İMAR PLANLAMASINDA MENFAAT KAVRAMI

Cenk ŞAHİN*

ABSTRACT

Compared with other administrative acts and decisions, urbans plans have a privileged and special meaning regarding the “interest” test in administrative lawsuits filed by private parties. In order to meet needs of urban life based on the public interest perspective, urban plans reflect a general and intensive impact . Although there seems to be a generally shared descriptive understanding of the “interest”test, it is still not easy to draw its definitive boundaries. Therefore, it is thought to be a rational preference to anlyze the criteria of the “interest” concept within the framework of judicial decisions.

Toplumun huzur ve mutluluğu amacıyla bir yerleşmenin fiziki, ekonomik, sosyal özelliklerinin kenti çevreleyen tüm şartlarla birlikte bağdaştırılıp yerleşim mekânında “düzenlenmesine” yönelik eylem, işlem ve örgütlenmelerden oluşan süreç olarak tanımlanabilecek olan imar planlaması halkın ekonomik ve sosyal gönencini sağlamak, topluma sağlıklı ve rahat bir hayat tarzı sağlamak için arazinin kullanımına ve gelişimine yön verilmesidir. Bu sürecin odak noktasını oluşturan imar planlarının klasik idari işlemlerden farklı biçim ve nitelikte olması, gerçek sahibi oldukları yerleşim yerine ilişkin düzenlemelerden etkilenen bireyler ile yerleşmelerin düzenlenmesinden sorumlu İdare arasındaki uyuşmazlıkların iptal davası yolu ile giderilmesi aşamasında menfaat koşulunu ayrıcalıklı bir inceleme alanına sevk etmiştir.

Yargı yerlerinde dava açabilmek için genel olarak, objektif ehliyetin varlığı yanında bir hakkın ihlal edilmiş olması gerekir. Ancak bu genel kural, idari yargıda iptal davaları için aranmamaktadır. Nitekim, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2 nci maddesinin 1 nci fıkrasının (a) bendinde iptal davaları, “İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptali için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan” davalar olarak tanımlanmıştır. 

İptal davası açmak için yeterli görülen menfaat ihlali kavramı gerek teoride gerekse yargısal içtihatlarda genellikle dava konusu kararlarla bir “ilişki”, o karardan “etki”lenme olarak ele alınmaktadır. Söz konusu “etki”, bir hakkın ihlalini gerektirmeyen, “yarar” veya “çıkar” anlamı taşımayan bir “ilgi” terimiyle karşılanmaktadır. Bu nedenle, ciddi ve makul bir alakadan ibaret.[1] olan  menfaatin “davacının iptalini istediği tasarrufla arasında muayyen bir yakınlığı” ifade ettiği belirtilmektedir[2].

İptal davası, Yürütmenin ve İdarenin hukuka uygun davranmasını gerçekleştirmeye yönelik, kamu yararının ve kamu düzeninin himaye edilmesini amaçlayan  objektif ve soyut nitelikte bir yargısal denetim yoludur[3]. Menfaatin geniş yorumu İdarenin yargısal yolla denetimini de etkin ve etkili bir hale getirmekte, tersi ise denetleme dışı durumları çoğaltmaktadır[4]. Ancak menfaatin geniş yorumlanması gerekliliği iptal davasını “actio popularis” şeklinde, herkesçe açılabilen bir dava haline dönüştürmez.

Ülkemizde uygulanan sisteme göre, iptal davası açabilme olanağı ne herkese, ne de yalnız hakkı ihlal edilenlere tanınmıştır. Kimilerince, “objektif bir nitelik taşıyan iptal davasının amacının idarenin hukuka uygun davranmasını sağlamak” olduğu gerekçesiyle bireylerin tümüne bu davayı açma hakkının verilmesinin arzu edilmesi, ilk etapta sempatiyle karşılanabilecek bir “dilek” olarak algılanabilirse de Yargının fonksiyonu ve yargılama hukuku bakımından kabul edilmesi zor bir husustur.  Menfaat koşulunun hiçbir şekilde aranmaması Yargı’nın uyuşmazlık çözme işlevinden uzaklaşıp Yasama ve Yürütme organlarının görev alanına kaymasına yol açacak, böylelikle “dava”, “ihtilaf”ın çözümüne yönelik orijinal formunu kaybetmiş olacaktır[5].

Yargı yerleri ile bir kısım yazarın bu konuya yaklaşımı sonucu bakımından aynı olsa da farklı gerekçeler bağlamında olmaktadır. Buna göre; iptal davasının ön kabul koşulları arasına böyle bir sınırlama getirmenin ilk nedeni İdarede istikrarı sağlamaktır. Eğer herkesin, her türlü idari işleme karşı iptal davası açabileceği kabul edilirse, İdarenin tüm işlemleri yararlananların dava tehdidi altında bırakılmış olur ki, böyle bir ortamda idarede ve işlemlerinde istikrar kalmaz[6]. Diğer yandan, “menfaat ihlali koşulu, davada ciddiyeti temin etmek için, ilgisiz kimselerin gereksiz başvurularla idari yargı mercilerini işgal etmelerine engel olmak için konulmuş şekli bir koşuldur[7]”. Danıştay’a göre, bir davada menfaati ihlal edilenle, dava konusu işlemden hiç etkilenmemiş olanın konuya yaklaşımı, sunuşu ve izleyişi gerçekten farklıdır. Bunun yanında, herkese dava açmak olanağının verilmesi idari yargı yerlerini çok ağır bir yükün altına sokacaktır. Menfaat şartının aranması böyle bir sakıncayı da ortadan kaldırır. Bu nedenlerle, dava ehliyetinde bazı sınırlamalara gitmek, dava yolu ve imkanını ortadan kaldırmadan idarenin hukuka saygısını sağlayacak bir “iptal mekanizmasını” işler halde tutmak en makul çözüm yoludur[8].

“Menfaat ihlali” kavramının tanımını vermek suretiyle çerçevesini çizmek her zaman kolay olmamaktadır. Menfaat ihlali dinamik bir kavram olduğundan zaman içindeki gelişim ve değişimlere göre şekillenmektedir.  Bu nedenle menfaatin yargı yerlerince her olaya özgü olarak irdelenmesi gerekmektedir.

Danıştay ve öğreti, genelde menfaat ihlali şartının, kişisel, meşru ve güncel olma niteliklerini birlikte ihtiva ettiği takdirde gerçekleşmiş olacağı teorisini kabul etmektedir.

İptal davasına konu olan işlemin davacıyı, daha doğru bir ifadeyle davacının kişisel menfaatini etkilemesi gerekir. Şüphesiz, bir menfaatin kişisel sayılabilmesi için kararın, doğrudan doğruya davacı tarafından alınmış olması gerekmez[9]. Hangi menfaatlerin kişisel olduğu sorusunun yanıtını bulmak her zaman kolay olmamaktadır. Danıştay, kişisel menfaat kavramını dar ya da geniş tutmakla, aynı zamanda idari işlemlere karşı açılan iptal davasının alanını daraltmakta veya genişletmektedir[10]. Katılım müesseselerinin tatmin edici nitelikte olmadığı, saydamlık konusunda eksiklikleri bulunan hukuk düzenlerinde menfaatin geniş yorumlanması hukuk devleti ilkesinin zedelenmesinin mümkün olduğunca önlenebilmesi bakımından ayrıcalıklı bir öneme sahiptir.

