ABSTRAKT: In diesem Aufsatz werden die Meinungsfreiheit und die Elemente dieser Freiheit behandelt.
Bazı şeyler vardır ki “basit”tir. Yani, “tek”dir. Unsur ve elemanlardan oluşmaz. Mesela, bir harf tekdir. Belli unsurlardan oluşmaz. Bu harf parçalara ve unsurlara ayrılamaz. O harfin çoğu zaman tek başına bir anlamı da olmaz [1] . Bazı şeyler de vardır ki, “mürekkep”tir. Belli bazı unsur ve elemanların belirli bir nizam ve düzen dahilinde bileşiminden oluşur. Basit şeyler, ancak başka şeylerle bir araya geldikleri, onlarla birlikte bir bütünün parçası oldukları zaman belli bir anlam ve değere sahip olabilirler. Bu durumda, basit ve tek başına bir anlam ve değeri olan veya olmayan birden çok unsur, bir araya gelmek suretiyle bir bütünün parçası olarak, bütünün oluşumuna ve oluşturduğu anlam ve değere katkıda bulundukları oranda belli bir anlam ve değere kavuşurlar. Hatta, hem basit, hem de tek başına anlamı olan bazı harflerin sahip olduğu anlam ve değer de tek başına kaldıkları zaman eksiktir. Bunlar, diğer unsurlarla bir araya geldikleri zaman daha zengin bir anlam ve değer bütününün oluşumuna katkıda bulunurlar. Mesela, “O” harfi, “Oksijen”in simgesi olarak tek başına bir anlamı mevcut ise de, bu anlam tek başına sınırlı ve yetersizdir. Bu harf, Oksijeni simgeleyerek, bir yazılı metnin parçası olarak yerini aldığı zaman, bu parça içinde, tek başına sahip olduğu değerden çok daha büyük bir değer ve işleve sahip olabilmektedir. Dolayısıyla, basit ve tek başına bir anlamı olan veya olmayan bazı şeyler, ancak bir bütünün, mürekkep bir şeyin unsuru ve parçası olabildikleri oranda değer, işlev ve anlamlılıkları artmaktadır.
Mürekkep olan bir çok şey de tek başına bir anlamı olsa da, bir bütün içinde yer aldıkları oranda anlam, değer ve işlevleri artmaktadır. Mesela, bir kelime, basit bir şey olan birden fazla harflerden oluşmaktadır. Bir kelimenin tek başına bir anlam ve değeri olsa da bu kelime, bir cümle veya parça içinde yer alarak belli bir anlam ve fikri değerin yansıtılması konusunda diğer kelimelerle bir bütünlük oluşturarak, arzu edilen mananın ortaya çıkmasına katkıda bulunması itibariyle, tek başına sahip olduğundan daha anlamlı, değerli ve işlevlidir. Dolayısıyla, “birlikten kuvvet doğar” sözünde olduğu gibi, tek başına bir anlamı olmayan veya tek başına yetersiz ve eksik olan bazı basit ve mürekkep şeyler, bir bütünün unsurları ve yapı taşları olarak yerlerini aldıkları takdirde, tek başına sahip olduklarının çok üstünde bir işleve sahip olmakta, bütün içinde ortaya çıkan anlam ve değerin oluşumunda önemli katkıda bulunmaktadır. Mesela, “A” harfi, Türk alfabesinin birinci harfi olarak tek başına bir anlam yok iken, her türlü yazılı faaliyetlerin gerçekleşmesi, bu harfin varlığına, kelime ve cümleler içinde yer alabilmesine bağlıdır. Daha somut bir ifade ile Bollinger’in, “Söz edimlerinin daha fazla himaye gerektirmesi, pek de konuşmacıların himaye edilmesi için değil, daha ziyade, dinleyicilerin sağlıklı hoşgörü tavırları geliştirmeleri içindir” [2] şeklindeki sözü, kendini oluşturan yapı taşları hükmündeki çeşitli basit harflerle bu harflerden oluşan kelimelerden oluşmaktadır. Mesela, bu cümleden, kelime ve cümlelerin olmazsa olmaz temel yapı taşları hükmünde olan harflerden birisi olan “A” harfini çıkardığımız zaman, geriye sadece, Türk dil bilgisi kuralları çerçevesinde, hiçbir anlamı olmayan düzensiz harf dizilişleri kalır. Kısaca, bu cümlenin oluşumu ve anlamlı hale gelebilmesi, varlığını diğer harflerle birlikte “A” harfine borçludur. Bu mantık örgüsü çerçevesinde, “A” harfi, tek başına basit bir şey iken, her türlü yazılı metinler varlıklarını diğer harflerle birlikte “A” harfine borçludur. Bu harf olmaksızın hiçbir yazılı metini ortaya koyabilmek mümkün değildir.
Fikir hürriyeti de, “basit” değil, “mürekkep” bir hürriyettir. Yani, bir takım unsur değerindeki hürriyetlerin bileşiminden oluşmaktadır. Bu bileşimin unsurları olan hürriyetlerin fikir hürriyeti bütününden ayrı ve bağımsız olarak tek başına bir anlamının olup olamayacağı, bu unsurlardan birindeki eksikliğin fikir hürriyeti bütününü nasıl etkilediği, bu unsurların her birinin, bütünün oluşumunda ne oranda katkılarının olduğu gibi hususlar büyük bir önem arzetmektedir. Bu çalışmada, fikir hürriyetinin sahip olduğu anlam ve değer itibariyle işlevselliğinin gerçekleşebilmesi açısından gerekli olan unsur niteliğindeki hürriyetlerle, bunların arzettiği bütünlük ve bu bütünlüğün yapı taşları hükmündeki hürriyetlerin her birinin bütün içindeki sahip oldukları değer ve işlevlere değinilecektir.
