JAPONYA’DA KÜLTÜR VE MODERNLEŞME
Doç Dr. Ahmet CİHAN [1]
This article primarily concerns on modernization process of Japan in its various aspects. Modernization process was divided four phases, from Tokugawa period until 2000. Some practices of modernization were subject to sudden changes while others showed high decree of reluctance. Basic characteristic of Japanese modernization is continuity and stability as well as change.
Key words: Japan, modernization, modernization process.
Giriş
Bu çalışmanın öncelikli amacı, farklı görünümleriyle Japonya’daki modernleşme sürecini ele almaktır. Tokugawa döneminden (1703-1867) başlayan ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar devam eden yaklaşık 400 yıllık bir periyodu içeren bu süreci dört evreye ayırmak mümkündür.
Modernleşme periyodundaki kimi girişim ve uygulamaların ani dönüşümler şeklinde, insan yönetimiyle ilgili diğer bazılarının ise yavaş ancak stabil bir gelişme içerisinde olduğu gözlemlenmektedir. Kısacası, Japonya’nın hayata geçirmiş olduğu dönüşüm projesinin en önemli niteliklerinden biri gelişerek değişme olduğu gibi, bir diğeri de devamlılık olmuştur denilebilir.
Bu çalışmada, dört aşamalı olarak özetleyebileceğimiz Japonya’daki modernizasyon projesinin, normal modernleşme örnekleriyle karşılaştırıldığında, dikkat çeken farklılıklarını ve ona özgü niteliklerini ortaya koymaya çalışacağız. Bu amaçla, ilk başta, Japonya’daki modernleşme prosesinin, kabaca, kuşbakışı görünümünü ortaya koymaya deneyeceğiz ve Tokugawa döneminde ortaya çıkan birikimi ele almaya çalışacağız. Daha sonra, modernleşmenin Meiji periyodundaki (1868-1912) belirli tezahürleri üzerinde durarak, onların değişme ve dönüşüm karşısındaki eğilimlerini analiz edeceğiz.
I- Tokugawa Toplumundaki Ön Koşulların Modernleşme Sürecindeki Gelişmelere Etkileri
Ekonomik birikim açısından ele alındığında, Tokugawa Japonya’sının, günümüz gelişmekte olan ulusların çoğundan daha iyi ve ileri düzeyde olduğu ileri sürülebilir. Tokugwa Japonya’sında, tarımsal üretimde gözle görülür bir fazla mevcuttu; bununla birlikte söz konusu üretim fazlasının dağıtımı rasyonel bir şekilde yapılmamış ve bunun sonucu olarak da sosyal sınıflar arasında ciddi bir gerilim doğmuştur.
Genel olarak bakıldığında, modernleşmenin ön koşulları arasında kabul edilen ticari aktivitelerin Japonya’nın tamamına yaygınlaşmış olduğunu; ülke genelinde ortak bir para biriminin hayata geçirildiğini; idari-siyasi, ticari ve ekonomik kurumların oluşturulduğunu ve bunlara özgü kurumsallaşmanın tamamlanmış olduğunu gözlemliyoruz.
Diğer taraftan, modernleşme için belirleyici bir başka ön koşul daha ortaya çıkmıştır. Tarımsal gelişme, geleneksel tekniklerle ulaşabileceği azami sınıra ulaşmış; ayrıca nüfus artış hızı da duraklama noktasına gelmiştir. Japonya’daki nüfus artışının ekonomik sınırlılığı karşılayabilme kapasitesi, günümüzün gelişmekte olan ülkelerindeki hızlı nüfus artışı göz önünde bulundurulduğunda, modernleşme sürecinde uygun bir faktör olmuştur denilebilir.
Kurumsal olarak, Tokugawa Japonya’sı çok disiplinli bir bürokrasiye ve nispi olarak güçlü merkezi bir idareye sahipti. Bununla birlikte, görece güçlü merkezi bir yönetimin mevcut oluşu, bölgesel yönetimlerin [2] rekabetçi niteliğini korumuştur. Han idarelerinin ekonomik açıdan kendi kendisini yönetmesi, daha sonraki modernleşme sürecinde harekete getirici ve teşvik edici bir unsur olmuştur. En önemlisi de, bir feodal sınıf olan samuray zümresinin, herhangi bir ekonomik fonksiyonu olmaksızın, olağanüstü bir şekilde gelişerek, almış oldukları nitelikli yüksek eğitim sayesinde disiplinli ve bir o kadar da başarılı bir “değerler” sistemi oluşturmuş olmasıdır.