Bir menfaatin meşru sayılabilmesi için hukuken ileri sürülebilir olması, bir başka deyişle hukuksal bir durumdan ortaya çıkması ya da böyle bir duruma dayanması gerekir. Anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik, idari bir karar veya teamül gibi kaynaklardan birine dayanan menfaat meşru kabul edilir[11].

Bir kimsenin iptal davası açabilmesi için halen mevcut bir menfaatinin ihlal edilmiş olması, bir başka deyişle meşru ve kişisel menfaatinin dava açıldığı anda mevcut olması gereklidir. Davanın açıldığı tarihte mevcut olmayan menfaat ihlalinin, davanın karara bağlanmasından önce gerçekleşmesi halinde de menfaat güncel sayılır.

Menfaat koşulunun tespitinde zamanlama son derece önemli ve hassas bir konudur. Her ne kadar menfaat ihlali, davanın esasına etkili olmayan, dışında kalan ve sadece davanın kabulü ve dinlenmesi için aranılan bir usul şartı[12] olsa da-ileride imar planları konusunda vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi- her zaman ilk inceleme esnasında ortaya çıkan veya kolaylıkla tespit edilen bir olgu değildir. Davanın açılabilmesi için gerekli olan bir ön koşulun var olup olmadığının tespiti bazı hallerde idari yargıcın davanın esasını ele aldığı aşamada mümkün olabilecektir Bu nedenle, ilk aşamada yokmuş gibi görülebilecek bir menfaat ilişkisinin, pekala, esasa ilişkin bir takım girift meselelerin halli esnasında ortaya çıkabilmesi mümkündür.

1994 yılında çıkarılan 4001 sayılı Yasa ile İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde değişiklik yapılmış, iptal davasının ön koşullarından olan “menfaat ihlali” kavramı yerine, “kişisel hak ihlali” ifadesi kullanılmış, bununla birlikte “çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren” idari işlemlere karşı açılacak iptal davaları, “kişisel hak ihlali” koşulu dışında tutulmuştur.

Hak arama özgürlüğü ve İdarenin yargısal denetimini Hukuk Devleti ilkesine aykırı bir biçimde daraltan bu düzenleme Anayasa Mahkemesinin 21.09.1995 tarihli ve E. 1995/27, K. 1995/47 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Yüksek Mahkeme, vermiş olduğu kararda, getirilen yeni kuralla, “idari işlemlere karşı iptal davası açabilmek için, idare hukukunun genel esaslarına aykırı biçimde idari işlemin davacının ‘kişisel hakkını ihlal etmiş’ olması koşulu getirilerek hak arama özgürlüğü kısıtlanmış ve birçok işleme karşı dava yolu(nun) kapatılmış...” olduğu ve bunun da Anayasanın 2 ve 36 ncı maddelerine aykırılık teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Bunun yanında, Anayasa Mahkemesi’ne göre; idari işlemlere karşı dava açılabilmesi için sözü edilen koşulun getirilmesiyle “...soyut, genel ve gayri şahsi olan ‘düzenleyici tasarruflar’a karşı yargı yolu daraltılmıştır. Böylece idarenin düzenleyici işlemlerine karşı uygulanmalarını beklemeden dava açılması güçleştirilmekle, Anayasa’nın 125. maddesinin birinci fıkrasına aykırılık oluşturmaktadır[13]Anayasa Mahkemesi, verdiği iptal kararı sebebiyle yasal bir boşluğun ortaya çıkmasını önlemek amacıyla iptal kararının yürürlüğe girişini, yayınlanmasından itibaren üç ay ertelediği halde, Kanun Koyucu, kendisine tanınan bu süre içinde herhangi bir düzenleme yapmayarak ilgili Yasada bir boşluk doğmasına sebebiyet vermiştir. Sözü edilen boşluk uzun bir süre Danıştay’ın içtihat yoluyla getirdiği yorumlarıyla doldurulmuş ve nihayet 8.6.2000 ve 4577 sayılı Kanunla iptal edilen değişiklikten önceki kurallara geri dönülmüştür.  Hemen belirtelim ki, sözünü ettiğimiz boşluk veya eksiklik daha önceki gibi bir normatif düzenlemenin var olmaması anlamındadır. Menfaat ihlali koşulu, esasen iptal davasının içinde mündemiç olduğundan, tetkiki için mutlaka açık bir yasal düzenlemeye ihtiyaç göstermez. Bu nedenle, Kanun Koyucunun  kural ihdas etme konusundaki “ataleti” bu vakıada aslında önemli bir sakınca yaratmamıştır. 

Nitekim, Danıştay yukarıda değindiğimiz süreçlerin tümünde, genelde en başta geliştirdiği ve doktrince de benimsenen “ciddi ve makul ilgi” ölçütünü uygulamaktan vazgeçmemiştir. Yüksek Mahkeme, değişikliğin yürürlükte olduğu dönemde “kişisel hak ihlali” koşulunu kural olarak “menfaat ihlali” şartından herhangi bir farkı olmayan bir düzenleme biçiminde kabul ederek yeni getirilen kurala karşı dava açma olanağını genişleten bir eğilim ortaya koyduğu gibi düzenleme bulunmayan ara dönemde de dengeli tutumunu sürdürmüştür.

Bireylerin sağlık, huzur, mutluluk ve iyi yaşam koşulları içinde hayatlarını sürdürmelerini sağlamak için ülke bölge ve belde verilerine dayanarak ulaşım, oturma, çalışma, dinlenme gibi işlevler arasında denge kurup en uygun düzenlemeyi yapmak amacıyla hazırlanan, yerleşme, yapılaşma ve koruma gibi faaliyetlere yönelik, uyulması zorunlu hukuksal belgelerden ibaret olan imar planlarında menfaat koşulu diğer birçok işleme göre daha büyük bir anlam ifade etmektedir. Kentsel yaşamın toplumsal niteliğinin gereği olarak kamu yararı amacıyla gerçekleştirilen imar planlarının bireyler üzerindeki “genel” ve çoğu zaman “yakın” etkisi bu savın temel dayanak noktasını oluşturur.

İmar planlarının genelliğine karşılık, bu genelliği bütünüyle kapsayacak menfaat ilgisini bulmak, menfaat şartı geniş anlaşılmazsa pek güçtür[14]”. Kamu yararı kavramının imar planları için taşıdığı önem söz konusu yararın korunmasında aracı olacak kişiler kavramının da geniş bir yelpazede ele alınmasını gerektirmektedir. Nitekim, Danıştay’ın eski tarihlerdeki içtihatlarının aksine[15], menfaat ihlaline ilişkin konularda istikrarlı biçimde dava açma olanağını genişletici yönde karar vermeye başlamasının, 1980’li yılların ortalarından itibaren imar ve çevre konularına ilişkin iptal davalarının sayısının artmasına denk düşmesi, bu tür konulardaki menfaat ilişkisinin ayrıcalıklı konumunu gözler önüne sermiştir. Dava açma hakkının kısıtlanması amacını taşıyan 4001 sayılı Yasa ile getirilen değişiklikte bile sözünü ettiğimiz alanların kamu yararı amacıyla ayrık tutulması da yalnız yargı organının değil Kanun Koyucunun da artık bu konulara kayıtsız kalamamasının göstergesidir.

