ANAYASA MAHKEMESININ BIR KARARI HAKKINDAKISA NOTLAR
Prof. Dr. İl
Han ÖZAY*
The article is mainly dealing
with the concept of “nullity of administrative decisions” in Turkish law and
some related procedural topics which have to be taken into consideration during
the judicial review phase. In order to make the analysis concrete and easier to
follow, an administrative lawsuit which was
actually filed in the past is being presented to the reader in the article.
Since the lawsuit in question gave rise to doubts about the legality of the legislative
statute it was based on, the case had also fallen into the jurisdiction of the
Constitutional Court in that context.
Ülkemizde ve kıta Avrupası’nda
Anayasa Mahkemeleri, Amerika Birleşik Devletlerinde de Federal Yüksek
Mahkemenin[1] en
önemli kararları hep İdare Hukuku sorunlarına ilişkin olanlardır. Anayasa ve
İdare Hukuklarını birbirinden ayırmak zaten mümkün değildir ve bunu herkes
yapsa bile başında bulunmaktan onur duyduğum “Sıddık Sami Onar Kürsüsü”nün bir
mensubu bunu yapamaz. Nitekim, İdarî Yargının bakmakta olduğu bir davada İdare Hukukundaki “yokluk” kuramı ve buna ilişkin olarak
Anayasa Mahkemesinin yetkisinin sınırı gündeme gelmiş[2] bulunmaktadır.
İstanbul 3üncü İdare Mahkemesi,
02.07.2004 gün ve E.2004/1451sayılı kararıyla, son zamanların en güncel ve
tartışmalı konularından biri olan bankacılık ve özellikle “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu”na ilişkin yasal düzenlemelerin
bazı maddelerinin aykırılığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
Oybirliği ile verilen ve çok
ayrıntılı bir gerekçeyi içeren bu kararından dolayı Mahkemeyi, yani Başkan ve
üyelerini kutlamak isterim. Zira uzun zamandan beri bu kadar tartışılan bir konuda,
son sözü Anayasa Mahkemesinin söylemesi, belki tartışmaları tam anlamıyla sona
erdirmeyecek, ancak “Şeriatın kestiği
parmak acımaz” özdeyişinin çok yeni bir örneğini oluşturacak ve hepimizi bu
konu üzerinde bir kere daha düşünmeye sevkedecektir.
Ne var ki, Yüksek Mahkeme,
özellikle biri çok yadırgatıcı olan üç gerekçe ile “(e)ksikliklerin giderilmesi
için İŞİN GERİ ÇEVRİLMESİNE 8.9.2004 gününde (o da oybirliği ile) karar (vermiştir.) Zira gerekçenin A cümlesi, dosyada, “(d)avanın süresi içerisinde açıldığını
gösteren bilgi ve belge bulunmadığı(nı)” (!) belirtmektedir.
Bilindiği üzere, İdarî Yargılama
Usulü Kanunu’nun “Dilekçeler Üzerinde
İlk İnceleme” kenar başlıklı 14üncü maddesinin 3üncü fıkrasının (e) şıkkı bu durumu öngörmekte ve
izleyen 15inci maddenin 1inci fıkrasının
(b) şıkkında da “süre aşımı” hallerinde “(d)avanın reddine” karar verileceğini amir
bulunmaktadır.
Buna
göre Anayasa Mahkemesi önüne kadar getirilmiş bulunan bir davanın süresi içinde
açıldığı varsayılmalı ve artık bu süre üzerinde durulmamalıdır.
Bu husus öğretide de eleştirilmektedir. Nitekim,
Anabilim Dalımızın eski mensuplarından, Galatasaray Üniversitesi Hukuk
Fakültesi öğretim üyesi, ve şimdi
Profesör olan Dr. Celal ERKUT ile yine eski mensuplarımızdan Dr. Selçuk SOYBAY,
Anayasa ve İdarî Yargılama Hukukuna
İlişkin Kanunlar” isimli derlemelerinin yenilenmiş beşinci basısının
119-120nci sayfalarında şunları yazmışlardır :
“Yasanın
28. maddesinde, itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesi önüne gelen işlerde, Anayasa
Mahkemesince yapılan ilk incelemenin kapsamı belirlenmiştir. Buna göre, Anayasa
Mahkemesi, ancak kendisine başvuran Mahkemenin uyuşmazlığa bakmakla görevli ve
yetkili olup olmadığı ve göndermiş olduğu dosyada eksikliklerin bulunup
bulunmadığı yönlerinden bir inceleme yapma yetkisine sahiptir. Uygulamada ise,
Anayasa Mahkemesi yasalarla ancak ‘davaya bakmakta olan mahkemeye’ tanınmış bir
yetki olan ilk inceleme denetimi kapsamındaki hususlar açısından da bir denetim
gerçekleştirmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yargılama yetkisinin kapsamını
genişletici bu eğilim, bir yandan mevcut hukuk sistemimiz ile yasal
düzenlemelere uygun düşmemekte ve diğer yandan da ‘davaya bakmakta olan mahkeme’nin
denetim yetkisine müdahale oluşturmaktadır.”
