Doç.Dr.Ahmet Gökcen*

 

TÜRK CEZA HUKUKUNDA ZAMANAŞIMI* 

 

Anahtar Kelimeler:

 

Zamanaşımı, zamanaşımının hukuki niteliği, dava zamanaşımı, ceza zamanaşımı, zamanaşımına uğramayan suçlar.

 

Özet:

 

Ceza Hukuku'nda zamanaşımı, devletin cezalandırma hakkını ortadan kaldıran bir sebep olup bunun dava ve ceza zamanaşımı olarak adlandırılan iki türü vardır. Suç işlenip tamamlandıktan sonra kanunda yazılı belirli süre içinde davanın açılıp bitirilememesi halinde davanın zamanaşımına uğradığından bahsedilir. Ceza verilip kesinleştikten sonra mahkumiyet hükmünün muayyen bir süre zarfında infaz edilememesi halinde ise ceza zamanaşımı söz konusudur. Dava ve ceza zamanaşımına ilişkin hükümler Türk Ceza Kanunu'nun 102-118. maddelerinde yer almaktadır. Makalede zamanaşımı müessesesi, Türk Ceza Kanunu'nun sistemine göre incelenmiştir.

 

Prescription in Turkish Criminal Law

  

Key Words:

 

Prescription, legal quality of prescription, lawsuit prescription, punishment prescription, crimes which do not undergo prescription.

  

Summary:

 

Prescription in Criminal Law causes to remove the right of the government to punish, and it has two kinds which are namely lawsuit and punishment prescription. After the crime is realized and completed, in the case of accusation and its not being completed in the time being which is indicated in the written law, it can be said that the lawsuit has undergone prescription. After the punishment is given and is definite, if the sentence decree is not executed in a certain time being, then, prescription is in question. Decrees concerning lawsuit and punishment prescription are present in the articles 102-118. of Turkish Criminal Code. The issue of prescription in the article is scrutinized according to the Turkish Criminal Code system.

 

I.Genel Olarak

Dava ve ceza ilişkisini sona erdiren sebeplerden biri de zamanaşımıdır[1].

Zamanaşımı (mürurızaman), bir işin üzerinden belirli bir süre geçmekle o işin hükümsüz kalmasını ifade eder. Zaman denilen aslı meçhul etken, tabiatta herşeyi etkiler. Hukuk da bu etkinin dışında kalamaz. Başka bir anlatımla zaman hukuku da değiştirir, haklar ihdas eder, hakları düşürür, tadil eder.

Ceza hukukunda zamanaşımı, devletin cezalandırma hakkını ortadan kaldıran bir sebep olup bunun dava ve ceza zamanaşımı diye adlandırılan iki türü vardır[2]. Suç işlenip bittikten sonra kanunda yazılı muayyen süre içinde dava açılıp bitirilememesi durumunda dava zamanaşımından, ceza verilip kesinleştikten sonra mahkumiyet hükmünün yine muayyen bir süre zarfında infaz edilememesi halinde ise ceza zamanaşımından bahsedilir[3].

Türk Ceza Kanunu zamanaşımı müessesesini birinci kitabının “Dava ve Cezanın Sukutu” başlığını taşıyan dokuzuncu babı içerisinde 102 vd. maddelerinde düzenlemektedir. Ayrıca dava ve ceza zamanaşımına ilişkin genel bir hüküm 1982 Anayasasının 38'inci maddesinin 1'inci ve 2'nci fıkralarında yer almaktadır[4].

İfade edelim ki, zamanaşımı gerçekleştiğinde fail bakımından bir hak doğmaz. Ancak devlet kovuşturma ve cezalandırma yetkisini kaybettiğinden fail hakkında takibat yapılamaz, kesinleşmiş olan ceza infaz edilemez. Bununla birlikte işlenen suç dolayısıyla ortaya çıkan özel hukuk ilişkilerine ceza hukukundaki zamanaşımının bir etkisi yoktur. Bu konularda özel hukuk kuralları uygulanmaya devam eder. Hak sahibi malını, zararının tazminini isteyebilir. Yargılama giderleri de ceza davasının zamanaşımı ile düşmesinden zarar görmez[5]. Bu husus TCK’nın 110'uncu maddesinde “Hukuku amme davasının düşmesi emval istirdadı ve uğranılan zararın tazmini için ikame olunan hakkı şahsi davasına halel vermez” şeklinde belirtilmiştir.

Zamanaşımı, niteliği gereği re’sen göz önünde bulundurulur. Bu bakımdan ilgililerin zamanaşımının uygulanmasını talep etmelerinin veya zamanaşımından feragat etmelerinin bir önemi yoktur[6]. Gerçekten, TCK’nın 117. maddesinde “Gerek dava ve gerek ceza müruruzamanı re'sen tatbik olunur ve bundan ne maznun ve ne de mahkum vazgeçemezler” denilerek bu husus vurgulanmıştır.

ll. Zamanaşımının Tarihi Gelişimi

1.Zamanaşımının Batı Hukukundaki Gelişimi

Fiilin işlenmesinin üzerinden süre geçtikçe delillerin elde edilmesi ve suçun isbatı zorlaştığı için Eski Yunan Hukuku’nda bazı suçlar bakımından zamanaşımının kabul edildiği görülmektedir[7].