Aslında, bu kayıtsız kalmama, çok daha önce, imarla birlikte menfaat konusunun ayrıcalıklı “şube”lerinden birini oluşturan çevrenin korunması konusunda 1983 tarihli Çevre Kanunu’nun 30 uncu maddesinde getirilen kural[16] ile kendini göstermiş idi. Söz konusu kural, İYUK’un 10 uncu maddesinin 2 nci fıkrası ile birlikte düşünüldüğünde, çevre konularında menfaatin olabildiğince geniş yorumlanmasına yönelik bir mekanizma ile karşılaşılmaktadır.

Danıştay’ın “dört köyün muhtarlıkları ve bir köy sakinin” menfaatlerinin ihlalini kabul ettiği “Gökova[17] ve “vatandaşlık” sıfatını menfaat ilişkisinde yeterli bularak kritik bir değerlendirme yaptığı “Aliağa[18] kararları söz konusu yasal düzenlemenin ilk izlerini taşıyan yargısal hükümler olarak gösterilmektedir.

Çevre Kanununun belirtilen düzenlemesi vasıtasıyla “(K)anunkoyucu, "menfaat"i ve "dava ehliyeti"ni kendisi kurmuş olmaktadır. Bir başka anlatımla, genel "menfaat ve dava ehliyeti sistemi" içinde, mahkemelere yorum payı bırakılmadan "burada sayılan kişilerin menfaati ve gerekirse bu menfaatin mahkemelerde takipçisi olmalarını sağlayacak dava ehliyetleri vardır" denmektedir…Söz konusu maddenin, "herkes"i kasteden düzenlemesi, üstelik "haberdar" olmayı yeterli gören anlatımı, bir de 2. maddedeki epey geniş "çevre kirliliği" tanımı birlikte düşünüldüğünde…” belirtilen “durum”larda yargı yoluna başvurmayı arzulayan vatandaşlara "kritik eşik"in aşılması yönünde gereken aracın sağlanmış olduğu sonucu çıkmaktadır[19]. Bununla birlikte, kanaatimizce, İYUK’un 2nci maddesinde öngörülen menfaat koşulu ile Çevre Kanununun 30. maddesi arasında genellik-özellik ilişkisi bulunmamakta, bu bakımdan Çevre Kanununun 30.maddesi hükmü İYUK’un 2nci maddesindeki menfaat kuralına istisna teşkil etmemektedir. Yukarıda yer verdiğimiz 30. madde ile ihdas edilen menfaat ancak çevrenin kirlenmesi veya bozulması anında oluşabildiği halde İYUK ile doğrudan  bağlantılandırılan menfaat açısından böyle bir kirlenme veya bozulmanın gerçekleşme ihtimali dahi yeterli kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, Çevre Kanunundaki düzenlemeye göre dava açabilmek için çevreye verilen “belirli, mevcut bir zarar” olması gerekirken, İYUK’taki hükme göre açılacak bir  iptal davasında  menfaatin oluşumu için “muhtemel bir zarar” yeterlidir[20]. Buna karşılık sözü edilen şart oluştuğunda Çevre Kanunu hükmü “herkes” için bu imkanı sağlarken, İYUK’un 2. maddesinin kapsama alanı aynı genişlikte değildir.

Kanun Koyucu, çevrenin korunması konusunda, menfaat ilişkisinin çerçevesini normatif bir düzenlemeyle çizme yolunu tercih ederken İmar Kanununa böyle bir hüküm getirmemiştir. Kanımızca, imar hukuku kapsamında böyle bir düzenlemenin yer almaması, aslında, imar planlamasının özelliği nedeniyle, menfaat ilişkisinin tespitine daha işlevsel bir etki yapmaktadır. Gerçekten, kamu yararı kavramının farklı plan kademelerinde değişik açılardan çeşitlenmesi kaçınılmaz olarak değişik plan kademelerinde gerçekleştirilen işlemlerden etkilenmenin de eşdeğerde olmaması sonucunu doğuracaktır. Daha da önemlisi, kamu yararının kümülatifliğinin planın belirli kısımlarına ilişkin değişikliklerde ve uygulama işlemlerinde giderek azalması, ister istemez kişisellik ölçütünün daha dar yorumlanmasını beraberinde getirecektir. Menfaat yönünden kendi içinde de kategorilere ayrılan imar planlamasına ilişkin ilgili Kanununda özel bir düzenlemenin olmaması, Yargı organının önüne gelen her olayı kendi içinde, ayrı ayrı değerlendirerek daha isabetli analizler yapabilmesine olanak vermektedir. Hiç şüphesiz tek bir binanın manzarasının kapanmasına yol açan yapı izni işlemindeki etkilenme ile bütün şehrin yeşil alan miktarının azalması sonucunu doğuran bir  plandan etkilenme farklıdır.

Genel düzenleyici işlem olarak kabul edilen imar planı[21] ve onun uygulama işlemlerinin iptal davasına konu oluşturmasına olanak sağlayan menfaatin sınırını kesin çizgilerle belirleyebilmek olanaksızdır. Bu nedenle konuyu, Danıştay’ın bu alanda saptadığı bazı ölçütlerin izinden giderek değerlendirmekten başka çare kalmamaktadır. Belde sakinliği, hemşerilik, profesyonel uğraş alanı, malik veya kiracı olma, tüzelkişiliklerde uğraş alanı gibi farklılık arz eden bu ölçütler iptali istenilen işlemin niteliğine göre değişmektedir.

Danıştay’ın imar planları bakımından menfaat ilişkisinin tespitinde kullandığı en önemli ölçütlerden biri “belde sakini olma”dır. Yüksek mahkeme, 15-20 yıl öncesine kadar, belde sakinlerinin imar planlarının iptaline ilişkin açtıkları davalarda yalnızca hemşeri sıfatını haiz olmalarını subjektif ehliyet koşulu için yeterli saymamış ve “doğrudan doğruya şahsi menfaat ilişkisinin bulunması” gibi dar kapsamlı bir etkilenmeyi şart koşmuştur[22]. Esasen, yargı organının bu şekilde daraltıcı bir menfaat anlayışını tercih etmesi, İdare Hukukundaki ilişkilerin yalnızca ikili olmadığı olgusunun göz ardı edilmesinden kaynaklandığı söylenebilir[23]. Buna karşılık, Danıştay 1980’li yılların ortalarından itibaren, çevre ve imar konularına verilen önemin artmasına paralel olarak içtihadını değiştirme yoluna gitmiş, belediye sınırları içinde yaşamayı menfaat ihlalinin saptanmasında ölçüt olarak kullanmaya başlayarak imar uygulamalarında ilgili idareler üzerindeki yargısal denetimini yaygınlaştırma yoluna gitmeyi tercih etmiştir.

Yüksek Mahkeme, sözü edilen kriteri kullanarak genişletici yorum yapmayı tercih ettiği ilk kararlarından birini Fethiye Belediye Meclisinin imar planında değişiklik yapan işlemini incelediği davada vermiştir. İdare Mahkemesi’nin “plan değişikliğine konu taşınmaz ile davacının mülkiyet yönünden herhangi bir ilişkisinin olmadığı, davacının iptalini istediği kararla doğrudan bir menfaat ilişkisinin bulunmadığı” gerekçesi ile ehliyet yönünden davanın reddi yönünde verdiği kararını Danıştay’ın 6 ncı Dairesi aşağıda yer verdiğimiz ve doktrinde de olumlu karşılanan[24] gerekçelerle bozmuştur.

