ESASA ETKİLİ USUL SAKATLIĞI ÜZERİNE VERİLMİŞ
DANIŞTAY’IN ÖRNEK KARARI
Dr. Kahraman BERK*
Olay :
Mülkiyeti Hazineye ait olan mevcut hali ile
boş bir arsa 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri uyarınca ihaleye
çıkarılmıştır. Bu arsanın, çalışmamızı ilgilendiren kısmı ile, gerek Hazine gerekse
ihaleye katılıp teklif verenler ile yeni malik açısından dikkat çekici özelliği
üzerinde eski eser olarak tescilli yapının bulunmasıdır. Mahkeme kararları
incelendiğinde, ihale konusu taşınmazın üzerinde ihale şartnamesinin düzenlendiği
tarihte mevcut bir yapı bulunmamaktadır. Buna karşın, Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kurulu, 09.10.1976 tarih ve 9484 sayılı işlemi ile ihaleye
çıkarılan taşınmaz üzerinde bulunan yapıyı “korunması gerekli sivil mimarlık
örneği” olarak değerlendirmiş ve eski eser olarak tescil etmiştir. Aynı
Kurul, 10.07.1982 tarih ve 13980 sayılı işlem ile, yapının, eski eser olarak
tescilinin “devamına” ve maili inhidam olması nedeniyle
yıkılmasında sakınca olmadığına karar vermiştir. Dava dosyasında bulunan
Beşiktaş Belediyesi yazısından, binanın bakımsızlık sonucu kendiliğinden
yıkıldığı anlaşılmaktadır.
Maliye Bakanlığı ihale tarihinde taşınmazın
tapu kaydında “eski eser şerhi” bulunmaması nedeniyle ihale şartnamesinde bu
özelliğe yer vermemiş ve buna bağlı diğer hukuki prosedürü uygulamamıştır.
İhaleye katılarak teklif verenlerden birisine taşınmaz ihale edilmiş, teklif
vererek ihaleyi alamayan komşu parsel maliki ihalenin iptali için dava
açmıştır. Davanın ilk derece Mahkemesinde devamı esnasında Maliye Bakanlığı,
ihale işlemi hakkında verilen yürütmenin durdurulması kararından hemen sonra,
Kültür Bakanlığı’na başvurarak ihale aşamasından önce alması gereken izni almıştır.
İlk derece Mahkemesi olan İstanbul (6). İdare
Mahkemesi, 28.01.2002, E. 2000/1178, K. 2002/50 sayılı kararı ile, ihale
işlemini, Kültür Bakanlığın görüşünün ihale aşamasından sonra alınmasını
gerekçe göstererek iptal etmiştir. Anılan Karar, Danıştay (10). Dairesinin
18.11.2002 tarih ve E. 2002/4190, K. 2002/4435 sayılı ilamı ile bozulmuştur[1]. Danıştay
(10). Dairesi bozma kararına, Kültür Bakanlığının görüşünün ihale aşamasından
sonra tamamlanabilecek nitelikte usuli eksiklik oluşturduğunu, bu nedenle ihale
işlemindeki eksikliğin sonradan giderilebileceğini gerekçe yapmıştır.
Hukuksal İnceleme :
Yukarıda yapılan hukuksal değerlendirme
sonucunda; ihale konusu taşınmaz üzerinde “korunması
gerekli sivil mimarlık örneği” yapı tescil edilmiş, bu işlem hukuksal
etkilerini bugüne kadar göstermiştir. Maliye Bakanlığı da eski eser niteliğini
dikkate almadan ihale şartnamesi düzenlemiştir.
