“KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU
TASARISI”
KAMU YÖNETİMİ REFORMU MU?
ULUS DEVLETİN TASFİYESİ Mİ?
Dr. Gürsel
ÖZKAN·
Türk kamu yönetimi, merkezden yönetim ve
yerinden yönetim ilkelerine göre örgütlenmiş olup, merkezî yönetim genel yetkili yerel yönetimler ise
özel yetkilidir.
merkezî yönetim, vesayet denetimi ile yetki genişliği
esasına göre örgütlenmiş bulunan il, belediye ve köy olarak belirlenen yerel
yönetimlerin, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak merkezî n denetim ve gözetiminde görev
yapmalarını sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Ancak bu yapı ve işleyiş düzeni,
kamu hizmetinin sunulmasında ve kamu yararının gerçekleştirilmesinde yetersiz
kalmış ve kamu yönetiminde reform yapma zorunlu hale gelmiştir.
Reformun, üniter devlet yapısı korunarak
yerelleşme yerine yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yetki genişliği ilkesi
esas alınarak yapılması gerekmektedir.
Anahtar kelimeler: Ulus devlet, kamu yönetimi, merkezî yönetim, yerel yönetim, küreselleşme,
yerelleşme.
SUMMARY
Turkish Public Administration is
constituted both centralised administration and decentrolised administration
principles. İn this system while central administration is generally duthorized
structure local authorities are exceptionaily authorised bodies.
Central administration system has
tutelagee right over local authorities and its province organisation is
structured in according to deconcentratian principal. System aims providing
supervision and control for central government over province, municipality and
village which are determined as local authorities. But this structure and
operating system have been inadequate for serving public services and realising
public interest and as a result of this situation public administartion reform
is emerging as a vital necessity.
Reform should protect unitary state structure
and also instead of decentralisation, deconcantration principal should be
strengthened.
Key words : nation state, public
administration, central government, local authorities, globalisation,
decentralisation.
Günümüzde küreselleşme adı altında bir değişim ve dönüşüm süreci
yaşanırken, özellikle uluslar arası kuruluşların yaygınlık ve etkinlik
kazanması ile birlikte bu kuruluşların ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda
ulus devletlerin egemenlik alanlarını kemirmekte oldukları[1] göze
çarpmaktadır. Ulus devletin zayıflatılmasına bağlı diğer bir önemli sonuç ise,
bir ülkedeki yerel yönetimleri merkezî yönetime karşı daha güçlü kılacak olan yerelleşmeye[2] yönelik
adımların da artmasıdır.
A.B.D., 21. yüzyılda kendisine küresel ölçekte veya bölgesel düzeyde
Avrupa Birliği, Japonya, Çin, Hindistan gibi rakip olabilecek tüm güç
unsurlarını engellemeye yönelik özel bir politika takip etmekte ve dünyanın tek
kutuplu olarak kendisi tarafından yönetilmesini istemektedir.
Avrupa ise A.B.D. ile başa çıkabilmek için kendi üyeleri ve üye olacak
ülkelerdeki ulusal yapıları başta ulus devlet sistemi olmak üzere ulusal
kimliklerini parçalamak bu yolla ulusal kimlikleri eriterek oluşturmak istediği
Avrupa Birleşik Devletleri[3]/‘süper federal devlet’ için ortak bir
zemin olarak ‘Avrupa kimliği’[4] ne
varmayı hedeflemektedir.
Bu anlamda, bir yandan
yerelleşme talepleri yükselmekte yerel otoritelere yerinden yönetim ilkesi çerçevesinde merkezî
idârenin yürüttüğü bazı kamu
hizmetlerinin abartılı biçimde yerel yönetimlere aktarılması öngörülerek ulus
devlet alttan yukarıya doğru bir
aşınmaya uğratılmakta, yerel/ölmüş kültürlerin ulusal kültüre alternatif olarak
diriltilmesi ve etnik ayrışmanın
derinleştirilerek farklılaşmanın sağlanmasına çalışılmakta[5],
diğer yandan da, ulus devletler uluslar arası sermayenin önündeki engel olarak
algılanmakta[6]
ve uluslar ötesi yeni aktörler ve bölgeselleşme eğilimleri nedeniyle de- ulus
devlet yetkilerinin uluslarüstü/uluslararası kurum ve kuruluşlarla paylaşılması
yoluyla- üstten bir baskıya maruz kalmakta-yukarıdan aşağıya doğru bir
erozyona/aşınmaya uğratılmak istenmektedir.
Ülkemizde, 80’li yıllarda başlayan özellikle 1989’da gerçekleşen
SSCB’nin çöküşü ile dünyanın içine sürüklendiği yeni dönemde gerek yapısal
gerek zihinsel anlamda hayatî nitelikte sonuçları olacak ciddî bir değişim ve
dönüşümü yaşamaktadır.
Bu makalede, önce Türk
kamu yönetiminde reform yapma zorunluluğu belirtilecek, sonra ‘KAMU YÖNETİMİ
TEMEL KANUNU’ adı altında hazırlanan kamu yönetiminde reform niteliğindeki ‘TASARININ’
yasalaşmadan önce mutlaka değiştirilmesi ve düzeltilmesi zorunlu bulunan
maddelerinin değerlendirilmesi yapılarak uygulamada ne gibi tehlikelere yol açacağı açıklanacak ve
Tasarının başta Anayasa olmak üzere kanun yapım tekniğine aykırılıkları ortaya
konulacaktır.
I. TÜRK KAMU YÖNETİMİNDE REFORM
ZORUNLUDUR
Türk kamu yönetiminde
reform yapılması gerekliliği konusunda, tüm toplum kesimleri görüş birliği
içindedir[7].
Türk kamu yönetimi[8]
sistemi, merkezî yetçi, formalitelere
bağlı ve gizliliği[9] esas
alan içine kapalı bir yapıya sahip
bulunmaktadır. Bu anlamda kamu yönetiminde gizlilik ve resmî sır genel bir
kural[10],
açıklık ise istisna niteliği taşımaktadır.
Türk kamu yönetiminin
yapısı, merkezî (yada merkezden) yönetim ile yerinden yönetim
ilkelerine dayandırılmış bulunan iki tür
yönetim biçimini kapsamaktadır.
Merkezden yönetim
ilkesi gereğince; yetkiler bakanlıklar ve onların hiyerarşisi altında bulunan
başkent örgütleri olarak merkezde toplanmakta, daha alt düzeydeki taşra
teşkilatındaki birimlere en az yetki verebilirler.
Yatırım ve hizmet
kararlarının merkezden alınması ve bu konudaki harcamaların da merkez
tarafından yapılması, birçok kademeden geçen işlem süreçleri yaşanmasına neden
olmaktadır. Kamu yönetimine egemen olan ‘şekilcilik’, Türk kamu yönetiminin merkezî yetçi, gelenekçi ve bürokratik
formalitelere bağlılığı ile birleşince, hizmette etkinlik azalmış, hizmette
gecikme ve hizmetten beklenen amacın yeterince gerçekleşmesi imkansız olmuştur.
Yatırım ve hizmetlerin merkezden yürütülmesi nedeniyle merkezde aşırı yoğunluk
yaşanmış bu da gereksiz gecikmelere yol açarak etkili ve verimli hizmet
sunulmasını önlemiştir. Küçük ölçekli yatırım ve hizmetlerde, yaşanan
bürokrasi, kırtasiyecilik gibi nedenler ile gecikmeler ve maliyet artışları
yaşandığı da bilinmektedir.
Uygulamada halkın
yararına sunulması gereken kamu hizmeti, çevresel özellik ve koşullar dikkate
alınmadan ve halkın tercih ve duyarlılığı önemsenmeden yürütülmüş;
yöneticilerde, teşebbüs yerine pasif kalma, yenilik yerine mevcut düzeni devam
ettirme görüşü hakim fikir olarak yerleşmiştir[11].