Fikir hürriyetinin unsurları deyince, bundan sadece fikir hürriyeti için gerekli malzemeler niteliğindeki “fikirleri-düşünceleri” değil, aynı zamanda, bu hürriyetin var olabilmesi için zaruri olan hukuki imkanları, fikir hürriyetinin birleştirici ve onsuz olmaz şartı niteliğindeki bir takım hürriyetleri de anlamak gerekir. Gerçekten de bölünmez bir bütünlük oluşturan fikir hürriyeti, kendisini meydana getiren ve tek başına yeterli bir anlam ve değer taşımayan bazı unsurlardan teşekkül etmektedir. Bu kurucu unsurlardan herhangi birisinin yokluğu, inkarı ya da önemli ölçüde kısıtlanması fikir hürriyeti bütününü önemli ölçüde zedeler [3] . Fikir hürriyetinin üç unsuru/evresi mevcuttur. Birincisi, düşüncenin oluşum öncesi evresidir. Fikir hürriyetinin bu evresine tekabül eden unsuru, “bilgi edinme ve düşünme hürriyeti”dir. İkincisi, oluşmuş, edinilmiş, fakat o an itibariyle henüz ifade olunmamış düşünce, kanaat ve inançlara ilişkin tercihlerin söz konusu olduğu saf düşünce aşamasıdır. Bu evre/unsura tekabül eden hürriyet ise, “düşünce hürriyeti”dir. Bu hürriyet kapsamında, “kanaat, vicdan ve inanç hürriyet"leri yer almaktadır. Üçüncüsü, düşünce ve kanaatlerin her türlü ifade araçlarından yararlanmak suretiyle harici aleme aktarılması aşamasıdır [4] . Bu unsur kapsamında da “düşünceyi ifade hürriyeti” yer almaktadır. Bu unsurların bütününden hareketle fikir hürriyetini, düşüncelerin oluşumuna imkan veren bilgi/haberleri serbestçe elde edebilme ve düşünebilme (hür düşünme), düşünme faaliyeti neticesinde düşünce, kanaat ve inanç değerleri arasında tercihte bulunabilme ve bu tercihlerinden dolayı kınanmama, rahatsız edilmeme, suçlanmama, kaygı duymama ve bunları her türlü meşru ifade araçları ile harici aleme aktarabilme imkan ve serbestisi şeklinde tanımlayabiliriz [5] .
Bilgi edinme hürriyeti, düşüncenin oluşumu öncesi evreye ilişkindir. Kişilerin düşünce sahibi olabilmeleri ve bazı tercihlerde bulunabilmeleri için, bilgi/haberlerin kaynaklarına hür bir şekilde ulaşabilmeleri, tercih yapabilmeleri ve bunlardan serbestçe sonuçlar çıkarabilmeleri gerekir [6] . Bu hürriyet, fikir hürriyetinin bir parçası, düşünme hürriyeti ile düşünme süreci neticesinde ortaya çıkacak düşünce ve kanaatlerin oluşumunun olmazsa olmaz ön-şartıdır. Bilgi edinme hürriyeti, bilgi/haberleri alma ve bunları iletme hürriyeti olmak üzere iki kurucu unsuru içermektedir. Bu hürriyet, her türlü ifade ve iletişim araçlarıyla enformasyonların ülke sınırları göz önüne alınmaksızın serbest dolaşımının sağlanmasını ve iletişim teknik araçlarına herkese serbestçe girebilme imkanının sağlanmasını gerekli kılar [7] .
İnsanın kendisini ve çevresini ilgilendiren iktisadi, siyasi ve sosyal meseleler hakkında gerekli bilgi/haberleri elde etme hakkı, birey açısından “bilgi edinme hakkı”nı, devlet açısından da “şeffaflık” ilkesini gerekli kılar [8] . Bilgi edinme hürriyeti, kamuya açık kaynaklardan engellenmeden bilgi edinme imkan ve serbestisi şeklinde tanımlanmaktadır. Demokratik sistemlere işlerlik sağlamanın yolu, bireylerin sağlıklı bir şekilde siyasi tercihlerde bulunabilmelerine, o da olguları ve gerçekleri olduğu gibi öğrenerek ve öğreterek, bilgilenme ve bilgilendirme imkanlarının varlığına bağlıdır [9] .
Bilgi edinme hürriyetinin üç boyutu bulunmaktadır. i. İlgili bilgi/haberleri iletme hürriyeti. Bu boyut, devlet açısından enforme etme ödevinin yerine getirilmesi, birey açısından ise ifade hürriyetinin kullanılması şeklinde değerlendirilir. ii. Karşılıklı olarak enformasyon alış verişinde bulunma hürriyeti. Bu da, çoğulculuk temeline dayalı demokratik bir serbest tartışma ortamı şartlarının oluşumu ile mümkün olabilir. iii. Enforme edilme ve bilgileri edinme hakkı [10] .
Bilgi edinme hürriyetinin, bir yönüyle, herkesin kendini ilgilendiren bilgilere ulaşma hakkını tanıyan bireysel bilgi edinme hürriyeti, diğer yönüyle de halkı ilgilendiren bilgi ve haberlere ulaşabilmeyi güvenceleyen toplu hürriyet yönü mevcuttur. Sağlık, kent ve çevreyle ilgili sorunlara ilişkin bilgi/haberlere ulaşabilmeyi ikinci yön çerçevesinde tipik bir örnek olarak değerlendirebiliriz [11] . Bireysel ve yığınsal bilgilenme, şeffaf demokratik yapılanma için zorunlu bir unsur olarak kendini göstermektedir. “Bilgilenme”, tercihlerin sağlıklı olmasını, çok yönlü bilgilenmeyi, toplumsal uzlaşmayı, demokratik denetlemeyi, bilinçli siyasi örgütlenmeyi ve siyasi katılmayı ve “çağdaş doğrudan demokrasi”yi sağlayan bir olgudur [12] .