Hukuksal incelemenin doğru ve
yerinde yapılabilmesi için öncelikle, Kurul işleminin taşınmaz mülkiyeti
açısından doğurduğu sonucun tespit edilmesi gerekir. Kurul tarafından tesis
edilen işlem taşınmaz malikinin mülkiyetten kaynaklanan haklarını sınırlamakta,
bir takım “hak” ve “yükümlülükler” getirmektedir. Taşınmazın
korunması gerekli eser olarak tescilinden önce, Kurul tarafından yapılması
gereken bir takım işlem ve tespitler bulunmaktadır. Kurul, tesis edeceği tescil
işleminin “sebep unsurunu” hukuka uygun olarak oluşturmak zorundadır. Bu bağlamda,
bina mevcut ise, binaya ait gerekli resim, rölöve, proje ve benzeri bilgi ve
belgenin elde edilmiş olması; bunlara dayalı yapılan değerlendirme sonucunda da
taşınmazın aynen korunmasında “kamu
yararı” bulunması zorunludur. Nitekim, “Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür
ve Tabiat Varlıklarının Tespit – Tescili ve SİT Alanı İlanı Sırasındaki
Müktesep Hakların Korunması İle İlgili Yönetmelik” az önce dile getirilen bilgi
ve belgelerin elde edilmiş ve değerlendirilmiş olmasını aramaktadır. Somut uyuşmazlıkta,
eski eser değerlendirme konusunda görevli ve yetkili Kurul ihtilaf konusu
yapının aynen korunmasında kamu yararının bulunduğu kanaatine varmıştır. Yanı sıra,
taraflar iddialarında yapının eski eser olarak tescil işleminin sebep ve
konusunu hakkında bir ihtilaf yaratmamışlardır.
Aynen korunması gerekli taşınmazların maliki,
ilgili yasal düzenlemeler gereği, tescilli yapıyı korumak, yıkılması veya
tahrip olması halinde aynısını inşa etmekle yükümlü kılınmıştır. Başka bir ifadeyle,
aynen korunması gerekli eski eser olarak tescil, mevcut veya yerine yapılacak
yapıya ilişkin hukuksal statüyü belirlemektedir. Danıştay, “1905 yılında yanan
Üryanizade Yalısı”nın yerine, eldeki dokümanlardan yararlanılarak bire bir
aynısının yapılması halinde, yenisinin de korunma gerekli eser olduğu ve Kurul
tarafından tescil edilmesi” gerektiğine karar vermiştir[2]. Anılan
mahkeme kararı ve Kurul işlemi, eski eser kaydının mevcut veya gelecekteki
malikinin haklarını önceden belirlemektedir.
Taşınmazın eski eser olduğunda kuşku bulunmadığına
göre, taşınmaz hakkında eski eser mevzuatının tatbiki gerekmektedir.
Uyuşmazlığa ilişkin sorunu çözmede yardımcı olacak 2813 sayılı Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanunun “devir
yasağı” kenar başlıklı 13. maddesinde, “Hazineye
ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait olup, usulüne göre tescil ve ilân olunan,
her çeşit korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlığı ile bunlara ait
korunma sınırları dahilindeki taşınmazlar, Kültür ve Turizm Bakanlığının
izni olmadan gerçek ve tüzelkişilere satılamaz, hibe edileme(yeceği)” hüküm
altına alınmıştır. Söz konusu taşınmaz Hazinenin mülkiyetinde bulunmakta, ihale
sonucu bir başkasına devir edilmektedir. 2813 sayılı Kanunun 13. maddesinin uygulanabilmesi
için aranan mülkiyet şartı gerçekleşmiştir. Öte yandan, yukarıda belirtildiği
üzere taşınmazın eski eser olarak tescili yapılmış, fakat tapu kaydına “şerh”
düşülmemiştir. Değerlendirilmesi gereken bir diğer nokta, “şerhin” tapu kaydında
bulunmaması eski esere yönelik işlemi ortadan kaldırır mı?