Zamanaşımı ile ilgili Roma Hukuku’nda ilk uygulama, şahsi davada ortaya çıkmıştır. Preator huzuruna getirilen bu tür davalarda, şahsi davacı bir yıl içinde iddiasını ileri sürebileceği gibi delilleri de aynı süre zarfında ikame etmek zorundaydı[8]. Bazı hukukçular zamanaşımının kaynağını, Romalı hakimlerin ceza davalarının fazla uzamaması için verdikleri usuli emirlerde bulmaktadır[9].

Roma Hukuku’nda zamanaşımı kurumundan bahseden ilk metin M.Ö. 18. yy da hazırlanmış olan “Lex Julia Deeadulteriis”dir. Burada; kızlık bozma, zina, fuhşa teşvik gibi cinsel suçların işlenmesinden itibaren beş yıl geçmekle davanın düşmesi öngörülmüştür[10]. Bu beş yıllık süre daha sonra diğer bazı suçlar için de kabul edilmiştir. Zimmet suçuna ilişkin “Lex Julia Peculatus” kanunu ile beş ve yirmi yıllık zamanaşımı sürelerinin benimsendiği görülmektedir[11].

Bazı suçlar bakımından ise (örneğin, baba öldürme, doğan çocuk yerine başkasını gösterme, dini inkar gibi) zamanaşımı kabul edilmemiştir. Özel suçlar (actiones perfactea) bakımından yapılan düzenleme ile bu suçlarda zamanaşımı süresi otuz yıl olarak öngörülmüştür[12].

Roma Hukuku’nda davanın zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmekle birlikte, hükmedilen bir cezanın zamanaşımına uğraması söz konusu değildir. Diğer bir anlatımla Roma Hukukunda ceza zamanaşımı kabul edilmemiştir[13].

Cermen Hukuku’nda intikam hakkına dayanan bir esas benimsenmiş ve fiilin cereyan ettiği günün ertesi gününe kadar intikamın alınması gerektiği, aksi halde bu hakkın düşmesi esası benimsenmiştir. Daha sonra bir günlük süreye altı haftalık ve bir yıllık süreler eklenmiştir[14].

Kanonik Hukukta zamanaşımından bahseden bir kaynak bulunmamaktadır. Ayrıca fikir suçlarında zamanaşımının kabul edilmediği anlaşılmaktadır[15].

Müşterek hukuk devrinde zamanaşımı müessesesine rastlanmaktadır. Suçun işlenmesinden itibaren başlayan süre, cinsel suçlarda beş yıl, hakaret suçlarında bir yıl olup her usuli muamele zamanaşımını kesmekte idi. Bu dönemde Roma Hukuku’nda zamanaşımına uğramayacağı öngörülen suçlara; vatana ihanet, adam öldürme, çocuk düşürme, tefecilik, kalpazanlık gibi suçlar da ilave edilmiştir.

Müşterek hukuk döneminde de kesinleşen ceza için zamanaşımı kabul edilmemiştir[16].

Roma Hukukunun etkisinden uzak kalan İngiliz hukukunda zamanaşımı öngörülmemiştir[17].

Bir haksızlık kaynağı olduğu gerekçesi ile eleştirilen zamanaşımına, 1782 tarihli Avusturya Ceza Kanununda hiç yer verilmemiş; 1803 tarihli Kanunda ise zamanaşımının uygulanması, suçlunun suçtan istifade etmemesi, suçtan zarar görenin zararını ödemesi, yeni bir suç işlememesi ve bir başka ülkeye kaçmaması gibi şartlara bağlanmıştır[18].

1791 tarihli Fransız Ceza Kanununda, bütün suçlar bakımından yirmi yıllık bir zamanaşımı süresi benimsenmiş, daha sonraları suçların ağırlığına göre beş ve iki yıllık süreler de kabul edilmiştir.

Yine aynı Kanunda ilk defa ceza zamanaşımı müessesesine yer verilmiştir. Bilahare müessese, diğer devletlerin ceza kanunlarına da girmeye başlamış, ancak bir çok devlet ceza zamanaşımının kabulü konusunda tereddüt ettiği için bu kurumu kanunlarına almamıştır[19].

TCK’nun kaynağı olan 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu zamanaşımını ayrıntılı bir şekilde düzenlemiştir. Genel hükümler bölümünde yer alan müessesenin, müebbet ağır hapis cezasını gerektirenlerin dışındaki bütün suçlarda uygulanması kabul edilmiştir.