Bilgi/haberlerin kaynağı iki türlüdür. Birincisi, devlet kaynaklıdır. Buna bireylerin devlette bulunan bilgi ve belgelere ulaşabilme hakkı da denir. Bireylerin devlet kaynaklı bilgi ve belgelere ulaşması, ya “pasif açıklık” kapsamında bireyin idareye belli konularda bilgi edinmek için müracaat etmesi üzerine idarenin vereceği bilgi ve belgelerle gerçekleşir; ya da “aktif açıklık” kapsamında, idarenin kendi inisiyatifini kullanarak kamuoyunu ilgilendiren konularla alakalı olarak basın toplantısı, yazılı veya sözlü bildirim, açıklamalar, yayınlar vb. yollarla, kamuoyuna açıklamalarda bulunarak, kitle iletişim araçlarını bilgilendirmesi yoluyla gerçekleşir [13] .
Bireylerin bilgi ve belgelere ulaşabilme hakkı, idari usul hukukuna ilişkin çok önemli bir ilkedir. Bu hak, genellikle bireylerin idarenin kararlarına, eylem ve işlemlerine ilişkin bilgi ve belgelere ulaşabilmesi olgusundan ibarettir [14] . Bu hak, esas itibariyle idarenin işlemleri, tutum ve davranışları hakkında kişilerin bilgilenme ihtiyacından doğmuş ve bu olgu zamanla idarenin elindeki bilgi ve belgelere ulaşma konusunda bir kamusal hakka dönüşmüştür. Bireyler, bu hak kapsamında, idarenin tek yanlı iradesiyle hukuk düzeninde gerçekleştirdiği değişiklikler kapsamında yapmış olduğu işlem ve eylemlerinin niteliği ve sonuçları hakkında bilgi sahibi olabilme imkan ve ortamına kavuşurlar [15] .
İdarede mevcut bilgi ve belgelerin kişilere verilmesi konusunda iki sistem mevcuttur. Birincisi, bilgi edinmeyi idarenin takdirine bırakan sistemdir. Bu sistemde kamu hizmetinden yararlananların idarenin tutum ve davranışları konusunda idareden bilgi ve belgeleri isteyebilmeleri bir kamusal hak olarak benimsenmiş değildir. Buna göre, idarede şeffaflık ve bireylerin idarenin işlem ve eylemleri hakkında bilgi sahibi olabilmeleri, idarede mevcut olan bilgilerden hangilerinin kişilere verileceği hangilerinin verilmeyeceğinin belirlenmesi ve bu yolla kişilerin idareyi denetleyebilmeleri tamamen idarenin takdiri ile sınırlı kalmaktadır [16] . İkincisi, bilgi edinmeyi bir hak olarak düzenleyen sistemdir. İdarenin tutum ve davranışlarından bireylerin bilgi edinmelerini bir kamusal hak olarak düzenleyen hukuk düzenlerinde idarenin kendisinde olan bilgi ve belgeleri ilgili kişilere ya da kamuoyuna iletmeleri konusundaki yetkileri “takdiri” bir yetki değil “bağlı yetki”dir [17] . Bu sistemde, bireylerin bilgi edinme hakkı karşısında idarenin de bilgi verme ödevi söz konusudur [18] .
II. Dünya Savaşından sonra, yeryüzünde büyük bir gelişme ve yayılma sergileyen demokratikleşme dalgasına paralel olarak, idarenin çalışmalarının “şeffaflaşması” gereği güncelleşerek kabul görmeye başlamıştır [19] . Yani, idari bilgi ve belgelere ulaşma hakkı kapsamında, idarenin kapalı bir faaliyet alanı olmaktan çıkarılarak, açık bir şekilde faaliyet ve etkinlik göstermesi amaçlanmıştır. İdarede mevcut bilgi ve belgelere ulaşma hakkı, “şeffaf idare” sisteminin olmazsa olmaz bir ön-şartını oluşturduğu gibi; idari belgelerde açıklık ilkesi de bilgi edinme hakkının kaynağını oluşturmaktadır [20] . İdari şeffaflığın gerçekleşmesi için de, idarenin elindeki bilgi ve belgelerin bireylere ulaştırılması veya onların bunlara ulaşarak temin edebilme haklarının tanınması zorunluluk derecesinde gereklilik arzetmektedir.
İnsan haklarının gelişmesinde de etkili olan bilgi edinme hakkı, temelde kamu idarelerinin keyfi davranışlarının önlenmesine [21] , kamu hizmetinden yararlananların demokratik yollarla yönetimden hesap sorabilmelerine imkan tanıması, hatta sadece idari usul süreci ile sınırlı olmaksızın modern hukuk devleti anlayışı içinde hak arama hürriyetinin “olmazsa olmaz” şartını oluşturmasının yanında, fikir hürriyeti ile onun türevi olan diğer hürriyetlerle ilişkisi de inkar edilemez [22] . Res’en icra yetkisine sahip olan ve biz kamu hizmetinden yararlananları tek yanlı olarak gerçekleştirdiği idari işlemlerle etkileme yetkisine ve etkinliğine sahip olan idare cihazının, siyasi denetim, idari denetim ve yargısal denetim yanında fikir hürriyeti ile çok yakından ve doğrudan ilişkili olan “kamuoyu denetimi”nin etkin bir şekilde işlerliğinin sağlanabilmesi de, kişilerin bilgi edinme hürriyeti kapsamında, idarede mevcut olan bilgi ve belgelere ulaşabilmelerini zorunlu derecede gerekli kılmaktadır [23] . Bu hak ve hürriyet, idarede şeffaflığı sağlayan, bireyleri teb’a durumundan çıkarıp sunulan kamu hizmetlerinden yararlanan statüsüne yükselten, Özay’ın deyimi ile “günışığında yönetim” ya da “yönetimde demokrasi”nin en önemli unsurlarından birisidir [24] .
Dolayısıyla bireylerin idarede mevcut olan bilgi ve belgelere ulaşma hakkının tanınması, idarede şeffaflığın tesisi, idarenin alacağı kararları hukuka uygun bir şekilde etkilemenin sağlanabilmesi [25] , keyfiliklerin önlenebilmesi, idarede gerçekleşen aksaklıkların belirlenmesi ve düzeltilmesi yönünde düşüncelerin geliştirilmesi ve bu yönde kamuoyunun oluşturulabilmesi açısından olmazsa olmaz nitelikte bir gereklilik arzetmektedir. Demokrasi, serbest düşünce ve şeffaf idare gibi kavramlar açıklık ve şeffaflığın belirgin göstergeleridirler. Günümüz insanı, yaşadığı hayatı, çevresinde cereyan eden olayları olduğu gibi kabullenip benimseme yerine, artık bunları doymak bilmez bir merak ve iştiyakla araştırıp soruşturmakta, aydınlatma çalışmakta ve hatta esaslı bir şekilde sorgulamaya tabi tutmaktadır [26] .