Buna bir de, siyasal sistemin bürokratik sistem üzerindeki yoğun etkisi
eklenince idârede ‘keyfî’ yönetim doğal karşılanır olmuştur.
Bir yandan kamusal gücün, ekonomik,
sosyal ve kültürel hayatta artan egemenliği,
diğer yandan kendini eskiye göre daha duyarlı hisseden, hem vatandaş hem
de birer tüketici olan bireyler, ödedikleri vergilerin karşılığını almayı ve
hayat şeklinin düzenlenmesinde söz sahibi olmayı istemektedirler. idârenin
otoriter uygulamaları ve halkı üzerinde egemenlik kurulan ‘eşya’ gibi görmesi,
ona güvenmemesi, artık tepkilere ve eleştirilere neden olmakta ve birey ile
devleti karşı karşıya getirerek vatandaşın devlete karşı sadakat krizine
düşmesine neden olmaktadır.
Ayrıca, ‘kamu
yönetiminde karşılaşılan yolsuzluklar, kayırmalar, hizmetin etkili ve verimli
yürütülmemesi, idarî otoritenin bireylere bir baskı aracı olarak kullanılması
gibi nedenler, idarî yapının klâsik
mekanizmalar dışında daha etkili ve verimli hizmet üretmesi ve sunması amacıyla
yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır’.
Bilindiği ve her gün
yaşandığı gibi, Türk yönetim sistemi, merkezî yetçi, kırtasiyecilik üzerine kurulu
formalitelere bağlı ve gizliliği esas alan içine kapalı bir yapıya sahiptir.
Ülkemizde kamu yönetimi
son derece merkezci ve katı kurallara bağlı bir tutum izlemekte, yetki ve
sorumluluk devrinin olmaması, önemli önemsiz bir çok belge, karar ve işlemde
bakanın veya genel müdürün imzasını gerektirmektedir. Bu da, üst düzey
yöneticilerin günlük işlerle uğraşması sonucunu doğurmakta, bu yetmiyormuş gibi
mevzuatın, geleneklerin ve alışkanlıkların belirlediği kurallara uyma, iş
görmeden daha önemli görülmektedir. Bu nedenle de, yöneticilerde teşebbüs
yerine pasif kalma, yenilik yerine mevcut düzeni devam ettirme görüşü hakim
fikir haline gelmiştir.
Yine ülkemizde halka
karşı geleneksel güvensizlik anlayışının yıllar boyunca biriktirdiği
kırtasiyecilik uygulamaları oldukça yaygın olup, yönetim sistemimiz adeta
kırtasiyecilik üstüne kurulmuş gibidir[12].
Türk kamu yönetimi; alt
kademedekilere inisiyatif tanımadığı için, bunların bilgi, beceri ve
deneyimlerinden yararlanma yoluna gitmemiş, yapı, anlayış ve işleyiş yönünden
üstlendiği görev ve yükümlülükleri yerine getirmekte yetersiz ve verimsiz
kalmış, hizmetin yöneldiği toplum ve bireylerin istek ve beklentilerine
duyarsız davranmış, bu yetmiyormuş gibi personeliyle, hizmetten
yararlananlarla, idarî faaliyetle doğrudan muhatap olanlarla, idarî faaliyetler
nedeniyle hak ve çıkarları etkilenenlerle sürekli uyuşmazlığa düşmüş ve halka
yabancılaşmıştır[13].
Bu süreçte, Cumhuriyeti’n
esası ulus devletin temel değeri olarak vatandaş/yurttaş olma ölçütü ve birey
Devlet ilişkilerinde vatandaşlık hukukunun hakim unsur olması, yavaş yavaş terk
edilerek, yerine alt kimlik unsurları; etnik köken, mezhep, hemşehrilik,
tarikat-cemaat mensubiyeti, aynı okulda okumuş olmak, akraba olmak gibi
vatandaşlık ilişkisinin dışında ilkel toplumlara özgü kimlikler belirleyici
olmaya başlamıştır.
Ülkemizdeki mevcut
sistem, bu haliyle toplumu kendi düzeni içinde mutlu etmekten çok, sahte
çözümlerle insanların kişilik yapısının gelişmesini engellemektedir. Sistemin
tüm kurumları, küçük bir azınlığın anlık hassasiyetleri üzerine kurulmuş
gibidir. Henüz Cumhuriyetimiz 80. yılını
doldurmadan rejimin bütün kurumları, düzence kutsal sayılan kavramlar adına
birbirine savaş açmıştır.
Türk insanı, bütün
çıkış noktalarının uzağında tutulmuş olmanın suskunluğu içindedir. Kendisi için
siyasî karar mekanizmasına katılmak Anayasaca bir hak ve görev olarak kabul
edilmiş olmasına karşılık, en temel konularda dahi tercih belirtmesi uygun
görülmemekte, kendisine verilen bu sınırlı haklar ise beyni çeşitli
yöntemlerle bulandırılarak geri alınmak
istenmektedir.
Gelinen noktada bu
anlayış ile mevcut devlet ve toplum yapısını koruyarak vatan yaptığımız
coğrafyada sonsuza kadar birlikte yaşama olanağının zayıflamış olduğu tüm
toplum kesimlerince kabul edilmektedir. Artık toplum; yönetimin, etrafını
çeviren gizemi dağıtmasını, elindeki dosyaları ve arşivleri geniş bir şekilde
açmasını, kapılarını halka açık tutmasını, faaliyetlerinin yönünü ve amacını
anlatmasını, daha insancıl olmasını, vatandaşları sıcak karşılamasını ve
nihayet karanlıkta kalan eylem ve işlemlerin, yanlış ve sebepsiz uygulamaların
son bulmasını istemektedir.
Ülkemizde halk ve idâreyi
birbiriyle yakınlaştırmak ve millet ile Devlet arasında karşılıklı güven ve
sadakatin esas olduğu bir Devlet ve toplum yapısını yeniden kurmak bir
zorunluluk olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Buradaki yeniden
kurmaktan kasıt, mevcut ulus devlet/ulusal egemenlik anlayışı, üniter devlet
yapısı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin ve özellikle Cumhuriyeti’n
Türk karakterinin değiştirilmesi veya terk edilmesi değil, tam tersine bu kurum
ve ilkelerin güçlendirilerek Cumhuriyeti’n
kuruluş esaslarının özü korunarak geliştirilmesi ve 21. yüz yıla taşınmasıdır.
Yapılması gereken,
yıllar önce kapalı bir tarım toplumunu yönetmek ve ona hizmet götürmek için
oluşturulmuş bulunan idarî yapı, işleyiş düzeni ve bürokratik anlayışın,
değiştirilip-dönüştürülerek, günümüz Türkiye’sinin ihtiyaçlarına cevap verecek
hale getirilmesidir.
Yaşadığımız dönemin
sosyo-ekonomik ve demokratik gerekleriyle bağdaşmayan mevcut yapı, anlayış ve
işleyiş düzeninin değiştirilmesi ve insanımızın sadece görev ve sorumlulukları
bulunan ‘teba’ olmaktan çıkıp, görev ve sorumluluklarının yanında yetki
ve hakları da bulunan bir ‘birey’ olarak kabul edilmesi ve idarî yapı,
işleyiş düzeni ve bürokratik kültürün buna göre yeniden şekillenmesi bir
zorunluluktur.