1930 İtalyan Ceza Kanununda ise mükerrirlerin, suçu itiyat haline getirenlerin ve suç işlemeyi meslek edinenlerin cezalarının zamanaşımına uğramaması esası benimsenmiştir[20].

2. Zamanaşımının Türk Hukukundaki Gelişimi

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra ülkelerinde İslam hukukunu uygulamışlardır. İslam hukukunda hak düşümü süresi öngörülmemekle beraber (tekaddümü zaman ile hak sakıt olmaz), özel hukuk ilişkilerinde (muamelat) zamanaşımı müessesesi kabul edilmektedir[21]. Buna göre zamanaşımı, davanın görülmesine engel bir hal olarak düzenlemiştir. Bu hukuk sisteminde on veya on beş yıllık iki çeşit zamanaşımı süresi bulunmaktadır. Bu müddetler bazı fiiller bakımından otuz, otuzüç veya otuzaltı seneye kadar uzayabilmektedir.

Ceza hukuku (ukubat) bakımından zamanaşımı ile ilgili ayrı bir düzenleme yoktur. Bu hukuk sisteminde “ukubat” bahsinde hüküm olmayan konularda muamelat (özel hukuk) kurallarının uygulanacağı” yolundaki genel prensip uyarınca yukarıda yer verdiğimiz özel hukuk hükümleri ceza hukuku açısından da uygulanabilecektir[22].

Tanzimat döneminde kabul edilen 1256 tarihli Ceza Kanunu[23], 1267 tarihli Kanun-ı Cedit[24], 1274 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nda[25] zamanaşımına dair bir hüküm mevcut değildir.

Buna karşılık aynı dönemde Fransa’dan iktibas edilen 1296 tarihli Usul-u Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu’nda bütün suçlar bakımından, dava ve ceza zamanaşımı kabul edilmiştir[26]. Bu kanunda zamanaşımı süreleri tespit edilirken, Fransız hukukunda benimsenen cinayet, cünha, kabahat ve dava-ceza zamanaşımı ayrımı esas alınmıştır. Düzenlemeye göre; dava zamanaşımı cinayetlerde on yıl, cünhalarda üç yıl, kabahatlerde bir yıldır. Ceza zamanaşımı ise cinayetlerde yirmi yıl, cünhalarda beş yıl, kabahatlerde ise iki yıldır.

lll. Zamanaşımının Leh ve Aleyhindeki Görüşler

Doktrinde zamanaşımı müessesesinin lehinde ve aleyhinde pek çok görüş ileri sürülmesine rağmen kurumun kabulü ya da reddi konusunda tam bir mutabakata varılamamıştır. Aşağıda zamanaşımının leh ve aleyhindeki görüşlerin başlıcaları zikredilecektir.

1.           Zamanaşımı Müessesesinin Lehinde Olan Görüşler

 

Zamanaşımının kabulünü savunan yazarlar bunu bir çok sebebe bağlar. Bu sebeplerin en önemlileri, “manevi ceza, uslanma, cezanın önleme özelliği, takibatın terki, psikolojik değişme, unutma-sosyal fayda, delillerin bozulması” olarak ifade edilebilir.

A. Manevi Ceza

Bu görüşü savunan yazarlara göre suçu işledikten veya bir ceza ile mahkum olduktan sonra uzun süre kaçan ve yakalanamayan fail, bu müddet zarfında vicdan azabı çekmiş, her an yakalanma veya cezai müeyyide ile karşılaşma endişesi ile tedirginlik, ızdırap ve korku içinde yaşamıştır. Fail için bu manevi ceza yeterlidir. Zamanaşımı müddeti dolmuşsa artık hakkında dava açılmasına veya ceza verilmesine gerek yoktur. Eğer fail zamanaşımı süresi dolmasına rağmen cezalandırılırsa, bu durumda kişiye aynı suçtan dolayı ikinci kez ceza verilmiş olur. Bu ise ceza adaletine uygun düşmez[27].

Bu görüş bir çok yönden eleştirilmiştir. Failin kaçtığı ve yakalanamadığı süre içinde manevi bir ızdırap ve vicdan azabı çektiği daima doğru değildir. Her insanın ayrı bir psikolojik yapısı bulunduğundan her suçlunun firarda bulunduğu süre içinde manevi ceza çektiği söylenemez. Bilakis hırsızlık, dolandırıcılık, zimmet, rüşvet gibi cürümleri işleyip büyük miktarlarda paraya sahip olan suçluların refah içinde hayat sürdükleri bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan yakalanma korkusu şeklindeki manevi ceza, hiç bir zaman gerçek bir ceza yerine geçemez[28].

