REGÜLASYON NASIL
KURTULUR ?
Kemal BERKARDA (*)
“Gerçek, nadiren
saf haldedir
ve hiçbir zaman basit değildir.”
Oscar WILDE (**)
ABSTRACT
The concept of “Regulation” still remains to be highly
controversial in
GİRİŞ
Son yıllarda Türk İdare Hukuku’nun en çok
tartışılan konusunun “Bağımsız İdari Otoriteler ve Regülasyon” olduğu
kuşkusuzdur. Konu, şimdiye kadar çok sayıda uzman tarafından incelenmiş;
değerli kitap, makale ve bildiriler bilim dünyamıza kazandırılmıştır. İlk
bakışta, artık BİO’lar ve Regülasyon üzerine söylenebilecek “yeni” bir şeyin
kalmadığı izlenimi uyanmaktadır. Oysa, bu makalenin amacı durumun hiç de böyle
olmadığını; özellikle Regülasyon kavramı üzerine şimdiye kadar ileri sürülmüş
bazı görüşlerin reddedilmek gerektiğini bilim dünyamızın takdirlerine sunmaktır.
Makalenin anafikri, Türkiye’deki BİO ve Regülasyon
tartışmasında “kaynak ülkesi” olan Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.) Federal
İdare Hukuku’nun “ihmal” edildiği; konunun Türkiye’de şimdiye kadar, A.B.D’den
esinlenmiş olan Fransız İdare Hukuku’nun bakış açısıyla sunulduğu; sonuçta Türk
İdare Hukuku teorisi içinde BİO’lar ve Regülasyona “yer” bulmak için gereksiz
sıkıntılar çekildiğidir. Kaynağın “aslı”ndan değil de “aracı”dan yararlanmayı
tercih etmiş olmak, Regülasyonun 1982 Anayasası’na aykırı mı olduğu biçimindeki
–kanımca- “temelsiz” tartışmaya kadar bizi sürüklemiştir. Regülasyon ve onun
İdaresi olan BİO’ların Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi
kuruluşlarca Türkiye’ye önerilmesi de siyasi endişeleri körükleyince, tartışmanın
bilimsel boyutunun “nesnelli(ğ)”inde de sıkıntıya düşüldüğü görülmüştür.
Gerçekten de ortada, “kurtarılması gereken” Regülasyon vardır.
Aslında “Regülasyon” Türkiye için yeni bir
“şey” değildir; Türk İdare Hukukunda Cumhuriyet dönemi boyunca varlığını
koruyan “düzenleyici işlem yapma yetkisi” (tür)
ve bu düzenleyici işlemleri hem “kamu hizmeti“ hem “idari kolluk” alanında
yapma yetkisi (konu) anlamına gelmektedir.
BİO tartışmasının Türkiye’ye sunuluş biçimi ise, kavramın bizim açımızdan
“idari kolluk” yönünü öne çıkarmıştır. Türkiye’de, henüz “Regülasyon
fırtınası”nın ortalığı kasıp kavurmadığı dönemlerde de kavramın ne olduğunun
bilindiğini gösteren yayınlar yapılmıştır.[1]
Fakat, 1990’larda tartışmanın tamamen “Autorités
Administratives Indépendantes” teriminin Türkçe çevirisi üzerine kurulması[2] bizi çekişmeli bir “tanımlama” çabasına
sokmuş; Dünya’da çok önemli tarihsel dönüşümler yaşanırken zamanı verimli
kullanmamızı engellemiştir, diye düşünüyorum.
Yukarıda, Regülasyon
bağlamında A.B.D.’yi “kaynak ülkesi”, Fransa’yı ise “aracı” diye nitelemiş
olmamın bir yanlış anlamaya yol açabileceği endişesini de taşımıyor değilim.
Özenle belirtmeliyim ki, Türk İdare Hukuku’nun neredeyse tamamını borçlu
olduğumuz Fransız İdare Hukuku’na saygısızlık etmek aklımın ucundan bile geçmemektedir.