Mevcut yönetim
uygulamasında adaletin değil, adaletsizliğin geçerli olduğu, toplumu oluşturan
tüm bireylerin aynı tutum ve davranışa muhatap olmadığı, ayrıcalıklı kişi ve
gurupların var olduğu bir gerçektir. Nitekim, kamu hayatında etkili olan belli
güç odaklarının/ baskı guruplarının, kişi ya da çevrelerin yönetimin içinde
buldukları kendilerine yakın kişiler aracılığıyla, ne kadar kapalı ya da gizli
olursa olsun idârenin aldığı veya alacağı kararlardan daha hazırlık aşamasında
haberdar olduğu, hatta istekleri doğrultusunda karar alınmasını sağladığı, haklarındaki bilgi ya da belgeyi hukuk dışı
yöntemler ile her zaman elde ettiği, çıkarlarının gerektirdiği her türlü
doküman, dosya ve kayıtların hem
düzenlenmesini sağladığı hem de istendiği zaman ele geçirilmesini başardığı da
bir olgudur.
Bu durum toplumu, hak
ve çıkarlarını elde etmek ve korumak amacıyla yönetimi etkilemek için
arkadaşlık, dostluk gibi sosyal ilişkilerden yararlanmak ya da hukuk dışı
araçlar kullanmak zorunda bırakmıştır[14].
Aracılık kurumu
(tavassut), özellikle üst düzey yöneticilere yönelik olarak yoğun bir şekilde
işletilmekte, bu müessesenin temel aktörlerini ise politikacılar ile iş
takibini meslek edinmiş kişiler oluşturmaktadır. Özellikle aynı siyasal görüşü
paylaşmak gibi ideolojik amaçlı, etnik köken ayrımı ve mezhep farklılığının
ortak payda olduğu bu tür aracılığa, aynı bölgeden olmaya dayalı hemşericilik
esaslı kayırmacılıkta temel oluşturmaktadır. Yine, aynı okulu bitirmiş olmak,
aynı cemaate mensup olmak gibi unsurlar da dayanışma amaçlı aracılık
uygulamalarına örnektir. Sonuçları itibarıyla işin kısa sürede bitirilmesini
sağlayan ve etkili olan aracılığın, mümkün olduğu oranda herkes tarafından
kullanılmak istendiği de bilinmektedir.
‘Adamı olanın işinin
görülmesi’ ve hukuk
kurallarının sahipsizlere uygulanması, toplumun sessiz çoğunluğunda yukarıda
belirtilen anlamda devlete sadakat
krizine sebep olmakta, vatandaşlık anlayışında büyük bir erozyona yol açmakta,
alınan kararların sadece nihai halini öğrenen ve bunu uygulamak zorunda kalan
birey, çoğu karar, program ve projelere destek vermekte de çekimser
kalmaktadır.
Bu yapı ve işleyiş,
halkın yönetime karşı memnuniyetsizliğini artırmış, yönetim ile halk arasındaki
ilişkileri bozmuş ve gerek devlet gerekse toplum açısından telafisi zor
sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Özetle, Türk kamu
yönetimi;
* Yaptığı işin sonuçlarını, fayda-maliyet analizi yapmak suretiyle
dikkate almak zorundadır.
* Şişkinlikten
kurtulmalıdır[15].
* Liyakati esas almak
zorundadır. Kariyer ilkesi eksiksiz uygulanmalıdır.
* İnsanı, sadece görev ve sorumlulukları bulunan teba olarak
görmekten vazgeçip, görev ve sorumluluklarının yanında yetki ve hakları da
bulunan ayrımcısız/ayrıcalıksız birer vatandaş/birey olarak dikkate almak
zorundadır.
* Kurumsal ideolojilerden vazgeçerek ve gizlilik zırhından
kurtularak, halkın mutluluğunu ve
refahını temin edecek politikalar benimsemek zorundadır. Bu anlamda bürokratik kültürün değişimi zorunluluktur.
* Yönetim sorunlarını çözüp mevcut yapı ile devam etme anlayışını
kabul ederek, geleceği öngörmek, kalkınmayı bu yolla sağlamak durumundadır.
* Halka hesap verme sorumluluğunun kabul
edilmesi ile hesap verebilir bir yapıya kavuşmak zorundadır.
Ülkemizde, kamu
yönetiminin iyi çalıştırılması ve gelişmelere uydurulması amacıyla zaman zaman
reform çalışmaları ve bu konuda bazı girişimler gündeme gelmiştir.
Tek Parti döneminde hiç
rastlanmayan iyileştirme çalışmalarının, 1945'den sonra başladığı söylenebilir.
İlk zamanlar daha çok yabancı uzmanlardan faydalanılmış ve kamu yönetimi
reformu konusunda çalışmalar yaptırılmıştır.
Neumark
Raporu, Barker Kurulu Raporu, Martin-Cush Raporu bunlardan bazılarıdır . Daha
sonra 1960'ların başlarında Türk uzmanlarınca hazırlanan MEHTAP ( merkezî Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi) Raporu
adıyla bilinen reform teklifleri kamu idâresinin (özellikle merkezî idârenin)
yapısal düzenlemelerine eğilmiştir.
1971'de oluşturulan “İdarî
Reform Danışma Kurulu” nun raporu ise, geçmiş raporların bir değerlendirilmesi
niteliği taşımaktadır.
1991 yılında hazırlanan
KAYA (Kamu Yönetimi Araştırma) projesi de bazı farklılıklara rağmen MEHTAP
Raporuyla aynı niteliklere sahip bulunmaktadır.
2003 yılında başlatılan ‘Kamu Yönetiminde
Yeniden Yapılanma’ çalışmaları ise gündemimiz haline gelmiş bulunmaktadır.
Başbakanlık tarafından Ekim 2003 tarihli
olarak;
a)Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma 1-Değişimin
Yönetimi İçin Yönetimde Değişim ve
b)Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma 2-Kamu Yönetimi
Temel Kanunu Tasarısı,
Adı altında iki ayrı kitap halinde de
yayınlanmış olan bu çalışmalar kapsamında, merkezî
idârede ve yerinden yönetimlerde yeniden yapılanma amacıyla hazırlanan
yasa çalışmasını da içeren REFORM PAKETİ
gerçekten çok yeni ve farklı olumlu yanları da bulunmakla birlikte aynı
zamanda da çok riskli nitelikler taşımaktadır.
Yeniden yapılanma alanları olarak
belirlenen REFORM PAKETİ kapsamında;
* Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı,
* merkezî İdarede Yeniden Yapılanma,
* Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma ve
* Diğer Önemli Düzenlemeler adı altında –
İdarî Usul Kanunu, - Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, - e-Devlet Projesi gibi yasal
çalışmalar bulunmaktadır.
Bu çalışmalardan özellikle 24.10.2003
tarihinde yasalaşan 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve 19 Kasım 2003
tarihinde Adalet Bakanlığı tarafından Başbakanlığa sunulan Genel İdarî Usul
Kanunu Tasarısı gerçekten Türk Kamu Yönetimi ve devlet hayatı açısından devrim
sayılacak nitelikte önemli ve insanımızın teba olmaktan kurtarılıp vatandaş ve
birey olmasını sağlayacak şekilde yararlı çalışmalardır ve övgüye değerdir.
Hemen belirtilmelidir ki, sözü edilen bu
çalışmalar (Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Genel İdari Usul Kanunu ve e-Devlet
Projesi) 1996 yılından beri resmî olarak Başbakanlık Müsteşarlığınca yürütülen
yasa çalışmaları olup sadece mevcut hükümetin eseri de değildir. Ancak mevcut Hükümet
tarafından sonuçlandırılma iradesinin ortaya konulması bakımından takdire
değerdir.