Bu olay ve kararın ikinci ve en
önemli yanı ise dava konusu işlemin
“yoklukla malûl” olduğunun iddia edilmiş bulunmasıdır. Aşağıdaki satırlar
ise “Bilge Hoca”mız[3]
Ord.Prof.Dr. Sıddık Sami ONAR’ın Kamu Hukukunun temel yapıtı olan “İdare Hukukunun Umumî Esasları” isimli
eserinin 1966 yılında yayınlanan 3üncü basısının 323-338inci sayfalarında yer
alan“Hukukî Tasarruflardaki Sakatlıkların
Müeyyideleri” başlıklı kısmında “Yokluk”
konusunun ele alındığı 328-335inci sayfalarından alınmıştır :
“İdare Hukukunda yokluk medeni
hukuktakinden daha büyük bir ehemmiyet arzeder. Bir kere bu hale idare
hukukunda daha ziyade tesadüf edileceği gibi, yokluk müeyyidesinin idare
hukukundaki hükümleri de daha ehemmiyetlidir: medeni hukukta tasarruf yok
olunca hukuk aleminde bir tesiri görülmez. Halbuki idarenin üçüncü şahıslara
karşı yaptığı bir tasarruf idare hukuku bakımından yok olsa da fiili bir takım
neticeler husule getirmiş olabilir. Yok olan tasarruftan doğan bu fiili durum
ayrıca tetkike değer bir mesele teşkil eder: Devlet namına yapılan ve fakat
unsurlarındaki sakatlıklardan dolayı yokluk müeyyidesine maruz kalan bir
tasarruf idareye izafe edilecek hiçbir hukuki veya fiili durum husule getirmez,
İdare mahkemesinin vazife sahasına giren, onun tetkik edeceği hukuki bir
vaziyet ve netice yoktur. Bu tasarruf idare bakımından doğmamış, idareye izafe
edilebilecek hiçbir netice husule getirmemiştir. Buna mukabil tasarruf neticesinde
tasarrufu yapanların şahsına izafe edilecek ve medeni hukuk hükümlerine göre
haksız fiil teşkil eyliyecek fiili bir durum husule gelmiştir. Bu durumun ve
ondan hasıl olan neticelerin tetkiki de adliye mahkemesinin vazife sahasına
girer.
Görülüyor
ki idare hukukunda yokluk, yapılan muamele ve fiillerin Devlete izafe edilebilecek
bir hukuki durum doğmasını, bilakis tamamen fiili ve haksız bir vaziyetin
ortaya çıkmasını intaç etmektedir; bu vaziyetler ekseriyetle memurların şahsi
fiili halinde görünür ve mesuliyetlerini mucip olur. Bununla beraber hukuki bir
tasarruf şeklinde idareye izafe edilmeyen bir tasarruf idare için ileride izah
edeceğimiz bir hizmet kusuru teşkil eder ve bu bakımdan idarenin mes’uliyetini
mucip olabilir.
Halbuki
butlan halinde ortada idareye izafe edilecek bir hukuki tasarruf vardır. Bu
tasarruf hukuk aleminde doğmuş, tesirini göstermiş, hükümler husule getirmiştir.
Gerek idare ve gerek üçüncü şahıslar bu tasarrufu ve hükümlerini tanımak mecburiyetindedirler.
Bu tasarrufun unsurlarındaki sakatlığı tesbit edecek, müeyyideyi tatbik
eyliyecek ve onu ortadan kaldıracak ancak bir idare mahkemesidir. Mahkeme tasarrufu
kazai bir yoldan ve usulü ile tetkik edip butlanı tesbit ederek onu iptal suretiyle
ortadan kaldırıncaya kadar tasarruf, hukuki varlığını muhafaza edecek,
hükümlerine riayet mecburi olacaktır.