Bununla birlikte, Fransa A.B.D’den çeviri yaptığı (BİO’nun Fransızca aslı, “Independent
Regulatory Agency”nin açık izlerini taşımaktadır) ve biz de “çevirinin
çevirisini” yapmak durumunda kaldığımızda, aşağıda ayrıntılarına girilecek olan
“kuşku” ve “çekince”lerin önünü kesmek güçleşmektedir. Dolayısıyla, bir
kereliğine Fransız İdare Hukuku’nu “ihmal” edip, Türk İdare Hukuku için “sorun”
haline gelmiş bu konuda doğrudan A.B.D.’yi incelemenin yararlı ve zorunlu
olduğu kanısındayım.
Bu makaleyi, Prof. Dr. İl Han ÖZAY Hocamız
için yayımlanan “Armağan”da yer alıyor olmasının yanında benim için değerli
kılan diğer bir etken de, daha önce yine bir armağanda yayımlanmış bağlantılı
bir çalışmamın “devamı” olan değerlendirmelerimi içermesidir.[3]
Regülasyon,
“Modern Amerikan İdare Hukuku” demektir
Bu başlık altında, “Regülasyon” kavramının
“teknik hukuk”taki anlamı, yani “Giriş”te “tür” ve “konu” olarak belirtilen ve
Türkiye için de A.B.D. için de “aynı” olan içeriği gerekçelendirilecektir.
Regülasyonun “düzenleme yetkisi” demek olduğu; önce yasama organı tarafından
yasalarla, sonra da idare tarafından düzenleyici işlemlerle yetkinin
kullanıldığı; regülasyon kavramının aslında “kamu hizmeti” veya “idari kolluk”
diye ayırmaksızın idari konuların tamamını kapsadığı; Türkiye’de BİO’lar
bağlamında yapılan tartışmada ise “idari kolluk” yönünün öne çıktığı gerekçelendirilecektir.
Bu amaca ulaşabilmek için, önce Regülasyonun “öykü”sünü anlatmak, teorik temelin
hangi olaylarla atıldığını görmek gerekmektedir.
Amerikan
Federal İdaresi’nin ilk tasarlandığı hali ile birbuçuk yüzyıl sonra
Roosevelt’in “New Deal” Programı sonucunda dönüştüğü hal arasında neredeyse
hiçbir benzerlik olmadığını söylemek abartılı değildir. A.B.D.’yi kurarken, bağımsızlığını
savaşarak kazanmış olan devletler yeniden kendilerini bir “tirani”nin mağduru
yapacak bir güç odağı yaratmak istememişlerdir. Federal yasama organı olan
“Kongre”nin yetkileri liste biçiminde Anayasa’da sayılmış; bu yetkilerin
yalnızca yasakoyucu tarafından kullanılması, yürütme veya yargının yasama
alanına tecavüz etmemesi için “kuvvetler ayrılığı” ilkesi mükemmelleştirilmeye
çalışılmış; Kongre’nin söylediklerini, söylediği kadar yapacak “silik” bir Federal
İdare bilinçli olarak yaratılmış; Anayasa ile “yürütme erki”ni tek başına
“Başkan”ın (Başkanlığın değil)
kullanması ilkesi benimsenerek “üniter” bir kamu yönetiminin temeli atılmıştır.
Söz konusu “özgün tasarım”ın mantığında, “Bağımsız
Düzenleyici İdareler” (Independent Regulatory
Agencies) türü bir örgüt modelinin değil kendisi, adı bile yoktur.[4]
Amerikan Federal İdaresi’nin Yirminci Yüzyıl’a
kadarki tarihine bakıldığında, esas
olarak “Anayasa-altı”[5] diye
nitelendirilebilecek bir İdare Hukuku anlayışı karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemin
karakteristik özelliği, bazı “kamu hizmetleri”ni gören, “idari kolluk” alanında
da geniş yetkileri olmayan bir Federal İdare ve onun İdare Hukukudur.