Şeffaflık, kişinin kendisi ile alakalı olarak, idarenin elinde olan verilerin ya da devlet sırrı sayılmayan genel bilgilerin iletilmesini isteyebilme, idarenin karar oluşturma sürecinden haberdar olabilme ve buna etkide bulunabilme haklarını içeren bir ilkedir [27] . İdarede şeffaflık, idarenin aldığı kararların ve bunların sonuçlarının kamuoyu tarafından tartışılabilmesi, kararların halka kapalı ve gizlilik içinde oldu-bittiye getirilerek alınmaması, bu konuda halkın bilgilendirilmesi, aydınlatılması, görüşünün ortaya konulması ve bu şekilde halkın destek ve yardımının sağlanmasıdır. Şeffaf idare, aynı zamanda, esneklik, açıklık, tartışabilirlik ve demokratiklik şeklinde esasların özümsendiği, yönetimin herkesin görüşüne, bilgisine ve denetimine açık olduğu, yönetilenlerin yönetenlere hesap sorabildiği bir sistemdir [28] .
Bilgi/haberlere ulaşmanın ikinci kaynağı ise, kitle iletişim araçları ile ifade hürriyeti kapsamında kamusal alana [29] aktarılan bilgi/haberlerdir. İletişim hürriyetinin iki bileşiminden birisi basın, diğeri de görsel-işitsel kitle iletişim hürriyetidir. Günümüzdeki kalabalık ve karmaşık toplumlarda, bilgi/haberlerin edinilmesinde ve düşüncelerin ifadesinde en etkin araçlar, kitle iletişim araçlarıdır. Kitle iletişim araçları bilgi dolaşım sürecini gerçekleştiren araçlardır. Bilgi dolaşım araçları olarak bu hürriyet, halkın aynı zamanda bilgilenme hakkının gerçekleşme aracıdır. Bu yönü itibariyle, kanaatlerin oluşumunun sağlanmasında besleyici temel malzemeyi sağlar [30] . İletişim araçları vasıtasıyla bilginin dolaşımı süreci neticesinde, birey ve toplumun bilgilenmesi sağlanır. Kitle iletişim araçlarının en önemli görev ve işlevi, bireyleri ve toplumu, kişisel ve toplumsal olay ve olgular hakkında bilgilendirmek ve kamuoyunu aydınlatmaktır. Dolayısıyla, bireylerin doğru bilgileri öğrenme hakkının tabii bir sonucu olarak, yayınlanan bilgi/haberlerin doğru ve gerçeğe uygun olması gerekir [31] .
Kitle iletişim hürriyeti, bir yönüyle iletişim girişimlerini kurma, basma ve yayma hürriyetleri, diğer yönüyle, bilgi ediniciler açısından tercihlerine göre haber alma hürriyetini birlikte kapsamına alır. İletişim hürriyetinin bu özelliğinden dolayı, bu hürriyetin özneleri sadece bilgi/haberleri toplayıp yazanlar ve yayımlayanlar değil, aynı zamanda okuyuculardır. Yazar, yayımcı ve basımcı bilgi verme, okuyucu da bilgi edinme hakkını kullanır. Dolayısıyla bilgi/haberleri verme ve alma serbestisi bir bütünlük içinde iletişim hürriyetini oluşturur [32] .
Bilgi edinme hürriyeti, ancak demokratik bir sistemde, devletin etkilemediği, sansüre tabi tutmadığı hür bir kitle iletişim sistemine sahip olunması ile mümkündür. Bu vesileyle, kitle iletişim hürriyeti demokratik sistemlerin vazgeçilmez bir unsurudur [33] . Hür bilgi/haber dolaşımını engelleyen her kanuni düzenleme ve uygulama, demokratik siyasi yapıyı zedeler/yok eder [34] . Bu vesileyle çok sayıda düşünce ve kanaatlerin kitle iletişim araçları yoluyla ifade edilebilmesinin önü aralanmalı ve güvencelenmelidir. Bu çerçevesinde, kapsamlı bir bilgi arzının güvence altına alınması gerekmektedir [35] .
Bilgi edinme hakkını benimseyen ülkelerde, bireyin bilgilenmesine uygun bilgi dolaşım sisteminin yasal kurallarla belirlenmiş olması gerekmektedir. Devlet, bilgi/haberlerin dolaşımının saptırılmasını önlemek suretiyle, bireylerin, çok yönlü, gerçek/saptırılmamış [36] bilgi/haberlerle bilgilendirilmesi, bireysel ve toplumsal bilgilenmeden beklenen işlevin gerçekleşmesi ve hür bilgi/haber dolaşımının güvenceye kavuşturulmasının sağlanabilmesi için, saptırılan bilgileri denetleyen bir denetim sisteminin oluşturulmasını sağlayıcı hukuki önlemleri almakla yükümlüdür [37] . Kitle iletişim araçlarında gerçekleşebilecek tekelleşmeye yönelik oluşumların engellenmesi suretiyle bu alanda çoğulculuğunun sağlanması için gerekli etkili önlemlerin alınması ve mali şeffaflığın sağlanması vb. önlemler saptırılmamış gerçek bilgilerin serbest dolaşımının temin ve tesisi için büyük bir gereklilik arzetmektedir [38] .