“Bu durumda, beldenin ve beldede yaşayanların hayatını yakından ilgilendiren fiziksel çevreyi sağlıklı kılmak amacı ile yapılması öngörülmüş aktif yeşil alanın (çocuk bahçesi) tamamen kaldırılması sonucunu doğuran, imar planı değişikliği işlemini en azından beldede yaşayan bir kişi olarak davacının menfaatini ihlal ettiği gözetilmeksizin, mülkiyet ilişkisinden söz edilerek davanın ehliyet yönünden reddinde usul ve yasaya uyarlık görülmemiştir... Mutlaka mülkiyet ilişkisi düşünülürse, kamuya ayrılmış hiçbir taşınmazın, başka bir kamu tesisine tahsis edilmesi konusunda, beldede yaşayanlar tarafından dava açma olanağı ortadan kalkacaktır[25]”.

Yüksek Mahkeme’nin yukarıda yer verdiğimiz kararı ile hemen hemen aynı tarihlere rastlayan ve; “Danıştay mensubu” sıfatı ile Danıştay’ın önünde bulunan ve ağaçlarının kesilip yerlerine otopark yapılacağı parka ilişkin imar planı değişikliği ile uygulama işlemleri hakkında açılan davayı kabul ettiği “Zafer Park”; “hemşehrilikten başka bir sıfatı bulunmayan” davacıların açtığı  “Güven Park” ve “o yörede yaşayan vatandaşların” açtığı  “Taşkışla” davaları[26], menfaat ilişkilerinin, mülkiyet bağının sınırladığı çerçevenin dışına çıkarak geniş bir açıyla değerlendirildiği davalardır. Plan kararlarının doğrudan mülkiyete ilişkin sonuç ve maddi çıkarlar yaratmasının yanında çok daha geniş anlamda ekonomik, sosyal ve kültürel etkiler de oluşturduğu düşünüldüğünde[27], menfaatin kişiselliği bağlamında dar anlamda mülkiyet ilişkisi veya ekonomik çıkar şeklinde yorumlanması yerine kamu yararının esas alınması imar planlarının yargısal denetimini etkin ve etkili hale getirmektedir. Danıştay bu esas doğrultusunda, menfaat ihlalinin geniş yorumlanmasına dayalı istikrarlı tutumunu bugüne değin sürdürmüştür.

“İmar uygulamaları gibi kamu yararını çok yakından ilgilendiren konularda bireylerin dava açma hakkının geniş yorumlanması gerekmektedir.

Özellikle imar planlarının yargısal denetimini sırasında belde sakini olmak dahi dava açma ehliyetinin varlığı için yeterlidir[28]”.

Menfaatin belde sakini olma ölçütüyle geniş yorumlanmasını, imar planının “kamu yararını çok yakından ilgilendirmesi” esasına dayandıran Danıştay, başka bir kararında imar planı değişikliği ile yapılan düzenlemenin “kamu yararlı alan”a ilişkin olmasına işaret ederek aynı ilintiye yollama yapmaktadır.

“Dosyanın incelenmesinden, dava konusu imar planı değişikliğiyle sahil şeridindeki arazi kullanım şeklinin değiştirilerek belediye turistik tesisleri ve benzin istasyonu yapılacak şekilde düzenleme getirildiği, dava devam ederken yapılan bir değişiklikle de kamu yararlı kumsal alanının toplu taşıma ve terminal alanına, belediye turistik tesisleri alanının da turizm konut yerleşme alanına ayrıldığı anlaşılmıştır. Bu durumda, beldeyi ve beldede yaşayanları yakından ilgilendiren sahil şeridinde kamu yararlı kumsal alanda yapılan düzenlemenin beldede yaşayan bir kişi olarak davacının menfaatini ihlal ettiği açık olup, İdare Mahkemesince davacının hemşehri sıfatıyla plan iptali davası açmasının mümkün olmadığı yolundaki kararda isabet bulunmamaktadır[29]”.

Daha önce verdiğimiz karar örneklerinden de anlaşılacağı üzere, kamu yararını çok yakından ilgilendiren veya Danıştay’ın tabiriyle “kamu yararlı alan”a verilebilecek en somut örnek “yeşil alan”dır. Yüksek mahkeme yeşil alanın azalması sonucunu doğuran plan uygulamalarında belde sakini olmayı, hemen her zaman, tereddütsüz bir biçimde menfaatin ihlali için yeterli saymaktadır.

“Dava, davacılara ait taşınmazın güney cephesinde inşaat yapılmasına ilişkin davalı idare işleminin iptali istemiyle açılmış, İdare mahkemesince, yapılmakta olan inşaatın davacıların güneşini ve yeşil alandan istifade etmesini engellemediğinin yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporla sabit olduğundan davacıların menfaatini ihlal eden bir durumun söz konusu olmadığı gerekçesiyle ehliyet yönünden dava reddedilmiş, bu kararlar davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dosyasının incelenmesinden, 3.7.1991 günlü 1991/526 sayılı bilirkişi raporunda; yapılmakta olan inşaatın Selçuklu Belediyesi’nin standart büfe ölçütünü aşarak, bir market görünümüne ulaştığı, inşaatın Konya Büyükşehir Belediyesi imar Yönetmeliğinin 11. maddesi ile 15. maddesinin 4-ab fıkrasına aykırı olarak yapıldığı böyle bir tesisin ancak imar planında değişiklik yapılmak suretiyle gerçekleşebileceği vurgulanmış, böylece mevzuata aykırı bu yapının yapılmasıyla beldenin yeşil alanının azalması sonucunun ortaya çıktığı, bu nedenle de belde sakini olan davacının uyuşmazlık konusu işlem nedeniyle menfaatinin ihlal edildiği gözetilmeksizin mahkemece davanın ehliyet yönünden reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir[30].”

Yukarıda yer verdiğimiz kararlar doğrultusunda, Danıştay’ın imar uygulamaları konusunda menfaat ilişkisine ilişkin yorumlarından bir takım çıkarımlar yapmak mümkündür.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, menfaat ihlalinin yorumlanmasında sınır, kural olarak, belde sakini olmaktır. Danıştay’ın, istisnai olarak, çevre davalarında, menfaatin ihlali için yeterli bulduğu “vatandaşlık” sıfatı imar planlarında, en azından bu güne değin, menfaat ilişkisini geçerli kılan bir kriter olarak ele alınmamıştır. İmar planlarının doğurduğu bir sonuçtan etkilenmenin söz konusu olabilmesi için en azından o beldede yaşıyor olmak gerekecektir. Ancak, bu etkilenmenin de kamu yararı şemsiyesi altında gerçekleşmesi gerekir. Şüphesiz, böyle bir ifade, ilk bakışta, idarenin bütün işlemlerinin kamu yararı amacına yönelik olması zorunluluğu karşısında anlamsız görünebilecektir. Ancak buradaki etkilenmeden maksat “ortak yararın zedelenmesi”nin kişisel menfaate yansımasıdır. Diğer bir ifadeyle toplumun menfaatinin zedelenmesi sonuçta onun bir parçasını oluşturan bireyin de kişisel menfaatinin zedelenmesine yol açacak, bu da onu iptal davası açma yeteneğine kavuşturacaktır. Buna karşılık, imar planlaması alanına ilişkin bütün işlemler sözünü ettiğimiz yansımanın gerçekleşmesi sonucunu doğurmaz. Bu durumda ise artık belde sakini olmak bir menfaat ilişkisinin varlığına delalet etmeyecektir. Başka bir ifadeyle, bazı hallerde “belde sakinliği”, ilgili işlemi yargısal denetime taşıyacak kadar sağlam bir bağ olarak kabul görmemektedir. Hiç şüphe yok ki, hangi işlemlerin menfaat ihlali koşulunun daha dar yorumlanması sonucunu taşıyacağını peşinen ve kesin olarak söyleyebilmek her zaman mümkün değildir. Ancak tartışılmayacak olan husus, yargı organının bu kapsamdaki her meseleyi kendi içinde değerlendirmesi gerektiğidir. Bu nedenle, yine, Danıştay’ın, bu konuda sergilediği tutuma yollama yapmaktan başka çare gözükmemektedir.