Söz konusu ön koşulların tamamı, bir bütün halinde, dönüşümlü olarak, önce gelişme ve ilerlemeye, daha sonra da bir devrimci harekete start vermiş ve ivme kazandırmıştır.
Bununla birlikte, geleneksel Japon toplumunda, özelde ise iş dünyasında organizasyon ve uygulama düzeyinde, modernleşme karşısında görünen bazı unsurlar da bulunuyordu elbette. Çok yüksek düzeyde gelişmiş bir kredi sistemi ile olağanüstü derecede iyi işleyen bir Pazar bulunmasına rağmen, tüccarlar süregiden feodal düzenin himayesine sığınmışlardır. Tüccar örgüt veya organizasyonlarının merkezi yönetimle sıkı sıkıya kaynaşmış olması, tüccar sınıfını erken Meiji periyodunda modernizasyonun baş temsilcisi veya aktörü olmaktan uzak tutmuştur.
Diğer taraftan, 19. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen olağandışı değişmeler ve sosyo-ekonomik koşullardaki dahili gelişmeler, dışarıdan ülkeye yönelmiş olan tehdit ve meydan okumayla birlikte, siyasi ve ekonomik modernleşmeyi gerçekleştirmek üzere, daha alt derecedeki samuraylar için uygun koşullar hazırlamıştır. Tokugawa dönemindeki homojen toplum ile ona özgü değerlerin, ticari faaliyetlerin makro düzeyde var olmasının, belirli koşullar altında, gelişme ve ilerleme için etkin araçlar olabileceği de bir gerçektir.
II-Erken Meiji Dönemi Gelişme Modeli
Mevcut sosyo-ekonomik potansiyel modernleşme sürecinde harekete geçirilmiş ve yeniden şekillendirilerek hızlandırılmıştır. Kısa süre içerisinde, Batı tarzı güçlü bir merkezi yönetim, belirli hedeflere konsantre olmuş sayıca dar ancak çok yetenekli azimkâr bir grup tarafından başarıyla oluşturulmuştur. Böylece, Meiji Japonya’sı, modernleşmenin merkezi otorite tarafından gerçekleştirildiği, ideolojik olarak veya askeri yönden güçlendirilmiş inteligensia liderliğindeki bir grup tarafından yürütülen bir model olarak gelişmiştir. Etkin ve güçlü bir liderlik etrafında şekillenen Meiji yönetimi, temel üst yapı kurumlarını, ihtiyaçlar doğrultusunda, ya yeniden inşa etmiş veya eski olanları revize ederek değişen bünyeye süratle adapte etmiştir.
Meiji liderliğindeki yeni yönetim modernleşme sürecinde üç boyutlu bir görünüme sahip olmuştur: Bunlar; açık ve kesin hedefler oluşturmak; çeşitli halk kesimleriyle yeni hedefler arasında iletişimi sağlamak; her tür yeni düzenleme, emir ve talimatları yerine getirmek ve başarıyla uygulamak olarak sıralanabilir.
Meiji Japonya’sında belirli hedefler oluşturulması, iktidarı elinde bulunduran grup üyelerinin fikirlerinin çelişmesi nedeniyle, başlangıçta, bir hayli bulanık ve karışıktı; ancak 1873 yılında, yönetim içerisinde “öncelik ekonomide olmalıdır” diyen Okubo taraftarlarının aynı kadro arasında “askeri eğilimli” olan Saigo grubu üzerindeki zaferiyle birlikte daha da netleşmeye başlamıştır. İktidar grubu arasındaki bu tür çekişme ve fikir ayrılıkları, aynı zamanda askeri intelijensianın kompozisyon ve bakgraundunu yansıtmaktadır. Meiji periyodundaki modernleşme sürecinde ekonomik hedeflerin sistematik olarak sürdürülmesi 1881 yılına kadar doğrudan yönetimin liderliğinde, daha sonra ise özel girişim öncülüğünde hayata geçirilmiştir.
Yeni hedeflerin halk kesimlerine iletilmesi, bir başka anlatımla halk kesimleriyle iletişim sağlanması, “Bummei kaikai” ideolojisi ve onun sistematik olarak yayılmasıyla, genel eğitimin yaygınlaştırılması ve yurtdışına yapılan seyahatlerle başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. İmparator kavramı, bütün bir ulusu temsil eden bir sembol olarak çok önemli bir rol üstlenmiş, ve bu durum geleneksel değerlerle ilgili olarak yeni trendi daha da güçlendirmiştir.