Fikir hürriyetinin, düşünce ve düşünceleri ifade hürriyeti kadar, belki onlardan daha da önemli olan bir unsuru/evresi de düşünme hürriyetidir [39] . Düşünme fiziki ve felsefi anlamda insanın iç aleminde gerçekleşen bir faaliyettir [40] . Düşünme insanın bir melekesidir. Buna tefekkür melekesi de denir. Bu melekenin inkişafı seçme süreci ile gerçekleşir. Bu süreç sürekli işitme, sezme ve düşünme işlevlerinin uygulanması ile gerçekleşir. Bilincin yapısında mevcut olan seçme ve tercihte bulunma süreci, düşünme hürriyetini sürekli kılar. Burada asıl önemli olan husus, “hür düşünme hürriyeti” [41] ortamının oluşumudur. Düşünme kendi varlığının bilincinde olan insanın kendi çevresinde cereyan eden vakaları ve olguları algılaması ve bunlardan belli birtakım sonuçlar çıkarması sürecidir. Düşünebilmek için ilkin insanın anlama ve algılama melekesinin inkişaf etmiş olması gerekir [42] . Düşünme faaliyeti kendiliğinden gerçekleşen bir olgu değildir. Kişi işitme, görme, tecrübe ve sezgilerinden yararlanarak elde ettiği fikri malzemelerle gerçekleştireceği düşünme ameliyesi çerçevesinde tahlil ve karşılaştırmalar yapmak suretiyle bazı görüş ve düşünceleri elemine ederek bir takım tercihlerde bulunur.
Hür düşünme hürriyeti ortamının oluşumu için, hukuki gereklilikler yanında diğer bazı gerekliliklerin varlığı da bir bütünlük içinde zorunluluk arzetmektedir. Hür düşünme hürriyeti ortamının oluşumu için gerekli olan ve hukuki düzenlemelerle de az veya çok, doğrudan veya dolaylı olarak ilişki ve etkileşim içinde olan bu gereklilikleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:
Bireyin bilgi edinme ve haber almasını sağlayan kanalların sonuna kadar açık olması gereklidir. Hukuki metinlerin, bireyin meşru dairede ulaşabileceği hiçbir bilgi kaynağının önünü tıkayıcı hükümleri içermemesi gerekir [43] .
Düşünce ve kanaatlerin oluşumu sürecinde, beynin düşünceyi üretme işlevini nitelikli bir şekilde icra edebilmesi için, çoğulculuğun sağlanması büyük bir gereklilik arzeder. Çoğulculuk, genel olarak kişisel düzeyde farklı olma hakkı, kurumsal düzeyde ise siyasi ve toplumsal çoğulculuğun korunması anlamına gelir [44] . Fikri çoğulculuk, her türlü görüş ve düşüncenin, oyunun kuralları dışına çıkılmadıkça, aykırı ve mevcut düzeni sarsıcı ve sorgulayıcı nitelikte de olsa, kamusal alanda serbestçe ifade edilebilme serbestisini zorunlu derecede gerekli kılar. Çoğulculuk ortamının oluşmadığı toplumlarda düşünme hürriyetinin işlevselliğinden bahsetmeye imkan yoktur.
Çoğulculuğun gerekli kıldığı esaslardan birisi, “tek doğru”, “resmi ideoloji” ya da “korunan doğru” yasağıdır. Tek doğru diye nitelendirilen ve totalitarizmin nüvelerini içinde barındıran anlayışı liberal demokrasinin çoğulculuk esası ile bağdaştırmaya imkan yoktur. Çoğulcu anlayış, bir görüşün salt gerçek diğer bir görüşün de salt yanlış olduğu görüşünü reddeder. Tek ve mutlak doğru ve dogma yoktur [45] . Devlet, belli bir takım ideoloji ve doğru anlayışları ile özdeşleşip muhalifleri bertaraf edemez. Anayasal/yasal metinlerde ifadesini bulan doğru anlayışları da mutlak ve dogma niteliğinde değişmez, tartışılmaz ve eleştirilmez ideolojik değerler değildirler. Bunlar, aksi her zaman, zemin ve ortamda savunulabilir, her türlü eleştiri ve tartışmaya ve neticede değişime açık nispi nitelikteki doğrulardır [46] . Bu esasın inkarı, anayasal/yasal normları totaliter ideolojik değerler bütününe dönüştürür.
Çoğulcu demokrasi anlayışında, çoğunluğun görüşü/iradesi, genel/ulusal irade gibi soyut metafizik değerlerle [47] bütünleştirilerek, bunların toplumun tamamının görüş ve düşüncelerini yansıttığı kabul edilerek, eleştirilemez, tartışılamaz, aksine görüş beyan edilemez doğru ve iyi anlayışlarına dönüştürülemez. Çoğunluğun eğilimlerini yansıtan görüş ve düşünceler genel/ulusal irade olarak yansıtılıp tek doğru olarak kabul edilmesi halinde, azınlıkta kalan kesimin doğru ve iyilik anlayışları, temsil ettikleri görüş ve düşünceleri reddolunarak boğulur. Bu vesileyle, çoğulculukla çelişen tek doğru anlayışı, liberal demokrasinin farklılıkları yok etmeden uzlaştırma, herkesin kendilerine ait doğru ve iyi anlayışlarını koruma ve yaşatma esası ile çelişmektedir. Resmi ideolojiler, başta ilmi hayat olmak üzere, hemen her alanın denetiminde kullanıldığından, çoğulculuk inkar olunmak suretiyle düşünce dünyasının her alanına müdahalede bulunularak her türlü fikri, dini, kültürel ve ideolojik farklılıklar bastırılmaya ve kişi insani var oluşun hemen her yönü itibariyle tek tip bir varlık haline getirilmeye çalışılır [48] . Çoğulcu anlayışta ise katı ve kalıplaşmış fikirlerin dayatılması ve insan hayatının her yönüyle tasarlanmış belli bir model doğrultusunda biçimlendirilmesi esası yerine, farklı fikirlerin ve hayat tarzlarının meşruluğu anlayışı benimsenmektedir [49] .