Tapu kaydındaki şerh, iyi niyetli üçüncü kişilerin
“tapu kaydına” güvenerek yapacağı
tasarrufların korunması ve taşınmazın hukuki durumdan ilgili herkesin haberdar
olunması için getirilmiş bir müessesedir. Şerh, idare tarafından tesis edilen
ve sonuçlanmış, kesinleşmiş bulunan dizi işlemler sonucunda tapu kaydına
düşülmektedir. Diğer bir ifadeyle, “şerh”
asıl işlemden “bağımsız” bir sonuçtur. Bununla beraber, taşınmaz hakkında, “aynen
korunması” gerektiğine ilişkin içinde baskın kamu yararının bulunduğu
bir işlem tesis edilmiştir. Tescil işleminin hukuksal varlık kazanması tapuya
şerh edilme şartına bağlı kılınmış da değildir. Sonuç olarak, ihtilaf konusu taşınmaz
hakkında usulüne uygun olarak tescil ve ilan edilmiş bulunan eski eser işlemi
bulunmaktadır. Bu bakımdan, tapu kaydında eski eser şerhinin bulunmaması,
taşınmaz için tesis edilen işlemin hukuksal etkilerini ortadan kaldırmamaktadır.
Sonuç olarak, 2863 sayılı Kanunun 13. maddesinde belirtilen Kültür Bakanlığı
izninin ihtilaf konusu taşınmaz hakkında da istenmesi için aranan şartlar
gerçekleşmiş durumdadır.
Diğer taraftan, tapu kaydında herhangi bir
şerh bulunmamasının iki boyutu bulunmaktadır. Birincisi, ihaleye girecek
olanların, ikincisi ihaleyi, ihale hukuku kurallarına göre hazırlayacak idarenin
hukuksal durumudur. İdare, özel hukuk kişilerinden ayrı olarak taşınmazın satma
iradesini ortaya koyarken bir dizi usuli işlem tesis etmek zorundadır. Bu usuli
işlemler, taşınmazın en uygun şekilde ihaleye çıkarılmasına ve sonuçlandırılmasına
yöneliktir. İdari Yargı yeri, “ihaleyi kazanan” kişinin tapu
kaydına güven ilkesine dayalı olarak tapu kaydında eski eser şerhi bulunmadığı
iddiasından ziyade, bunun önünde, “satış” işleminden bağımsız, idarenin
satış iradesini sakatlayan ve içinde kamu yararını barındıran işlemin hukuka
uygunluğunu incelemelidir.
Tapu kaydında taşınmazın eski eser kaydının
bulunmaması, taşınmazı satın alan kişinin iradesini sakatlamış ise, bu taktirde
alım – satım akdinden doğan tazminat ilişkisi doğacaktır. Şayet, eski eser
niteliği taşınmazı kullanılamaz hale getirmiş ise, ihalenin iptalini
isteyebilecek veya taşınmazı mülkiyetinde tutarak ayıplı maldan dolayı idareyi
dava edecektir. Somut uyuşmazlıkta, yeni malik davaya davalı yanında müdahil
olarak taşınmaz mülkiyetini korumak istemiştir. İhale sürecini hazırlayan
İdarenin, eski eser kaydını bilmemesi halinde bu bilginin ihale aşamasına
katılması, ihaleye katılacakları bilgilendirmesi mümkün olmayacaktır. Bu
takdirde, ihale sürecine ilişkin aşağıda yapılacak değerlendirmeler farklılık
arz edebilecektir.
İdarenin taşınmaza ne yolla malik olduğu, taşınmaz
hakkındaki işlemler hakkında bilgi sahip olup olmadığı önem kazanan bir başka
konu olmaktadır. Taşınmaz, İngiliz Tebaasından ( ….) isimli şahsa ait iken
İstanbul (…). Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı ile Hazine adına 1997 tarihinde
tescil edilmiştir. Bu bakımdan, Hazinenin taşınmaz hakkında bu tarihten sonra
bilgi sahibinin olduğu karine olarak kabul edilmelidir. Maliye Bakanlığı,
03.02.2000 tarih ve 3774 sayılı yazısında ihtilaf konusu taşınmaza ilişkin
olarak kiralama işlemi tesis etmek istemiş; bu bağlamda Kültür Bakanlığının
iznini istemiştir. Bu tarih, inceleme konusunu oluşturan “ihale sürecinin”
öncesine rastlamaktadır. Başka bir deyişle, İdare taşınmazın eski eser vasfını
bilmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamaları, özetlemek gerekir
ise, İdare eski eser vasfını bildiği taşınmazını, bu nitelikten ve gerekli
idarenin izni olmadan ihaleye çıkarmış; Bakanlık sonradan gerekli izni
vermiştir. İncelenmesi gereken nokta, Kültür Bakanlığının izni, ihale işlemini
“ihya
edebilecek” nitelikte midir?