Daha sonraki yönetim kadroları, disipline ve nasyonalizme vurgu yapmak kadar, feodal sistemden de bütünüyle uzaklaşmak suretiyle başarıyı yakalamışlardır. Benimsenmiş itibari kavramlara, tanınmış samuraylara ihtiyaç duyulan pozitif anlamlar yüklenmiş ve dolayısıyla toplumsal birlik ve bütünlük giderek daha fazla güçlendirilmiştir.
Sosyal ve ekonomik üst kurumların inşası, bürokratik dürüstlük ve verimlilik geleneğinin öteden beri varolması nedeniyle, kolayca gerçekleştirilmiştir. Böylece, siyasi otoriteyi temsil eden kadrolar, bölgesel idareler arasındaki koordinasyonu sağlamak suretiyle ülke geneline egemen, güçlü bir merkezi yönetimi rahatça oluşturmuşlar, temel reformları etkili ve verimli bir şekilde hayata geçirebilmişlerdir. Bunlar arasında arazi ve vergi reformu; modern banka sisteminin kurulması, modern haberleşme ve iletişim [3] sistemi; modern taşımacılık [4] ve bazı model firmalar çok anlamlı bir yere sahip olmuştur.
Modern haberleşme ve iletişim sistemi yanında, entegre hale gelmiş olan taşıma-ulaşım netvorku mevcut ulusal pazarı daha ileri düzeyde bütünleştirmiştir. Bu durum, Tokugawa dönemi Japonya’sında ulusal ekonominin merkezileşmesini ve ticarileşmesini sağlayan en temel faktör olmuştur.
Özel sektörün modernizasyonu dört başlık altında özetlenebilir: Bunlar, kurumsallaşma, sermaye birikimi, nitelikli işgücünün oluşması ve belirli bir sektörde yoğunlaşma olarak ifade edilebilir.
Özel girişimciliğin modern anlamda kurumsallaşması, temel düşüncede olduğu kadar, yöntem ve metot bakımından da bir değişimi gerekli kılmaktadır. Restorasyon sürecinde ortaya çıkan olayların yıkıcı etkileri karşısında tüccarlar, genel olarak, ticari faaliyetleri yürütmekten soğumuşlar, teşebbüs ruhları zedelenmiş, ve hatta bir bölümü de bu alandan uzaklaşmıştır. Bu tavra karşı ilk tedbirler reformist yöneticiler tarafından alınmıştır. Ancak, kendi değer yargıları bakımından, tüccarlar, gerekli değişim ve dönüşümü yaşama geçirme noktasında büyük zorluklarla karşılaşmışlardır. Böylece, hem ekonomik hem de politik ve ideolojik hedeflerle motive edilmiş olan özel girişimciliğe, iş dünyası ve lider kadrosundaki yeni yüzler ve şahıslar tarafından sürekli olarak destek verilmiştir.
Yeni girişimcilerin gereksinim duyduğu sermaye banka sistemi aracılığı ile sağlandığı kadar, geleneksel zengin tüccarlardan da temin edilmiştir. Ayrıca, hükümet, büyük girişimcilere doğrudan ve dolaylı biçimde para yardımı yanında ucuz kredi desteğinde bulunmuş, oluşturulan gümrük sistemiyle küçük sanayi koruma altına alınmıştır.
Tarım sektöründe elde edilen artı ürün vergiler yoluyla modern endüstrilere yönlendirildiği gibi, geniş arazi sahiplerinin kazançları da bankalara ve endüstriyel risklere yatırılmıştır. Toplumdaki geniş halk kesimlerinin, sürekli olarak, tasarrufa, “idareli” ve ekonomik kullanıma teşvik edilmesi, geleneksel tüketim alışkanlıklarının bütünüyle sürdürülmesine vurgu yapılması artan gelirlerin tüketime akıtılmasını büyük ölçüde önlemiştir.
Sonuç itibariyle, genelde kamu yönetimi, özelde ise bireyler ve dolayısıyla bütün Japon toplumu, tüketim eğilimli olmaktan daha çok, imkansızı başarma, mükemmeli yakalama ve daha fazlasını üretme yönelimi içerisinde olmuştur.