Görülüyor
ki sakatlığa yokluk veya butlan müeyyidelerinin tatbiki, hukuki durumun
mahiyeti ve bu durumdan doğacak ihtilafı tetkik edecek salahiyetli merciin
tayini bakımından da bir ehemmiyet arzetmektedir: yokluk halinde medeni hukukun
tatbik ve adliye hakiminin vazife sahasına girecek fiili; butlan halinde ise
idare hukukunun tatbik ve idare hakiminin vazife sahasına girecek hukuki bir
durum vardır.[4]
Onar,
devamla şu noktayı da vurgulamaktadır :
“Yokluk müeyyidesinin bu tesiri ve yok olan
tasarruftan doğan durumun yukarıda izah edilen mahiyeti dolayısıyla bu müeyyideye
maruz tasarrufla ihdas edilmek istenen duruma fert riayete mecbur olmadığı gibi
böyle bir tasarrufun yokluğunu her zaman ve her vesile ile dermeyan edebilir.
Böyle bir tasarrufun doğurduğu durumu tanımamak kanuna ve idarî karara karşı
gelmeyi tazammun etmez ve bu gibi vaziyetlere riayet etmiyenlere ve karşı
gelenlere tatbik edilebilen cezai müeyyideler tatbik olunmaz. Yokluk iddiası
bir iptal davası mahiyetinde olmadığı için böyle bir iddianın gerek dava ve
gerekse def’i şeklinde dermeyanı da bir müddetle mukayyet değildir.
Bununla beraber yok olan tasarruflara
karşı da fertlerin idare mahkemesinde dava açmalarına hukuki bir mani yoktur.
Bu takdirde mahkeme, tasarrufun yoklukla malul olduğunu tesbit etmiş ve
alakalıların serdedebilecekleri böyle bir iddiayı teyid etmiş olur.” [5]
Onar’ın konuyu bütün boyutları
ile irdeleyen görüşleri şöyle devam etmektedir :
“Yokluk
ile butlan arasında böyle derin ve esaslı mahiyet ve hüküm farkları olmakla
beraber ne gibi sakatlıkların yokluk ve ne gibi sakatlıkların butlan doğuracağını
tayin etmek her zaman kolay olmaz ve yukarıda
söylediğimiz sebeplerden dolayı bu hususta kat’i ve değişmez bir kriter de bulunamaz.
Hukuki
tasarrufun muhtelif unsurlarını nazara alarak yokluk müeyyidesinin tatbikini şu
hallerde mütalaa edebiliriz.
Ağır
ve bariz salahiyet tecavüzü diye adlandırdığımız ve fonksiyon gasbı ile salahiyet
gasbının her ikisine de benzer bir durum teşkil eden sakatlık ta ağır sayılır
ve yokluk müeyyidesi doğurabilir.
Şekil
unsuru da salahiyet unsuru gibi daha bariz bir surette yokluk müeyyidesini icap
ettirecek sakatlıklar arzedebilir.
Mevzu
ve esas unsurundaki sakatlığın da bazı hallerde yokluk doğurabileceği kabul
edilmektedir.
