AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKUNUN DOĞRUDAN UYGULANMA ÖZELLİĞİ VE ULUSAL HUKUKLARA ETKİSİ

Umut DOĞU*

ABSTRACT

The aim of this article, in the concept of the new formation between the states, is to determine the relations between European Union Law and National Laws and “direct applicability of the European Union Law”. Also, the function of the Regulation which has a legislative power is one of the most important element in this article. The research of the subject has  required an extensive perspective. When the study has been started, it has been understood that the problem which must be examined, has speared on a wide area, including, Constitutional Law, International Public Law and Administrative Law.

I. Doğrudan Uygulanma ve Doğrudan Etkililik Prensibi

A. Genel Olarak

Topluluk hukuk düzeninin ulusalüstü karakterini belirleyen temel kavramlardan biri Topluluk hukukunun “doğrudan uygulanabilirliği ve doğrudan etkililiği” özelliğidir.

 Doğrudan uygulanabilirlik, “ bir topluluk hukuku normunun, üye devlet iç hukukuna dahil olabilmesi ve bu hukuk düzeninde uygulanabilmesi bakımından herhangi bir tamamlayıcı ulusal norma gereksinim duymaması” anlamına gelmektedir[1].

 Doğrudan etkililik kavramı ise: “ulusal hukuka dahil olan bir Topluluk hukuku normunun, özel ve tüzel kişiler lehine haklar doğurması ve bu hakların ulusal yargı organları önünde hak sahipleri tarafından doğrudan ileri sürülebilmesi” anlamına gelir. Doğrudan etkili normdan kaynaklanan hak, devlete karşı ileri sürülebiliyorsa “dikey doğrudan etki”, bireyler arasında ileri sürülebiliyorsa “yatay doğrudan etki” söz konusu olmaktadır.

Tanımların da gösterdiği üzere, doğrudan uygulanma ve etkili olma kavramları arasında birbirlerini tamamlama yönünden yakın bir ilişki vardır. Topluluk açısından genel bir değerlendirme yapıldığında, “doğrudan uygulanma” ve “etkili olma” kavramlarının, her iki hukuk düzeninin “özerk yapı”sını  simgelediği ve topluluk hukukuyla üye devlet hukukları arasındaki ilişkinin çerçevesini çizdiği söylenebilir[2]. Topluluk hukukunun bu özelliği önemli hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu anlamda, Topluluk hukukuyla üye devlet hukuklarının aynı düzlemde karşılaşmaları durumunda “doğrudan uygulanma ve etkililik prensibi” devreye girmekte ve ortaya çıkan öncelik çatışması topluluk hukuku lehine çözümlenmektedir. Bu durum, ulusal hukuklarda, anayasal kurum ve kavramlara kadar uzanan sorunlara sebebiyet vermekte ve sonuçta radikal dönüşümlere yol açmaktadır.

Konunun günümüzdeki durumunu belirleyebilmek için tarihsel oluşum ve gelişimine bakmak gereklidir. Klasik devletler hukukunda, sadece devletler ve onlara eş kılınan Devletler Hukuku süjelerinin hak ve yükümlülüklerin muhatabı olabildiği, bireylerin ise Devletler Hukuku normlarının tarafı kabul edilmediği görülmektedir. Bu kuralın sonucu olarak klasik uluslar arası hukuk kurallarının oluşumunda, uygulanmasında ve yorumlanmasında, kural olarak, sadece “devlet[3]” denilen siyasi yapılanma etkindir[4]. Bu hukuk düzeninde geçerli olan bütün kurallar, devlete atfedilebilecek eylem ve işlemlerden doğar.

Doğrudan uygulanabilirlik kavramı açısından ise, yine, uluslar arası yükümlülükler ve normlar kural olarak devletlere yönelik olmakta, devletler daha sonra söz konusu normu, “transformasyon” olarak adlandırılan bir aracı işlemle iç hukuka aktarmaktadır.  Klasik Devletler Hukukuyla doğrudan ilişkili olan transformasyon teorisi, “Devletler Hukuku antlaşmalarında kabul edilen yükümlülüklerin, bir iç hukuk işlemiyle, bireyleri bağlayan kurallara çevrilmesi” olarak tanımlanabilir[5].Bu teorinin kaynağında, Devletler Hukuku ile ulusal hukuku iki ayrı alan olarak kabul eden “dualist doktrin[6]yatmaktadır. Bu teorinin esası, her normun ancak kendi alanında hüküm icra edebilmesi ve bir normun başka bir hukuk alanında etki doğurabilmesi için, bu normun diğer hukuk düzenine ait bir norma dönüşmesi gereğine dayanmaktadır. Dualist doktrin en yoğun şekilde, kurucularından olan Triepel tarafından savunulmuş ve geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Uluslararası hukuk ve iç hukukun, düzenledikleri ilişkiler ve kaynaklar açısından tamamen farklı olduklarını savunan Triepel, gürüşlerini şu şekilde açıklamaktadır:

“İç hukukla milletlerarası hukuk yalnız iki ayrı hukuk dalı değil, iki ayrı hukuk sistemidir. Biri, diğerinin üzerinde olarak değil, yakın ilişkileri olan iki ayrı daire görünümündedir. Aynı ilişkileri düzenlemedikleri için, bu iki hukuk sisteminin kaynakları arasında bir ayniyet, bir kurallar çatışması söz konusu olamaz. Bir düzene ait bir kuralın muhtevasının diğerinde geçerli kılınması isteniyorsa, bunun uygulayacak olan düzenin kural koyma usulüne göre yeniden vazedilmesi gerekir.”[7]

Uluslararası bir normun ulusal hukukta uygulanabilmesi için, bir iç hukuk işlemine gerek olduğunu savunan bu görüş transformasyon teorisinin de temeli olmaktadır.

Konuya Birlik Hukukunun özellikleri açısından baktığımızda yapılacak ilk tespit birlik hukuku ve ulusal hukuk düzenleri arasındaki uyuşmazlıkların Devletler hukuku kurallarına göre çözümlenmesinin doğru olmayacağıdır. Transformasyon teorisinin kabul edilmesi birlik hukukunun prensiplerinin bozulmasına, zarar görmesine yol açar. Zira, herşeyden önce, Avrupa Birliği klasik bir uluslararası yapılanma olarak kabul edilemez ve yine, nihai hedefi de, genel anlamda bir işbirliği değil, her alanda tam bir bütünleşmedir.Bunun sağlanabilmesi, üye devlet hukuk sistemlerinin eksiksiz  bir eşgüdüm ve tutarlılık içinde olmalarını gerektirir. Klasik uluslararası sistemin bir aracı olan transformasyon yönteminin Birlik hukukunda kabul edilecek olması, söz konusu Topluluk normunu ulusal yasayla eş değerde kabul edeceği için, Topluluk hukukunu etkisiz ve işlevsiz kılacaktır. Nitekim, dualist sistemin benimsendiği Almanya ve İtalya’da Birliğin ilk yıllarında, Topluluk normları iç hukuk normuyla eş değer kabul edilmiş ve anayasal denetime tabi tutulmaları gündeme gelmiştir. Birlik hukukunun, bütünleştirici bir hukuk olarak, bütün üye devletlerde aynı güce sahip ve geçerli olması zorunludur. Söz konusu sistem normun geçerlilik sebebini, bir anlamda normun meşruiyet temelini de değiştirmektedir. Şöyle ki: antlaşmalara taraf devletler iç hukuka aktarma işlevi gören bir yasama tasarrufu kabul etmiş olmakla, normun muhatabı ve geçerlilik dayanağının da değişmesine sebep olurlar[8]. Bu durumda, norm artık, bireyleri iç hukuka aktarılması sayesinde etkileyebilmekte ve iç hukukta geçerli olmaktadır. Bu sonuç, Birlik hukukunun üstünlük ve özerkliği prensiplerine tamamen aykırıdır.