Düşünce suçu yasağı da düşünme hürriyeti açısından önemli bir gerekliliktir [50] . Bir fikri yasaklamalar yoluyla ortadan kaldırmak isteyenler, pek tabii olarak onun doğruluğunu inkar ederler, fakat gerçekte onlar hiçbir zaman yanılmaz değildirler. Mill’e göre, boğmaya teşebbüs edilen bir fikrin yanlış olduğundan hiçbir zaman emin olunamaz. Bir fikrin doğru olduğunun farz olunmasını haklı kılan esas şart, başkalarının bu fikirlerin aksini söylemeleri ve onun yanlışlığını ispat etmeleri hususlarında tam hürriyete sahip olmalarıdır [51] . Bir şey insanların nazarında tartışmasız kesin doğru haline geldiği andan itibaren, insanlar onun üzerinde düşünmeyi bırakmaya meylederler. Herhangi bir mesele için insanların, “artık onu hallettik. Düşünülecek bir tarafı kalmadı” demeleri, fikirleri uyuşturup derin bir rehavet uykusuna daldırır [52] . Ayrıca, düşünce suçu kapsamında ifade edilmesi yasaklanan her bir alan tartışma dışı kalacaktır. Bu alanlara ilişkin sorunların tartışılması ve meşru dairede fikri çözümlerin geliştirilmesi imkanı ortadan kalkacaktır. Bir konuda sorun varsa ve bu sorunların fikri düzeyde tartışılması da yasak kapsamındaysa, bu alanlara ilişkin fikri tartışmaların yapılması engellendiği için, bu tür sorunlara çözüm geliştirme çabası içinde olanlar, bu sorunlu alana ilişkin ifade yasağı nedeniyle başkalarının düşüncelerinden yararlanamayacağı için, yeterli ve nitelikli bir şekilde bilgileri edinebilmeleri, fikri derinliğe ulaşabilmeleri mümkün olamayacak, sorunlar üstü örtülü olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Demokrasilerin çoğulculuk esasının temeli serbest tartışmadır. Serbest fikri tartışma pazarında [53] kültürler ve fikirler ifade yoluyla pazara arzolunur. Bu ortamda toplumsal talep ve ihtiyaçlara en iyi cevap veren kazanır. Bireylerin hür olduğu toplumlarda, fikirlerin çatışması ile gerçek ortaya çıkar ve toplumsal ilerleme olur [54] . Yeni ve daha iyi fikirlerin ortaya çıkmasının zeminini, serbest tartışma esasına dayanan fikir hürriyeti oluşturur. Birbirlerinden farklı çeşitli fikirlerin olması ve bunların serbestçe tartışılması bireylere farklı düşünceler arasında tercihte bulunabilme imkanı sunmaktadır. Düşüncelerin serbestçe ifade edilmediği bir toplumda, kamusal meseleler hakkında sağlıklı bilgi edinip, neyin kamunun iyiliğine, neyin kamunun kötülüğüne olduğunu hep birlikte tespit etmemize imkan verecek bir tartışma ve müzakere ortamı oluşturmak mümkün değildir [55] . Liberal demokratik bir toplumda, kimin haklı ve neyin doğru olduğuna karar vermenin yegane meşru yolu, eleştirme ve sorgulama yoluyla herkesin herkesi denetlemesine dayanan açık uçlu bir kamusal tartışmadır. Eleştirmenin ve hür konuşmanın olmadığı bir yerde “ortak iyi”yi bulmaya imkan yoktur [56] . Bir fikrin doğruluğu serbestçe ve açıkça araştırılmadığı zaman, kendi fikri ne kadar doğru olursa olsun, eğer o fikir tamamen ve korkusuzca münakaşa edilmezse, ona canlı bir hakikat diye değil, ölü bir dogma olarak inanılır [57] .
Çoğulcu liberal demokrasilerde bütün fikirler eşit değerdedirler. Fikir hürriyeti açısından öncelik arzeden husus, düşünceler arasında herhangi bir ayrımcılığın yapılmaması ve bu hürriyetten herkesin yararlanabilmesinin güvence altına alınmasıdır. Belli fikirlere bir takım ayrıcalıklar tanınarak bazı düşüncelerin ifade edilebilmesinin kısıtlandığı bir ortamda demokratik bir tartışmanın yapılması mümkün değildir [58] . Eleştiri ve serbest tartışmanın yapılmasından maksat doğru değerlere ulaşabilmektir. Çarpışan doktrinlerden birinin tamamen yanlış diğerinin de doğru olacağı yerde, hakikatin, kısmen bunların birinde, kısmen de öbüründe olması, bedihi kabul edilen bir fikrin içinde sadece hakikatin bir kısmının bulunması mümkündür. Mill, bütün görüşleri üçe ayırır. Bunlardan bazıları doğru, bazıları yanlış, bazıları da doğru ve yanlışın karmasıdır. Doğru görüşlerin, çok açık bir şekilde doğru oldukları; yanlış görüşlerin yanlışlıklarının ancak doğrulukla karşılaşınca ortaya çıkacağı; karma görüşlerin de, açık tartışma neticesinde doğru olan kısımları doğru olmayanlarından ayrılabileceği için, bunlardan her birisi tam bir hürriyet içinde açıklanmalıdır. Bedihi kabul edilen bir fikrin doğru, diğerlerinin yanlış olduğunun anlaşılabilmesi için bu fikirlerin hatalı kabul edilen fikirlerle çarpışması gerekli ve şarttır [59] .
