon yayılmacılığı İngiltere çıkarları ile çatışmadan sağlanırken, diğer taraftan da söz konusu girişim için Batı’lı modern büyük bir devletin desteği kazanılmış olacaktır. Bu destek Japonya’nın modern devletler sistemine katılması için bir meşruiyet aracı işlevi de görecektir. Bu ittifakla, bölgede giderek güçlenen İngiltere’nin başlıca baş ağrısı Rusya’ya bir sınır çizilmek istenmiştir (Kaçmazoğlu 2001, 145; Kuhlmann 1992) [46]. Sonuçta İngiltere baş ağrısından kurtulurken Japonya’da ulusal güvenliğini Mançurya sınırlarında teminat altına alabildiği gibi, yeni gelişen endüstrisi için Kore ve Çin pazarlarını denetleyebilecek konuma yükselecektir. Böylece Japonya’nın modern büyük bir devlet olmasının yolu açılacaktır. 1902 İngiliz-Japon ittifakı Japonya’nın Batı devletler sistemine eşit statüde giriş kartı anlamını taşımaktadır.

Bu ittifak antlaşmasından hemen sonra Japonya, Rusya’ya bir antlaşma önerisi iletmiştir. Buna göre iki devlet Kore ve Mançurya’daki çıkarlarını karşılıklı olarak tanıyacaklar ve Kore ve Çin’in toprak bütünlüğüne saygı duyacaklardır. Böylece bölgede Rus ilerleyişine bir sınır çizilebilecektir. Böylece Rusya’nın Çin üzerindeki giderek büyüyen etkisi geriye döndürülebilecektir. Zaten sorun Çin’in kim tarafından denetleneceği olduğundan, Rusya bu Japon önerisini ilk elde reddetmiştir. Bu bir barış anlaşmasından çok Rusya’nın Çin’den uzak tutulması anlamına geldiğini Rus yönetimi hemen görmüştür. Ancak bu girişimin Rusya’nın sandığından daha karmaşık ilişkiler ağının bir ön adımı olduğu, yine Rus yönetim seçkinlerine acı bir şekilde gösterilecektir (Hunter 2002, 46).

Japon yönetimi bu savaşta elde ettiği başarıya halkın katılımı imkanını vererek yoğun halk desteğini mobilize etmeyi başarmıştır. Savaş artık modernleşerek merkeziyetçi hale gelen Japon devletinin “ulusal çıkar” politikası çerçevesinde modern ulus bilincinin uyanması ve pekişmesine katkı sağlamıştır (Norman 1973, 198-200). Böylece kutsal imparatorun emriyle tepeden başlatılan   modernleşme yönelimi somut sonuç vererek meşruiyet sorunu aşılmıştır. Halk kutsal imparatorun savaş ilanı[47] çerçevesinde bir ulusal bütünleşme ve kaynaşma örneği vermiştir (Hunter 2002, 241). Modern Ulus-Devlet meşruiyetini bu çerçevede sağlamış ve halkın yeni rejime sadakati pekiştirilmiştir. Dış dünyaya, özellikle Çin’e karşı da Japonya’nın devleti, milleti ve bireyleri ile birlikte bir bütün olduğu ifadelendirilmiş olmaktadır. Yeni ulus-devlet dış tehlikelere karşı vatandaşlarının bireysel ve ulusal çıkarlarını nasıl koruduğunu ispatlamıştır.