Tasarrufun
dört unsurundaki sakatlıkların yokluk müeyyidesinin tatbikini icap ettirebileceğini
kabul eden müellifler maksat unsuru bakımından bunu mümkün saymamakta ve bu
unsurdaki sakatlığın ancak butlan doğurabileceğini söylemektedirler.” [6]
Onar’ın adeta kendi ayarında
gördüğü ve kendisine bir “Kürsü” bile armağan etmiş bulunduğu öğrencisi “Bilgin” Profesör Ragıp SARICA da aynı
konuda şunları yazmıştır :
“ Filhakika İstanbul Barosu Mecmuasının temmuz 1943 tarihli nüshasında
çıkan bir yazımızda belirttiğimiz gibi: “Umumiyetle bu mevzua mütaallik
yazılarda ve tetkiklerde-her nedense- yokluk halleri tasarrufun tekmil
unsurları bakımından mütalâa edilmemektedir. Yokluk yalnız salâhiyet ve şekil
unsurları yönünden incelenmekle iktifa olunmaktadır. Bu suretle yanlış bir
zehabın husulüne sebebiyet verilmektedir. Şöyle ki yokluğun ancak ve münhasıran
selâhiyet ve şekil cihetinden bahis mevzuu olabileceği akla geliyor. Halbuki-izaha çalışacağımız
veçhile-yokluk tasarrufun bütün unsurları dolayısıyla tahakkuk edebilir. Hatta,
mantıkan behemahal tahakkuk etmesi iktiza eder de! Zira, muhtelif unsurlardan
husule gelen, terekkübeden bir bütünün, unsurlarından kat’annazar meydana
gelemeyeceği aşikardır. Zihin, bir bütünü-kendisini teşkil eden- unsurlardan
mahrum olarak tasavvur edemez. Meselâ, şeker (glükoz): karbon, idrojen ve
oksijenden terekkübeder. Bunlar, şekerin unsurlarını teşkil ederler. Şeker,
karbonsuz mutasavver olamayacağı gibi; ikinci ve üçüncü unsurlardan da
kat’annazar bahse mevzu olamaz. Bir kelime ile gerek karbonun, gerek idrojenin,
gerekse oksijenin yokluğu: şekerin de yokluğunu intaceder. Hukuki tasarruf da
birçok unsurlardan terekkübetmektedir. Bu unsurlardan herhangi birinin yokluğu,
sakatlığı hiç değilse ilk nazarda, a priori- tasarrfun yokluğunu intacedecek
mahiyettedir. Şayet herhangi bir unsurun yokluğu, sakatlığı tasarrufun yokluğunu
mucib olmuyorsa; bunun sebebini izah etmek icabeyler. Zira bu, mantığa ve
akliselime muhalif bir keyfiyet sayılmak gerektir.”[7]
Yokluk
halinde tasarruf hiç doğmamış, dünyaya gelmemiş, hayata kavuşmamış telakki
olunur. Bir kelime ile tasarruf mevcut değildir. Binaenaleyh-ortada bir
tasarruf mevcut olmadığına göre-bunun idareye isnadı ve izafesi de mümkün
değildir. Demek ki bu idari bir tasarruf sayılamaz. Karşılaştığımız vaziyet:
fiili bir durum; yani haksız bir fiil veya suçtan başka bir şey değildir.[8]
Bundan
dolayıdır ki idare edilenler için bu gibi bir tasarrufa uymak, ittiba etmek
mecburiyeti mevzu bahis değildir: tasarrufun yokluğu herkes ve her makam tarafından
her zaman dermeyan ve iddia olunabilir. Bu
iddia- zaruret hasıl olursa-icabına ve hadisesine göre adli ve idari
mahkemelerde tetkik ve hallolunur”.
Yokluk
halinde tasarruf hiç doğmamış, dünyaya gelmemiş, hayata kavuşmamış telakki
olunur. Bir kelime ile tasarruf mevcut değildir. Binaenaleyh-ortada bir
tasarruf mevcut olmadığına göre-bunun idareye isnadı ve izafesi de mümkün
değildir. Demek ki bu idari bir tasarruf sayılamaz. Karşılaştığımız vaziyet:
fiili bir durum; yani haksız bir fiil veya suçtan başka bir şey değildir.”
Bu konudaki incelememizi daha yeni ve Onar ile Sarıcaya oranla genç bir
bilim adamının, Prof. Dr. Sayın GÖZÜBÜYÜK’ün bir değerlendirmesi ile tamamlamak
isteriz.
“Yönetimin bir işlem yaparken, hukuka uygun hareket etmesi gerekir.
Yönetsel işlemlerde sakatlık, yönetimin hukuka uygun hareket etmemesinden, ya
da o işlemi yaparken iradesinde meydana gelen bozukluklardan doğabilir. Bütün
bozukluklar aynı derecede yönetsel işlemi etkilemez. Bazı sakatlıklar, yönetsel
işlemin geçerliliğine herhangi bir etkide bulunmaz. Bu gibi işlemler hukuka
aykırı sayılmakla beraber iptali gerekmeyen işlemlerdir. Bazı sakatlıklar,
işlemin iptalini gerektirebilir. Bunlar iptali istenebilen “sakat” ya da
“bozuk” işlemlerdir. Bunlar iptal edilinceye kadar geçerli olan işlemlerdir.