Kongre’nin çıkardığı “eyaletlerarası ticaret”i düzenleyen yasalar ise çok
ayrıntılı olmayıp, söz konusu yasalarda Federal İdare’ye bırakılmış geniş bir
“takdir alanı” da göze çarpmamaktadır. Türk hukukçuları için “idari kolluk”
kavramının hemen çağrıştırdığı “sağlık”, “dirlik-esenlik” gibi konular zaten
ilke olarak eyaletlerde kalmış yetkilerdi. İktisadi hayat, toplumun geleneklerine,
“iş yapma” alışkanlıklarına ilişkin örf ve adetlerine bırakılmış; uyuşmazlık
çıktığı takdirde devreye giren mahkemelerin uygulayacağı “Common Law” sayesinde
piyasanın akışı sağlanmaya çalışılmıştı. Amerikan halkının anahatlarıyla
“kırsal” olarak nitelendirilebilecek karakteri dikkate alındığında, Ondokuzuncu
Yüzyıl’ın son çeyreğine kadar “ayrıntılı federal yasal düzenlemeler” talep eden
bir toplumsal ortamdan söz etmenin imkansızlığı görülmektedir. Ne toplumdan bu
yönde bir talep vardı, ne de Kongre’nin bu yönde yasalar çıkarmaya niyeti
vardı.
A.B.D.’nin aktarılan “geleneksel sistemi”nin
zorlanmaya başlaması için, Amerikan kapitalizminin “ulusal pazar”ını
oluşturacak gelişmişlik düzeyine ulaşması gerekmiştir. Ondokuzuncu Yüzyıl’ın
son çeyreğinde kapitalizmin “lig atlaması” ile birlikte, toplum kesimleri
arasındaki ilk ciddi sürtüşme eyaletlerarası tren taşımacılığında patlak
vermiştir. Artık eyaletler arasında büyük miktarda mal taşımacılığı yapılmaya
başlanmış; ulusal pazara bağımlı olarak üretim ve ticaret yapan piyasa
oyuncularının sayısının artması, taşımacılık ücretlerinin kimin tarafından ve
hangi ölçütlere göre belirleneceği sorusunu “ulusal sorun” haline getirmiştir.
Kongre’nin kayıtsız kalamadığı bu olgu, “Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu” (“Interstate
Commerce Commission”)nun kurulması ve “türünün ilk örneği” olan bu İdare eliyle
“tarife kolluğu”na geçilmesini sağlamıştır. Aynı yıllar, artık büyük ölçekli
hale gelmeye başlayan ve tek başına bir sektörü “yönlendime” gücüne kavuşan
“Büyük Sermaye” (“Big Business”)nin de dizginlenmesi gerektiğinin Kongre’de
konuşulur hale geldiği dönemdir. Ulusal ekonomideki “tröstleşme” olgusuna karşı
çıkarılan 1890 tarihli “Sherman Yasası” (“Sherman Act”) ile A.B.D.’nin “kabuk
değiştirmeye başladığı” anlaşılmaktadır.
Ulusal pazarın “Common Law”a ve “piyasanın
görünmez eli”ne bırakılmasının artık mümkün olmadığı Yirminci Yüzyıl’a
girilirken öylesine kavranmıştır ki, A.B.D.’nin tarihinde ilk defa 1912 Başkanlık
seçim kampanyasının gündemini, “ekonomide devletin rolü” tartışması
belirlemiştir. Söz konusu gelişmeler yine de “topyekun Regülasyon”a geçilmesini
sağlayamamış; A.B.D., çağdaş ve düzenli toplumun, hayatın hemen her alanının “regüle edildiği” toplum olduğu düşüncesini
tam anlamıyla uygulamaya, “1929 Büyük Bunalımı” (“The Great Depression)ndan
sonra koyabilmiştir.
Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir
“ayrıntı”, Sherman Yasası ile Kongre’nin yaptığı piyasa düzenlemelerinin
Federal İdare’ye “emanet” edilmediği; Kongre’nin asıl “yetkilendirdiği erk”in
Federal mahkemeler olduğudur. Senatör Sherman’ın kendisi yasa önerisinin
amacını açıklarken, “tekelleşme” gibi yasada tanımı yapılan kavramların
mahkemeler tarafından “Kongre’nin ulaşmak istediği amaçlar” dikkate alınarak
yorumlanacağını söylemiştir.[6] Söz konusu
eğilim, yani Kongre’nin “Regülasyon” yoluna giderken “İdare”yi değil de
“Yargı”yı “muhatap” alması, kuruluş anından itibaren etkili ve yetkili bir Federal
İdare istenmemiş olduğu gerçeğini tekrar kanıtlamaktadır. Bu dönemde bile “yaklaşım”,
Common Law aracı ile yola devam etmek; mahkemelere “yardımcı” omak için,
onların önceden geliştirmiş oldukları “içtiha(d)”a yasama organı eliyle katkı
yapmaktır.