Sosyal kabul problemi ise, ilk başta, uzakta hayal gibi gözükmesine rağmen, liderlik ve sınıf ahlaki normları çerçevesinde çözümlenmiştir.
Japonya’da, iş gücü öteden beri disiplinli olduğu kadar, diğer toplumlardaki işgücü ile mukayese edildiğinde, nispi olarak daha itaatkâr, üretken ve dolayısıyla yüksek bir prestij kazanmıştı denilebilir. Tokugawa periyodunda, toplumdaki geniş halk kesimleri arasında geniş bir etkinlik kazanmış olan samuray zümresi bir çok alanda ve durumda “model işgücü” olarak rol üstlenmiştir. Meiji döneminin ilk yıllarında nüfusun büyük bir bölümünün tarım sektöründe yoğunlaşmış olması işgücü fazlalığını önlüyordu. Diğer taraftan, daha sonraki dönemde de arazi, bir başka anlatımla toprakla olan bağın korunması ve kırsal alanla mevcut ilişkinin sürdürülmesi, daha önce atıl olarak kalan, ekonomik olarak üretimde etkin rol üstlenemeyen kırsal kökenli genç erkek ve kadınların fabrikalarda, sadece geçimlerini sağlayacak düzeyde, çok cüzi bir ücret mukabili çalıştırılmalarına olanak sağlamıştır. Bu durumun, özveriye dayalı, samuray orijinli “model işgücü” ne dayandırıldığı ve öylece lejitime edilmiş olduğu ifade edilebilir.
Sermayenin artarak yoğunlaşması, bir taraftan küçük girişimciliğin geliştirilmesini teşvik ederken diğer taraftan ise “Zaibatsu” [5] denilen büyük müteşebbislerin ortaya çıkmasına imkan sağlamış ve dolayısıyla bu durum, Japon endüstrisinde dualistik bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Diğer taraftan, Japonya’daki dualistik yapı, aynı zamanda, modernizasyona karşı farklı ve değişken tutum ve davranıştan kaynaklanmaktadır. Modernleşme, hem tüccarların hakim olduğu satış organizasyonları ve geleneksel tüketici gruplar, hem de ileri teknolojileri elde etmeye başlayan modern sektörler tarafından temsil edilmiştir. İşgücü yönetim biçimi “geleneksel” niteliğini uzun bir süre devam ettirmiştir. Modern yöneticiler, doğrudan yönetimi üstlendiklerinde, ilk önce “modern” yöntemlere ağırlık vermişler, ancak daha sonra rasyonel bir karar olarak işgücü yönetiminde geleneksel yöntemlerin kullanılmasını teşvik etmişlerdir.
Gelişmemiş bir pazardan modern endüstrilere geçiş yapmak için, ileri düzeyde bir sermaye yoğunlaşmasına gereksinim duyulur. Zaibatsu adı verilen büyük sanayi kuruluşlarının ve diğer monopolistik girişimlerin, genel olarak, gelişmekte olan ülkelerde bugün hükümet girişimlerine tahsis edilmiş rol ve fonksiyonları üstlenmiş olduğu öne sürülebilir.
Japonların modernizasyon sürecine yaklaşımı çok daha pozitif olmuştur. Japonya’da, Meiji dönemi başında teşekkül etmeye başlayan modernizasyon girişimi toplumu oluşturan farklı kesimlerce daha ilk başta fevkalade bir hedef olarak benimsenmiş ve kabul görmüştür.
Japon modernleşmesinin birinci evresi, geç sanayileşen ülkelerin karakteristik özelliklerini gösterir. Modernleşme süreci harici meydan okuma yada etkenlerle harekete geçirilmiş, güçlü bir geri kalmışlık ideolojisiyle kışkırtılmış ve dolayısıyla endüstrileşme nasyonel bir hedef olarak yüceltilmiştir.
Bununla birlikte, Japonya’nın göstermiş olduğu başarı, bir bütün olarak toplumun başarı yönelimli bireylerden teşekkül etmesi; merkezi otoriteye ve liderliğe bağlı olmayı ve itaati öngören geleneksel değerlerin etkin ve verimli kullanımıyla garanti altına alınmıştır. Ayrıca, Tokugawa periyodunda “embriyo” halinde oluşturulmuş bulunan modern ekonominin temelleri [6] , Meiji dönemindeki başarılı sıçrama için en önemli “starting point” noktalarından biri olmuştur.