Uluslararası hukukta, uluslararası normların doğrudan uygulanabilme ve etkili olma özelliklerini taşıması çok sık rastlanan bir durum değildir[9] ve bireylerin doğrudan hak sahibi olabileceğini öngören antlaşmalar nadir olarak akdedilmektedir[10].   

Uluslarüstü  teşkilatların ortaya çıkması, yerleşmiş bu kuralın kırılmasında etkili olan  gelişmelerden biri olmuştur. Bu bakımdan, Avrupa Birliği, ulusalüstü bir örgütlenme olarak, “doğrudan uygulanma ve etkililik” kavramının uygulanmasını daha ileri bir noktaya taşımıştır.

B. Avrupa Topluluğu Mahkemesi Kararlarında Doğrudan Uygulanma Kavramı

Kurucu Antlaşmalarda söz konusu kavramlar için genel bir tanım verilmemiştir. ATA madde 251(2)’de, sadece Topluluk tüzüğünün doğrudan uygulanabilir olduğu belirtilmiş, buradan hareketle de, Birlik hukukunda doğrudan uygulanabilirliğin sadece “tüzük”lere özgü olduğu ileri sürülmüştür.Konu doktrinde tartışma yaratmış ve doğrudan uygulanma ve etkililik kavramlarının aynı anlama geldiğini savunanlarla, bunların farklı iki kavram olduğunu savunanlar olmuştur[11]. ATM’nin tartışmaya ışık tutabilecek, istikrar kazanmış bir kavram tercihi yoktur. Mahkeme kararlarında, “anında etki”, “doğrudan uygulanma” ve “doğrudan etki” kavramlarının kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca, Mahkemenin, herhangi bir nitelemede bulunmadan, normun kişilerce ulusal mahkemeler önünde ileri sürülebileceğini ifade ettiği kararları da vardır[12]. ATM’nin bilinçli bir tercihle, kendini herhangi bir kavramla bağlamadan, Birlik amaçları doğrultusunda fonksiyonel bir yorum metodunu tercih ettiği söylenebilir[13].

 Birlik hukukunun özgün yapısının bir sonucu olan “doğrudan etkililik”, klasik uluslararası hukukta söz konusu olan “doğrudan etki”yi geride bırakan bir konumdadır.  Uluslararası hukukta geçerli olan doğrudan etki, kişilere, sadece devletin antlaşmadaki yükümlülüğüne uymasını isteme hakkını verirken, Birlik hukuku, kişilere, Birlik hukukuna aykırı ulusal işlemin ortadan kaldırılmasını ve bir zarar doğması ihtimalinde bunun tazminini isteyebilme imkanını da vermektedir[14]. Bu anlamda, uluslararası hukukta istisna olan bu durum, Birlik hukukunda temel bir ilke olmaktadır.

 ATM ilk olarak ünlü Van Gend en Loss kararında konuyu açıklığa kavuşturmuştur. Davanın konusunu AET Antlaşmasının 12. Maddesinin bireyler için doğrudan haklar yaratıp yaratmadığı oluşturmaktadır. Hollanda’da faaliyet gösteren Van Gend en Loss şirketi, Almanya’dan Hollanda’ya kimyasal madde ihraç etmiştir. Şirket, daha önceki mal ithalatlarında malın geçiş değerinin %3’ü kadar vergi öderken, bu defa şirketten %8 oranında vergi talep etmiştir. Bu değişikliğin sebebi Hollanda’nın kabul ettiği yeni ulusal gümrük tarifesidir. Şirket, bu düzenlemenin AET kurucu Antlaşmasının 12. Maddesinde yer alan, “üye devletler aralarında yeni gümrük vergileri koymaktan kaçınırlar ... ve karşılıklı ticari ilişkilerinde halen uygulanan oranı yükseltemezler” hükmüne aykırı olduğu savıyla ulusal mahkemede dava açmıştır. Hollanda mahkemesi sorunu önkarar usulüyle ATM’nin önüne getirmiş ve “AET kurucu Antlaşmasının 12. Maddesinin iç hukukta doğrudan etkili olup olmadığını ve ulusal yargıcın bu hükme dayanarak kişilerin haklarını koruyup koruyamayacağı”nı sormuştur. Hollanda ise, özellikle uluslararası hukukun yerleşik kurallarını öne sürerek, “devletler arası ilişkilere yönelik bu hükmün kişiler için haklar doğuramayacağı”nı ileri sürmüştür.

 ATM davanın esasına girmeden, öncelikle Topluluk hukuk düzeninin karakterini belirleyen bir tespit yapmıştır. Topluluk mahkemesi, “Topluluk, sınırlı alanlarda olmakla birlikte, lehine devletlerin egemenlik haklarını kısıtladığı yeni bir hukuk düzenini oluşturmakta olup, bu düzenin kişileri sadece üye devletler değil, aynı zamanda, onları  vatandaşlarıdır” hükmüne varmıştır.

 ATM, ATA Antlaşmasının 12. Maddesinin “üye devletler aralarında yeni gümrük vergileri koymaktan kaçınırlar ... ve karşılıklı ticari ilişkilerde halen uygulanan oranı yükseltemezler” hükmünün doğrudan uygulanır nitelikte olduğuna karar vermiştir. ATM, teleolojik yorum yöntemiyle, ATA Antlaşmasının diğer uluslararası antlaşmalardan farklılığını ortaya koyarak, söz konusu hükmün dorudan uygulanma niteliğini tanımıştır.Doğrudan uygulanmanın temeli  bütünleşmeye yönelmiş birlik hukuk düzeninin özgün yapısıdır. ATM da, “işleyişi doğrudan Topluluk vatandaşlarını ilgilendiren bir ortak Pazar kurma amacında olan AET Antlaşması, akit devletler arasında karşılaklı yükümlülükler yaratan bir antlaşmadan daha ileri bir noktadadır ve bu anlayış, hükümetlerin ötesinde halkları hedef alan, antlaşmanın başlangıcında da yer almaktadır” hükmü ile bu doğrultuda karar vermiştir. Aynı kararda, Topluluk hukuk düzeninin uluslar arası hukukun yeni bir hukuk düzeni olduğu ifade edilerek Topluluk hukukunun klasik uluslararası hukuk kurallarının ötesinde değerlendirilmesi açıklığa kavuşturulmuştur.

 ATM, “Topluluk hukuku, üye devletlerin yasalarından bağımsız olarak, özel kişiler nezdinde borçlar yaratır, aynı zamanda, hukuki miraslarına sahip olan haklar doğurur” hükmü ile doğrudan uygulanmanın ulusal anayasa kurallarına bağlı olmadığını ortaya koymuştur.