II. KAMU
YÖNETİMİ TEMEL KANUNU
TASARISI
A. TASARI İLE GÜDÜLEN AMAÇLAR
Tasarının amacı, ‘...Türkiye’nin AB’ye tam üyelik
hedefi doğrultusunda...küreselleşme sürecinin de bir parçası olarak
görülebilecek olan bölgesel entegrasyon çabası, piyasa ve demokratik değerler
üzerine kurulu bir birliktelik ve yönetim anlayışını yansıtmaktadır. ...AB’ye
tam üyelik sürecinde, yönetim yapımızın çağdaş standartlara kavuşturulması bir
gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır’[16]
şeklindeki ifadeler ile yer verilen Genel Gerekçe kısmında, küreselleşme
sürecinin ortaya çıkardığı yeni döneme ve düzene uyma ve Avrupa Birliği’ne uyum
olarak belirtilmiştir.
Ayrıca, kamu hizmetlerinin amacını ve temel ilkelerini ortaya koymak, merkezî
idâre ve mahalli idâreler reformu için gerekli hukuki alt yapıyı
oluşturmak için merkezî idâre ile mahalli idâreler arasındaki iş
bölümünü netleştirmek ve bu yolla tüm kamunun bu anlayışa göre yeniden
yapılanmasının başlangıcının hedeflendiği açıklanmıştır[17].
Bu kapsamda, yerel ve yerinden yönetim birimlerinin güçlendirilmesi
için bakanlıkların taşra teşkilatının ortadan kaldırılması, mahalli idârelerin
operasyonel düzeyde esneklikleri ve kaynaklarının genişletilmesi ve merkezî
idârenin görev ve fonksiyonlarının
tadadi olarak saymak suretiyle sınırlandırılarak her türlü görev ve
hizmetlerin mahalli idâreler tarafından yerine getirilmesi öngörülmekte;
özelleştirme, sivilleşme ve yerelleşme şeklindeki kamu yönetiminde yaşanan yeni
eğilimlerin desteklenmesi için merkezî yapılar yerine yerinden yönetim anlayışı hakim
hale getirilmek istenmekte ve kamu
hizmetinin piyasalaşması amaçlanmaktadır[18].
Yerelleşme, piyasalaşma ve uluslararası
kurum ve kuruluşlarla çok uluslu şirketlere açık hale gelme sonucunu doğuracak
REFORM PAKETİ ile yapılmak istenenlere bakıldığında,
Özetle ; :
* Yerel asıl, merkez
istisna haline getirilmekte,
* Kamu hizmetleri
piyasalaştırılmakta,
* Kamu yararı ve kamu
hizmeti kavramları ortadan kaldırılmakta,
* Devlet, özel sektör
faaliyetlerinden tamamen çekilmek istenmektedir.
1. Yerelleşme
Amacı
Tasarıya göre, kamu
yönetiminin kuruluş ve işleyişinde egemen olan
ilkeler şunlar olacaktır:
* Kamu hizmeti piyasa ilkelerine uygun verilecektir[19].
* Kamu
hizmetinden yararlanmada herkes eşittir, ama bu fırsat eşitliği amacı
taşımamaktadır.
* Kamu
yönetiminin faaliyet alanı, piyasa lehine yasaklamalar ile sınırlandırılmıştır[20].
* Hizmetlerde
yerellik ilkesi benimsenmiştir[21].
* Yasallık
ilkesine yeni ortak olarak standartlar sistemi[22]
getirilmektedir.
Bir devletin ülkesi
içinde tüm kamu hizmetlerinin bir elde, devlet tüzel kişiliğinde toplanması
durumuna ‘merkezden yönetim’ ilkesi[23] denmekte, merkezî yönetim[24]; idarî
hizmetlerin merkezde toplanması ve bu hizmetlerin merkez ve merkezî n hiyerarşik yapısı içindeki
kuruluşlar tarafından yürütülmesini ifade etmektedir. Ülkenin yönetiminin
merkezden yönetim tarafından tek elden yürütülmesini anlatan bu sistemde
yönetim teşkilatı tektir. Bir başka deyişle, hizmetlerin sunulması için gerekli
yetkiler devlet merkezî ndeki yönetim
tarafından kullanılmakta, tüm kararlar devlet tüzel kişiliği adına
alınmaktadır.
Hizmetleri yürüten
memurlar ve diğer kamu görevlileri merkezden yönetimin mensup oldukları gibi,
hizmetin gerektirdiği gelir ve giderler de devlet bütçesinde toplanmaktadır[25].
Yerel yönetimlerin, yerel örgütleri/teşkilatları ve personeli doğrudan merkezî yönetime bağlı olmamakla birlikte, merkezî yönetimin vesayet denetimine tabi
bulunmaktadır.
Kamu hizmetleri ile ilgili kararların merkezden
alınması ve bu konudaki gelir ve giderlerin yine merkez tarafından yapılması,
iş ve işlemlerde bürokrasiyi artırmakta, karar alınması gecikmekte ve
maliyetler yükselmektedir. Bundan dolayı, ülkeler katı bir merkezî yetçilik ilkesini uygulamaktan
kaçınmaktadırlar[26].
Ülkemizde de, katı anlamda merkezî yetçilik ilkesi uygulanmamaktadır.
Nitekim, Anayasanın 126. maddesinde, ‘Türkiye, merkezî
idâre kuruluşu bakımından, coğrafya durumuna, ekonomik şartlara ve kamu
hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere
ayrılır. İllerin idâresi yetki genişliği esasına dayanır. Kamu
hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok ili
içine alan merkezî idâre teşkilatı kurulabilir. Bu teşkilatın
görev ve yetkileri kanunla düzenlenir’ hükmüne yer verilmiştir.
Anayasanın 127 maddesinde de, ‘mahalli idârelerin il, belediye veya köy halkının mahalli
müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla
belirtilen... kamu tüzelkişileridir. Mahalli idârelerin kuruluş ve görevleri
ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir. merkezî
idâre, mahalli idâreler üzerinde, mahalli hizmetlerin idârenin
bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin
sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi
karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî
vesayet yetkisine sahiptir. Mahalli idârelerin belirli kamu
hizmetlerinin görülmesi amacı ile, kendi aralarında Bakanlar Kurulunun izni ile
birlik kurmaları, görevleri, yetkileri, maliye ve kolluk işleri ve merkezî
idâre ile karşılıklı bağ ve ilgileri kanunla düzenlenir’ biçiminde yerel
yönetimlerin belirli/özel yetkili olduğu, idârenin bütünlüğünün yetki
genişliği ilkesi uyarınca merkezî yönetimin taşrada teşkilat kurması ve karar
alma yetkisinin verilmesi kabul edilmiştir[27].
Tasarıda merkezî yönetimin yetkileri[28];
a)Ulusal politika ve standartları belirlemek, b)Hukuka,
politikalara, standartlara uygunluğu izlemek, değerlendirmek, denetlemek, c)Yönetimler
arası eşgüdümü sağlamak, d)Özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile
işbirliği mekanizmalarını kurmak, e)Ulusal kamu hizmetlerini örgütleyip
doğrudan yapmak, f)İdarî vesayet[29]
yetkisini kullanmak olarak sayılmıştır.
merkezî yönetimin görevleri ise, a)Adalet, savunma, güvenlik,
istihbarat, dış ilişkiler ve dış politikaya ilişkin görev ve hizmetler, b)
Maliye, hazine, dış ticaret, gümrük hizmetleri ile piyasalara ilişkin düzenleme
görev ve hizmetleri, c)Din hizmetleri, sosyal güvenlik, tapu ve
kadastro, nüfus ve vatandaşlık, acil durum yönetimi ve sivil savunma,
vakıflarla ilgili görev ve hizmetler, d) Milli eğitimle ilgili görev ve
hizmetler[30],
e) Ulusal[31]
düzeyde ekonomik, sosyal ve fiziki planları hazırlamaya, bölgeler arasındaki
gelişmişlik farklılıklarını gidermeye
yönelik program ve projelerin
uygulanmasını sağlamaya ilişkin görev ve hizmetler, f) Mahalli
idârelere teknik ve malî yardımda bulunma, rehberlik yapma ve eğitim desteği
sağlama görev ve hizmetleri, g) Kanunlarla münhasıran merkezî
idâre tarafından yerine
getirilmesi öngörülen diğer ulusal[32]
nitelikli veya birden çok ili kapsayan diğer görev ve hizmetler.