Demek ki A.B.D. önce tamamen “Common Law”un
egemen olduğu “erken dönem”ini yaşamış; Ondokuzuncu Yüzyıl’ın sonlarından
itibaren “Yasama Regülasyonu” dönemine girmiş, ama “İdare”yi yetkilendirmek
yerine Common Law’u, yani “Yargı”yı yetkilendirmiş ve böylece 1929 çöküşüne
gelinmiştir. Artık denenecek tek yolun kaldığını büyük bir berraklıkla
görebilen ilk siyasetçi Franklin Delano
Roosevelt olmuş; 1932’de Başkanlığa seçilmesi ile birlikte, A.B.D.’yi “üçüncü
dönem”e, yani artık Federal İdare’nin kimlik ve kişilik kazanarak yasama organının
çıkardığı yasalar doğrultusunda “ayrıntılı düzenleyici işlemler” yapabildiği
“modern İdari Devlet” (“modern Administrative State”) boyutuna sokmuştur.
Roosevelt’in –benim tercih ettiğim terminoloji
ile- “üçüncü dönem” diye adlandırılabilecek etkinlikleri, hemen karşısında
Amerikan (Federal) Yüce Mahkemesi’ni bulmuştur.[7] Roosevelt’in
Kongre’deki Demokrat çoğunluğa dayanarak çıkarttığı “New Deal Yasaları” ile
ülke tarihinde ilk defa yasama organının
“asgari”yi söylediği; mahkemelerin yalnızca “idari işlem denetimi yapma”
mevziine geri çekildiği; Common Law’un tamamen terkedilmediği, ama “maddi
hukuk”tan çok “yargılama usulü” yönüyle katkısını yaptığı; “azami-ayrıntılı düzenleyici işlem”i Federal
İdare’nin yapar hale geldiği “yeni” bir sisteme geçilmiştir. Yüce Mahkeme’nin
yeni oluşuma tepkisi ise “FEDERAL yasama yetkisinin devredilemeyeceği”
olmuştur. Regülasyon
tartışmasını bir Türk hukukçusunun olabileceği kadar “berrak” görmesini
sağlayacak ilk “ayrıntı” burada yatmaktadır. Federal İdare’nin “Regülasyon”
yetkisini, Yüce Mahkeme önce “FEDERAL yasama yetkisinin devri”, yani
“DELEGATION” olarak algılamıştır. Yüce Mahkeme, daha sonraki içtihadında ise,
Federal İdare’nin -yukarıdaki “asgari-azami” bağlamında- “regülasyon”
yapabileceğini kabul etme noktasına gelmiştir.[8] Bir başka
anlatımla, “üçüncü dönem”in eşiğindeki 1930’lar Amerikası’nda, Federal İdare’nin
Regülasyon yapabilmesi veya yapamaması, “idari düzenleyici işlem” yapıp yapamamak
tartışmasından başka bir şey değildir.
“Kaynak ülkesi”
A.B.D.’ye doğrudan bakmak suretiyle “Regülasyon”un “yetki türü” olarak bizdeki
seksen yıllık “düzenleme yetkisi”nden başka bir şey olmadığını tespit ettikten;
yine bizde öteden beri anlaşıldığı biçimi ile hem yasama organının hem
yürütme-idarenin bu yetkiyi kullandığını kaydettikten sonra; şimdi bu yetki
türünün “konu sorunsalı”na geçilebilir. Amerikan Federal İdare Hukuku –Türkiye
ve Fransa’nın aksine- Kamu Hizmeti-İdari Kolluk “aksı”nda gelişimini
göstermediğinden, “konu sorunsalı” tartışmasının Amerikan meslektaşlarımız için
pek bir önem ve anlam taşımadığını hemen belirtmeliyim. Amerikan hukukçusu, mahkemesi, siyasetçisi ve diğer ilgililer açısından
Regülasyon –bizim teminolojiyle ister kamu hizmeti ister idari kolluk olsun-
toplum hayatının herhangi bir alanının doğrudan örf-adet ve gelenekler ile
yargıçlara mı bırakılacağı; yoksa, önce
yasama organı, sonra idare eliyle “regüle” mi edileceği meselesidir.