Danıştay (10). Dairesinin, (6). Daire ile
birlikte toplanarak[3] verdiği
kararda, “…idarenin hatalı işlemlerini
düzeltebilecekleri ilkesi karşısında, ihale sırasında, 2863 sayılı Yasa’nın 13.
maddesi uyarınca alınması gereken iznin sonradan sağlanarak eksikliğin
giderildiğinin ve bu suretle satış işleminin hukuken geçerli hale geldiğinin
kabulü” gerekeceği belirtilmiştir. Danıştay, Kültür Bakanlığı iznini ihale
sürecindeki usuli eksiklik olarak değerlendirmiş ve sonradan giderilebilecek “hata” olduğu kanaatine varmıştır. Tarafımızdan
ve yargı yerlerince yapılan değerlendirmenin ortak noktası “idarenin ihale
sürecinde hata” yaptığıdır. Aşağıda, bu “hatanın” giderilebilir
nitelikte olup olmadığının değerlendirilmesi gerekecektir.
1925 tarihli ve 669 sayılı Şûrayı
Devlet Kanununun 19. maddesinde, “idari
mukarrerat ve muamelat hakkında salahiyet ve şekil ve esas ve maksat cihetlerinden biri ile kanuna yahut nizama muhalefetinden
dolayı iptali” mümkündür. Yine, 1938 tarihli 3546 sayılı Devlet Şûrası Kanununun
23. maddesinde “idari fiil ve kararlar hakkında esas, maksat, salahiyet ve şekil cihetlerinden biriyle kanunlara ve
nizamnamelere aykırı olduklarından dolayı iptal”inin talep edilebileceği hüküm
altına alınmıştır. 1964 tarihli ve 521 sayılı Danıştay Kanununun 30. maddesinde
ise, “idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları yönünden biri ile hukuka aykırı
oldukları”nın ileri sürülebileceği ifade edilmiştir[4].
669 ve 3546
sayılı Kanunlarda işlemin iptal sebepleri, şekil, yetki, maksat ve esas olarak 4 adet olarak belirlenmiş;
521 sayılı Kanunda şekil, yetki, maksat ortak olarak kalmış iken esas unsuru açılarak sebep ve konu olarak
(5) adet işlem unsuru oluşturulmuştur. Bu nedenle, evvelki kanunlarda
belirtilen esas unsurunun sebep ve konu unsurlarını kapsadığı, her ikisinin
birlikte nazara alınmak suretiyle esas adı ile kanunlarda yer almış olduğunu
kabul etmek gerekecektir[5]. Nitekim, bu
tespit 521 sayılı Kanunun 30. madde gerekçesinde şu ifadeler ile açıklanmaktadır
:
“Yürürlükteki Danıştay Kanununda idari
işlemlerin iptali sebepleri, yetki, şekil, esas ve maksat cihetlerine
münhasırdır. Tasarıda bu sebepler derpiş edilmiştir. Ancak bu sebepler, idari
kazanın tam bir kontrol yapmasına yetmemektedir. İdari işlemlerin bir sebebe
dayanması idare hukukunun icaplarındandır. Bu sebep, işlemin yapıldığı sırada
mevcut olan, objektif vakıalardır ki idareyi, işlemi tesis etmeye sevk
etmiştir...idare hakimin talebi üzerine dayanmış olduğu sebepleri bildirmekle
mükellef olmalıdır. Sebep unsuru bunu
sağlayacaktır. Maksat, unsuru, idari işlemin bir hukuk kaidesine uygunluğunu
objektif olarak kontrol edilmesini değil, sadece subjektif bir inceleme
yapılmasını, yani idarenin gayesinin, kanun vazıı tarafından gözetilen gayeye
uyup uymadığını kontrol etmeyi istihdaf eder. Bu sebeple sebep unsuru maksat
unsurundan farklıdır. Mevzuatımızda kazai kontrol alanında bu bakımdan mevcut
olan boşluk, yürürlükte olan Danıştay Kanununda iptal sebepleri arasında gösterilen
esas unsurunun sebep ve konu olarak iki
hususu ihtiva eylediği gerekçesiyle ve içtihat yoluyla doldurulmaya çalışılmıştır...Bu
itibarla, tasarının 30. maddesi esas unsuru yerine sebep ve konu unsurları
sarahatla konulmak suretiyle düzenlenmiştir”[6].