III- Modern Bir Topluma Geçiş Dilemması
Meiji periyodundaki modernleşme süreci, sadece tutarlı bir endüstriyel gelişmeyi göstermemekte, aynı zamanda gerilimleri ve çelişkileri de içerisinde barındırmaktadır.
Tarım sektörüyle sanayi, sermaye ile işgücü, büyük ve küçük girişimciler arasında çatışma ve çekişmeler sürekli olarak var olagelmiştir. Japonya’da Meiji periyodunda tarım işgücü yoğunluğunu sürdürmüştür. Mülk sahiplerinin rolü vergi reformu yoluyla desteklenip daha da kuvvetlendirilmiştir. Köylüler yarı-bağımsız üretici olarak korunmuşlar; ancak mülk sahipleri ile kiracı konumundaki köylüler arasındaki uyuşmazlıklarda paternalizmin geleneksel ilişkileri devreye sokulmuştur.
Gelenekçilik, bir nasyonel gizeme ve mistisizme yükseltildiğinden, tarım sanayi karşısında geride kalmıştır. Tarım ve sanayi sektörü arasındaki gerginlik ve gerilim ekonomik bir yaklaşım sergilenmesi sonucu tamamıyla aşılmıştır. Modern endüstri karşısında gelenekçiliğin söz konusu bu dönüşümü, büyük ölçüde, “ülkeye hizmet” edebilmenin sanayi yoluyla sağlayabileceği düşünce ve inancından kaynaklanmaktadır. Gelenekselciliğin şiddetli bir şekilde yeniden canlandığı bir dönemde, bir başka ifadeyle yeniliğe karşı gelenekçiliğin başladığı bir zamanda, ekonomik açıdan rasyonalizmin kuralları uygulamaya sokulmuş ve zaibatsu/holding “egoizmi” açığa çıkarılmıştır.
Büyük kentlerdeki işgücü ilişkileri, kırsal kesimden gelen işgücünün temel davranışlarını ustalıkla modern forma adapte etmiştir. İşgücü piyasası, itaat ve grup dayanışmasına dayanan işgücü yönetiminin emrine terkedilmiştir. Böylece, yönetim, dualist bir yapı ve görünüm sergilemiştir: Bir taraftan kapitalist yöntemler benimsenirken, diğer taraftan Japonlara özgü “ulusal” referanslar ve diğer geleneksel değerler kullanılmak suretiyle işgücü yönetilmiştir. İşçi birlikleri, genel olarak, kabul edilmiş değerler ve ideolojilerle mücadele etmişler, ancak yeteri kadar başarılı oldukları da söylenemez. Bu durumun ortaya çıkışında, Japonya’da benimsenmiş olan sadakat ve “familizm” (biz) düşüncesinin etkin rol oynamış olduğu iddia edilebilir.
Zaibatsular/holdinkler, gereksinmelerini karşılayacak sermayeyi kendi bankaları aracılığı ile temin ederken; aksine küçük ölçekli girişimler sermaye ve yeni teknolojiler elde etmede büyük sıkıntı çekmişlerdir. Böylece, yönetimin dual yaklaşımı netlik kazanmıştır. Yönetim, bir taraftan, bilim nosyonu ve sistematik modernizasyon yaklaşımıyla, teknoloji kolejleri ve üniversite mezunlarının yönetici olmasını teşvik etmiş, diğer taraftan pragmatik ve geleneksel uygulamalarla, “taşeron” gruplar oluşturmayı ve geleneksel tüketim mallarını üretmeyi sürdürmüştür.
Bununla birlikte, organizayona ve kar yönelimli akılcılığa önem verilmiş olsa bile, işgücü yönetiminde “familizm” dominant olmuş; dahası zaibatsunun en üst yöneticileri olarak görev yapan tüm kolej eğitimliler geleneksel değerlere bağlı kalmış; bizzat modern sektör, zaman içerisinde batı yöntemlerinden uzaklaşma belirtileri göstermiştir.
Sonuç olarak, ekonomik modernleşme, makro düzeyde olduğu kadar, organizasyon şartları bakımından da, şekilsel olarak, Batı yöntemlerine uygun bir yol takip etmiş, ancak insan düzeyinde gelenekselliği sürdürmüştür.