Daha basit anlatımla, bir alanın “Özel Hukuk”a bırakılmaya devam mı edileceği,
yoksa “Kamu Hukuku”na da buraya “giriş
vizesi” verilip verilmeyeceğidir. Dolayısıyla, Amerikan hukukçusu için
bizim “sosyal kamu hizmeti” dediğimiz sosyal devlet uygulamalarına yönelik
yasalar ve idari düzenleyici işlemler de
“tür” ve “konu” olarak Regülasyondur; reşit olmayanlara sigara satılmasını yasaklayan
yasalar ve idari düzenleyici işlemler de Regülasyondur; borsada hangi şirketin
hisselerinin muamelesinin hangi koşullarda yapılacağını gösteren yasalar ve
idari düzenleyici işlemler de Regülasyondur. Elbette, Amerikan Federal Hukuku’nda
da Regülasyonu kendi içinde “sınıflandırma” gereksinimi duyulmaktadır. O
takdirde, örneğin bir kamu hizmeti değil de “çevre koruma” gibi –bizim için
“idari kolluk olan- “denetim-gözetim-yaptırım” konulu Regülasyon etkinliği
anlatılacaksa, “Risk Regülasyonu” terimi kullanılmaktadır. Regülasyonla ilgili
bir önceki makalemde ayrıntısına girmeden kullandığım, BİO bağlantılı Regülasyonun “kolluk
çıkışlı ama ondan ibaret olmayan” bir yetki türü olduğu tespiti de,[9] sanıyorum
böylece yerine oturmaktadır: A.B.D.’nin kendisinin, “BİO Regülasyonu”nu nitelemek
için bu tarz bir “anlatım kalıbı”na gereksinimi yoktur; bizim, onların BİO Regülasyonunu
anlayabilmemiz için –ve onlardaki Kamu Hizmeti-İdari Kolluk aksı bizdeki kadar
önemli, belirleyici olmadığı için- böyle bir gereksinimimiz vardır.
Geldiğimiz noktada, artık Amerikan “Bağımsız
Düzenleyici İdareleri” (“Independent Regulatory Agencies”)ne (BDİ) bakarsak,
bunların yetki alanlarının iktisadi konularla sınırlı olmadığını; çevre
korumadan, işyeri güvenliği ve toplum sağlığına kadar pekçok alanda etkinlikte
bulunduklarını görmekteyiz. Yine önemle vurgulanmalıdır ki Regülasyon yalnızca
BDİ’lerin “ayrıcalığı” değildir. Amerikan Federal İdaresi içinde yer alan
herhangi bir “İdare” (“Agency”) de Regülasyon yapabilmektedir. Bu bağlamda,
yine Türk hukukçusu için tartışmayı berraklaştıran bir başka “ayrıntı”ya sıra gelmektedir: Amerikan Federal İdare Hukuku
bakımından tartışmanın “özgün” yönü BDİ’ler değil Regülasyonun kendisidir. Yukarıda
aktarılan “delegation bağlantılı” Regülasyon analizinde de “mündemiç” olduğu
üzere, Yüce Mahkeme’yi
en başta tedirgin eden olgu, Federal İdare’nin “ayrıntılı FEDERAL düzenleme
yapma yetkisi”dir. Daha sonra sırf Regülasyon amaçlı olarak bazı BDİ’lerin
kurulması, bunların Federal İdare içindeki “konum”ları ile Başkan ve Kongre
arasındaki ilişkileri yönünden eleştirilere yol açmıştır. Buradaki incelik
–yine bizim terimlerle söylenirse- BDİ’lerin “tek merkezli-üniter” Federal
İdare Teşkilatı şemasınnda kendilerine bir “yerinden yönetim” penceresi açmış
olmalarıdır. Öte yandan, A.B.D. bugün BDİ’lerinin tamamını lağvetse ama kalan
İdarelerine dokunmasa, Regülasyon olduğu yerde durmaya devam edecektir.
Roosevelt,
“Neo Liberal” miydi ?