 ATM, “bu hak ve borçlar sadece antlaşmada açıkça belirlenmiş olmalarıyla değil, aynı zamanda, antlaşmanın kişilere olduğu kadar, üye devletlere ve Topluluk kurumlarına iyi tanımlanmış yükümlülükler yüklemesi nedeniyle de doğarlar” ifadesiyle ATM, klasik uluslararası  hukukunun kabul ettiklerinden farklı bir sonuca ulaşmıştır. Bu doğrultuda, özel hukuk kişileri, bir Topluluk hükmünün doğrudan varış yeri olarak açıkça belirlenmemiş de olsalar hak sahibi  olabilirler. Bu şekilde ATM, doğrudan etki kavramına genel bir Topluluk yapılanması içinde ve ortak pazarın mantığı doğrultusunda, diğer bir ifadeyle kuralların doğrudan kişilere yöneltilmesi esası ile tamamen topluluksal bir kavram olarak ele almıştır.

 Topluluk hukuku-iç hukuk ilişkilerinin üstünlük ile birlikte temel belirleyicisi olarak doğrudan uygulanma, sürekli yenilenen içtihadi bir kavram olarak Topluluk hukuk düzeninde yer almaktadır. Bu doğrultuda, Topluluğun sadece devletlerden oluşmuş bir birlik olarak değil, halkların ve kişilerin topluluğu olarak değerlendirilmesi gerekir. ATM de doğrudan uygulanmayı, bir anayasal düzen anlayışı içinde temellendirmiştir. Her hukuk kuralı pratik bir etkinlik sağlaması için yürürlüğe konulduklarından dolayı, doğrudan uygulama prensibinden ancak istisnai hallerde vazgeçilebilir. Diğer bir ifade ile, Birlik normlarının doğal hukuki yapısı doğrudan uygulanmaları olmakta, aksi ise istisnai hallerde söz konusu olmaktadır. Doğrudan uygulanır Topluluk normunun bu niteliğini tespit edecek olan ATM’dir. Mahkeme bu doğrultuda çeşitli kriterler geliştirerek, Antlaşmalarda sınırlı sayıda yer alan doğrudan uygulanır Topluluk normlarının alanını genişletmiştir.

Klasik uluslararası hukukun aksine, devlet iradelerinden ve iç hukuk düzenlemelerinden bağımsız olarak, topluluk normlarına doğrudan uygulanma niteliği, ATM’nin kriterleri doğrultusunda tanınmış olmaktadır.

ATM’nin de kararlarıyla pekişen Avrupa Birliği hukukunun doğrudan uygulanması özelliğini en iyi yansıtan araç “Tüzük”dür. Tüzük diğer Birlik hukuku işlemlerinden faklı olarak, Kurucu Antlaşmalarda doğrudan uygulanma özelliğinin kabul edildiği tek işlem türüdür. Bu bakımdan ilerleyen bölümlerde bir şlem türü olarak Tüzük incelenecek ve “doğrudan uygulanma kavramı”nın içi doldurulmaya çalışılacaktır.

2.Tüzüklerin Doğrudan Uygulanabilme Özelliği

A.   Genel Olarak

Avrupa Birliği Hukukunda bir işlem türü olarak tüzüğün 3 temel özelliği vardır. Bunlar, “genel bir uygulamaya sahip olma”, “bütün yönleriyle bağlayıcı olma” ve “doğrudan uygulanabilme”dir. Tüzüğün doğrudan uygulanabilmesi, en kısa anlatımıyla, “üye devlet hukuk düzenlerine dahil olabilmesi için ulusal makamların olumlu ya da olumsuz herhangi bir işlemine ihtiyaç göstermemesi”, olarak ifade edilebilir. “Doğrudan uygulanabilme” özelliği tüzüğün hukuki yapı ve etkisinin incelenmesinde temel unsuru oluşturmaktadır. Birliğin diğer işlem türleri için, “doğrudan uygulanabilme” özelliği öngörülmemiştir. Bu bakımdan tüzük,  üye devlet hukuklarına etki bakımından kıyaslandığında, diğer Birlik  işlemlerinden daha etkili ve güçlüdür.

Tüzüklerin doğrudan uygulanabilme özelliğinin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesinde Birlik hukukunda üstlendiği işlev açıklayıcı olacaktır. Topluluğun bir Birlik haline gelmesinden önce, kurucular, hedefledikleri üye devletler arasında her alanda gelişen tam bir bütünleşmeyi, öncelikle daha teknik ve farklılıkların giderilmesinin siyasal alana göre nispeten daha kolay olduğu ekonomik alanda öngörmüş, bu alanda bir yakınlaşmadan sonra, siyasi  birlik inşaasına başlamışlardır. Topluluğun söz konusu amacını gerçekleştirmede ihtiyacı olan şey, Topluluk hukuk düzeninin etkili bir işleyişe sahip olması ve gereken alanlarda üye devlet hukuklarını kendi normlarına göre şekillendirebilmesiydi. Bu anlayışla, Topluluğun yapılanması, işleyişin daha çok Topluluk kurumlarının tasarruflarına bırakıldığı bir şekilde oluşturuldu ve “Tüzük”  Topluluk kurumlarına üye devlet hukuklarında “doğrudan düzenleme yapabilme” imkanı veren bir işlem türü olarak  kurucu Antlaşmalarda düzenlendi. Tüzük, Topluluk hukukunun üye devlet hukuklarına en ileri müdahale şekli olan “yerine geçebilme” özelliğiyle, Topluluk organlarının elindeki en kuvvetli araç olma özelliğini kazandı.[15]

Daha önce de ifade edildiği üzere, devletler hukukunun genel prensiplerine göre, uluslararası bir normun iç hukuka dahil olabilmesi için bir transformasyon işlemi gerekmektedir. Teorik olarak, tüzüğün de, iç hukuklarda etki ve sonuçlarını doğurması için, bu tür bir işlemin gerekli olduğu söylenebilir. Fakat, Birliğin amaçları ve tüzüğün bu amaçlar dahilinde gördüğü işlev değerlendirildiğinde bu yaklaşım doğru ve uygun olmaz. Tüzüklerin iç hukukta etkili olmaları üye devletlerin bir onay işlemine bağlı tutulursa, bu Birliğin varoluş nedeniyle bağdaşmaz. Çünkü üye devletler arasında istenen bütünleşme, tek tek üye devletlerin takdirine bırakılarak gerçekleştirilebilecek bir hedef değildir.

Uygulamada Birlik organları bir çok tüzük çıkarmaktadır. Bunların her birinin ulusal hukuklarda uygulanabilmesi, iç hukuka aktarılmaları şartına bağlanırsa, bu durum tüzüklerin işlevsiz kalmaları sonucunu doğuracaktır. Tüzüğün “doğrudan uygulanma” özelliğinin etkisi bu noktada ortaya çıkmakta ve tüzükler doğrudan doğruya iç hukukun bir parçası olabilmektedir.

B. Avrupa Toplulukları Mahkemesi Kararlarında Tüzüklerin Doğrudan Uygulanması

ATM’nin tüzüklerin doğrudan uygulanmasıyla ilgili verdiği ilk kararlardan biri Politi[16] kararıdır. ATM, kararında, “tüzüklerin, Topluluk kaynakları arasında işlevi ve yapısı gereği anında etkiler doğurduğuna ve bireylere ulusal yargının korumakla yükümlü olduğu haklar sağladığına” hükmetmiştir. Yüksek Mahkeme kararında, doğrudan etkiyi, herhangi bir koşul aramadan, tüzüğün yapısına bağlamıştır. Kararda ayrıca, doğrudan uygulanır Topluluk tüzüğünün, kendisine aykırı ulusal işlemi de uygulanamaz hale getireceği ifade edilmiştir.