Ekonomik faktörlerin geleneksel değerlerle yeniden kuvvetlendirilmesinden dolayı, modernizasyon sürecindeki uygulamalarda şiddetli gerginlikler meydana gelmiştir. Çekişme sadece tarım sektörü ile endüstriyel “kâr” arasında olmamış, fakat aynı zamanda demokrasi ve özgürlük fikirlerini savunanlar da paternalistik ve otoriteryen düşünceyi benimseyen gruplarla çatışma halinde olmuştur.
Meiji periyodunun başında, modernizasyonu güçlendirici ve takviye edici bir unsur olarak kullanılan geleneksel değerlerin, kapitalizmin gerçek meyveleri açıkça ortaya çıkmaya başladıktan sonra geri tepme eğilimi göstermiş, bugün ise kapitalist form içerisinde göreceli olarak erozyon sürecinde olduğu da apaçık bir gerçektir.
İnsan ilişkileri açısından Japon değer yargıları seti mikro düzeyde kullanılarak, modernleşmenin, kurumlar, organizasyon ve teknolojik gelişme bakımından çok hızlı bir yol izlediği söylenebilir. Bugün, geri tepme yine aynı değerleri kullanmaktadır. Bu değerler, flexible bir nitelik taşıdığından, değişebilir amaçlar için yönlendirilebilmektedir.
IV- Japonya’da Modernleşmenin Toptan Kabulü ve Sonuç
Savaş sonrası dönemin başlangıcı, kimi açılardan, erken Meiji devrinde ortaya çıkan gelişmelere benzemektedir. Meiji periyodu başında, Batıya doğru bir yöneliş söz konusu olduğu gibi; aynı şekilde, endüstrileşme de bir ulusal hedef olarak kabul edilmiştir. Öncü girişimci olarak yönetimin fonksiyonu, o dönemde, her türlü girişimi desteklemek ve teşvik etmek olmuştur.
Bugün ise, ülkede artık hiçbir model girişime ihtiyaç olmadığından, yönetimin fonksiyonu değişmiştir. Günümüzde model oluşturmak yerine, yönetimin, maksimum gelişmeyi sağlamak için, planlama rolünü üstlendiğini ve farklı destek politikaları geliştirip uygulamaya koyduğunu görüyoruz. İhracatın gelişmesi uluslararası ekonomik rekabette zafer olarak algılanması nedeniyle, nasyonalizmi ifade eden fikirler çok daha aşikar hale gelmiştir.
Kolej ve üniversitelere, savaş öncesi dönemden başlamak üzere, büyük şirket ve firmaların idari personel ihtiyaçlarını karşılama fonksiyonu yüklenmiştir. Böylece, öteden beri eğitime gösterilen yüksek itibar II. Dünya Savaşı sonrasında da iktisadi yönden desteklenmiştir. Eğitim kurumları başarıya dayalı sosyal mobilitenin başlıca araçlarından biri haline gelirken; daha sonraki dönemlerde hiyerarşinin korunması, hayat boyu iş garantisi yada çalıştırma düşüncesi giderek ağırlık kazanmaya başlamıştır.
Davranış ve hedeflerin benzerliği açısından, Erken Meiji periyodunda olduğu gibi, II. Dünya Savaşı sonrasında da hükümet görevlileri ile iş dünyasının üst düzey yöneticileri arasında yakın bir işbirliği ve ortak çalışma grupları oluşturulduğu gözlemlenmektedir.
Üstün nitelikli personele sahip belli başlı büyük girişimciler tarafından gerçekleştirilmiş olan teknolojik gelişmeler, aynı zamanda, hükümet politikaları tarafından da himaye edilip desteklenmiştir. Böylece, söz konusu hükümet politikaları, gelecekteki eğilimleri önceden sezinleyerek, ihtiyaç duyulan yatırımlar için yeterli sermayenin oluşturulmasına önayak olmuştur.
Büyük bankalar, yatırımlar için ihtiyaç duyulan sermayeyi sağladığı kadar, aynı şekilde, zaibatsuların teşekkülünde de merkezi rol oynamıştır. Her ne kadar, yapısal ayrıntıları oldukça farklı olsa bile, söz konusu bankaların belli başlı nitelik ve özelliklerinin aynı veya benzer olduğu açıktır.
Grup oluşumları fenomeni, hem yatay düzlem hem de dikey çizgi olarak, ekonominin tamamında en açık bir şekilde temsil edilmiştir. Zaibatsu grupları arasında rekabetçi davranışın harekete geçirilmesi ve teşvik edilmesi, verimlilik oranının yükseltilmesi için kullanılan “familist” değerler içerisine konulsa bile, aynı zamanda, Japon ekonomisine eşsiz güç veren devasa planlamaların ve yeniliklerin de taşıyıcısı olmuştur.