Yüksek Mahkeme, açıklamaya çalıştığımız “menfaat bağı”na ilişkin kırılma noktasını, “... İlave imar planı değişikliği, önceden onaylı planda kamunun yararlanmasına açık yol, yeşil alan... v.b. sosyal ve teknik altyapı değişikliği getirmediğinden o kentte yaşayan bir kişi olarak davacının bu plan değişikliğine karşı dava açamayacağı[31]...” kararını verdiği davada örneklemektedir. Aşağıda yer verdiğimiz bir başka kararı ise, Danıştay’ın bu konuda yaptığı ayırıma ilişkin sağlam ipuçları vermektedir:

“...Diğer taraftan, davacı, uyuşmazlık konusu bölgedeki imar planlarına karşı açtığı iptal davalarının esası hakkında karar verildiğini ileri sürerek parselasyon işlemine karşı açılan davanın da esasının incelenmesi gerekeceğini iddia etmekte ise de, imar planları kamu yararını ilgilendiren genel nitelikte düzenleyici işlemler olduğundan semt sakini (komşuluk) sıfatıyla menfaatinin ihlal edildiğinden bahisle dava açma hakkı olan davacının aynı sıfatla subjektif nitelikteki parselasyon işlemi için kişisel menfaatinin ihlal edildiğinden bahisle dava açma hakkı olduğunu kabule olanak bulunmamaktadır[32]...”

Yüksek Mahkemenin, ifadesinden, bir an için, idari bir işlem olan parselasyon planlarının kamu yararına yönelik olarak tesis edilmediği gibi “ilginç” bir intiba ortaya çıksa da, kuşkusuz burada vurgulanmak istenen husus, işlemin etkilediği menfaat sahasının “genel düzenleyici” bir işlem olarak kabul edilen imar planının tesir ettiği kadar geniş bir açılıma sahip olmadığıdır. Bu noktada ilişkinin semt sakinlerinin oluşturduğu “kitle” ile kurulması mümkün olmayıp, etkilenme yalnızca mülkiyet veya kiracılık gibi maddi bir bağlantıya sahip olan bir veya birkaç elemanlı bir menfaat kategorisi için söz konusu olmaktadır. Buna karşılık, her parselasyon işleminin yalnızca subjektif bir nitelik taşıyabileceği, bu nedenle de esasa ilişkin herhangi bir incelemenin gerekli olmadığı öngörüsünün duraksamadan kabulü ise, kolay gözükmemektedir. Esasen böyle bir tereddüt imar uygulamalarının kendine özgü karmaşık yapısından kaynaklanmaktadır. Yukarıda verilen bir çok örnekte menfaat ilişkisi, esasa ilişkin bir takım inceleme ve tespitler sonucu kurulabilmiştir. “Beldenin yeşil alanının azalması sonucunun ortaya çıkması”; “imar planı değişikliğiyle sahil şeridindeki arazi kullanım şeklinin değiştirilerek belediye turistik tesisleri ve benzin istasyonu yapılacak şekilde düzenleme getirilmesi”; “... (imar planı değişikliğinin) fiziksel çevreyi sağlıklı kılmak amacı ile yapılması öngörülmüş aktif yeşil alanın (çocuk bahçesi) tamamen kaldırılması sonucunu doğur(ması)” ilk incelemede tespit edilebilecek bulgular değildir. O halde, sözünü ettiğimiz işlemlerde menfaat ilişkisinin kurulabilmesi için hangi ölçütün gerekli veya yeterli olacağının saptanabilmesi de kimi zaman mümkün olamamaktadır. Başlangıçta, menfaat ihlalinin dar yorumlanması gerektiği izlenimi verecek bir işlemin bünyesinde barındırdığı ve ancak esasa ilişkin bir incelemede ortaya çıkacak hususlar, aslında ciddi ve makul bir kişisel ilişkinin var olduğunu gösterebilecektir.

Danıştay’ın belde sakinliği sıfatını yeterli bulmadığı başka bir kararı, aynı zamanda, menfaat ilişkisinin kimi durumlarda ek şartlara bağlı olarak kurulabileceğini göstermesi açısından önem arzetmektedir:

“Dosyanın incelenmesinden davacının şahıslara ait taşınmazlarda yapılan ve bu taşınmazları mokamp ve turistik tesis alanından yine turistik tesis ve konut alanına dönüştüren imar planının iptali isteğiyle belediye meclisi üyesi ve belde sakini sıfatıyla açtığı anlaşılmaktadır.

Olayda anılan taşınmazlarla ilgili plan değişikliğinin yeşil alan, v.b. kamunun ortak kullanımına ayrılmış alanı bu kullanımdan çıkarıcı bir nitelik taşımadığı anlaşıldığından, davacının belde sakini olarak kişisel bir menfaatinin ihlalinden söz etmek mümkün değildir.

Öte yandan, yukarıda belirtildiği gibi taşınmazlar kamuya tahsisli olmadığından, imar planlarının ve değişikliklerinin onayı ile yasal olarak görevli belediye meclisi üyesi olan davacının, planların mecliste görüşülmesi sırasında toplantılara katılması ve gerekirse karşı oyunu bu toplantılarda belirtmesi gerekirken bu yolla belde halkının hakkını koruma görevini yerine getirmeyen davacının, kararın oluşmasından sonra dava açmakta meşru ve kişisel bir menfaati de bulunmadığı sonucuna varılmıştır[33]”.

Danıştay’ın belde sakinliğine bağlı kişisel bir menfaat ihlali şartının oluşumunu “kamunun ortak kullanım alanının başka bir amaca tahsis edilmesi” sonucunu doğuran işlemlere özgülediği, bu kararının asıl dikkat çeken tarafı  “belediye meclisi üyeliği” sıfatının yeterliliğinde aranan koşullardır. Yüksek Mahkeme’nin, buradaki ifadesinden, belediye meclisi üyesinin kararın oluşmasında yalnız karşı oy kullanmasının değil, toplantıya katılmamasının dahi menfaat ilişkisini kesmeye yeten bir eylem olduğu sonucu çıkmaktadır. Diğer bir ifadeyle kişisel ve meşru bir menfaat ihlali ancak karşı oy kullanılması şartına bağlı olarak oluşabilecektir.  Bununla birlikte Danıştay sonraki bir tarihte vermiş olduğu kararında daha esnek bir yorum getirerek, karşıoyu zorunlu tutmayıp dava ehliyetinin bulunması için belediye meclisi üyesinin toplantıya katılmamış olmasını da yeterli saymıştır[34].