Avrupalı
uzmanların, BİO’ların yaygınlık kazanmasını “neo liberalizm”in ürünü olarak gördükleri
anlaşılmaktadır.[10] Aslında,
Regülasyon ve İdaresinin siyasi-ideolojik-felsefi temellerinin neler olduğu
“teknik hukuk” açısından hiçbir önem taşımamaktadır. Siyasi-ideolojik-felsefi
tercihler “pozitif hukuk metinleri”ne aktarıldıktan sonra öne çıkan boyut,
“teknik hukuk boyutu”dur. Ne var ki ülkemizde bir hukuk kurumu veya kavramının
benimsenip benimsenmemesinde, teknik hukuk boyutuna geçildikten sonra bile
“ideoloji” unsuru belirleyici etkenlerden biri olabilmektedir. Belki Fransa ve
A.B.D. için de aynı gözlem yapılabilir, ama “sui misal”i örnek almak zorunda
olmadığımız açıktır. Madem ki Regülasyon “ağzı ile kuş tutsa” bile “ideoloji
testi”ni geçemediği takdirde sınıfta kalacaktır; çaresiz neo liberalizm “sorunsal”ına
girmek lazımdır.
Hemen başta
belirtmek gerekir ki Regülasyon, daha önce irdelendiği üzere salt “iktisadi”
bir alan değildir. O bakımdan, örneğin fabrika bacasına filtre takmayı öngören
yasal düzenlemelerin “neo liberalizm” bağlamında tartışılması anlamsızdır. O
fabrika, “kamu” veya “özel”, kimin mülkiyetinde olursa olsun, yasal düzenleme
buyuruyorsa filtresi takılacaktır. Umuyorum ki neo liberallik tartışmasını
yapanlar, Regülasyonun tamamen insan sağlığı, işyeri güvenliği veya çevre
koruma gibi amaçlara hizmet eden “şube”lerini de içeriye çekip, sonunda sayılan
etkinliklerin bile yürütülemediği bir “kamu düzeni”ne bizi götürmek istemiyorlardır.
1930’ların
Amerikası ile 1990’ların Türkiyesi arasındaki benzerlikler –İdarelerin hareket
tarzı değil ama sonuç yönünden- ne yazık ki çarpıcıdır: Amerika’da 1932’ye, Roosevelt’e kadar, birkaç
sınırlı girişim dışında “kamu düzeni” doğrudan yasama organınca regüle
edilmemiş; “Common Law”un –yani mahkemelerin- sorunları halledeceği
sanılmıştır. Amerikan toplumu Ondokuzuncu Yüzyıl’ın sonlarına ulaşana kadar
sözü edilen yaklaşım başarılı da olmuştur. Fakat, Yirminci Yüzyıl’ın ilk
çeyreğinde sistem “makas” değiştiremediğinden, Common Law yaklaşımı 1929 Büyük
Bunalımı ile çökmüştür. Ülkemizde ise Cumhuriyet’in kurulduğu andan itibaren “kamu
düzeni” ile ilgili her konuda yasama organı düzenlemeler yapmak yoluna gitmiş;
T.C. İdaresi yasalara uygun idari düzenleyici işlemlerini yapmış; Devlet tüzel
kişisinin “uhde”sinde tuttuğu yetkilere karşın gelinen nokta -“kamu”su ve “özel”i
birlikte- “fiilen kuralsız kapitalizm” olmuş; sonunda 2000’lerin “Batık
Bankalar” olgusu ile çöküş zirvesine çıkmıştır.[11]
Dolayısıyla, Amerika veya Türkiye’de “sıkı regülasyon” denenmiş veya mahkemeler
çok etkili çalışmış ama hedeflere ulaşılamamış da “gevşek düzen”e, yani “BİO’lar”a
geçilmiş değildir.
Eğer Avrupa’da
BİO’ların yükselişi gerçekten “neo liberal renkler” taşıyorsa, bu olgu ne
1930’ların Amerikası ne de 1990’ların Türkiyesi için “uyarlanabilir”dir. Kaldı
ki Avrupa’da Regülasyon ve İdaresinin 1990’lardaki seyrinin neo liberalizm ile
açıklanmak gerektiği görüşü her halde “tutarsız” görünmektedir. Daha önceden
hiç düzenlenmemiş bir alan ilk defa düzenlendiğinde veya zaten düzenlenmiş bir
alan “merkez”den alınıp “steril BİO”ya bırakıldığında, sonuç nasıl “gevşeme” olabilmektedir?