B. Uslanma

Zamanaşımı süreleri oldukça uzundur. Aradan geçen bu uzun müddet zarfında fail vicdan azabı ve nedamet duygularının tesiri altında nefsini ıslah imkanı bulabilecektir. Zamanaşımı süresi doluncaya kadar suç işlenmemesi onun nefsini ıslah ettiğini gösterir. Islah olmuş, uslanmış bir kişi artık cezalandırılmamalıdır[29].

Bu görüş mutlak bir faraziyeye dayanması, bu varsayımın aksinin de her zaman ve her yerde yaşanabileceği, cezanın tek amacının uslanma olmadığı şeklindeki düşüncelerle eleştirilmiştir[30].

C. Cezanın Önleme Özelliği

Suçtan uzun zaman sonra uygulanan müeyyide, cezanın genel önleme özelliğini kaybetmesine neden olur. Aynı şekilde özel önleme de, çevre ve tesadüf şartları değişmiş olacağından etkinliğini kaybeder[31].

D. Takibatın Terki

Kamu davasının açılmaması veya mahkumiyet hükmünün infaz edilmemesi kamu adına bu işlemleri yapan savcının takibat ve cezayı uygulamaktan vazgeçtiği yönünde bir karineye vücut verir. Başka bir anlatımla dava açmak ve cezayı infaz etmek hakkı dava zamanaşımı süresinin dolması ile sukut etmiş, fail de ceza görmemek hakkını kazanmıştır[32].

Bu düşünce takibatın yapılmasının bir hak değil görev olduğu, görevin yerine getirilmemesiyle sona ermeyeceği ve ceza hukukunda kazandırıcı zamanaşımı olamayacağı belirtilerek eleştirilmiştir[33].

E. Psikolojik Değişme

İnsanın psikolojik şahsiyeti hayatının her döneminde aynı değildir. Bu şahsiyet zaman içerisinde değişikliklere uğrar. Şahsiyetin normal değişmeleri herkeste ve her yaşta aynı hızda değildir. Bu sebeple fiil ile fail arasındaki psikolojik bağ ancak muayyen bir zaman içerisinde aynı kalmaktadır. Aradan uzun zaman geçtikten sonra fiil ile fail arasında böyle bir bağdan bahsetmeye imkan kalmaz. Çünkü fiil sabit kalmış, failin psikolojik kişiliği ise değişikliğe uğramıştır. Failin önceden işlediği ve suç teşkil eden hareketi zamanla ona yabancı olmuştur. Hal böyle iken verilecek ceza faydasızdır ve kendi gayesine aykırıdır[34].

Bu görüş, metafizik bir düşünceye dayanması ve belirli bir süre geçtikten sonra infaz edilmekte olan cezaların infazına son verilmesini gerektirmesi sebebiyle eleştiriye uğramıştır[35].

F. Unutma- Sosyal Fayda

Zaman etkisini toplumda da gösterir. Bir suçun işlendiği anda toplumda meydana gelen infial ve tesir ile aradan uzunca bir süre geçtikten sonra kalan etki aynı değildir. Uzunca bir süre geçtikten sonra suç dolayısı ile toplumda meydana gelen infial kaybolur, suç unutulur[36]. Unutulmuş bir hadiseyi deşmek topluma fayda değil, zarar verir. Eğer zamanaşımı müessesesi kabul edilmezse bir gencin işlediği suçun cezasını orta yaşlı ya da ihtiyar birine çektirmek gerekecektir. Bunun ise sosyal bakımdan bir faydası yoktur[37].

Unutma’yı savunan görüşe karşı, toplumun işlenen suçların ancak pek azını öğrendiği ve haberdar bile olunamayan bir suçun unutulmasından da söz edilemeyeceği görüşü ileri sürülmüştür[38].

G. Delillerin Bozulması

Bu görüşü savunanlara göre, “zaman”ın, insan hafızası ve eşya üzerinde yıpratıcı bir etkisi vardır. Uzun yıllar önce işlenmiş bir suçun tanıkları bugün dinlenecek olsa, hadisenin bir çok özelliklerini hatırlamayacaklar, bu sebeple söylediklerinin delil kıymeti oldukça azalacaktır. Hadisenin maddi delilleri de zamanın bozucu, değiştirici tesirinden uzak kalamaz. Bu söylenenler hem mağdur hem de sanık açısından geçerlidir[39].

Bu görüş, “uzun bir zaman geçmesi ile bütün suçlarda delillerin kaybolduğunu önceden kabul etmek doğru değildir. Çünkü bazen deliller toplanmıştır ancak faile ulaşılamamıştır. Ceza zamanaşımında ise delillerin kaybolması gerekçesi geçerli olmayacaktır” denilerek eleştirilmiştir[40]. Bu görüş ayrıca uygulamada en çok rastlanan kısa süreli zamanaşımını açıklayamamaktadır[41].

2. Zamanaşımı Müessesesinin Aleyhindeki Görüşler

Zamanaşımı müessesesinin kabulüne karşı çıkan görüşleri üç ana başlık altında incelemek mümkündür.