Meiji iktidar seçkinleri modernleşme sürecinin ilk safhasını kurumsal düzeyde belli ilişkilerin oluşturulması için iç düzenlemeler yaparak ve hukuki-anayasal zemin sağlayarak tamamlamışlardır. Bu düzenlemelerin toplumsal geçerliliği için lüzumlu alt yapı çalışmaları yapılarak yeni rejimin ülkede yerleşmesi ve oturması sağlanmıştır (Cihan 2001). Giderek modern ulus-devlet kimliğinin egemenlik ve dış boyutu (yayılmacılık) icra edilme sürecine girmiştir. Her şeyden önce ulusal egemenliğe belli ipotekler koyan kapitülasyon antlaşmalarının ulusal egemenlik ilkesi lehine düzeltilmesi gerekmiştir (Cortazzi 1999). Söz konusu antlaşmalarda Batı devletlerinin değiştirmeye yanaşmadığı hususların başında Batılıların Japon hukukuna göre değil Avrupa hukukuna göre yargılanması hususu olmuştur. Batı devletleri bu yöndeki ısrarları ile kendi vatandaşlarının çıkarlarını Japonya’da koruduklarına inanırken, Japon karar vericileri de modern bir devletin önemli unsurlarından biri olan ulusal egemenlik ilkesinin kendi topraklarında icrasının kapitülasyon antlaşmalarının engellediğini doğru olarak ileri sürüyorlardı. Japon yönetimi, bu çıkmaza direnerek değil, uzlaşma sağlayarak bir çözüm getirmek istemişlerdir. Zaten başka bir seçenekleri de yoktu. 1890’da Japon hükümeti Avrupa’dan devşirdikleri ceza hukuku bilgilerini tertipleyerek benzer bir ceza kanunu çıkararak Batı insanın çıkarlarının da bu hukuk çerçevesinde korunabileceğini ileri sürerek Batı devletlerinin itirazlarını geçersiz hale getirmiştir. Ancak Japon hukuku böylece batıcılaşma sürecine de girmiştir. Japon ulusal sınırları içersinde hukuk birliği sağlanarak, ulusal egemenliğin hukukun eşitlik ilkesi çerçevesinde tam olarak uygulanabilmesi mümkün kılınmıştır. Böylece Japon halkı da bir batılı gibi eşit sayılabilecektir. Bu hukuk reformu ile kapitülasyon antlaşmalarının Batı insanın ayrıcalığına Japon halkı da ortak edilmiştir. İngiltere Japon yönetiminin kapitülasyon antlaşmalarına getirdiği itirazları 1899’da kabul ederek -ki itiraz edebilirdi- bir taraftan Japonya’nın Çin’e karşı yaptığı savaşı ödüllendirirken diğer taraftan hukuk sistemindeki batılılaşma reformlarına destek olmuştur. Böylece Japonya kapitülasyon antlaşmaları ile kaptırdığı egemenliği İngiltere’nin onayı ile yeniden kazanabilmiştir.

Belirtilen kapitülasyon antlaşmalarında Japonya, limanlarını Batı ticaretine açma yükümlülüğü altına sokulmuştu. Japon yöneticiler belli düzenlemeleri gerçekleştirdikten sonra 1894’de ülkeyi tamamen İngiltere ve ABD ile serbest ticarete açmış ve söz konusu antlaşma hükümleri geçerliliğini yitirmişti. Bu şekilde Japonya sırtındaki kamburlardan birer birer kurtulurken buna paralel olarak da Batı çıkarlarına uygun ve ülkeyi batılılaştıracak reformları da gerçekleştirmiştir. Ancak Japonya’nın aşması gereken daha başka dış ilişkiler ve ulusal egemenlik çıkmazları mevcuttur. Bunlarında yine ancak İngiltere’nin onaylaması ile gerçekleşeceği de bilinmektedir. Ulusal egemenliğin önündeki engellerin kaldırılması Japonya’nın batılı devletlerle aynı hukuk ve haklara sahip olabileceğinin tanınması anlamına gelmektedir. Ancak İngiltere bu taleplerin hepsinin gerçekleşmesini, özellikle en önemli madde olan gümrük üzerindeki özerkliğin sağlanması, 1911’e kadar ertelemiştir (Cortazzi 1999, 19). Bir başka ifade ile, Japonya’nın, hukuki düzeyde de olsa, denk bir ülke sayılabilmesi için, daha gerçekleştirmesi gereken görevleri vardır.

Japonya’yı kimlik değişimine zorlayan dış ilişkiler açmazı İngiltere’nin girişimi sonucu kesin biçimini alması nedeniyle, bu ülke ile kurulacak özel ilişkiler söz konusu açmazın aşılması için belirleyici olmuştur. Dolayısıyla Japonya, Asya’nın açılmasında öncülük için yarışan rakip diğer Batı devletlerine karşı İngiltere’nin yanında yer almıştır. Bölgede başlıca rakip Rusya’dır. 1904/5 Japon-Rus Savaşı bu çerçevede ele alınacaktır.

 

3- 1904/5 Japon-Rus Savaşı

Japonya modern kimliği ile yaptığı ilk savaşta Çin’i hedef almış ve işgal ettiği yerleri terketmek zorunda kalsa da önemli ve başarılı sonuçlara ulaşmıştır. Bu savaştan sonra Kore’de, günümüze kadar süren, kalıcı bir Japon etkisinden söz etmek mümkündür. Kanaatimizce bu savaşın ortaya çıkardığı gerçek; o güne kadar direnmeyi başaran Çin’in artık paylaşılabileceği kanısının Batı siyasi çevrelerinde pekişmesi, ülkenin Batı devletleri arasında nü