Kanun Koyucunun işlemin unsurlarını düzenleme
metodu ile, “esas” unsurunun “sebep” ve “konu” unsurunu kapsadığı
anlaşılmaktadır. Sebep unsuru, işlemin tesisinden önce beliren maddi veya
hukuki etkenlerdir. “Konu” unsuru ise, işlemin doğurduğu hukuki sonuçtur. Sebep
ve konu unsurları birbiri ile etkileşim içinde bulunmaktadır. İdare, ortayla
çıkan sebebe göre hukuk aleminde bu sebebe uygun hukuki sonuç yaratmak ile
görevli kılınmıştır. Usul ise, amaca ulaşılmada izlenecek yol, metot, yöntem
olarak tanımlanmaktadır[7]. Bu
tanımlardan çıkan sonuç, “sebebin ortaya
çıkması üzerine yetkili idarenin kanunda belirtilen merasimi gerçekleştirerek uygun
hukuksal sonucu ortaya çıkararak kamu yararını” korumayı amaçlamasıdır.
Bunun dışında, işlemin maksat unsurunun hukuka
uygun olup olmağının belirlenmesinde sebep ve konu unsuru ayrıntılı bir şekilde
incelenmektedir. Bu bağlamda, maksat unsurunun da doğası gereği işlemin esası
ile ilişkili olduğunun kabulü gerekmektedir.
İşlemin usul unsurundaki hukuka aykırılık “esasa etkili olan” veya “olmayan” şeklinde ikiye ayrılarak
değerlendirilmektedir. Her ikisinin de ortak noktası işlemin tesisi aşamasında
usuli bir aykırılığın bulunmasıdır. İşlemdeki tüm usule aykırılıkların işlemin
iptaline neden olması, korunması amaçlanan ilgililerin hukukuna zarar
verebilecektir. Bu nedenle, “sebep, konu ve maksat” unsurlarına etki etmeyen
usule ilişkin hukuka aykırılıklar “tolere”
edilmektedir. Böylelikle, idarenin çalışmasını engelleyecek “aşırı şekilcilik”
de önlenmiş olmaktadır.
Bunun yanı sıra, işlemin
sebebinin tartışılmasını engelleyen veya usuli sakatlık yapılmasa idi farklı
hukuki sonuçların ortaya çıkacağı, idarenin kamu yararını korumada farklı yol
seçeceği usul eksikliklerinin işlemin iptaline neden olmasına gerekmektedir. “Maddi
hukuk esas itibariyle usule bağlıdır. Somut vakıalara uygulanarak güncelleştirilmesi
için usulün ve usulde yer alan çeşitli somut safhaların geçilmiş olması
gereklidir. Bu bağlamda, maddi hukuk ile usul birbiri ile karşılıklı ilişki
içinde, karşılıklı tamamlayıcı rol oynamaktadır”[8]. Esasa etkili usul sakatlığında, işlemin
esası ile usul arasındaki olması gereken etkileşim gerçekleşmemekte;
tartışılması gereken bir takım “önemli” veriler gözardı edilmektedir[9].