A.          Beccaria’nın Görüşü

Beccaria zamanaşımını kısmen reddeder. Düşünüre göre suçlar, ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Adam öldürme gibi ağır suçlar hunharca işlenir. Katil dışında kalan suçlar ise, ikinci gurubu oluşturur. Düşünüre göre “bu tefrik esasını tabiattan almaktadır her şahsın kendi nefsini siyanet etmek hakkı, tabii bir haktır. Halbuki, şahsın kendisine ait malları muhafaza ve siyanet hakkı ise, cemiyet hayatından doğan içtimai bir haktır. Rahmü şefkat duygularını boğarak insanoğlunu büyük cürümler işlemeye iten amiller pek azdır. Halbuki refah içinde yaşamak ihtiyacı ile kıvranan insanoğlu, hukuki mesnedi ancak içtimai mukavelede bulunup kalbinde yer etmeyen bir hakkın ihlali arzusunu her an duymaktadır”[42]. Ağır suçların hatırası insan hafızasında uzun müddet yaşar. Bu bakımdan kaçmak suretiyle kurtulan fail hiçbir şekilde zamanaşımına layık değildir. Ağır olmayan ve şüpheli kalmış suçlarda bir failin mukadderatı şüphe içinde bırakılamayacağından bu hale zamanaşımı ile son vermek gerekir.

Sonuç olarak Beccaria, ağır suçlarda zamanaşımını kabul etmezken hafif suçlarda zamanaşımının faile uslanma imkanı vereceğini düşünür[43].

B. Bentham’ın Görüşü

 

Müellif, uzun süre yakalanmamış becerikli suçluların, zamanaşımı kurumu sayesinde mükafatlandırıldığını, bu sayede suçtan elde ettiklerini meşrulaştırdıklarını söyler. Bu durum, kötüler için iştah açıcı, iyiler için ızdırap verici, adalet ve ahlak için tahkir edicidir. Düşünür bu sebeplerle zamanaşımı kurumunu mantıksız ve yersiz bulmaktadır. Zamanaşımı, suçluları firara teşvik eder. Suçların cezasız kalmasını önlemesi gereken devlet, zamanaşımı gibi bir kurumla bunu teşvik etmemelidir. Bentham’a göre intikam alıcı darbe, onların başları üzerinde daima askıda kalmalıdır[44].

C. Pozitivist Görüş

Pozitivist okulun savunucuları, zamanaşımını kendi görüşlerine uygun hale getirilmesi durumunda kabul ederler. Bugün mevcut olan zamanaşımı kurumunu eleştirirler.

Pozitivist düşünürlere göre klasik zamanaşımı kurumunda iki esaslı kusur vardır. Birinci kusur, zamanaşımının suçlunun firarını kolaylaştırması, kurnaz ve hilekar suçlular için bir mükafat olmasıdır. Yasalara uyarak kendiliğinden teslim olan kimse cezasını çekmekte, ancak kaçan kişi zamanaşımı sayesinde cezasız kalmaktadır[45]. İkinci kusur ise zamanaşımının, zamanın geçmesi ile cezalandırma hususundaki menfaatin kalktığı, delillerin bozulduğu şeklindeki karineye dayanmasıdır. Bu görüş daima doğru değildir. Suçluyu cezalandırmakta toplumun menfaatinin olmadığı fikri karineye değil gerçeğe dayanmalıdır. Bunun için de suçlunun kişiliğine, mensup olduğu suçlu gurubuna, hareket tarzına, geçmişine, işlenen suçun niteliğine bakılmalı ve failin toplum için tehlikeli olmaktan çıktığı kanaatine varıldığı takdirde zamanaşımı müessesesi kabul edilmelidir[46].

Pozitivist görüşe göre, toplumu koruma zarureti her hadisede hangi tedbiri gerektiriyorsa onun uygulanması gerekir. Fail tamamıyla nefsini ıslah etmişse ceza gereksizdir, zamanaşımı uygulanmalıdır. Suçlu sonraki hareketleri ile ıslahı mümkün olmayan bir kimse olduğunu göstermişse zamanaşımından faydalanamamalıdır. Zamanaşımı müessesesi suçluların tasnifine bağlanmalı ve zamanaşımının her suçlu hakkında aynı ve mutlak tesiri ortadan kaldırılmalıdır. Her olay hakim tarafından değerlendirilmeli ve hakime geniş takdir yetkisi verilmelidir. Akıl hastaları, doğuştan suçlular, itiyadi suçlular ve mükerrirler hakkında zamanaşımı uygulanmamalı, tesadüfi suçlularla ihtirasi suçlular hakkında ise uygulanmalıdır[47].     