Yüksek Mahkeme- doğru ve yerinde olmadığını düşündüğümüz bir kararında- menfaat şartını yalnızca davacıların dayandırdıkları ölçüte göre değerlendirerek, 1/25.000 ölçekli çevre düzeni nazım imar planı revizyonunun iptali için açılan bir davada; imar planlarının yargısal denetiminde belde sakini olmanın yeterli olduğunu vurgulamasına rağmen bu ifadeden hemen sonra davacıların dava açma ehliyetini bu sıfata değil, mülkiyet iddiasına dayandırdıklarını belirtmiş ve bu iddiaya ilişkin çekişmenin de henüz kesinlik kazanmadığını vurgulayarak ehliyet yönünden davayı red etmiştir[35]. Kanaatimizce, Danıştay’ın bu gibi durumlarda davacıların dava açma ehliyetlerini öncelikle kendi iddialarına göre değerlendirdikten sonra “re’sen araştırma” yetki ve ilkesi uyarınca “belde sakinliği” gibi farklı bir takım sıfatların da bulunup bulunmayacağını tetkik etmek suretiyle  menfaat koşulunu geniş yorumlama eğilimine paralel bir tutum izlemesi gerekmektedir.

Danıştay’ın imar planlarının yargısal denetiminde menfaatin ilişkisinin geniş yorumunda kullandığı bir başka sıfat ise “mesleki konum”dur. İmar planlarıyla ilgili profesyonel bir uğraş alanının varlığını kişisel ve meşru bir menfaat ihlalinde yeterli gören Yüksek Mahkeme’nin aşağıda bir kısmına yer verdiğimiz kararı, sonucu kadar bu sonuca götüren gerekçeleri açısından da önem taşımaktadır:

“...Menfaat kavramı olaya, zamana ve kültürel anlayışa göre değişen bir kavram olup, değişik olaylarda menfaatin ortaya çıkma biçimi değişmektedir. Olaylara yaklaşım şekli, toplumun ve kişinin düzeyi, menfaat kavramının boyutlarını değiştirecek niteliktedir.

İptal davaları ile idari işlemlerin hukuka uygun olup olmadığının saptanmasında, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına, böylelikle idarenin hukuka bağlılığının belirlenmesine, sonuçta, hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilebilmesine imkan sağlandığından, bu davalarda, “menfaat ilişkisinin” dar yorumlanmamasında yarar vardır.

Cumhuriyetin temel ilkelerinden olan Hukuk Devleti esasının tüm kurum ve kurallarıyla yerleştirilmesi ülkede yaşayan herkesin menfaati gereği olduğundan, toplumun ve dolayısıyla bireyin menfaatini zedeleyen uygulamalara ilişkin işlemlere karşı bireylerin dava açmakta menfaat ilişkisinin bulunmadığını söylemek mümkün değildir.

Çevredeki doğal ve tarihi değerlerin tahribine karşı dava açma hakkını “kişisel maddi menfaat ihlaline” bağlamak bu türden konularda dava açılması imkanını tümden ortadan kaldırmak ve böylece idari işlemleri yargı denetimi dışında bırakmak, dolaylı yoldan, Hukuk Devleti ilkesinin gerçekleşmesini engellemek sonucunu doğurur.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacının İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümünde Öğretim Üyesi olduğu, yani mesleki konumu itibariyle iptali istenen 1/5000 ölçekli İstanbul Yarımada Koruma Amaçlı Plan arasında menfaat ilişkisinin bulunduğu, planın uygulanması halinde pek çok tarihi eserin bundan etkilenebileceği, dolayısıyla İstanbul’da yaşayan bir fert olan davacının da menfaatinin ihlal edildiği gözönünde bulundurulmadan davanın ehliyet yönünden reddedilmesinde hukuki isabet görülmemiştir[36]”.

Dikkat edileceği üzere kararda, kurgulanan iki farklı menfaat ilişkisinin, birincisinde belde sakinliği sıfatı planın niteliği itibariyle, “İstanbul’da yaşayan bir fert olma” kriteri ile özdeşleştirilirken, ikincisinde bundan ayrı olarak “mesleki konum”la menfaati ilişkilendirme yoluna gidilmektedir. Birinci ilgilendirme bir yana, planlama alanıyla “ilintili” meslek mensuplarına dava açma olanağının tanınması, imar planlarının yargısal denetimini etkin ve işlevsel hale getiren “olumlu” bir yaklaşımdır. Şehircilik ve imar hukukunun multidisipliner bilim dalı olma özellikleri de dikkate alındığında böyle bir ölçütün değeri açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ancak, sözünü ettiğimiz olanağın, kanımızca imar planlaması alanında görevli olan bütün meslek kategorilerindeki mensuplara tanınması mümkün değildir. Böyle bir imkanın var olabilmesi için, imar uygulamalarının doğurduğu etkilerden menfaati zedelenecek olanların mesleki konumlarının, dava konusu planı doğrudan ilgilendiriyor olması gerekecektir. Bu nedenle imar planlarının hazırlanmasında görev alan bir istatistik uzmanı veya profesörünün bu anlamda bir menfaatinin var olmasından söz edilebilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Buna karşılık, karara konu olan ilişkiye benzer bir ilişki, koruma amaçlı imar planı ile bir tarih profesörü arasında mümkün olabilecektir.

Danıştay, yukarıda yer verdiğimiz kararından kısa bir süre sonra önüne gelen ve belde sakinliği ile beraber “şehir plancısı” sıfatına dayanarak açılan davada ise içeriksel bir statü denetimi yaparak değişik bir yaklaşım tarzı göstermiştir.

“İlave imar planı değişikliği, önceden onaylı planda kamunun yararlanmasına açık yol, yeşil alan... sosyal ve teknik altyapı değişikliği getirmediğinden o kentte yaşayan bir kişi olarak davacının bu plan değişikliğine karşı dava açamayacağı, öte yandan, davacının yeterlik belgesinin anılan planı hazırlamaya elverişli olmadığı nedeniyle keza mesleki yönden de kişisel menfaatine etki eden bir durum bulunmadığı[37]...”

İmar uygulamalarına ilişkin işlemlerin niteliklerinin menfaat ihlaline koşulunun genişletilmesine el vermediği durumlarda Danıştay, doğrudan etkilenen ekonomik ve maddi bir ilişki aramaktadır. Yüksek Mahkeme, bu konuda mülkiyet[38] hakkı sahipliğinin yanında, yıkıma ilişkin işlemlerde kiracılık sıfatını da menfaat ihlali için yeterli saymaktadır[39].

Malik ile kat karşılığı satış vaadi sözleşmesi yapmış bulunan bir müteahhidin, ilgili taşınmaza ilişkin imar planı değişikliği işlemine karşı açmış olduğu davayı ehliyet yönünden reddeden[40] Danıştay, inşa ettiği yapının durdurulmasına ilişkin işlemin iptalini isteyen bir müteahhidin açmış olduğu davayı ise kabul etmiştir[41].