Bir
hizmetin yürütüldüğü ya da işin yapıldığı yerde yönetilmesini ifade eden
yerinden yönetim, aynı zamanda merkezî yönetimin sakıncalarını gideren ve onu
tamamlayıcı bir yönetim biçimini ifade etmektedir. Bir başka anlatımla,
yerinden yönetim, kamu hizmetlerinin yönetiminin, merkezî yönetimden ayrı özerk kamu hukuk tüzel
kişilerine verilmesidir[33].
‘Yerinden yönetim’ adı verilen yerel nitelikli kamu tüzel kişileri ise il özel
idâresi, belediye ve köyler şeklinde yerel yönetim olarak kabul edilmiştir.
Yerinden yönetim[34], siyasi[35] ve idarî
olmak üzere iki ayrı türde uygulanmakta, esas itibariyle yerinden yönetimden ‘idarî
yerinden yönetim’ anlaşılmaktadır.
İdarî yerinden yönetim, yerel nitelikli kamu hizmetleri ile
bazı teknik, ticari ve kültürel nitelikli hizmetlerin, merkezî yönetimin hiyerarşik yapısı dışında
teşkilatlanan kamu tüzel kişiliğine sahip kuruluşlarca yürütülmesidir. İdarî
yerinden yönetimde amaç, yatırım ve hizmetlerin bir kısmının yerel kuruluşlara
devredilmesi, yatırım ve hizmet kararlarının yatırım ve hizmetin yapılacağı
yere en yakın idarî birimlere devredilerek bürokrasinin ve maliyetlerin
azaltılması, halkın katılım imkanlarını artırarak demokrasiyi[36]
geliştirmektir.
İdarî yerinden yönetim sistemi de, ‘hizmet yerinden yönetim’ ve
‘mahalli yerinden yönetim’ olarak kendi içinde iki ayrı kategoriye
ayrılmaktadır[37].
Hizmet yerinden yönetim, Temelde kamu idârelerinin (devlet,
il özel idâresi, Belediye ve köylerin) . ulusal, bölgesel veya yöresel bazda
yürüttükleri bazı kamu hizmetlerine,
kamu tüzel kişiliği kazandırılması sonucu
oluşan idarî birimlerdir. Bunlar ulusal (örneğin üniversiteler),
bölgesel ( örneğin GAP bölge Kalkınma idâresi Başkanlığı) ve yerel (örneğin
İSKİ) bazda uzmanlık ilkesine göre çalışırlar.
Mahalli
yerinden yönetim/yerel yönetimler ise Belirli bir yörede yaşayan
yurttaşların yerel, ortak ve kamusal nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak için
yerinden yönetim ilkesine göre kurulan kamu tüzel kişileridir.
Devlet sınırları içinde
yerleşmiş irili ufaklı insan topluluklarının (köy, kasaba, kent, vb.) ortak ve
yerel nitelikli ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla belli bir hukuk düzeni içinde
oluşturulmuş anayasal kurumlar[38]
olarak yerel yönetimler, yöre halkının ihtiyaçlarını etkin bir şekilde karşılamak
için yerel topluluğa kamu hizmeti sağlayan ve yerel halkın kendi seçtiği
organlarca yönetilen, idarî, siyasi ve toplumsal bir kurum niteliğindedir.
Yerel yönetimlerin
dayandığı ilkeler ise yerel özerklik[39],
karar organlarının seçimle belirlenmesi[40], idarî
özerklik[41],
malî özerklik[42],
katılımcılık[43],
etkinlik[44]
ve hizmette vatandaşa yakınlık[45](subsidiarity)
olarak belirtilebilir.
Yerinden yönetim ilkeleri ve yerel yönetim uygulaması
yukarıda belirtildiği biçimde olmasına rağmen merkezî yönetime yasaklama getirilmesi, Tasarının yerelleşme
amacının gerçekleştirilmesine yöneliktir. Bu amacın gerçekleşmesine yönelik
olarak;
* Yerel yönetim görev alanının kısıtlayıcı ve
yerinden yönetime aykırı hüküm getirilemez[46],
* Yerel yönetime verilen görev alanında merkezî
idâre ayrıca teşkilat kuramaz ve doğrudan harcama yapamaz[47],
* Kanunlarla verilmedikçe yeni görev üstlenemez[48],
şeklindeki hükümler getirilmektedir.
Yine yerel yönetimlerin genel görevli olarak
kabul edilmesi, yerelleşme amacını açıkça ortaya koymaktadır.
* merkezî yönetim görevleri dışında kalan tüm görev ve
hizmetler[49],
* Açıkça bir merkezî kuruma verilmemiş her türlü mahalli-müşterek
görev ve hizmetler[50]
yerel yönetimlere görev olarak verilmiştir.
Tasarı ile; Sağlık, Sanayi ve Ticaret, Bayındırlık ve İskan, Tarım ve Köyişleri Bakanlıklarının taşra
teşkilatları il özel idârelerine, Kültür ve Turizm, Çevre ve Orman
Bakanlıkları ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Gençlik ve Spor
Genel Müdürlüğü var olan personel ve araçları ile birlikte ilgili belediyeye,
belediye sınırları dışındakiler il özel idârelerine devredilmektedir[51].
Diğer bakanlıkların
devir işlemleri en geç bir (1) yıl içinde, Sağlık Bakanlığının taşra
teşkilatlarının devir işlemleri için
5(beş) yıllık[52]
bir süre öngörülmekte, şimdilik devredilmeyen kadrolara ait atamaların merkez
tarafından yapılmasına devam olunacağı belirtilmektedir.
Ayrıca Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü, İstanbul’da İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığına, diğer yerlerde il özel idâresine
devredilmekte, belediyenin bu hizmetleri kendi sınırlarında değil, il
sınırlarında yürütmesi öngörülmektedir.
Yine Tasarı ile,
piyasada üretilebilen mal ve hizmetleri üreten kuruluşlar kapatılacak ve
tasfiye edilecektir[53].
Bu uygulamanın
ilkesi madde 5/l’de getirilmiştir. (Tasarı Madde5/l: Kamu kurum ve kuruluşları,
kanunlarla kendilerine açıkça görev olarak verilmeyen ve kuruluşun amacıyla
doğrudan ilgili olmayan alanlarda işletme kuramaz, mal ve hizmet üretimi
yapamaz, bu amaçla personel, bina, araç, gereç ve kaynak tahsis edemez.)
Bazı kurumlar listelere alınmış, yanlarına
“özelleştirilecek” notu yerleştirilmiştir. Ancak, bu uygulama sürekli izlenecek
ilkelerdendir. Dolayısıyla bu uygulama kamu hizmetlerini sürekli olarak
daraltma, özel sektöre bırakma ve küresel liberalizasyona açma işlevi görecek
olması nedeniyle önem kazanmaktadır.
2.
Şirket Gibi Devlet Oluşturma Amacı
Tasarının 1. maddesine
göre[54] kamu
hizmeti, ülkenin kalkınması ve yurttaşların toplumsal fırsat eşitliği ortamına
kavuşması amacı taşımamaktadır. Kamu yönetiminin temel işlevi, rekabetçi
piyasa şartlarını oluşturarak devletin düzenleyici fonksiyonunu güçlendirmek,
piyasa sistemini düzenlemek ve güvence altına almak olarak belirlenmiştir. Kamu
yönetiminin varlığı yurttaşlardan alınarak piyasa sistemi aktörlerine
dayandırılmakta, ‘sosyal devlet’ yerine ‘düzenleyici devlet’
hedefi benimsenmektedir. Bunun anlamı ise ‘şirket gibi bir devlet’ oluşturulmasıdır.