Kanaatimizce, zamanaşımı müessesesi hakkında bir neticeye varılırken devletin cezalandırma hakkı ile kişi güvenliği arasındaki makul dengenin korunması gerekir. Yukarıda anlatılan fikirlerden bizim çıkardığımız sonuç, zamanaşımını tamamen reddetmenin doğru olmayacağı yönündedir. Ancak zamanaşımı sürelerini çok kısa tutmak suretiyle kaçıp yakalanmayan kimseler ödüllendirilmemeli, öte yandan bu süreleri insan ömrünü de dikkate alarak çok uzun tayin etmek suretiyle de fertleri devamlı bir kovuşturulma ve cezaya maruz kalma endişesi içerisinde bırakmamalıdır.

 

IV. Zamanaşımının Hukuki Niteliği

Zamanaşımının hukuki niteliği konusunda yazarlar arasında görüş birliği yoktur. Bazı hukukçular zamanaşımını maddi ceza hukukuna ait bir kurum olarak kabul ederken diğer bir kısım hukukçular zamanaşımının ceza muhakemesi hukuku içinde yer alması gerektiğini düşünürler. Bu iki görüşü telif eden diğer bir grup yazar ise zamanaşımının hem ceza hem de ceza muhakemesi hukuku içinde yer aldığı fikrindedir[48].

1. Zamanaşımını Ceza Muhakemesi Hukuku Müessesesi Kabul Eden Görüş

Delillerin bozulması teorisinden hareket eden bu düşünceye göre zamanaşımı, davanın açılmasına ve cezanın yerine getirilmesine engel olmaktadır. Bu haliyle zamanaşımı olumsuz bir muhakeme şartıdır. Bu muhakeme şartı, dava söz konusu olduğunda dava açılmasına engeldir. Ceza zamanaşımı, dava zamanaşımının devamı olduğu için bu olumsuz muhakeme şartı gerçekleşmeden cezanın infazı da mümkün olmayacaktır. Bir muhakeme şartı olması dolayısıyla zamanaşımı, muhakeme hukukuna ait bir kurumdur. Zamanaşımının devletin cezalandırma hakkı ile bir ilgisi bulunmamaktadır[49].

Fransız ve Tanzimat dönemi Osmanlı mevzuatında zamanaşımı, Ceza Kanunlarında değil, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda düzenlenmiştir[50].

Esasen zamanaşımının CMUK’unda kamu davasını düşüren sebepler arasında gösterilmiş olması da (CMUK m.253/5), bu müesseseye Kanunun usuli bir anlam tanımış olduğunun göstergesidir[51].

2. Zamanaşımını Ceza Hukuku Müessesesi Kabul Eden Görüş

Bu görüşü kabul eden yazarlara göre zamanaşımı kurumu belli sürenin geçmesi ile devletin ceza vermek hakkını ortadan kaldırmaktadır. Devletin cezalandırma hakkı düşmüş olduğu için zamanaşımı süresi sonunda artık dava açılmaz, açılmış olan dava zamanaşımı sebebi ile ortadan kaldırılır, hükmedilmiş ceza ise artık infaz edilmez[52].

3. Zamanaşımını Karma Bir Kurum Olarak Kabul Eden Görüş

Bazı müellifler yukarıda arz ettiğimiz iki düşüncenin telifi yolunu tutmuşlardır. Bu düşünürlere göre zamanaşımı hem ceza hem de ceza muhakemesi hukukuna ait bir kurumdur. Zamanaşımı devletin cezalandırma hakkını ortadan kaldırdığı için maddi ceza hukukunun içerisinde yer alır. Ancak zamanaşımı aynı zamanda bir yargılama engelidir. Zamanaşımı söz konusu olduğunda koğuşturmaya başlanamaz, açılmış bir dava varsa davaya devam edilemez[53].

Bu görüşü savunan bazı yazarlar, ceza zamanaşımını maddi ceza hukuku, dava zamanaşımını da ceza muhakemesi hukuku kurumu olarak kabul ederler. Ceza zamanaşımı süresi dolmuşsa cezanın uygulanmasında sosyal fayda kalmamıştır. Bu durum maddi ceza hukuku içerisinde değerlendirilir. Dava zamanaşımı süresinde artık hafızalarda kalanlar azalmış ve diğer deliller bozulmuştur. Bu sebeple dava zamanaşımı ceza muhakemesi hukukunu ilgilendirir[54].

Düşüncemize göre zamanaşımı ceza hukukuna ait bir kurumdur. Ceza zamanaşımının ceza hukukuna ait olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Aradan geçen zaman sebebiyle cezanın amaçlarından her hangi birinin elde edilememesi devletin cezalandırabilme hak ve yetkisini ortadan kaldırır. Dava zamanaşımı konusunda da farklı düşünmemek gerekir. Bu halde de devletin cezalandırabilme hakkı ortadan kalkmaktadır. Zamanaşımı sürelerinin ceza muhakemesi hukukuna ait olduğu iddia edilirse tek bir sürenin uygulanması gerekirdi. Oysa Devletin ceza verebilme hakkının düşmesi için kanunumuz, suçun ağırlığı ve cezanın çeşidini dikkate alarak farklı süreler tespit etmiştir. Bu yasal düzenlemeler de görüşümüzü teyit etmektedir.