Somut uyuşmazlığa dönersek, eski eser
olarak tescil edilmiş bir yapının “ihaleye çıkarılmış taşınmazı” nasıl
etkileyeceğinin; Kültür Bakanlığı izninin ihale sürecindeki yerinin önemi hukuka
uygun değerlendirmenin yapılmasını sağlayacaktır. Bu nedenle, Kuruldan izin
alınması zorunluluğunu ikiye bölerek incelemek yerinde olacaktır.
Öncelikle, Kültür Bakanlığının, eski eser olarak
tescil edilmiş taşınmazların özel hukuk kişisine satılmasında izin şeklinde
iradesinin aranmasının nedeninin ortaya konulması gerekir. 2863 sayılı Kanunun
13. maddesi, eski eser olarak tescil edilmiş taşınmazların “kamu
mülkiyetinde” korunmasında kamu yararı olan durumların değerlendirilmesini
düzenlemiştir. Bu noktada, taşınmazın korunmasında gerekli olacak “maddi kaynak”,
“eserin niteliği”, “nadirliği”, “kamuya açılması”, korunmada gerekli olacak
teknik yardım değerlendirilmesi gereken hususların başında gelmektedir. Kültür
Bakanlığı’nın izni olmadan Maliye Bakanlığı’nın ihale sürecini başlatması mümkün
değildir. Fakat, Kültür Bakanlığının, muhtemelen, az önce belirtilen
değerlendirilmeleri yaparak taşınmazın satılmasında sakınca görmemesi, işlemin
başında bulunan eksikliği gidermiştir. Nitekim, bu iznin ihale süreci, ihaleye
katılanlar ve taşınmazın niteliğinde doğrudan etki yaratmış değildir. Sadece,
taşınmazı kamu mülkiyetinden çıkarabilir noktaya getirmiştir.
Danıştay,
benzer bir uyuşmazlıkta, “belediye encümeninin kararın iptali dileğiyle açılmış,
idare mahkemesince; dosyanın incelenmesinden belediyece Arsa Ofisine
başvurulmadan doğrudan doğruya kamulaştırma işleminin tesis edildiği, bu işleme
karşı açılan dava devam ederken anılan genel müdürlüğe başvurularak, talebin
karşılanamayacağı yolunda yazı alındığı, bu
durumda başlangıçta eksiklik olan halin giderilmiş olması karşısında işlemde bu
yönüyle mevzuata aykırılık” bulunmadığına karar vermiştir[10]. Benzer
ihtilafta da, yargı yerinin tutumu, ihale veya kamulaştırmada sürecinde,
birbirini izleyen halkalarda, “takip
eden safhaya” geçilmesi için aranan, esasa etki etmeyecek “danışma niteliğindeki”
irade eksikliklerinin sonradan giderilmesinin mümkün olabileceği olmuştur. Kanımızca,
Maliye Bakanlığı, taşınmazın ihale aşamasında eski eser niteliğini belirterek,
sadece Kültür Bakanlığından izin almasa idi yukarıda yapılan tespit yeterli ve
hukuka uygun olacaktı. Somut uyuşmazlık, ihale edilme, taşınmazın satışı olduğuna
göre, Kültür Bakanlığı izni, tarafların ve idarenin ihale aşamasına yönelik
iradesini sakatlayıcı boyuta varmamıştır. Bu bağlamda, Kültür Bakanlığının taşınmazın
ihaleye çıkarılmasına izin veren iradesinin ihale sürecinin sonlandırılmasından
sonra ortaya konması, işlemdeki usuli eksikliği ihya edici niteliktedir.
Kültür Bakanlığı izninin ikinci boyutu, kanımızca,
daha önem taşımaktadır. Çünkü, Maliye Bakanlığı, Kültür Bakanlığının iznini
aramayarak taşınmazı “eski eser tescil işleminden” yoksun
olarak ihaleye çıkarmış, dava aşamasında verilen davalı İdarece dava dosyasına
sunulan savunmalarda taşınmaz hakkında eski eser kaydının bulunmadığı ileri sürülmüştür.
Bu gerekçe ile, izin işleminin içinde gizlenen ve işleme yansıyan diğer usul
eksikliğinin ihale sürecine etkisi belirlenmelidir.