Çoğulculuğu tamamlayan ve düşünme hürriyetinin işlevselliği açısından önemli bir yere sahip olan diğer bir husus da, “hoşgörü” anlayışıdır. Çoğulculuk, çeşitli insani iyi ve doğru değerlendirmelerinin ve hayat tarzlarının hepsinin eşit değerde saygıyı hak ettiğini kabul eder. Karşılıklı saygı, fikrimizi değiştirmeye hazır olmada geniş bir isteklilik ve beceri gerektirir. Herkesin inanç ve düşüncelerinin değerli olduğunu kabul etme ve başkalarının bireysel tercihlerine saygı duyma esası, bireylerin birbirlerine karşı ilişkilerinde olduğu kadar, siyasi (anayasal-hukuki) düzenlemelerin de temeli olmalıdır [60] . Buradaki tanıma ve saygı esasına dayalı hoşgörü anlayışı, “kendim”le “başkaları” arasında oluşturulabilecek bir hiyerarşi esası çerçevesinde üstün bir konumunda olan “hoşgören” ve bir de daha aşağı bir konumda bulunan “hoşgörülen” esasını reddeden bir “hoşgörü” anlayışıdır [61] . Bu anlayış çerçevesinde, başkalarının başkalıklarına karşı “hoşgörü”lü olma, onların başkalıklarına “katlanma” veya “tahammül etme” şeklinde değil, bunu bir “hak” olarak değerlendirme şeklinde olmalıdır [62] . Demokrat insan, “öteki benden büyük” demese de, “öteki benim eşitim” diyebilen, ötekinin düşünce ve kanaatlerine meydan okusa da, ona saygı duyan, onunla tartışan, benimsemediği, eleştirdiği kişilerin hak ve hürriyetleri çiğnendiği zaman kendisinin hak ve hürriyetleri çiğnenmişçesine tepki gösteren, Voltaire’nin, “görüşlerinize katılmıyorum ama onları dile getirme hakkınızı sonuna değin savunacağım” şeklindeki düşüncesini içtenlikle benimseyen insandır [63] . “Farklı ol bizim gibi ol!” anlayışının hakim olduğu bir siyasi kültürde, çoğulculuk ve hoşgörünün varlığından bahsetmeye imkan yoktur. Böylesi bir siyasi iklimde ancak hipokrasi yeşerebilir [64] . Farklı görüşe sahip kişiler birbirinden kopmamalı, sürekli diyalog kanalları açık tutulmalı [65] , birbirlerinin düşüncelerine saygı duyarak onların da doğruyu bilebileceğini kabul etmelidir. Ancak birbirlerini tanıyan, saygı duyan, karşılıklı olarak birbirlerinin düşüncelerine değer veren, etkileşime açık insanlar serbest tartışma ortamında hür düşünme ortamının oluşumu neticesinde reel gerçeklere ulaşabilir.
İnsan beyninin algılama, bilgi edinme, serbest tartışma ve düşünce geliştirme sürecini tıkayan en önemli etkenlerden birisi de insan beyninin önyargılarla [66] kuşatılmış olmasıdır [67] . Önyargılı beyin, çoğulculuğu ve serbest tartışma ortamını tamamen işlevsizleştirerek demokrasiyi biçimselleştiren en önemli etkenlerden birisidir. Beyinlerin önyargıların mengenesiyle kilitlendiği bir ortamda, farklı düşünce, inanç ve ideoloji sahibi olan kişiler, her hangi bir fikri sorgulamaya tabi tutulmaksızın peşinen mahkum edilirler. Mevcudiyetini belli bir ideolojinin yaşamasına ve korunmasına adamış bir devlet, daha düşüncenin oluşumu evresinde kişilerin beyinlerine muhakeme polisleri yerleştirir [68] . Artık insanların düşünceleri, kendi yetenek, seçicilik ve yaratıcılıkları ile değil, devletin belirlemiş olduğu belirleyicilerle şekillenir. Devletin belirlemiş olduğu resmi ideoloji anlayışları ile şekillenen dogma ve önyargılar, insanları tamamen kuşatır [69] . Bu tür rejimlerde halkın bilgi edinme kanalları tek bir çizgide yönlendirildiğinden, sadece belli dogmaların ezberlenmesi söz konusudur. Resmi ideoloji ile bütünleşen devletlerde, tek doğru devlet tarafından belirlendiği ve muhalif fikirlerin ifadesine izin verilmediği için, bir müddet sonra bu doğrular sloganlaşarak dogmalaşacak, insanlar, içeriğinden habersiz oldukları sloganların ve dogmaların taşıyıcısı konumuna düşeceklerdir. Önyargılı insanlar gerçeğin arayıcısı ve sarrafı değildir. O, sadece itaat kültürü [70] çerçevesinde, birilerinin belirlediği önyargıların esiri olarak, onları destekleyici ve besleyici bilgileri sorgulanmaksızın ve tartışmaksızın körü körüne kabul ederek ezberleyen bir kişidir [71] . O, kendisine verilen ve beynine enjekte edilen bilgilerin gerçek sahibi değil, militan bir taşıyıcısıdır. Dolayısıyla, bu rejimlerde bilgi edinme ve haber alma hakkının yerini, doğruluğu resmi olarak belirlenen seçenekleri alma ve onların doğruluğuna inanma hakkı almıştır [72] . Sorgulama melekesi gelişmemiş, yargılama ve yargılanmaktan hoşlanmayan, farklı doğrulara ve değişime kapalı insanlarla, hür düşünme faaliyeti neticesinde geliştirilmiş düşüncelerle serbest tartışma ortamı gerçekleştirebilmek ve neticede demokratik bir kamuoyu oluşturabilmek mümkün değildir. Önyargılı insanlar, kendi doğruları dışında doğruların olabileceğini peşinen ret ettikleri için, değişime de kapalıdırlar. Onlar, kendisinin doğruları dışında doğruların olabileceğini düşünmezler bile. Hatta aksi yöndeki görüş ve düşüncelerin yanlışlığı ispata gerek olmayacak kadar açık ve bedihidir. Dolayısıyla, çoğulculuğun erdemi kabul edilen “değişime açık olma” ilkesi [73] bunların çok uzağındadır.