Anayasanın 38'inci maddesinin 1'inci ve 2'nci fıkralarındaki hükümler zamanaşımının maddi ceza hukukuna ait bir kurum olduğunu göstermektedir. Öte yandan mevzuatımızda zamanaşımı, CMUK’da değil Türk Ceza Kanununda düzenlenmiştir.

V. Dava Zamanaşımı

1. Kavram, Benzer Müesseselerden Farkı

Suçun işlenip bittiği tarihten itibaren kanun koyucunun belirlediği muayyen süreler geçince artık takibat yapılamıyor, dava açılamıyor ya da açılmış olan bir davaya devam edilemiyorsa “dava zamanaşımı”ndan söz edilir[55]. Kunter, dava zamanaşımını; “suç faili hakkında suçu koğuşturulamaz hale getirmek sonucunu doğurmak üzere belli bir zamanın kanunda yazılı şartlar altında geçmesi” şeklinde tarif etmiştir[56].

Yukarıda yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere dava zamanaşımı terimi ile sadece dava hakkının zamanaşımına uğraması değil somut olayın durumuna göre hazırlık tahkikatının yapılamaması veya devam etmekte olan davanın sonuçlandırılamaması da kast edilmektedir[57].

Dava zamanaşımına benzer nitelik gösteren ve uygulamada sıkça birbirine karıştırılan iki müesseseden de burada bahsetmek yerinde olacaktır: Bunlar “şikayet” ve “dava süresi”dir.

Şikayet, takibi şikayete bağlı bir suçtan zarar gören kişinin süresi içinde (TCK m.108) yazılı olarak yetkili makamlardan fiil hakkında kovuşturma yapılmasını istemesidir[58]. Şikayete tabi suçlara örnek olarak TCK m.423’de düzenlenen "alacağım diye kandırıp kızlık bozma suçu" gösterilebilir. Bu tür suçlar, kanunda yazılı şikayet süresi içinde yetkili mercie müracaat edilip şikayet yapılmadıkça, kovuşturulmaz.

Bazı kanunlar savcılığın bir takım suçlar hakkında ceza davası açma yetkisini belli sürelerle sınırlandırmıştır. Bu süreler, ceza muhakemesi hukukunda “dava süresi” olarak isimlendirilir. Kanunda öngörülen bu süreler geçince savcı kamu davası açamadığından buradaki müddetler nitelik itibarıyla dava şartıdır[59]. 5680 sayılı Basın Kanunu, 35. maddesinde; “Bu kanunda yazılı olan veya basın yoluyla işlenmiş bulunan suçlardan dolayı, günlük mevkuteler hakkında altı ay, diğer basılmış eserler hakkında bir yıl içinde açılmayan davalar dinlenmez” hükmünü getirmek suretiyle günlük yayınlarda altı ay diğer yayınlarda ise bir yıllık “dava süresi” öngörmüştür. Şu halde örneğin basın yoluyla işlenen bir suçun beş yıllık dava zamanaşımı dolmamış olsa bile altı aylık ve bir yıllık dava süreleri içinde dava açılmamışsa, dava açma süresi geçirildiği için artık bu suçun tahkikatına devam edilemez.

Dava zamanaşımı, şikayet ve dava süresi birbiri ile mukayese edildiğinde aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır[60]:

·      Şikayet süresinin geçmesi, şikayet hakkını, dava süresinin sona ermesi, kamu davasının açılmasından ibaret yetkiyi, dava zamanaşımı ise devletin ceza verme hakkını ortadan kaldırır.

·      Şikayet müddeti içinde, şikayet yapılmadığı takdirde suçtan zarar gören kimsenin şikayet hakkı düşer. Bu sebeple şikayet, hak düşürücü bir süredir. Buna bağlı olarak şikayet süresinde, kusuru olmadan şikayet işlemini gerçekleştiremeyen, eski hale iade isteyebilir. Dava zamanaşımı ve dava süresi sözkonusu olan hallerde ise eski hale iade istenemez.

·      Hak düşürücü sürelerde kesilme veya durma söz konusu olmayacağından bunların uzaması mevzubahis olmaz. Aynı husus dava süresi bakımından da geçerlidir. Buna karşılık dava zamanaşımı süresi, belli sebeplerle durduğu ya da kesildiği için uzaması mümkündür.

·      Zamanaşımına ilişkin kurallar, prensip olarak her suç için uygulanır. Buna karşılık “şikayete tabi olma” kanun tarafından sayılmış genellikle hafif suçlar bakımından söz konusudur[61].