ATM, Politi kararından hemen sonra verdiği Variola[17] kararında tüzüğün doğrudan uygulanmasıyla ilgili temel tespitlerde bulunmuştur. Davada, önkarar yöntemiyle sorunu ATM’nin önüne getiren yerel mahkeme, ATM’ye, bir tüzüğün iç hukuka, içinde tüzüğün hükümlerini taşıyan ulusal bir işlemle aktarılmasının doğru olup olmadığını sormuştur. ATM, kararında, yerel mahkemenin sorusunu, “Bir tüzüğün doğrudan uygulanabilmesi, onun herhangi bir iç hukuka aktarma işleminden bağımsız olarak, iç hukuklarda yürürlüğe girmesi ve uygulanmasıdır. Üye devletler, Antlaşmalardan doğan sorumlulukların onaylandığı faraziyesiyle, Topluluk tüzüklerinin ve diğer Topluluk tasarruflarının yapılarından kaynaklanan doğrudan uygulanırlığına engel olmamak yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülüğe tam olarak uyulması, Topluluk tüzüklerinin, Topluluk genelinde bir örnek ve eş zamanlı olarak uygulanması bakımından kaçınılmazdır.” şeklinde cevaplandırmıştır.

  ATM, devamında, ayrıca, üye devletlerin, ATM’nin Topluluk kurumlarının işlemlerinin geçerliliği ve Topluluk hukukunun yorumuna ilişkin kararlarını etkileyecek önlemler almama  yükümü altında olduklarını da belirtmiştir. Kararda, açık bir şekilde, tüzüklerin iç hukuklarda uygulanabilmesi için, bir ulusal işleme gerek olmadığı ifade edilerek, üye devletler için, iç hukuka aktarma işlemi yapmamanın aynı zamanda bir yükümlülük olduğu da belirtilmiştir.

İtalya, ilk yıllarda, Konsey tüzüklerini iç hukukta doğrudan yürürlüğe koymamış ve tüzüklerde yer alan esasları bir uygulama yasasıyla ulusal metin haline dönüştürmüştür.Bunun üzerine, Komisyon İtalya aleyhine ATM’de dava açmış, ATM kararında, İtalya’yı söz konusu uygulamasından dolayı mahkum etmiştir. Bu davadan sonra İtalya tutumunu değiştirmek zorunda kalmıştır.

Tüzüklerin doğrudan uygulanmasının tartışıldığı ve ATM’nin içtihatlarında önemli bir yer tutan diğer bir dava da ünlü Leonesio[18]kararıdır. ATM, Leonesio kararında konuya önemli bir açılım getirmiştir. O da, “Topluluk hukukunun ulusal bir anayasal normla çatışması durumunda tüzüğün doğrudan uygulanıp uygulanamayacağı” sorunudur.

Davanın konusu, Topluluğun tarım politikası çerçevesinde kabul ettiği 1975/69 ve 2195/69 sayılı tüzükler oluşturmaktadır. Üye ülkeler genelinde üretim fazlalığı nedeniyle süt gölleri oluştuğundan, Topluluk, tarımsal pazarlar ortak organizasyonu çerçevesinde çıkarttığı dava konusu tüzüklerle üye devletlerin, sütteki üretim fazlasının önlenmesi amacıyla öldürülen her inek başına inek sahiplerine belli bir tazminat ödemesini öngörmüştür. Söz konusu tüzükler doğrultusunda ineklerini öldüren davacı bayan Leonesio, tüzüklerin hükümlerine göre talep hakkına sahip olduğu teminatı almak için İtalyan makamlarına başvurmuş fakat İtalyan makamları tazminat talebini reddetmiştir. İtalyan hükümeti gerekçe olarak, böyle bir ödemenin yapılabilmesi için, Anayasanın 81. Maddesi hükmüne göre bir yasa çıkarmak zorunluluğu olması fakat halen böyle bir yasanın çıkmamış olduğunu göstermiştir. Önkarar yöntemiyle ATM’nin önüne getirilen davada, yerel mahkeme ATM’ye cevaplandırması için iki soru yöneltmiştir; “1975/69 ve 2195/69 sayılı tüzükler İtalyan hukuk düzeninde doğrudan uygulanabilir nitelikte midir?, eğer cevap olumluysa, söz konusu tüzükler, mahkemelerce korunması gereken bireysel haklar yaratmışlar mıdır?”.

İtalyan hükümeti savunmasında, yasama organının yardım parasının ödenmesi için gerekli düzenlemeyi yapmadığı bir durumda, söz konusu tüzüklerin yardım ödentisini isteme hakkını vermeyeceğini ileri sürmüştü.

ATM ilk olarak, Politi kararındaki tutumuna paralel olarak, “tüzüklerin yapıları ve Topluluk hukuk kaynakları sistemindeki işlevleri dolayısıyla doğrudan etkiye sahip oldukları ve ulusal mahkemelerin korumakla yükümlü oldukları bireysel haklar yarattıklarını” belirtti. ATM devamında, “tüzükte öngörülen süreler içinde ineklerin öldürüldüğü ve ölümler belgelendiğine göre, tüzüğün aradığı önkoşul gerçekleşmiş olmaktadır. Bu durumda bir üye devlet, hak kazanılan öldürme primini ödemek amacıyla kendi anayasal ve idari mevzuatında yer alan hükümlere başvuramaz. Konsey tüzükleri yayınlanmalarıyla birlikte üye devletlerin ulusal hukuk düzenlerinin bir parçası olur ve bu devlet toprakları üzerinde, Antlaşmanın 189. Maddesi çerçevesinde doğrudan uygulanır. Bu nedenlerle, bir ulusal norm, anayasa düzeyinde de olsa, tüzük hükümlerinin uygulanmasını durduramaz”[19] sonucuna vardı.

ATM, aynı kararda, “Topluluk tüzüklerinin doğrudan etkisine engel olacak sonuçlar yaratan ve onların Topluluk genelinde eş zamanlı ve birörnek uygulanmasına zarar verecek her türlü yorum metodu Antlaşmaya aykırı olacaktır” ve bütçe hükümleriyle ilgili olarak, “bir üye devletin bütçe hükümleri, bir Topluluk tasarrufunun  doğrudan etkili olmasına ve söz konusu hükmün doğurduğu kişisel hakların kullanılmasını engelleyemez” hükümlerine vardı.