Bilindiği gibi 1970’li yılların sonunda refah devleti
anlayışı çökmüş, yerine liberal devlet anlayışı etkili olmaya başlamıştır.
Bütçe açıkları borçlanmaya neden olmuş, borç stoku/borçlanma kamu yönetimini
olumsuz olarak etkilemiş ve Devletin kamu hizmetini gereği gibi sunamaması
sonucunu doğurmuştur.
Halbuki kamu hizmeti,
“devlet veya diğer kamu tüzel kişileri tarafından veya bunların gözetim ve
denetimleri altında genel, kolektif ihtiyaçları karşılamak, kamu yararını
sağlamak için kamuya sunulmuş devamlı ve muntazam faaliyetlerdir[55].
Bu sonuç da doğal olarak adaletsizlik ve yolsuzluk
olarak kendini göstermiştir. Bu süreç kamunun görevini yerine getirme ve kamu
hizmeti sunma yöntemlerinin değiştirilmesini gerektirmiş ve meşhur 24 Ocak 1980
kararları alınmıştır. 24 Ocak kararlarının esası, devlet örgütünün yenilenmesi
anlamına gelen serbest piyasa
kurallarına göre kamu yönetiminin örgütlenmesi ve devletin piyasa koşullarında
faaliyet gösteren firmalar gibi örgütlenip hizmet yapması amacına yöneliktir.
Bu durum;
* bürokrasinin ortadan kaldırılmasını,
* vatandaşın bir müşteri olarak görülmesini ve,
* kamu hizmeti anlayışının erozyona uğrayarak kamu
yararı kavramının kapsam ve içeriğinin değişmesi anlamına gelmektedir.
Bürokratik örgütlerin mümkün olan en az hiyerarşik
kademeye indirilmesi ile esnek istihdam- esnek örgütlenme biçimine dönüşmesi
amaçlanmakta, bürokrasinin yapı ve
işleyişi amaca göre değişerek yeni bir biçim alması istenmektedir.
Halbuki, milli/ulus devletin esası vatandaşlık
anlayışına dayanmakta ve vatandaşa, hatta herkese kamu hizmeti sunma anlayışını
zorunlu kılmakta iken, müşteri anlayışı, piyasadan ücreti karşılığında mal veya
hizmet alanları kapsamakta, yapılan hizmetin ekonomik verimlilik/karlılık
amacını hedeflemekte, bu da sosyal devletin sonunu getirmektedir.
Tepe yönetimi, istihdamda, uzman kişilerin işe
alınmasında ve sonuç olarak firmanın geleceği hakkında karar vermektir. Bütün
kararların amacı karın maksimum olmasını sağlamaya yöneliktir. Diğer bir
ifadeyle patronun amacı olan karı elde etmektir.
Devlet
yönetiminde ise kamu yararının sağlanması amaçtır. Böyle olunca tepe yöneticisi
anlayışı ile devlet yönetimi anlayışı bağdaşmamaktadır. Yine kurumların
kurulması ve görev verilmesi yasalarla olmakta, hiç kimse kaynağını Anayasadan
almayan Devlet yetkisini kullanamamaktadır.
Devletin görevi istikrarı sağlamak, kamu hizmetini
yürütmek, kamu yararını gerçekleştirmek, kamu düzenini korumaktır. Bu da
bürokrasiyi zorunlu kılmaktadır. Yine devlet herkesi eğitme, herkesin sağlığını
korumak gibi sosyal amaçları gerçekleştirmek zorundadır. Firmanın amacı ise kar
etmektir[56].
Bu anlamda firma karını maksimize etmeyi hedeflemektedir. Bunun için firma
gerektiği kadar elemanı istihdam ederken, devlet işsizliği çözmek için tam
istihdamı sağlamakla da yükümlüdür.
Bürokrasinin
azaltılması, devletin geriletilmesi sonucunu doğurmakta, piyasanın öne
çıkması ve sivil alanların çoğaltılmasını sağlamaktadır. Sivil özgürlüklerin
artması sonucunda, devletin kontrol alanları daralacaktır. Böylece kültürel
haklar, alt kimlik unsurları öne çıkacak, sivil örgütlenme gelişecek ve sivil
toplum kuruluşlarının güç olarak etkili olması, devletin karşısına denge unsuru
olarak öne çıkması sonucu doğacaktır. Tasarı ile amaçlanan budur.
merkezî devletin atanmışları olarak bürokrasi, ulus
devletin temel direklerinden biridir. Ulus devletin amaçlarını/ideolojisini
bürokrasi yaratır ve yaşatır. Törenler, semboller, nutuklar, ritüeller
bürokrasinin görevidir. Tasarının hiyerarşik kademeler ve unvanları düzenleyen
28. maddesi ile mevcut yönetim yapımızda yer alan Müsteşar Yardımcılığı ve Genel Müdür Yardımcılıkları kaldırılmaktadır.
Bunun nedeni özel sektör anlayışına uygun olarak tepe yönetimi oluşturmak amacıyla
bürokrasinin gereksiz formalite ve kırtasiyecilik engelinden kurtulmak
istenmesidir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, aşırı formalite
ve kırtasiyeciliği önleme bakımından böyle bir yöntemin seçilmiş olmasının
gerekli hatta yararlı olduğunun kabulü gerekmektedir. Ancak bu yapılırken firma
yönetimi anlayışı ile hareket edilerek bu yolla Tasarının arka planında var
olduğu anlaşılan ulus devlet yapısının korumasız bırakılmak istendiği kaygısı
ortaya çıkmaktadır. Nitekim, bürokrasinin işleyişi ile karşı karşıya gelen
vatandaşlardan hiç biri, bir işlemin imzalanmasının tamamlanması için Genel
Müdür Yardımcısında ya da Müsteşar Yardımcısında tutularak gereksiz gecikmelere ve bekletilmeye meydan
verildiğinden söz etmeyecektir.
Halbuki, kamu düzeninin istikrarı için bürokrasi
zorunludur. Bürokrasinin asıl rolü yönlendirmedir. Bürokrasinin genişliği,
devletin kontrol alanlarını genişletmekte,
totaliter olmayan demokratik bir devlette, halkın ulusal amaçlara
yönlendirilmesi bürokrasi tarafından yerine getirilmektedir. Aslında bürokratik
devletin özgürlüklere tehdit oluşturması da
bundan gelmektedir. Ancak hak ve özgürlükleri bürokrasi karşısında
korumanın yolu, bürokrasinin tasfiyesinden değil onu kontrol ve denetim altına
almaktan geçmektedir.
Bu noktada belirtmekte yarar vardır ki, Tasarının 46.
maddesi ile siyasi memur/bürokratik
memur ayrımının[57]
yapılarak; Müsteşar, Genel Müdür ve Başkanların, Hükümetin görevi sona
erdiğinde görevlerinin kendiliğinden sona ermiş sayılacağına ilişkin düzenleme
gerçekten gerekli olmakla birlikte yararlı bir düzenleme olacaktır.
3.
Denetimden Kaçış
Tasarı ile denetim sistemi iç denetim ve
dış denetim şeklinde ayrılmak suretiyle Sayıştay’a[58]
görev verilmektedir.
Tasarının 40 maddesinin
1. fıkrasında düzenlenen, ‘iç denetim kamu kurum ve kuruluşlarının kendi
yöneticileri veya ilgili kurumun üst yöneticisinin görevlendireceği iç denetim
elemanları tarafından yapılır’ şeklindeki hüküm ile; denetim siteminin
değiştirilmesi ve mevcut teftiş kurullarında görev yapan denetim elemanlarının
atanma biçimi olan üçlü kararname sisteminden vazgeçilerek, denetim
elemanlarının üst yöneticinin tek başına takdiri ile atama ve görevden alma
yetkisine bırakılması güvenceden yoksun kalmaları nedeniyle iç denetimin keyfîliğe
dönüşmesi sonucuna yol açacaktır.