“Devlete Ait Taşınmaz Mal, Satış, Trampa,
Kiraya Verme, Mülkiyetten Gayri Ayni Hak Tesis, Ecrimisil ve Tahliye
Yönetmeliğinin” (6). maddesinde “ihale konusu işlerin her türlü özelliğini
gösteren şartname ve varsa eklerinin idarece hazırlanacağı” belirtilmiş, Yönetmeliğin
(14). maddesinde de “ihale yapıldıktan
sonra şartname ve eklerinde değişiklik yapılamaz. Değişiklik yapılması zorunlu
olursa, bunu gerektiren zorunluluklar bir tutanakla tespit edilerek önceki
ilanların geçersiz sayılacağı ve işin yeniden aynı şekilde ilan olunacağı” ifade
edilmiştir.
Maliye Bakanlığı, ihale şartnamesini düzenler
iken taşınmazı “boş arsa” olarak tanımlamıştır. İhaleye katılarak taşınmaz için
fiyat teklif edenler taşınmazı salt bu özelliğini gözeterek nitelendirmiş, boş
bir arsanın fiyatını dikkate almışlardır. Halbuki, taşınmazın üzerinde bulunan
eski eser kaydı, taşınmaza ilişkin mülkiyet hakkının kullanımını kısıtladığı
gibi, belki de, normal bir boş arsanın alacağı imar hakkından fazlasına sahip
hale getirmekte; eski eser mevzuatından kaynaklanan hakları kullanabilmesine vesile
olmaktadır. İhale aşamasında, taşınmazın eski eser kaydı olmadan ihaleye
çıkarılması, işlemi usul yönünden sakatlamakta, bunun yanında işlemin konu
unsurunu da hukuka aykırı hale getirmektedir. Çünkü, ihale işleminin konusunu
taşınmaz oluşturmaktadır. Bu taşınmazın, kendisinden ayrılmaz nitelikleri de
işlemin konu unsuru içinde kalmaktadır. Bu bağlamda, ihale konusunun taşınmaz
ve/veya eski eser niteliğindeki taşınmaz olarak belirlenmesi arasında “önemli” fark bulunmaktadır.
Yukarıda
belirtilen Yönetmelik hükümleri uyarınca, ihaleyi düzenleyecek idarenin, ihale
konusuna yönelik “her türlü özelliği” şartnamede belirtmesi zorunludur.
Yönetmelik, şartnamede her türlü özellik diyerek, taşınmaza yönelik ‘önemli’
veya ‘önemsiz’ özellik ayrımı yapmamıştır. Eski eser niteliği taşınmazın en
önemli özelliği olduğuna göre “şartnamede” kesin olarak yer alması
gereken niteliktir. Yine, aynı Yönetmeliğin 14. maddesinde, şartnamenin
değiştirilemeyeceği açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu düzenlemenin amacı,
şartnamenin ihaleye katılacaklar açısından bir bütün olarak değerlendirilmesi,
idarenin daha sonradan önemli veya önemsiz eksikleri tamamlama yoluna giderek
yetkisini kötüye kullanması önlenmek istenmiştir. Açıklanan nedenle, ihale
şartnamesinin usulüne uygun olarak düzenlenmediği, bu eksikliğin ihale işleminin,
özellikle “konu unsurunu” hukuka aykırı hale getirdiği anlaşılmaktadır.