ATM kararının, tüzükleri bu şekilde bir yasama iktidarına sahip kılması, doktrinde, “Topluluğun kurumsal özerkliği” ve “devredilmiş yasama iktidarı” kavramlarıyla nitelenmiştir.[20] 

      Leonesio kararına kadar ATM çeşitli davalarda tüzüklerin doğrudan uygulanmasının ne anlama geldiğini açıklamış ve doğrudan uygulanmanın sonucu olarak da aykırı ulusal düzenlemenin uygulanamaz olduğuna karar vermişti. Fakat Leonesio kararında, ilk defa, doğrudan uygulanabilme özelliğinin bir anayasal norm karşısında nasıl tatbik edileceği sorunu çözümlenmiş oldu. ATM’nin, kararında tüzüğün “doğrudan uygulanma” esaslarını hükme bağlanmakla kalmamakta, anayasal düzeyde bir çatışmayı da çözümleyerek, Topluluk hukukunun üye devlet anayasalarının da üstünde olduğuna karar vermiş oldu. Kararın, bu açıdan, ATM’nin Costa/Enel kararından bu yana oluşturduğu “Topluluk hukukunun üstünlüğü” çizgisinin bir devamı olduğu ifade edilmektedir.[21] 

ATM’nin Politi ve Leonesio kararlarıyla doğrudan etkililiğin tüzüğün yapısından ve işlevinden kaynaklandığını belirterek, “doğrudan etkililik” kavramı konusundaki tartışmaya da cevap vermiş olduğu söylenebilir.[22]

Üye devletlerin, bazı durumlarda, ulusal uygulama işlemleri yapmalarına izin verilmektedir. Fakat bu, tüzüklerin iç hukuka aktarılması yöntemi olarak kullanılamaz. İznin verilmesinde birinci ihtimal, tüzüğün, bizzat üye devletlere ya da Birlik organlarına bu şekilde bir uygulama işlemi yapmasına izin vermesidir. Bu içerikteki  düzenlemeler, tüzüklerin düzenledikleri alanda daha etkin bir uygulamaya sahip olabilmesi amacıyla getirilmektedir.  Örneğin, tarımla ilgili bazı tüzükler, üye devletlerde bir örnek uygulamanın sağlanması için, üye devletlerin gerekli düzenlemeleri yapmaları ve yaptırım uygulamaları için tazminat ve vergilendirme sistemini kendi usulleriyle yürütmelerine izin vermiştir. Uygulama işlemi yapmak için bir Birlik organının yetkilendirilmesine, rekabet kurallarının uygulanması amacıyla Komisyon’u görevlendiren 19/65 sayılı tüzük örnek olarak verilebilir.[23]

Tüzüğün kendisinin yetkilendirmesi dışında, ATM’de, tüzük hükümlerinin yeterince açık olmaması ve bu durumun uygulamada hatalı sonuçların doğmasına yol açma ihtimalinde, üye devletlere, tüzük hükümlerinin uygulamaları için bir hareket serbestisi tanımaktadır.[24]

Üye devletlere belli bir uygulama alanı bırakan ATM, bazı sınırlamalar da getirmiştir. Şöyle ki, üye devletler, söz konusu tüzüğün uygulanması amacıyla çeşitli kararlar alıp uygularken tüzüğün hükümlerine saygılı davranmak ve tüzüğün amaçlarını aykırı yorumlardan kaçınmak zorundadırlar. Ayrıca, üye devletler, kabul edecekleri normlarla tüzüğün uygulanması bakımından ek koşullar da getiremezler. Bu bakımdan, uygulama işlemlerinde bulunan devletlerin “bağlı yetki”[25] kullandıkları söylenebilir.

Ulusal uygulama işlemine izin verilen bir diğer durum da, tüzüğün mevcut haliyle uygulanmasının imkansız olmasıdır.[26] Zira, tüzük, uygulanabilmesi için bizzat üye devletlerin müdahalesini öngörmüş[27] ve ilave olarak üye devletleri uygulama önlemleri almaları konusunda yetkilendirmiş olabilir. Bu durum üye devletlerin uygulanabilirlik açısından katkıda bulunmasından farklı bir durumdur; tüzüğün uygulanması için üye devletlerin faaliyette bulunması şarttır. Üye devletler bu ihtimalde de sınırsız bir hareket serbestisine sahip değillerdir. Tüzük doğrultusunda kabul edilip uygulanacak ulusal kuralların , tüzüğün uygulanmasının gerektirdiği oranda bir düzenlemede bulunmalı, ölçülülük ilkesi dahilinde belirlenecek kapsamı aşmamalıdır. Ayrıca, bu önlemler, Topluluk hukukuna zarar verici bir durum da yaratamazlar.

Tüzüğün üye devletlere uygulama işlemi yapma yükümlülüğü getirdiği durumlarda, üye devletlerin bundan kaçınması, üye ülke hakkında dava açılmasına sebep olabilecektir. ATM tarım sektörüne ilişkin 31/69 sayılı kararında[28] “Topluluk tüzüklerinin bütün üye devletlerde bazı kamu hizmetlerinin ya da bu tüzüklerin uygulanması için bazı kuralların konmasını gerektirdiğinde, yetkililerin gerekli önlemleri almaktan kaçınmaları olgusu bir eksiklik durumunun yaratılması anlamını taşır” hükmüyle bu durumu ifade etmiştir.

Uygulama önlemleri sorununun tartışıldığı davalardan Eridania kararında[29] ATM, tüzüklerin doğrudan uygulanabilme özelliğinin, üye devlet ve Topluluk organlarının bir tüzükle uygulama önlemleri alması için yetkilendirilmesine engel oluşturmayacağına karar verdi. Kararda, ATM, ulusal yargı yerlerinin uygulama işlemlerinin Topluluk tüzüğüne uygunluklarını denetlemekle yükümlü olduklarını da ifade etti.

ATM, uygulama işlemlerinin tartışıldığı bir başka kararında[30], üye devletlerin tüzüğün etkin uygulamasını sağlamak için, tüzüğün sınırları dahilinde, gerekli, yasal, idari, finansal önlemleri kabul edebileceğine hükmetti. Doktrin de, tüzükle üye devletlere uygulama işlemleri yapabilme imkanı verilmesinin  tüzüğün yapısını  bozacağı bu sebeple, Topluluk organlarının bir yönerge ya da üye devletlere yönelmiş bir karar şeklinde düzenlemede bulunmasının daha doğru olacağı ifade edilmiştir.[31]ATM ise, kararda, bu durumun, tüzüğün hukuki yapısını bozucu nitelikte olmadığı sonucuna varmıştır.

Büyük ölçüde tüzüklerle düzenlenen tarım sektörü, ulusal uygulama işlemleri açısından iyi bir örnek teşkil etmektedir. Birlik hukuku tarım pazarlarını en ince ayrıntısına kadar birçok tüzükle düzenlemiştir. Ancak bu düzenlemelerin uygulanması bazı konularda ulusal mercilere bırakılmıştır. Ulusal merciler, Birlik tarafından getirilen esaslar doğrultusunda, ortak tarım politikasının yürütülmesini, destekleme, fiyat önlemleri, ithalata resim alınması, ihracatta vergi iadesi gibi uygulamalarla yerine getirirler[32]. Ortak tarım hukukunun uygulanması üye devletlerin hem normatif hem de idari önlemler almasını gerektirebilir[33].Bazı üye devletlerde uygulama mevcut idari düzenlemelerle sürdürülürken, Almanya gibi bazı ülkelerde detaylı bir yasama faaliyeti gerekmiştir.