Buna karşı yönetsel işlemlerden üçüncü kümeyi sakatlıkları çok ağır olan, “yok
hükmünde” bulunan yönetsel işlemler
oluşturur. Bunlara “batıl” işlemler de denilir. Bunların sakatlıkları o kadar
ağırdır ki, hukuk açısından doğmamış sayılır; yok hükmündedir. Bunların sakatlıkları
o kadar ağırdır ki, hukuk açısından doğmamış sayılır; yok hükmündedir. Bunlar
ilgililer hakkında bir hüküm ifade etmezler. Bir işlemin, iptali
istenebilen bir sakatlığı mı, yoksa yok
hükmünde olan bir sakatlığı mı var; bunu kestirmek her zaman kolay olmamaktadır.
Bilindiği
gibi, yok hükmünde olan işlemlerin, başka bir deyişle hukuk açısından doğmamış,
ilgililer hakkında bir hüküm ifade etmeyen işlemlerin iptalleri için dava açmaya
gerek yoktur. Yönetim işlemini yok hükmünde bir işlem saymayarak uygulamaya
devam ederse, ilgili dava açarak işlemin
iptalini, daha doğru bir deyimle yok hükmünde olduğunun saptanmasını isteme
durumunda kalabilir. Yok hükmünde olan işlemlere karşı dava açma süresinin geçirilmiş
olması, bu tür işlemlere sağlık kazandırmaz. Bunlara karşı, süre ile bağlı olmaksızın,
her zaman iptalleri için dava açma olanağı vardır. Fransız Danıştayının uygulaması
da bu yöndedir.[9]
Sonuç
olarak ve özetle :
1- Davanın süresinde açılıp açılmadığı, böyle bir
durumda ilk derece mahkemesinin sorunudur.
2- Olayda
çok ciddi bir “yokluk” iddiası
sözkonusu olduğundan ve dava da Fransadaki gibi bir “tesbit” başvurusu olmadığından, açılacak davanın “süre ile kayıtlı olmaması” gerekir.
3- Yokluk konusunda tam bir fikir birliği olmasa
bile, “süre” ile Anayasa Mahkemesinin
itiraz üzerine önüne gelmiş bulunan bir konuda yapabileceği incelemenin kapsamı
konusunda öğretide bir “fikir ve görüş beraberliği” bulunduğunda
kuşku olmamak gerekir.
* İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı. İdare Hukuku ve İlimleri “Ord.
Prof. Dr. Sıddık Sami ONAR” Araştırma-Uygulama Merkezi Müdürü.
[1] Bilindiği gibi “Yargı Birliği” ya da “Tekliği”nin
bulunduğu o ülkede, “Supreme Court” aynı
zamanda “Anayasa Mahkemesi” işlevini
de üstlenmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu husus hem federal hem de eyaletlerin
yüksek mahkemeleri için söylenebilir.
[2] Daha doğrusu “benim gündemim”e gelmiştir.
[3] Bir çok okuyucum, bilmeyebilir ama,
“Günışığında Yönetim” isimli kitabımın ilk basısından başlayarak “Bilge”, “Bilgin” ve “Bilim adamı” ayırımını yapıyor, bunlardan
birincisine örnek olarak Onar’ı, ikincisine de Sarıca’yı gösteriyorum.
[4] ONAR Sıddık Sami, İdare Hukukunun Umumî Esasları, 3üncü bası, İstanbul 1966, Hak
Kitabevi, Cilt 1, s. 328-329.
[5] Aynı yerde, s. 330
[6] ONAR, aynı yerde, s. 334
[7] SARICA Ragıp, İdare Hukukunda Yokluk ve Butlan, in Tedris hayatının
otuzuncu yıldönümü hatırası olmak üzere Ebül’ula
Mardin’e ARMAĞAN İstanbul Hukuk Fakültesi Profesörleri ve Doçentleri
tarafından, Kenan Matbaası, İstanbul l944, s. 1191-1195. Yazar 1194üncü sayfadaki 8 numaralı dipnotunda İstanbul
Barosu Mecmuasının temmuz 1943 tarihli nüshasının 386ncı sayfasındaki 4
numaralı dipnotuna yollama yapmaktadır.
[8] SARICA, aynı yerde s. 1195.
[9] GÖZÜBÜYÜK A. Şeref-TAN Turgut, İdari Yargılama Hukuku, Ankara 1999, s.
862.