Yüksek Mahkeme, genellikle, imar uygulamalarına ilişkin uyuşmazlıklarda bir menfaatin dava süresince devam etmesi ve karar aşamasında var olması koşulunu zorunlu görmekteyse[42] de, bazı davalarda farklı bir gerekçeyle de olsa bu tutumunun dışına çıkmaktadır 

“Olayda, dava konusu taşınmazın mülkiyetinin kamulaştırma tarihinde davacı ile Hamiyet Çorakçı isimli üçüncü kişi arasında ihtilaflı olduğu, bu uyuşmazlığa ilişkin davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde devam ettiği sırada tapu kaydının davacı üzerinde bulunması nedeniyle kamulaştırma işleminin davacı adına tesis edildiği, davacının kamulaştırma işlemine karşı bu davayı açtığı, bundan önce de kamulaştırmanın dayanağı olan imar planı değişikliğine karşı Sivas İdare Mahkemesinin 1990/281 esas sayısında kayıtlı davayı açtığı, her iki davanın da devam ettiği sırada Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.3.1993 gününde kesinleşen kararı uyarınca davacı adına mevcut tapunun iptal edilerek taşınmazın Hamiyet Çorakçı adına 20.3.1991 gününde tescil edildiği, ancak İdare Mahkemesince bu husus bilindiği halde  plan değişikliği işlemine ilişkin davanın davacı adına sonuçlandırılarak 30.10.1991 günlü, 1991/493 sayılı iptal kararı verildiği, anılan iptal kararına dayanılarak kamulaştırma işleminin de bu dosyadaki kararla iptal edildiği, Sivas Belediyesinin temyizi üzerine de Dairemizce verilen 18.1.1993 günlü, 1993/39 sayılı kararla plan iptaline ilişkin mahkeme kararının davacının taşınmazla mülkiyet bağının kalmadığı gerekçesine dayanılarak bozulduğu, bu davaya ait temyiz dosyası ile Dairemizin 1992/1801 esas sayısında kayıtlı temyiz dosyalarının birlikte incelenmesinden anlaşılmaktadır.

Bu durumda, uyuşmazlık konusu taşınmazın malikinin halen Hamiyet Çorakçı olması karşısında idarece gerek plan değişikliği gerekse de kamulaştırma işleminin gerçek malik adına yeniden tesis edileceği gözönüne alındığında, malik niteliğinde bulunmayan davacı adına tesis edilen kamulaştırma işleminin iptalinde sonucu itibariyle usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır”.

İmar planlarının iptaline ilişkin davalarda subjektif ehliyet konusunda önemli bir diğer husus da kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekküllerinin menfaat ilişkisidir. Danıştay, Diyarbakır imar planında yapılan değişikliğin kabulüne ilişkin belediye meclisi kararının iptali istemi ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği İnşaat Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi Başkanlığınca açılan davanın İdare mahkemesince ehliyetten reddi kararının temyizen incelenmesi üzerine: “... 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanununun 1. maddesinde Birlik ve Odanın kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla, kamu yararını koruma görev ve yükümlülüğü bir kamu kurumu olmasının doğal sonucudur.  Bu durumda planlama alanlarında bu işin uzmanı olan ve kamu kurumu niteliğindeki birlik ve odanın Ankara dışındaki temsilciliğini yapan davacı şube başkanlığının kamu yararını korumak için konusunu ilgilendiren planlama ile ilgili hususlarda menfaat ilişkisinin bulunduğunun kabulü zorunlu olup idare mahkemesince aksine verilen kararda isabet görülmemiştir[43]”. diyerek, imar planlarının iptalinde meslek kuruluşlarının menfaat ilişkisinin faaliyet konusunun niteliğine göre belirleneceği esasını getirmiştir[44]. Bu durumda, söz konusu belirlemenin yapılabilmesi için iptal isteminde bulunan meslek kuruluşunun kuruluş kanununda gösterilen amaçların dikkate alınması gerekecektir.

Nitekim, Danıştay, “1/25.000 ölçekli İznik Gölü Çevre Düzeni İmar Planı”nda tarımsal niteliği korunacak alan – sulama alanı ve uzun mesafeli koruma alanında kalan taşınmazın tarımsal sanayi amaçlı nişasta fabrikası alanına dönüştürülmesi yolunda değişiklik yapılmasına ilişkin Bakanlık işleminin iptali istemiyle açılan davada: “İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun yargı yoluyla denetimini amaçlayan iptal davasının görüşülebilmesi için ön koşullardan olan “dava açma ehliyeti” iptal davasına konu kararın niteliğine göre idari yargı yerince değerlendirilmektedir.

İdari yargıda iptal davası açılabilmesi için idari işlem ile davacı arasında bir menfaat ilgisinin bulunması, bunun da kişisel, güncel ve meşru olması gerekmektedir. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının genel nitelikteki düzenleyici işlemlere karşı sadece kuruluş kanunlarında gösterilen amaçları doğrultusunda dava açma ehliyeti bulunmaktadır. Nitekim konuyla ilgili yasal düzenlemelerde de bu kuruluşların amaçları dışında faaliyette bulunamayacakları açık bir biçimde yer almıştır. Bu durumda, dava konusu işlemin davacılardan Bursa Barosu Başkanlığı, Makine Mühendisleri Odası Bursa Şubesi, Kimya Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası Bursa Şubesi, Bursa Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası, 7. Bölge Eczacılar Odası, Bursa Diş Hekimleri Odasının görev alanı ile ilgisi olmaması nedeniyle anılan kuruluşların dava açma ehliyeti bulunmamaktadır.[45]” hükmünü getirirken bu konudaki yaklaşımını açık bir şekilde ortaya koymuş, aynı davada İznik Ziraat Odası, Mimarlar Odası Bursa Şubesi, Orman Mühendisleri Odası Bursa Temsilciliği ile İnşaat ve Ziraat Mühendisleri Odalarının Bursa Şubelerinin menfaat ilişkilerinin varlığını kabul ederek dengeli bir tutum sergilemiştir.

Bu noktada, örneğin, “Diş Hekimleri Odasının”, planın kamu yararını doğrudan etkilediği, dolayısıyla odanın bütün üyelerini ilgilendirdiği gerekçesi ile üyelerinin menfaatini koruma amacıyla açtığı savını öne sürdüğü davanın kabul edilmesi, kanımızca, genişletilmiş menfaat ihlali koşulunun sınırları dışına taşan bir ilişki arayışı olacaktır. Meslek kuruluşlarına faaliyetleriyle ilgili olmayan alanlarda iptal davası açma olanağını vermek Anayasanın 135 inci maddesiyle belirlenen işlev ve kapsamlarının dışına çıkarak hareket etmeleri anlamına gelecektir. Bu nedenle, üyelerinin, bizatihi belde sakini sıfatıyla kişisel menfaatini ihlal eden plan işlemine karşı dava açma olanağı olan bir meslek kuruluşunun görev alanına girmeyen bir konuda kendi tüzel kişiliğinin menfaatinin etkilendiğinin kabul edilmesi güçtür.

Dernek ve vakıflara gelince, İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun, E. 1999/1261, K. 200/168 sayılı ve “kendi üyelerinin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla Kanunla kurulmuş meslek birliklerinin yanında, belli amaçlarla kurulmuş, dernek, vakıf gibi özel hukuk tüzelkişiliğini haiz sivil toplum örgütlerinin kuruluş amaçlarıyla sınırlı olmak üzere ve kamu menfaatini ilgilendiren konularda dava açmasının mümkün olması gereklidir[46]” hükmünü taşıyan  kararından yola çıkıldığında[47], Danıştay’ın, doğrudan kamu yararını ilgilendiren imar uygulamalarına karşı, kuruluş amaçlarında yer almak koşuluyla, dernek ve vakıfların da iptal davası açma imkanına kavuşturduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

 



* İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi

[1] Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları (Üçüncü Bası), Hak Kitabevi, İstanbul, 1966, s.  1780.