Mevcut denetim
sisteminin eksik olduğu aksayan yönlerinin bulunduğu bilinmektedir. Denetim
elemanları en üst amire (Bakan, Müsteşar, Genel Müdür) bağlı olarak görev
yaptıklarından, raporları zaman zaman
işleme konulmamakta veya usulsüzlüklerin bulunduğu birimde inceleme
yaptırılmamaktadır. Bunun ülkemizde
yaşanan yolsuzluklarda birçok örneğini görmek mümkündür. Örneğin; Bankalar Yeminli Murakıplarınca hazırlanan
banka raporları zamanında işleme konulmadığından zarar katlanarak
artmıştır.
Bununla birlikte, Kamu
Bankalarında 23.04.1999 tarihinden sonra
işlenen ve soruşturulması gereken büyük kredi yolsuzlukları bulunmasına rağmen
halen inceleme başlatılmamış, bu bankalara ait 1998 ve sonrasına ait
Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Raporları KİT Komisyonunda görüşülmemiştir.
Bu suçların zamanaşımına uğramak üzere olduğu unutulmamalıdır.
Teftiş
ve denetim kurullarının kaldırılması, inceleme ve soruşturmaların yönetici tarafından atanan muhakkikler eliyle
yapılmasını gerektirecektir. Bu ise teftiş kurullarının kaldırılması için öne
sürülen gerekçelerden kat kat daha fazla sakıncalar taşımaktadır. Müfettiş
güvencesine sahip olmayan, inceleme ve soruşturma yapabilmek için gerekli
nitelikleri bulunmayan ve yönetici tarafından sübjektif olarak sadece bir olaya
mahsus olarak görevlendirilen muhakkiklerden tarafsız ve sorunu çözücü rapor
beklemek mümkün olmayacaktır.
Tasarının
40. maddesiyle iç denetimin kamu kurum ve kuruluşlarının kendi yöneticileri
veya ilgili kurumun üst yöneticisinin görevlendireceği iç denetim elemanları
tarafından yapılacağı belirtilmektedir. Ancak iç denetim elemanlarının kimler
olduğu ve hangi niteliklere sahip olacağı belirtilmemekte, bunların görevlendirme usul ve esaslarına
ilişkin düzenlemeye yer verilmemektedir.
Bu
Tasarıya paralel olarak hazırlanan ancak daha önce yasalaşan 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 65.
maddesinde, İç Denetim Koordinasyon Kurulunca belirlenen alanda 8
yıl çalışmış olanların iç denetçi olarak atanabileceği öngörülmektedir. Bu
durumda denetim ve teftiş konusunda hiçbir bilgi ve tecrübesi olmayan
kişiler tamamen siyasi saiklerle iç
denetçi olarak atanabilecektir. Bu ise denetimin siyasallaşması sonucunu
doğuracaktır.
Ancak
unutulmamalıdır ki iç denetçilik müessesesi yakın geçmişte Kamu Bankalarında denenmiş, “bu kadar
müfettişe gerek yok” denilerek teftiş kurulları küçültülmüş, bunların
görevleri, İç Kontrol Daire Başkanlığı emrinde çalışan ve kurumda daha önce
memur, güvenlik görevlisi, haberleşme memuru olarak görev yaparken, mülakat sınavıyla iç kontrol elemanı unvanı
alan kişilere yaptırılmıştır.
Sonuçta,
anılan bankalarda daha önce siyasetçi-işadamı-bürokrat işbirliği ile
kullandırılan kredilerden oluşan usulsüzlükler mevcut iken, bu kez banka
personelinin münferit olarak yaptığı trilyonları geçen usulsüzlükler ortaya
çıkmıştır. Araştırma, inceleme ve soruşturma konusunda uzmanlaşmış olan
Müfettişlerin ihtiyaç fazlası olarak diğer kurumlara gönderilmek suretiyle
devre dışı bırakılması, daha önce
verilmiş olan usulsüz kredilerin ortaya çıkarılmasını ve takibini de
önlemiştir.
Bankalarda ortaya çıkan denetim ihtiyacı
nedeniyle teftiş kurullarını daha fonksiyonel hale getirmek ve güçlendirmek
yoluna gidilmiş ve bu amaçla yeni müfettiş alımı için sınavlar açılmış olduğu unutulmamalıdır.
Yine
dış denetimin Sayıştay tarafından yapılacağı düzenlenmiştir. Ancak Sayıştayın
mevcut durumda denetimi kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının ancak %13’ünü
denetleyebildiği dikkate alındığında, önemli oranda görev ve fonksiyon yüklenen
Sayıştayın beklentilere ne ölçüde cevap verebileceği düşündürücüdür.
Tasarının bu haliyle
beklentilere cevap vermekten çok kargaşaya, kaosa ve denetimde yetersizliğe ve
sonuçta denetimden kaçışa neden olacağı açıktır. Ayrıca (ombudsman) /halk
denetçisini düzenleyen Tasarının 42. maddesinde düzenlenen halk
denetçiliği/ombudsman[59],
sembolik olmanın ötesinde bir anlam taşımayacak ve bu anlamda etkili
olamayacaktır.
B.
YERELLEŞME İLE ORTAYA ÇIKACAK SONUÇLAR
1.
Yeni iktidar sahipleri kategorisi
oluşacaktır
Ülkemizdeki belli
siyasi ve entellektüel kadrolar (bir takım ikinci cumhuriyetçiler, liberaller,
yurtdışı kuruluşlar özellikle AB lobicileri ile etnik ve dinsel radikaller
/mikro milliyetçiler), Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısını yerel demokrasiyi
geliştirmek, karar merkezlerini yurttaşa yakınlaştırmak yolunda övülecek bir
siyasi/idarî reform olarak görmekte ve şu üç özlemi ileri sürmektedirler:
* Siyasi/idarî planda devletin rolünü
etkisizleştirme,
* Katılımcı demokrasiye doğru bir adım daha atma,
* Karar merkezlerini yurttaşa yakınlaştırma.
Bu anlamda, yerel yönetimler reformuna ilişkin
anlayışın ana çizgileri ise şunlardır:
* Yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetin
kaldırılması, yerel yönetimlerin işlemleri üzerindeki hiyerarşik idarî denetim,
teknik vesayet gibi,
* Her birimin kendi icra organına sahip olması ve
vali veya kaymakamın sadece devletin temsilcisi olması,
* Devlet tarafından ya da devletle yerel yönetimlerin
birlikte kullandıkları yetkilerin, yerel yönetimlere terk edilmesi,
* Öte yandan benzer bir kamusal faaliyetin farklı
kademelere göre ayrı yönetimler arasında paylaştırılması, örneğin
karayollarında otoyolların ve ulusal yolların merkezî yönetime, il yollarının il yönetimine,
belediye yollarının belediye yönetimine bırakılması,
* Merkezî yönetimin kullandığı bina, araç, gereç,
personelin ayrılarak, yerel yönetimlere devri.
Bu anlayış ile en köklü yetkiler yerel yönetimlere
devredilmektedir. Ancak bu yetki ve görev devrinin beklenmeyen sonuçları ortaya çıkacaktır. Böylece Devlet yerel
düzeyde sarsılacak, yeni bir iktidar sahipleri kategorisi oluşacaktır.