Tarım sektöründe ulusal yasama tasarruflarına başvurulmasının Birlik hukukunun ve buna bağlı olarak tüzüklerin doğrudan uygulanırlığını zedeleyip zedelemediğini ilişkin olarak, ATM, 18.02.1970 tarihli kararında[34], uygulama önlemlerinin kural olarak tüzüklerin doğrudan uygulanırlığını zedelemeyeceğini fakat üye devletlerin, tüzüklerin uygulanmasını sağlamak için aldıkları önlemlerle tüzük hükümlerinin kapsamını değiştiremeyeceklerini ve genişletemeyeceklerini ifade etmiştir. ATM, devamında, eğer üye devletler Topluluğa ortak tarım politikasının iyi işlemesi için yasama yetkisi devretmişlerse, üye devletlerin bundan böyle bu alandaki düzenlemelerin normatif nitelikte olmayacağını da belirtmiştir.

Üye devletlerin tamamlayıcı uygulama işlemleri yapmasının öngörüldüğü durumlarda, uygulama işleminin hangi ulusal organ tarafından yapılacağı ve nasıl bir usul izleneceği konusunda bir kural yoktur. Üye ülkelerin bu konuda serbest oldukları kabul edilmektedir[35].Uygulamada, söz konusu işlemleri farklı makamların yapması söz konusu olabilmektedir. Ulusal işlem yasakoyucu tarafından yapılmasının yanında, tüzük ve yönetmelik gibi idari işlemlerle, yürütme tarafından da yapılabilmektedir. Uygulamada, ilgili üye devlet anayasası yürütme organına yaptırım koyma yetkisi tanımıyorsa, çiğnenmesi halinde cezai ya da maddi yaptırım öngören Topluluk tüzüklerinin uygulanma işlemleri yasakoyucu tarafından yapılmaktadır[36]. 

ATM’nin ulusal uygulama işlemlerine izin verirken dikkat ettiği bir husus da, uygulama işlemlerinin iç hukuka kazandırılması yöntemidir. Tüzükler Birlik resmi gazetesinde yayınlanmakla yürürlüğe girerler, bu durum onların doğrudan uygulanmaları ve iç hukuka aktarılmaları için ulusal bir tasarrufa ihtiyaç göstermemelerinin de teminatıdır.

ATM, öncelikle herhangi bir Birlik işleminin üye devlet resmi gazetesinde tümüyle yayımlanarak uygulamaya geçirilmesine karşıdır. ATM, bu durumun, Birlik tasarrufunun ulusal bir işlem olarak algılanmasına yol açacağını ve kendi yetkileri hakkında tereddütler yaratabileceğini ifade etmiştir[37]. Ayrıca, bir başka kararında[38], üye ülkelerin çıkaracakları tamamlayıcı normun seçiminde serbest olmakla birlikte, uygulamanın, ulusal makamların iradesiyle kolayca değiştirilebilecek ve yeterli ölçüde kamuoyuna duyurulmaktan yoksun nitelikteki yönetsel işlemlerle yapılamayacağına karar vermiştir.

Tüzükte, uygulama önlemlerinin alınması için bir süre öngörülmüşse, bu süreye uyulması zorunludur. Bu süreden sonra üye devletler uygulama işlemlerinde bulunamazlar. Bir sürenin öngörülmediği durumlarda, ATM, süre tayininde, tüzüğün içeriğini ve amaçlarını göz önüne alarak yorumda bulunmaktadır.

ATM kararları ışığında genel bir değerlendirme yapılırsa, tüzüklerin “doğrudan uygulanabilme” özelliği, üye devletlerin hiçbir ulusal işlemine ihtiyaç duymadan iç hukuklara dahil olması ve uygulanmasını ifade eder. Üye ülkeler, tüzüklerin iç hukuklarında uygulanabilmesi için transformasyon ve buna benzer iç hukuka aktarma usulleri öngörmezler ve bu şekilde tüzüklerin uygulanmasına ve yararlı etkisini önleyici davranışlar içinde bulunamazlar.

“Doğrudan etkililik” prensibi gereğince, tüzükler, bireylerin ulusal mahkemeler önünde ileri sürebilecekleri haklar yaratabilirler ve ulusal yargıcın bu hakları koruması onun için bir yükümlülüktür. ATM, içtihatlarına göre, “doğrudan etkililik” tüzüklerin amaç ve işlevlerinin gereği sahip oldukları bir iç özelliktir. Bu bakımdan istisna değil kuraldır. Üye ülkeler, yasal, idari ya da ulusal çıkarlarına aykırılık gerekçesiyle tüzüklerin doğrudan uygulanması ve etkilerini doğurmasını etkileyemezler. Bu durum, Leonesio kararında ifade edildiği gibi, ulusal anayasalar bakımından da geçerlidir.

Tüzüklerin doğrudan uygulanabilme özelliği, üye ülkelerin ya da Birlik organlarının uygulama önlemleri almalarına engel oluşturmaz. Üye ülkeler ve Birlik organları öngörülen durumlarda, tüzüğün amacına ve düzenlemelerine aykırı olmamak şartıyla uygulama önlemleri alabilirler, gerekli yasal, idari ve finansal düzenlemelerde bulunabilirler.

3.Ulusal Normların Doğrudan Uygulanma Özelliği Karşısında Durumu

A.Genel Olarak

Birlik hukukunun doğrudan etkililiği ve üstünlüğü ilkelerinin sonucu olarak, Birlik hukukunun geçerli olduğu alanlarda iç hukuk düzenlemelerinin durumu, bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Birlik organlarının görevlerini yerine getirme çerçevesinde kullandıkları doğrudan etkili ve uygulanabilir işlemler, iç hukuka dâhil olduklarında, kendilerine aykırı bir düzenleme olması durumunda Birlik hukuku-iç hukuk çatışmasının doğması kaçınılmaz olmaktadır. İki hukuk düzeni arasında bir çatışma, gündeme, “Birlik hukukunun bütün ülkelerde aynı etkiye sahip olması” prensibini getirir.[39] Bu prensip, Birlik hukukunun bütün üye devletlerde aynı kapsamda ve güçte etkili olmasını ve üye devletlerin bir çatışma durumunda, Birlik hukukunu dolaylı ya da doğrudan ortadan kaldıramamasını ifade eder. Birlik hukuku-iç hukuk çatışmasında Birlik hukukunun geçerliliğini, üye devletlerin denetimine bırakmak, Birlik hukuk düzeninin özerklik ve prensiplerinin tamamen ortadan kalkması sonucunu doğurur.

Kurucu Antlaşmalarda, Birlik hukuku ile iç hukuk hükümlerinin çatışması durumunda hangi hukukun uygulanması gerektiği hakkında açık bir düzenleme bulunmamaktadır, başka bir ifadeyle, Antlaşmalarda bir “çatışma normu” mevcut değildir.

Birlik hukukunda bir çözüm olmaması karşısında, çözümün devletler hukukunda aranması ihtimalinde, gündeme transformasyon ve buna bağlı çözümler gelmektedir ki, daha önce ifade edildiği gibi, bu durum Birlik hukukunun yapısına tamamen aykırı sonuçların ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Sorunun çözümü için ulusal anayasalara başvurulması da Birlik hukukunun gereklerine uygun bir çözüm getirmemektedir. Zira ulusal alanda doğan uyuşmazlıkların karakteristiği, normların aynı devletin tasarrufu olarak ortak bir hukuk düzenine dahil olmalarıdır. Normlar arasında bir uyuşmazlık doğması için hiyerarşik bakımdan aynı seviyede iki normun çatışması gerekir. Genel kabul görmüş hiyerarşik sıralamaya göre normlar anayasa, kanun, tüzük ve diğer idari genel düzenleyici işlemler olarak devam edecektir. Birlik hukukunun özerk ve bağımsız bir hukuk düzeni olmasına bağlı olarak Birlik normlarıyla iç hukuk normları arasında hiyerarşik bir ilişki yoktur. Normlar farklı iki kamu gücünün işlemleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Birlik hukukunun gereklerini ve ihtiyaçlarını gözeten bir çözüm gereği karşısında, ATM, Birlik hukukunun üstünlük ve doğrudan etkililik prensiplerini bir çatışma normu olarak kabul etmiş ve içtihatlarıyla, Birlik normlarının ulusal normlar karşısında mutlak üstünlüğü prensibini yerleştirmiştir.