Kanun koyucu istisna etmediği müddetçe bütün suçlar bakımından dava zamanaşımı geçerlidir. Kanunkoyucu aşağıda belirteceğimiz bazı suçlar açısından dava zamanaşımını kabul etmemiştir.

2. Dava Zamanaşımına Uğramayan Suçlar

Kanunumuz kural olarak her suç için zamanaşımını kabul etmiştir. Ancak TCK’nın 102. maddesinin son fıkrası; “Bu kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ölüm veya müebbed yahut muvakkat ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurt dışında işlenmesi halinde dava müruruzamanı yoktur”[62] diyerek dava zamanaşımı için vazedilen kurala istisna getirmiştir. Bu hüküm, TCK’nın ilk şeklinde bulunmuyordu. 1938 yılında 3531 sayılı kanunla yapılan değişiklik neticesinde metne eklenmiştir. Ayrıca Askeri Ceza Kanununun 49. maddesi de vatana ihanet suçları açısından dava zamanaşımı olmadığını belirtmektedir[63].

TCK’nın 102. maddesinin son fıkrasında yazılı istisnanın uygulanabilmesi, üç şartın varlığına bağlı bulunmaktadır:

A.     TCK’nın ikinci kitabının birinci babında yazılı bir cürüm olmalıdır.

TCK’nın ikinci kitabının birinci babında Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler düzenlenmekte olup, 125. maddeden başlayarak 173. maddenin sonuna kadar devam etmektedir.

B.     Bu babda sayılan cürümler ölüm veya müebbet yahut muvakkat ağır hapis cezasını gerektiriyor olmalıdır.

Ölüm cezası, 09.08.2002 tarih ve 4771 sayılı kanunla savaş ve çok yakın savaş tehdidi hallerinde işlenmiş suçlar için öngörülen haller hariç olmak üzere mevzuatımızdan çıkarılmıştır.

C.     Devletin şahsiyetine karşı işlenen cürümler, yurt dışında işlenmelidir.

Yurt dışında işlenen suçlarla yurtiçinde işlenen suçlar arasında ayrım gözetilmesinin sebebi söz konusu suçların yurt dışında işlenmesi halinde süresi içinde dava açmakta ve cezalandırmakta güçlük bulunmasıdır[64].

Erem-Danışman-Artuk’a göre ise böyle bir ayrımı izaha imkan yoktur. Türk Devletinin varlığına yöneldiği için zamanaşımına tabi tutulmamış olan bu cürümlerin ülke içinde veya dışında işlenmiş olması arasında bir fark gözetilmesi anlamsızdır[65].

3. Dava Zamanaşımı Süreleri ve Türk Ceza Kanununun Sistemi, Sürelerinin Özel Hukuk İlişkilerine Etkisi (Uzamış Zamanaşımı)

A. Dava Zamanaşımı Süreleri ve Türk Ceza Kanununun Sistemi

Zamanaşımı sürelerinin tespiti konusunda hakime takdir yetkisi verilmesi gerektiğini söyleyenler olmuşsa da bu düşünce kabul görmemiştir. Kanunlar karşısında eşitliği ve hukuk güvenliğini sağlamak için bu sürelerin kanun koyucu tarafından belirlenmesi gerekir. Ayrıca zamanaşımı ile devletin ceza vermek hakkı sona ereceğine göre bunun ne zaman mümkün olacağına da devletin yasama organı karar vermelidir.

Zamanaşımı sürelerinin nasıl tespit edileceği, sürelerin uzunluğunun ne kadar olacağı konusunda ortak esaslara varılamamış, objektif kriterler bulunamamıştır. Bu sebeple bir çok ülke farklı müddetler tespit etmiştir. Mukayeseli hukukta sürelerin tespiti konusunda çeşitli sistemler vardır[66].

TCK, zamanaşımı sürelerini belirlerken suçların cezalarına göre ağırlıkları ile süreler arasında bir oran gözetmiştir. Suçlar ağırlaştıkça zamanaşımı süreleri de uzamaktadır (TCK m.102-112). Ayrıca TCK’da ceza zamanaşımı müddetleri, dava zamanaşımı sürelerinden daha uzundur. Dava zamanaşımının söz konusu olduğu hallerde suçluluk tespit edilmemiştir. Oysa ceza zamanaşımı söz konusu olduğu hallerde ortada kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmaktadır. Bu sebeple ceza zamanaşımı müddetlerinin daha uzun olması makul karşılanmalıdır[67].

Türk Ceza Kanunu 102 vd. maddelerinde dava zamanaşımı sürelerini; TCK m.11’deki cürüm ve kabahat taksimine uygun bir şekilde ayrı ayrı düzenlemiştir.

Buna göre cürümler için öngörülen zamanaşımı süreleri;    

“1.    Ölüm ve müebbed ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene,

2.     Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,

3.     Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahut hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,

4.     Beş seneden ziyade olmamak üzere ağır hapis veya ha