Bu yöneticiler için kentler sanki ulusal hatta uluslar
arası bir yarışa girmiş gibi olacaktır. Beldenin imajını geliştirme
çabaları, gösterişli yatırım
girişimleri, yeni ve ihtişamlı hizmet binaları, yüksek düzeyde vasıflı personel
istihdamının yollarını arama çabaları gibi.
Yerel
yönetimlerin yeni patronlarının bir diğer ilgi alanı da dış ilişkiler
olacaktır. O zamana kadar sadece devletin tekelinde olan dış ilişkiler alanında
da, yerel yöneticiler faaliyette bulunmaya başlayacaklardır. Ulusal sınırları
aşacak ölçüde belki de ulusal çıkarlara
aykırı bile olabilecek aşırı iş birliklerine girişebilecektir.
Ayrıca seçilmiş birinin karar alma anlayışı, atanmış
kamu görevlisininkinden farklı olacaktır. Genel çıkar/kamu yararı anlayışları
farklılaşacak, kamu hizmeti kavramı bile yavaş yavaş ‘sizin için yatırım yapıyorum’
türünden bir mesaj içinde eriyecektir.
Bu durumun en
önemli sonuçlarından biri çevre konusunda ortaya çıkacaktır. Yerelleşmenin
birçok yönden çevre üzerinde vahim sonuçlar doğuracağı açıktır. Gayrimenkul
sahiplerinin baskısı altında, istihdamı geliştirme çabasında, vergi gelirlerini
arttırma endişesi içinde birçok belediye başkanı çevreden fedakarlık etmeye
hazır olacaktır. Genel olarak yerel yöneticiler, genel ya da ulusal çıkarları,
yerel çıkarların üstünde tutamayacaklarıdır. Zaten böyle bir amaç için de
göreve getirilmiş değildirler.
Belediyelere bu denli
yetki devredilmesi, mevcut belediyelerin ayrıcalıklı şirketlere kimi zaman fen
hizmetlerini hatta vergi toplamayı ihale etmeleri, gösterişli yatırımlar, cadde
refüjlerine iki adımda bir ilçe belediyesinin amblemlerini yerleştirme, hemşerilik
ilişkilerine göre atanan başkan yardımcıları ve özellikle belediye
hizmetlerinde istihdam edilenlerin seçiminde liyakatten başka unsurların/ hatta
belki öncelikle aranması, çıkar ilişkileri çerçevesinde çevrenin ihmal
edilmesi, düzensiz yerleşmenin sürekli primlendirilmesi, kültür faaliyeti adı
altında içeriği hayli tartışmalı, şeftali, kayısı, kiraz, karpuz, patlıcan
festivalleri düzenlenmesi, birtakım yabancı yerel yönetimlerden kullanılmış
malzeme yardımları alma gibi pek çok alanda önceliklerin tespitindeki
yanlışlıklar ve bir de mevzi imar planı değişiklikleriyle akıl almaz boyutlarda
rantlar yaratılması gibi fazla bir özerkliğe sahip olmayan mevcut yerel
yönetimlerimizde bile görülen olağan durumlar iken, bunlara bir de belli bir
siyasi partinin üyesi olarak yerel yönetim görevlerine seçildikten sonra o
siyasi partilerden “bağımsızlaşan” hatta bir sonraki seçimler öncesinde parti
değiştiren, ya da parti kuran yerel yöneticiler eklenirse feodalizme geçiş
eğiliminin başka yerlerde de ortaya çıkabileceğini görmek, keramet sahibi
olmayı gerektirmemektedir.
‘Bu gibi
olaylar yerel yönetimlerin ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi gereğini
ortadan kaldırmaz. Ancak meseleye soyut kavramlarla değil, fonksiyonel açıdan,
kamu hizmetinin etkinliği ve verimliliği açısından imar planlarının, eğitim
planlarının, merkezdeki bürokratların yapacağı planlardan daha kötü olacağını
söylemek mümkün değildir’ demek, bir tür popülist söylemlerden başka bir şey
değildir. Bu anlamda, merkezî yönetim bürokrasisini küçümsemek için hiçbir neden yoktur ve seçilmişlerle
atanmışların karar alma anlayışlarının farklılığını kabul etmek bunlardan
birini ötekine tercih etmek için yeterli bir neden değildir.
2.
Başkanlık sisteminin kurulmasına yol açacaktır
Yerelleşme bir yandan Ankara’dan taşraya önemli
yetkilerin devrine yol açarken diğer yandan da Başkanlık Sisteminin
kurulmasına yol açacaktır. Çünkü desantralizasyon uygulaması yerel yürütme
görevini her yerel yönetim kademesinde doğrudan ve tek başına başkana
bırakmaktadır. Başkan, seçilmiş başkan yardımcılarına devredeceği yetkilerin
genişliğini tayinde bütünüyle serbest
olacaktır. Onlara hiçbir imza yetkisi devretmeyip, doğrudan kendisinin tayin
ettiği ve sadece kendisine karşı sorumlu üst bürokratik kademeye, örneğin şube
müdürlerine veya özellikle genel sekretere belli yetkilerini devretmesi
mümkündür. Başkan ise hiçbir seçilmiş organa karşı sorumlu olmayacaktır.
Başkanlık sisteminin yararları ve sakıncalarının
tartışılması ayrı bir konu olmakla birlikte, öngörüldüğü biçimde yerel
yönetimlere (il, belediye, köy) bu denli önemli yetki ve kaynak aktarımı
sonucunda illerin başında bulunan atanmış kişiler olarak Valilerin, kullandığı
yetkilerin ve yaptığı görevlerin önemi nedeniyle tartışmanın eksenine oturması
kaçınılmaz olacaktır. Bu kadar geniş yetkileri
ve etkili görevleri atanmış bir kişi olarak valinin yönetmesinin
demokratik olmayacağı tartışması yapılacak, önümüzdeki dönemde bunun seçilmiş
kişiler tarafından yerine getirilmesinin daha demokratik olacağı ileri
sürülecektir.
3. Valilerin seçimle iş başına
getirilmesi gerekecektir
Ve sonraki adım olarak valilerin seçimle iş başına
getirilmesi gerekliliği yüksek perdeden seslendirilerek yoğun bir kamu oyu
baskısı oluşturulacak ve bu reforma rağmen beklenen iyileşmenin
gerçekleşmemesinin nedeninin, bu tür görev ve yetkilerin tümünün seçilmiş
kişilere bırakılmamış olması öne sürülerek bu süreç ülkemizin gündemi haline
gelecektir.
Bir yandan da, yerel yönetimlere aktarılan bunca
görev ve yetkinin kullanılması, bu yönetimlerin bağlı olduğu İçişleri
Bakanlığını Parlamenter sistemde öngörülmeyen ölçüde neredeyse Başbakana eş
olacak kadar önemli ve etkili yapacak, Valiler üzerindeki yetkisi nedeniyle İçişleri
Bakanının adeta bir SÜPER BAKAN olarak öne çıkmasına yol açacaktır. Bu sonuç ta Valilerin seçimle
belirlenmesi gerekliliğini haklı
gösterecek bir neden olarak ileri sürülecektir.
Bunun alt yapısı başka bir biçimde de olsa yasalaşmış bulunmaktadır. Nitekim, 24 Aralık
2003 günlü resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Kamu malî Yönetimi ve
Kontrol Kanununun merkez dışı birimlere ödenek göndermeyi düzenleyen 22.
maddesinde, ‘ merkezî yönetim
kapsamındaki kamu idârelerinde ödenek gönderilmesine ilişkin usul ve esasları
belirlemeye Maliye Bakanı yetkilidir’ hükmünün kamu idârelerinin merkez dışı
birimlere ödenek göndermesinde Maliye Bakanının yetkili kılınmış olması
nedeniyle Maliye Bakanı SÜPER BAKAN haline gelmiştir.
4.
Eyalet sistemine geçişin önü açılacaktır