Söz konusu uyuşmazlık, kanun seviyesinde olabileceği gibi anayasal seviyede de doğabilmektedir. Uygulamada uyuşmazlık daha çok kanun seviyesinde ortaya çıkmaktadır. Sorun, Birlik hukuku veya ulusal hukukun ihdas edilme zamanına göre farklı özellikler göstermektedir. Bu bakımdan, Birlik hukukuna aykırı önceki ve sonraki iç hukuk normlarının durumunu ikili bir ayrımla ortaya konması gerekir.

 

B. Önceki Tarihli Ulusal Normların Durumu

Tüzüğün önceki tarihli bir ulusal normla çatışması ihtimalinde, ATM kararlarına göre, önceki tarihli ulusal norm “uygulanamaz” hale gelir. Tüzüğün önceki tarihli aykırı bir norm karşısında üstünlüğü ATM’nin bir çok kararında ifade edilmiştir. Doğrudan etkiye sahip Birlik tasarruflarıyla önceki tarihli bir normun çatışması durumunun tartışıldığı Lück[40] kararında, ATM, “doğrudan uygulanma prensibi, Topluluk hukukuna aykırı her ulusal normu uygulanamaz kılar” hükmüne varmıştır. Aynı şekilde, Fransız Deniz İş Yasasına ilişkin olan kararında[41], ATM, Topluluk hukukunun doğrudan uygulanması sonucu ortaya çıkan hakların ulusal mahkemeler tarafından korunması gerektiğini ve Topluluk hukukuna aykırı her iç hukuk normunun “uygulanmaz” hale geldiğini ifade etmiştir.

ATM, Simmenthal[42] kararında ise, önceki normun uygulanamaz olduğunu, “Topluluk hukukunun üstünlüğü ilkesi uyarınca, Antlaşma hükümleri ve kurumların doğrudan uygulanır nitelikteki işlemleri, üye devletlerin iç hukuku ile ilişkileri açısından halihazırdaki yasaların tüm aykırı hükümlerinin uygulanmaması etkisini doğurur[43].” Kararıyla kesin bir şekilde ifade etti.

ATM kararları ışığında, tüzüklere ve diğer doğrudan etkili Topluluk tasarruflarına aykırı önceki ulusal işlemlerin, uygulamada zorluk yaratmadığı söylenebilir[44]. Zira, ATM’nin içtihatlarıyla, doğrudan geçerliliğe sahip Topluluk normlarının önceki tarihli aykırı ulusal normlar karşısındaki üstünlüğü yerleşmiştir.  Sorun, sonraki tarihli ulusal normlar bakımından özellik arz etmektedir.

C. Sonraki Tarihli Ulusal Normların Durumu

 Sonraki tarihli ulusal düzenlemelerin Birlik normlarına aykırı olması durumunda, ortada açık bir çatışma söz konusudur. Böyle bir durumda ulusal yargıç, Birlik normu ve ona aykırı sonraki tarihli bir ulusal norm ile karşı karşıyadır.

ATM, Costa/Enel kararında açık bir şekilde, “... Antlaşmalardan doğan hukukun orijinal, özgün niteliği gereği, hiçbir iç metin Topluluk hukukuna aykırı olamaz”[45] diyerek, çatışmanın önceki ya da sonraki tarihli bir normla olmasının fark etmediğini, Topluluk normunun mutlak üstünlük taşıdığını ifade etmiştir.

Costa/Enel’in getirdiği bu temel prensipten sonra, ATM, Simmenthal II[46] kararında, Topluluk hukukuna aykırı sonraki tarihli ulusal normun durumunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur. İtalya’ya et ithalatında bulunan Simmenthal şirketi sınırda yapılan denetimde, İtalyan makamlarına belli bir harç ödemek zorunda kalmıştır. Söz konusu harç, 1970 tarihinde kabul edilen bir yasa hükmünce alınmıştır. Ancak yasa 1964 ve 1968 tarihli tüzüklere aykırılık taşımaktadır. Davada İtalyan hükümeti yasanın tüzüklerden sonra çıkarılmış olduğunu vurgulayarak, lex posterior kuralının ifadesi olan,sonraki yasanın önceki yasayı geçersiz kılması gerektiğini ileri sürmüş ve yasanın uygulanmasında Topluluk hukukuna bir aykırılık olmadığını savunmuştur. ATM, kararında, İtalyan hükümetinin tezini açık bir şekilde reddederek, Topluluk hukukunun üstünlüğü prensibi uyarınca, Topluluk hukukuna aykırı önceki veya sonraki tarihli hiçbir ulusal normun geçerli olamayacağını kesin bir şekilde ifade etmiştir. ATM,  kararın devamında, “Topluluk hukukunun üstünlüğü ilkesinin, Topluluk normlarına aykırı yeni ulusal yasama işlemlerinin oluşumunu engelleme etkisine sahip olduğunu” da belirtmiştir. ATM, Simmenthal II’den önce vermiş olduğu Marinex[47]  kararında, özellikle tüzükler bakımından, Topluluk hukununun sonraki ulusal normlarla çatışması durumunda ulusal düzenlemenin “sakat değil, hukuksal etkiden yoksun” sayılacağını ifade etmiştir.

Simmenthal II kararının diğer bir yönü, ulusal yargıcın çatışma halinde, tutumunun ne olması gerektiğinin belirtilmiş olmasıdır. ATM, kararında, ulusal yargıcın önceki veya sonraki tarihli olmasına bakmaksızın, ulusal yasanın aykırı her hükmünü uygulanamaz bırakacağını ifade etmiştir. Bu şekilde, ATM, ulusal yargıca bir çatışma durumunda uygulaması gereken hukuku da göstermiş olmaktadır. Çatışma durumunda, Topluluk hukukunu yorumlamak ve uygulamak ulusal yargıç için bir görevdir. Üye devlet anayasalarında Topluluk hukukunun öncelikle uygulanacağı yer almasa bile, ATM’nin kararı doğrultusunda, ulusal yargıcın Topluluk hukuku tasarrufunu kendisiyle çatışan ulusal tasarrufun önünde uygulaması gerekecektir.[48] Topluluk hukukunun önceliği ancak ulusal hukuk–Topluluk hukukunun çatışması durumunda söz konusu olabileceğinden, herhangi bir çatışmanın olmaması durumunda ulusal yargıç iç hukuku ya da Topluluk hukukunu uygulamaya devam edecektir.[49]