İşçi örgüt ve birlikleri savaş sonrası Japonya’sında kabul edilmiş; ancak onların fonksiyonları bütünüyle geleneksel değerlerin kalıbı içerisinde tutulmuştur. Büyük firmalar ile zaibatsulardaki ömür boyu istihdam etme uygulaması, küçük firmalarda çalışan ve birlik üyesi olmayan işçilerin elde ettiği gelirden, çoğunlukla, daha fazla bir ücret vermek suretiyle, işçi birliklerini aristokratik gruplar haline dönüştürmüştür.
Böylece işgücü hareketi büyük ölçüde asgariye indirilmiş ve dolayısıyla birlikler, tüm firmaların gelişmesinde ve başarısında önemli ölçüde rol oynamıştır. Ancak, yönetimin öncülüğündeki girişimler bunun dışında kalmıştır.
Kısacası, modernizasyon periyodunun başlamasından bir asır sonra, Japonya, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde de başarılı sıçramayı sürdürmüştür.
Diğer taraftan, gelişmenin hızlı bir şekilde sağlanması, sosyal ilişkilerin ve orijinal kültürel unsurların içlerinin boşaltılmasına yol açmaktadır. Modern toplumun değer görünümleri dünyanın tamamında aynı veya benzer olma eğilimindedir. Bu durumun bir sonucu olarak, geleneksel değerlerin dışında kalan değerler, ekonomik davranışa nüfuz ederek itibar kazanmaya başlamaktadır.
Tüketim kültürünün artması ve bireylerin ekonomik hedefler peşinde koşuşturması, hızlı bir şekilde sosyal beklentilerin göz ardı edilmesine neden olmakta ve dolayısıyla bu durum bir çok sorumlu insan için bir endişe kaynağı haline gelmektedir.
Japon modernleşmesi, toplumsal değerlere, sosyal organizasyonlara ve bunların pesifik özelliklerine bağımlı bir seyir izlemiştir denilebilir. Bireysel olmayan hedeflere ulaşmanın önemi, eğitime atfedilen değer, grup disiplini ve itaat kültürü, kapsayıcı verimlilik, hükümet organlarında ve bürokraside rol alan öncü liderlerin toplumsal çıkarları bireysel menfaatlere tercih etmeleri; buna paralel olarak otoriteye bütünüyle saygı duyma; ulusal kimlik duygusunun kuvvetli bir şekilde var olması, aşırı ve hızlı çalışmaya yönelik temel tutum ve tavır; özel/kişisel tüketim alışkanlığındaki sadelik/basitlik söz konusu toplumsal değerler ve sosyal organizasyonlar arasında zikredilebilir. Yukarıda ifade edilen özelliklere burada daha fazlası eklenebilir.
Japonya, geri kalmış olmanın kışkırtıcı bilinci altında, tüm zorlukları yenerek ve güçlükleri tecrübe ederek modernleşmiştir. Bununla birlikte, Japonya, hâlâ, taklit edilecek bir model görünümü sergilememektedir. Japonya, kendi başarısı için son derece elverişli, olağanüstü pozitif koşullar altında modernleşmeye başlamıştır. Japonya, sadece yüksek derece üretim fazlası, düşük nüfus artış hızı, geliştirilmeye ihtiyaç duyulan geri teknoloji ve fiskal sermaye ile değil, fakat aynı zamanda doğuştan kimi özelliklere sahip, bu konuda dünyada tek olduğu kesin olan insan faktörüyle işe başlamıştır.
Bununla birlikte, Japonya, eğer herhangi bir ders vermiş ve ibret takdim etmiş ise o da şu olmalıdır: Geleneksel değerler modernleşme için hasım ve karşıt görülmemiş, aksine aynı zamanda, uygun şekilde yorumlanmış ve modernleşme sürecinde doğru olarak işletilmiş; adeta birer koşum takımı yapılmış, ve dolayısıyla ekonomik gelişme ve toplumsal dönüşüm sürecinde birer etkili manilya ve “engine” olarak kullanımlardır.
[1] Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
[2] Han
[3] telefon, telgraf ve posta hizmetleri
[4] demir ve deniz yolları ağı
[5] Zaibatsu: holding
[6] - ilkeleri