Tüm bunların
yanı sıra, davalı İdarenin savunma olarak ileri sürdüğü ve daha sonra gerçekleştirdiği
işlem arasında çelişki bulunmaktadır. Çünkü, İdare ilk önce taşınmazın eski
eser olmadığını belirtmiş fakat, yargılama aşamasında Kültür Bakanlığından izin
almıştır. Kültür Bakanlığından izin almak için yapılan başvuru aynı zamanda,
taşınmazın eski eser olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle de davalının
aslında, “usul hukuku bakımından”
geçerli olmasa da, ihale işlemindeki hukuka aykırılığı kabul ettiği, Mahkemenin
de sadece bu noktadan işlemi değerlendirmesi gerektiğini düşünmekteyiz. [11]
Sonuç :
Usul, hukuka uygun olarak tesis edilmesi amaçlanan
işlemde izlenmesi gereken yoldur. İzlenmesi gereken yolda, eksiklikler yanlışlıkların
bulunması mümkün olmaktadır. Bu eksiklik veya aksaklıklar olmasa idi yine kesin
olarak aynı işlem sonucu ortaya çıkacak ise, bu takdirde usul unsurundaki
sakatlığın tolere edilerek işlemin geçerli olduğunu kabul etmek gerekecektir. Doçentlik
sınavında, jurinin akademik kıyafet giymemesi, sınavın mevzuatta belirlenenden
uzun sürmesi gibi. Bu örneklerde, asıl olan, sınava giren kişinin bilgisinin
akademik açıdan ölçülmesidir. Kıyafet, sınav süresi, adayın değerlendirilmesini
etkilemeyen, doçentlik sınavının özüne dokunmayan aksaklıklardır. Fakat,
usuldeki hukuka aykırılık olmasa, işlemin sebep, konu unsurunda farklılaşma
olacağı “şüphesi” bulunuyor ise,
işlem usul yönünden hukuka aykırılık taşımaktadır.
Somut
uyuşmazlıkta, Mahkemeler sadece Kültür Bakanlığının iznini dikkate alarak karar
vermişlerdir. Fakat, ihale aşamasında olması gereken eski eser kaydını inceleme
konusu yapmamışlardır. Kanımızca, eski eser olma taşınmazın ihaleye
çıkarılmasında idare ve ihaleye katılanın iradesini şüpheden öte kesin olarak
etkileyecek nitelik olması nedeniyle ihale işleminin bu neden ile iptal
edilmesi gerektiği kanaatini taşımaktayım.
* İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İdare Hukuku Anabilim Dalı.
[1] Yargılamanın bu
aşamadan sonraki safhası bilinmemektedir.
[2] D.6.D.,
15.12.1987, E. 1987/1098, K. 1987/1181.
[3] Her iki
Dairenin birlikte toplanmış, 9 değerli yargıçtan bir tanesi karara muhalif
kalmıştır. Bu hususu özellikle belirtmekte fayda görmekteyiz. Kanımızca,
inceleme konusu olan “usuli eksikliklerin sonradan giderilmesi” başlığı İdare
Hukukunun tartışılmaya en açık konusudur. Karşıt görüşte olanların geçerli hukuki
temeli olan bir çok doneyi kullanabilmeleri mümkün görülmektedir.
[4] Kahraman Berk, İdari Yargılama Süreci İle Bütünleştirilmiş
Olarak Yönetsel Yöntem Yasası, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2004,
s. 228.
[5] Ali Sıtkı
Gökalp, “İptal Davaları”, Yüzyıl Boyunca
Danıştay, Danıştay Matbaası, Ankara, 1986, s. 455.
[6] a.y.
[7] Türk Hukuk Lugatı, Ankara, 1991, s. 348.
[8] Bahtiyar
Akyılmaz, İdari Usul İlkeleri Işığı
Altında İdari İşlemin Yapılış Usulü, Yetkin Kitapevi, Ankara, 2000, s. 73.
[9] İşlemin usul
yönünden hukuka aykırı bulunduğu kimi durumlarda, idarenin yargı kararı
gereğini yerine getirerek eksik usul halkasını tamamlayarak aynı sonuca varması
mümkündür. Bu noktada önemli olan, usulün tamamlanarak maddi verilerin tam
olarak değerlendirilmesinin teminidir.
[10] D.6.D.,
18.04.1989, E. 1988/1646, K. 1989/912, DD. S. 76-77, s. 447.
[11] Sınavın uzun
sürmesi, adayın dikkatinin dağılmasına ve son bölümde uzun sürme nedeniyle
başarısız olmasına neden olmuş ise, esasa etkili şekil sakatlığının varlığı
kabul edilir.