İtalyan Anayasa Mahkemesinin 22.10.1975 tarihli kararı[50], Topluluk hukukunda ulusal yargıcın konumunu belirlemek bakımından önemlidir. İtalyan Anayasa Mahkemesi söz konusu kararında, Topluluk hukuku-ulusal hukuk çatışmasında, ulusal yargıcın, Topluluk hukukuna aykırı sonraki yasayı “uygulanamaz” bırakmak bakımından yetkisi olmadığına hükmetmiştir. Sonraki ulusal yasanın Topluluk hukukuna aykırı olduğu kanısında olan yerel mahkeme, Anayasa Mahkemesine başvurarak, yasanın anayasaya aykırı olduğunu ileri sürmelidir. Yüksek Mahkemeye göre, bu tip bir çatışma, anayasal niteliktedir ve kendi yetki alanına girmektedir. Bu durumda tüzükler, anında etki doğuramayacak, ulusal yasanın anayasaya aykırılığına karar verilince kadar askıda kalacaktır[51]. ATM, Simmenthal kararıyla Topluluk hukuku çerçevesinde ulusal yargıcın konumunu ve yetkilerini belirleyerek, İtalyan Anayasa Mahkemesinin tutumunu da mahkum etmiş olmaktadır. İtalyan Anayasa Mahkemesi bu karardan sonra tutumunu değiştirmek zorunda kalmıştır.

Fransa’da idare mahkemelerinin, hukuk düzenlerinin çatışması durumuna ilişkin görüşleri İtalyan Anayasa Mahkemesiyle aynı olmakla birlikte, Topluluk hukuku bakımından farklılaşmaktadır. Fransa’da idari yargıç bir yasa bulunmadığı takdirde, herhangi bir işlemin uluslararası bir sözleşmeye uygunluğunu bizzat sözleşme hükümlerine dayanarak denetlemektedir[52]. Ancak, araya konuyu düzenleyen bir yasa girdiği takdirde, incelemeyi yasa hükümlerine göre yapmakta, idari işlemin yasaya uygun fakat yasanın sözleşmeye aykırı olması durumunda, yasanın sözleşmeye göre tarihine bakmaktadır. Yasa sözleşmeden önce yapılmışsa, mahkeme sözleşmeyi uygulamakta fakat yasa sözleşmeden sonra yapılmışsa, bu durumda yasayı uygulamaktadır[53].İdari mahkemelerin bu tutumu, yasanın sözleşmeye aykırı olması nedeniyle uygulanmaması durumunda, anayasa uygunluk denetimi yapan bir mahkeme durumuna düşecek olmaları görüşüne dayanmaktadır[54]. Bu görüş İtalyan Anayasa Mahkemesinin görüşü ile aynıdır. Fakat Fransız idare mahkemeleri, Topluluk hukuku söz konusu olduğunda, yasanın kurucu antlaşmalarla çatışması durumunda, antlaşma hükümlerini uygulamaktadırlar.

Topluluk hukukunun gereklerini yerine getirmek sadece ulusal mahkemelere getirilmiş bir sorumluluk değildir. Aynı zamanda, ulusal idareler de, aynı yükümlülük altındadır. İdari otoriteler, merkeze veya merkeze bağlı çevre idareler, Topluluk hukukuna uymak durumundadırlar[55]. Topluluk hukukunun üstünlüğü ve doğrudan etkisi çerçevesinde, ulusal otoritelerin müdahale zorunluluğu, Topluluk hukukuna aykırılık taşıyan hukuki metinlerin onaylanmaması veya aykırı sözleşmelerin ortadan kaldırılmasını da kapsar niteliktedir[56]. Bu durumda, idari otoritelerin topluluk hukukundan kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmesinden kaçınması durumunda, ihlal davasının açılması söz konusu olabilecektir.

Internationale Handelsgesellschaft kararın-da[57], ATM, ilk kez Topluluk hukuku ile ulusal anayasalar arasındaki ilişkiye değinerek, bir tüzük ile ulusal anayasa arasındaki uyuşmazlığı karara bağlamıştır.ATM, kararında, Topluluk hukukunun doğrudan uygulanmasının ve etkililiğinin anayasal çekincelerle önlenemeyeceğini hükme bağlamıştır. Karara göre, ulusal anayasalar, üye devletler için topluluk hukukundan doğan yükümlülüklerinden kaçınmak için bir gerekçe oluşturamaz.      

 



* İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi

[1] Haluk Günuğur, Avrupa Topluluğu Hukuku, Tarhan Yayınları, 1993, s.47-48.

[2] İbid., s.44.

[3] Modern anlamda uluslararası hukukun doğuş tarihi, devlet denilen siyasi birimlerin varlıklarının tescil edildiği 1648 tarihli Westphalia Antlaşmalarına bağlanır. Bkz. Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk İle İç Hukuk Arasındaki İlişkiler, İstanbul, İ.Ü. Yayınları, No: 1882, 1973, s.13.

[4] Toluner, s.2.

[5] A. Füsun Arsava, Avrupa Toplulukları Hukuku ve Bu Hukukun Ulusal Alanda Uygulanmasından Doğan Sorunlar, A.Ü. AET Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.51.

[6] Dualist doktrinin hukuki temelleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Toluner, s.19 vd.

[7] Toluner’den naklen, s.23.

[8] Arsava, s.58.

[9] 1856 Paris Kongresinde kurulan Tuna Komisyonu, bu konudaki ilk örnek olarak kabul edilir. Kırım savaşı sonunda, büyük devletler tarafından kurulan bu Komisyon, Tuna nehrinin Romanya’ya dökülen kısmının ulaşıma uygun bir duruma getirilmesi için gerekli imar işlerinin yapılması için görevlendirmişti. Komisyon, kendi görev alanına giren konularda, Paris Antlaşmasına taraf olan devletlerin yurttaşlarını bağlayıcı işlemler yapabilmekteydi. Bkz. Toluner, s. 5-6, A. Ülkü Azrak, Avrupa Topluluklarının İdari Yargının Genel Esasları, İstanbul, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. 1982, s.44.

[10] Üye devletlerdeki bireylerin uluslararası bir antlaşmada taraf kabul edilmesine örnek olarak 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi verilebilir.

[11] Süheyl Batum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul, 1993, s.45. Yazar, doğrudan uygulanma kavramının dar ve geniş olmak üzere iki anlamı olduğunu belirtmiş, ulusal makamların aracı işlemine ihtiyaç göstermeden uygulanmasını “dar anlamda”, mahkemelerde ileri sürülebilecek bireysel haklar yaratmasını da “geniş anlamda” doğrudan uygulanabilir olarak ifade etmiştir.

[12] 77/72 s. Capolongo kararı [ATKD (1973) 611].

[13] Ayşe Işıl Karakaş, Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği, İstanbul, Der yayınları, 1993, s.107.

[14] ibid., s.108.

[15] Tüzüğün sahip olduğu bu etkiyi anlatmak için, Topluluk Kurucu Antlaşmasının onay kanununun tartışıldığı Fransız Parlamentosunda tüzük için “gerçek bir Avrupa gücü” ifadesi kullanılmıştır. Aktaran, Jean-Victor Louis, The Community Legal Order, Official Publications of the European Communities, Luxembourg, 1990, s.83

[16] 43/71 s. Politi kararı [ATKD (1971) 1039].

[17] 34/73 s. Variola kararı[ATKD (1973) 981].

[18] 93/71 s. Leonesio kararı [ATKD (1972) 287].