Acaba “özelleştirme” uygulamaları mı tartışmada “kayma” ve “yanılsama”lara yol
açmaktadır? Kamu hizmetinden özelleştirme yoluyla özel ticari ve/veya sınai
etkinliğe geçişin Regülasyonunu da birlikte getirmesi, çağımızın “uygarlık”
iddiası taşıyan toplumları için zorunluluk olabilir; ama, bu halde bile Regülasyon
ilk defa yapılmış olmayacaktır. Daha eskinin “kamu hizmeti” konulu düzenlemelerinin
yerini “idari kolluk” konulu düzenlemelerin alması, başlı başına bir “yenilik”
değildir. Kaldı ki yukarıda işaret edilen zaman dilimleri içinde ne Amerika ne
Türkiye’de BİO’ların doğuşunun özelleştirme ile ilgisi vardır. Avrupalı
otoritelerin neo liberallik “tespit”inin tartışılamayacak “hakikat”i
anlattığını kabul etsek bile, böyle bir olgu, en fazla, Regülasyonun neo liberalizme de elverişli olduğunu kanıtlar.
Regülasyon ve
İdaresinin “teknik” analizinde hiçbir sonucu olmadığını düşündüğüm bu tartışmayı
uzatmak istemiyorum. Belki, Regülasyonun “ideoloji ile imtihanı”nı başarmasında cevabı işe yarayabilir
düşüncesiyle aşağıdaki biraz uzun soruyu soruyor ve bu başlık altındaki
açıklamaları bitiriyorum:
Roosevelt
1930’ların Amerikası’nda değil de 1930’ların Fransası’nda yaşasaydı; adı Roisvailte
olsaydı; ülkesinin tarihinde ilk defa ulusal “sosyal güvenlik sistemi”ni,
düzenleme ve örgüt boyutlarıyla eksiksiz kursaydı; ülkesinin tarihinde ilk defa
kapitalizmi “terbiye” etseydi; ülkesinin tarihinde ilk defa “piyasanın görünmez
eli”ni, “kamunun-idarenin görünür eli” ile ikame etseydi; etiketlerin Avrupa’daki tanımlarına göre kendisine
“liberal” mi, “muhafazakar” mı, yoksa “sosyal demokrat” mı denirdi?
BİTİRİRKEN
Bu çalışmada
gerekçelendirmeye çalıştığım görüşleri bir kaç noktada toparlamak istiyorum:
1. Regülasyon,
“düzenleme yapma yetkisi” ve “düzenleyici işlem” demektir. Bu yetki ve tasarruf
türü, zaten bildiğimiz ve alışık olduğumuz biçimde yasama ve yürütme-idare
tarafından öteden beri Türkiye’de kullanılmaktadır.
2. Eğer
“çeviri”yi doğrudan A.B.D.’den yapmış olsaydık, Atatürk’ün 1923’te Türk
İdaresi’ne “veriverdiği” yetki için, Amerikan Federal İdaresi’nin Roosevelt’in
önderliğinde Yüce Mahkeme ile 1930’larda mücadele etmek zorunda kaldığını;
Amerikan sisteminin “ilk tasarım”ında yer verilmemiş bir “idare anlayışı”na
geçmek bakımından asıl “özgünlü(ğ)”ün bizim için değil, Amerikalılar için söz
konusu olduğunu daha erken görecektik.
3. İdari kolluk
için bugün Türk Anayasa sisteminde hangi dayanaklar yeterliyse, “BİO’lu Regülasyon”
için aynısı yeterlidir.
4. Konunun
Türkiye’ye sunuluşunda Regülasyon yerine “BİO’ların” öne çıkarılmış olması,
Regülasyon tartışmasının “örgüt gölgesi” altında süregelmesine yol açmış;
Regülasyon kavramının yerli yerine oturtulmasını zorlaştırmıştır.
5. Özerk Kolluk
Kurumları veya yaygın adıyla “BİO’lar”ın Türk İdare Teşkilatı açısından “özgün”
tarafı, ne “kamu tüzel kişiliği” ne de “özerklik” bağlamındadır. Türk İdare
Hukuku, sözü edilen iki kavramı “BİO’lar” sayesinde öğrenmemiştir. Bizim için
“özgünlük”, “BİO’lar”ın, bazı idari kolluk yetkilerinin kullanımında Devlet
tüzel kişisini “ikame” etmiş olmalarıdır.