[2] Mukbil Özyörük, İdare Hukuku Dersleri, Ankara Hukuk Fakültesi (1972-1973), (Çoğaltma) s. 224.

[3] Lutfi Duran, “Hukuka Aykırılıkları Koruma Girişimi”, Cumhuriyet, 30 Ocak 1994.

[4] İl Han Özay, Yargısal Korunma, Alfa Basımevi, İstanbul, 1999, s. 78; Nitekim, ÖZAY, menfaati, “sadece yargı mekanizmasını harekete geçirmeye yetecek kadar bir ilginin bulunup bulunmadığının iptal davasının başlangıcında saptanması” olarak tanımlamakta ve iptal davalarının “nesnel” niteliklerinden ötürü, yargı denetimi harekete geçtikten sonra sorunun artık idari işlemin hukuk düzenine aykırı olup olmadığının yorumlanması ve belirlenmesi noktasında odaklaştığını vurgulamaktadır. İl Han Özay, “Kendine Özgü Bir ‘Hukuk Devleti’ ”, I. Ulusal İdare Hukuku Kongresi, I. Kitap, İdari Yargı, 1-4 Mayıs 1990-Ankara, 1990, s. 119.

[5] Sait Güran, Kemal Berkarda, Taner Ayanoğlu, Kahraman Berk, “İdari Yargılama ile İlgili Konular”, Danıştay ve İdari Yargı Günü 135. Yıl Sempozyumu, Ankara 9 Mayıs 2003 Danıştay Tasnif ve basın Bürosu Yayınları No:68, Ankara, 2004, s. 120-121. Şüphesiz bu husus subjektif nitelikteki işlemler ile konumuzu oluşturan imar planlarının iptali davasında yapılacak menfaat analizinin bir tutulmasını gerektirmeyecektir. Vurgulamak istediğimiz husus, ikinci gruptaki işlemler için menfaatin şartının geniş yorumlanması ile bu şartın iptalini istediği işlemle hiçbir kişisel “der(d’)i olmayanları da içine alacak şekilde fiilen mülga noktasına getirilmesinin farklı tutumlar olduğudur. (a.y)

[6] D. 5.D., E. 1994/2507, D.D. S. 90, s. 590 (Bu davada, Danıştay 5 inci Dairesi, 2577 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin 4001 sayılı yasayla değişik 1 inci fıkrasının (a) bendinde yer alan “kişisel hakları ihlal edilenler” ibaresinin iptali için 26.11.1995 tarihinde, Anayasa mahkemesine başvurulmasına ve Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar söz konusu davanın geri bırakılmasına karar vermiştir).

[7] Onar, Umumi Esaslar, s. 1781.

[8] Yukarıda anılan karar, s. 591.

[9] Firuzan İkincioğulları, “İdari yargıda Dava Açma Müddeti”, İdare Hukuku ve İdari Yargı ile İlgili İncelemeler I, Danıştay Tasnif ve Bürosu Yayınları, No: 21, Ankara, 1976, s. 153.

[10] Şeref Gözübüyük, Turgut Tan, İdare Hukuku, Cilt II, İdari Yargılama Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara, 1999, s. 349.

[11] Ramazan Yıldırım,Türk İdare Hukuku Açısından İdari Başvurular,  Diyarbakır, 3003, s.52; İkincioğulları, a.e., s. 153-154.

[12] Onar, Umumi Esaslar, s. 1781.

[13] AMK., E. 1995/27, K. 1995/47, R.G. 10.4.1996, S. 22607, s. 21 v.d.

[14] Yıldızhan Yayla, Şehir Planlamasının Başlıca Hukuki Meseleleri ve İstanbul Örneği, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1975, s. 210.

[15] Bu konuda bkz. a.e., s. 208-209.

[16] Madde 30- Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan gerçek ve tüzelkişiler, idari makamlara başvurarak bu faaliyetin durdurulmasını isteyebilirler.

[17] D. 10.D., E. 1985/2739, K. 1986/1451, T. 24.6.1886, AİD, C. 19, S. 3, 1986, s. 150-157.

[18] “Bu kurallar (Çevre Kanunun 1, 2, 3 ve 30 uncu maddeleri), milletvekili sıfatıyla değil, bir vatandaş olarak davacının bu davada ehliyetli olduğunu ve kendi adına dava açabileceğini gösterdiğinden, davalı idarenin ehliyet konusundaki usuli itirazları oybirliği ile kabul edilmeyerek dosya incelendi:...” D. 10.D., E. 1990/2278, K. 1992/1672, D.D. S. 86, s. 511-519.

[19] İl Han Özay, “Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları ve Özellikle Baroların İdari Yargıda ‘Davacı’ Olma Yeteneği” İzmir Barosu Dergisi, Y. 2001, S..3, www.izmirbarosu.org.tr/dergi/2001_sayı3

[20] Nitekim söz konusu düzenlemelere göre açılacak iki davanın birbirinden farklı olduklarının göstergelerinden biri de sonuçları bakımından ortaya çıkmaktadır. Örneğin çevre kirliliğine ilişkin ve İdarece verilen bir ruhsattan kaynaklanan uyuşmazlılarda İYUK’un 2nci maddesi uyarınca açılan davanın İdare aleyhine sonuçlanması durumunda “ruhsatın iptal edilmesi” gerektiği halde Çevre Kanununun 30uncu maddesine göre yapılacak başvuruların reddine karşı açılan iptal davalarının sonucunda “ölçülülük ilkesi” uyarınca “ruhsatın iptaline kadar giden yaptırımlar” gündeme gelecektir. Diğer bir ifadeyle,  ikinci halde, yargı kararını uygulama zımnında, çevrenin kirlenmesi ve bundan doğan zararın önüne daha hafif bir yaptırımla geçilebilecekse davalı İdarenin ruhsatın iptali yoluna gitmesi gerekmeyecektir (Bu  düşünceler Sayın Kemal Berkarda ile yaptığımız görüşme neticesinde geliştirilmiştir)

[21] Yıldızhan Yayla, Şehir Planlamalarının Başlıca Hukuki Meseleleri ve İstanbul Örneği, İstanbul, 1975, s.105; Ramazan Yıldırım, İmar Hukukuna Aykırı Yapılar Üzerinde İdarenin Yetki ve Yaptırımları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1990, s.33.

[22] “İstanbul belediyesince hazırlanan boğaz köprüsü ile ilgili çevre yolu güzergah planının ve bu planın onaylanmasına ilişkin İmar ve İskan bakanlığı işleminin iptali talebiyle açılar davanın; 521 sayılı Yasanın 30 uncu maddesinin A bendinde yazılı hususlara aykırı olarak, davacının bir hemşeri sıfatıyla dava açtığı ve bu plan ile doğrudan doğruya şahsi menfaatinin bulunmadığı nedeniyle ehliyet yönünden reddine karar verildi.” D. 6.D., E. 1968/2553, K. 1970/835, Danıştay Altıncı Daire Kararları, 1965-1977, Sıra No: 1843, S. 606; Gözübüyük, Tan, İdari Yargı, s. 356.

[23] Yayla, Şehir Planlamasının, s. 209.

[24] Sait Güran, “Çevre Kanunu’nun Otuzuncu Maddesi”, İHİD (Prof. Dr. Lutfi Duran’a Armağan Özel Sayısı), Y. 9, S. 1-3, 1988, s. 197.

[25] D. 6.D., E. 1987/931, K. 1988/417, D.D., S. 72-72, s. 361.