Teknik tartışma
bir tarafa bırakılıp “sadede gelinirse”, konunun özü, Türkiye’nin artık yüzleşmekten
kaçınamayacağı şu soruda düğümlenmektedir: Çağdaş kapitalist toplumun “iktisadi
hukuk düzeni”ni nihayet-sonunda kuracak mıyız, kurmayacak mıyız? Bu sorunun
cevabı, ülkemizde pek de “iyi şöhreti olmayan” Regülasyon’un –“BİO’lu” veya
“BİO’suz”- kaderini de doğrudan belirleyecektir.
Gerçek, bu
kadar “basit”miş gibi görünmektedir
*
Arş. Gör. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim
Dalı.
** “The Truth is rarely pure and
never simple.”
[1] Sait Güran, ABD’nde
Ekonomik Hayatın Düzenlenmesi, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Y.6, S.1-3,
Aralık 1985, s. 129 vd.; Richard J. Stilman (çev. Sait Güran), ABD’nde
Anayasanın İkiyüzüncü ve İdari Devlet’in Yüzüncü Yıldönümü, İdare Hukuku ve İlimleri
Dergisi, Y.8, S.1-3, 1987, s.17 vd.
[2] Taner Ayanoğlu, Elektrik
Kamu Hizmetinden Elektrik Piyasasının Düzenlenmesine Doğru, İdare Hukuku ve
İlimleri Dergisi (Prof. Dr. Pertev Bilgen’e Armağan) , S. 1-
[3] Kemal Berkarda,
Amerika’da İdare Hukuku Var mı?, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi (Prof. Dr.
Pertev Bilgen’e Armağan, S. 1-
[4] Yukarıdaki paragrafta yer alan açıklamalar,
Peter L. Strauss, An Introduction to Administrative Justice in the United
States, Durham, 1989; Ernest Gellhorn & William E. Kovacic, Antitrust Law
and Economics, Fourth Edition, St. Paul, Minnesota, 1994 ve Stephen Breyer,
Regulation and Its Reform, 6th printing, Cambridge,1994 adlı eserlerden
derlenmiştir. Aynı konuların Türkçe derlemesi için bkz. Kemal Berkarda, a.g.m.,
s.96-106.
[5] Peter l. Strauss, a.g.e., s.104.
[6] Ernest
Gellhorn & William E. Kovacic, a.g.e., s.21.
[7]
Türkçe’ye “Yüksek Mahkeme”, hatta “Anayasa Mahkemesi” diye yanlış çevrilen
Amerikan (Federal) “Supreme Court”, bizdeki terimlerle söylenirse, hem Anayasa
Mahkemesi, hem Yargıtay, hem Danıştay’dır. Amerikan Federal Yargı örgütü
“üniter” olduğundan, bizdeki “yüksek mahkeme” işlevlerinin tamamı Supreme
Court’un üzerinde toplanmıştır. Bu anlamda “mahkemelerin mahkemesi” olan
Supreme Court’a İngilizce’de “yüksek” (“high”) değil “yüce” (“supreme”) denir.
[8] Yüce
Mahkeme’nin sözü edilen noktaya gelmesi –veya “getirilmesi”- hiç de kolay
olmamış; Roosevelt, Yüce Mahkeme’nin üye sayısını artırıp kendisine yakın
yargıçlarla New Deal Yasalarının Anayasa’ya uygun bulunmasını sağlamak gibi
“tehlikeli” işlere kalkışmıştır. Amerikan tarihine “Court-packing” adıyla geçen
bu dönemin hukuki ve siyasi öyküsü için bkz. William J. Rehnquist, The Supreme
Court-How It Was, How It Is,
[9] Kemal
Berkarda, a.g.m., s.98.
[10] Ali
Ulusoy, Bağımsız İdari Otoriteler, Ankara, 2003, s.8’deki 6. dn. ve
beraberindeki metin.
[11]
Türkiye’yi ele alırken, Atatürk’ün hayatta olduğu dönemdeki uygulamaları
tartışmaya katmayı gerektirecek sebep göremiyorum. Türkiye’nin “Regülasyon
sorunsalı”, çok partili siyasi hayata geçildikten sonra başlamış ve
katmerlenerek 2000’lere gelmiştir.