Ancak ve ancak, önyargıların aşılması ve diyalogun önünün açılması ile nitelikli tercihlere, düşünce ve tartışmada fikri yoğunluğa ve entellektüel düzeye erişilebilir [74] , tefekkürde derinleşme (düşünmede derinleşme/yoğunlaşma) gerçekleşir, uzlaşı kültürü gelişir, farklılıklar konuşulur, önyargılar sorgulanıp yargılanır [75] . Kişinin gerçekliği yakalayabilmesi, nitelikli tercihlerde bulunabilmesi, kendisini sair canlılardan farklı kılan fikri melekesini geliştirebilmesi ve erdemliliği, onun düşünebilmede hür olabilmesine bağlıdır [76] . Hür bir şekilde düşünebilmek, tartışabilmek ve gerçeklere ulaşabilmek için bilmek gerekir. Bilgi, gerçeğe ulaşabilmenin olmazsa olmaz bir şartı olmakla beraber, bilginin varlığı tek başına gerçeğe ulaşabilmek için yeterli değildir. Bunun daha başka değerlerle desteklenmesi gerekir. Kişinin ulaştığı bilgi/haberlerin değerlendirilmesi ve süzülmesi neticesinde, yaratıcı nitelikte düşünce ve kanaatleri oluşturabilmesi ve belli bir takım fikri tercihlere ulaşabilmesi ancak, kişinin edindiği ve sahip olduğu bilgi ve kanaatlerinin mutlak olmadığı ve bunların başkalarının doğruları ile yanlışlanabileceği yönündeki temel ilkenin özümsemiş olunması, edinilen bilgilerin başkalarına aktarılması, kamusal alana aktarılan her türlü düşünce ve kanaatlerin elde edilmesi, başkalarının da doğruyu bilebileceğinin kabul edilmesi, bu bilgilerin tartışılarak kullanılır hale getirilmesi, her türlü düşüncelerin Sokrates mantığı ile sorgulanıp sarraf titizliği ile ölçülüp tartılarak değerlendirilmesi ile olur. Bu ortamda artık gizli kapaklı bir şey kalmaz. Hür düşünebilmenin asgari verilerini kazanamamış ve doğruluğunu test etmeksizin kabul ettiği dogma ve ideolojilere bağlı kişisel önyargılarının esiri olan kişilerde hür düşünebilme yeterliği sınırlıdır [77] . Sağlıklı bir beyin, önyargıları dikkatli bir iz sürücü gibi sorgulayarak, eşeleyerek, kör noktaları aydınlığa kavuşturup yeniden yaparak ilerlemeyi bilmelidir. Gerçeği bulabilmenin, kişisel, siyasi ve ekonomik her türlü gelişimin temeli budur. İnsan beyni sadece bu ortamda hür düşünebilir ve gelişebilir [78] .
Düşünce hürriyeti, fikir hürriyetinin çok önemli bir evresini/unsurunu oluşturur. Bu evre, niteliği itibariyle bireyin iç aleminde gerçekleştirdiği, düşünme sürecinin son evresidir. Düşünce, kanaat ve inançlar insanın ruhi ve fikri alanına ilişkin bulundukları ve açığa vurulmadıkları için, AİHK tarafından bireyin iç aleminde (forum internum) cereyan eden olgular olarak değerlendirilmektedir [79] .
Düşünce, kanaat ve inanca yönelik bireysel tercihler, bir netice, fikri bir semeredir. Birey, düşünme süreci neticesinde, düşünce ve kanaat semerelerine ulaşır. Düşünce, rasyonel fikri işlemlerin ürünü, insanın, kendi zihni ameliyeleri yoluyla bir biçimde rasyonel olarak somutlaştırılabilir ve ifade edilebilir kılınmış kanaat ve sanatsal bilinç özü, sonuçta sesli, idrak edilebilir/duyulabilir düşünme ve sanatsal yaratmanın kendisi, her halükarda bunları dışarı vuran insanın kendi zihni başarı ve eseridir [80] . Düşünceyi, mütalaa, bir şey olarak görme/kabul etme, yargılama ve sorgulama unsurlarıyla biçimlenmiş olarak algılamak gerekir. Düşünce kavramı, düşünme etkinliğinin çok çeşitli ürünlerini –fikir, görüş, düşünce, gözlem, yaklaşım, mütalaa, ide, muhakeme, anlayış, kanaat, inanç, gereklilik, yargı vb. önermeleri- kapsar [81] . Bireyin siyasi, sosyal, ekonomik vb. olaylar yahut da kişisel sorunlar karşısında, beyin fonksiyonları yoluyla biçimlenmiş pozitif, negatif ya da nötr tutumu düşünce kavramını kısmen de olsa tanımlamaktadır [82] . Düşünce hürriyeti öncelikle sübjektif bir hürriyet olduğu ve bireysel algılamaya dayandığı için, bu hürriyet kapsamına giren düşünceler açısından değerli- değersiz, yararlı-yararsız, iyi-kötü, etiğe uygun veya aykırı ya da anayasaya uygun veya aykırı şeklinde ayrımlar yapmak, tutarlı olmadığı kadar, bu hürriyeti hürriyet olmaktan da çıkarır [83] .
Fikir hürriyetinin önemli bir unsurunu oluşturan ve mutlak korumaya tabi tutulan düşünce hürriyeti, felsefi, siyasi, dini, iktisadi vb. hangi alanla alakalı olursa olsun, kişinin edindiği bilgiler arasında doğru olduğuna inandığı düşünce ve kanaat ve inançları seçebilme, tercihte bulunabilme ve benimseyebilme hürriyetidir [84] . Bu tercihin konusu dini ve ahlaki alanlar ise, inanç (din ve vicdan) hürriyetinden bahsedilir [85] . İnsanların yaratıcı olan Allah ile, dinler karşısındaki düşünce, kanat, inanç ve davranışları, inanç hürriyeti kapsamında hukukun güvencesi altındadır. Meselenin inanç yönü, kişinin vicdan ve iç aleminin en içsel (deruni) yanıdır [86] . Vicdan hürriyeti, sadece dini inancı olanların değil, dini inancı olmayanların da hürriyeti demektir. Kişi inanç konusunda, istediği tercihte bulunabileceği gibi, hiçbir dini inanca inanmama seçeneğini de benimseyebilir. İnanan kişilerin yararlandıkları, inançlarından dolayı kınanmama, suçlanmama ve rahatsız edilmeme güvencelerinden dini inancı olmayan kişiler de yararlanabilirler [87] .
Düşünce hürriyetinin güvencelenme-sinin bir takım gereklilikleri mevcuttur. Bunlardan birincisi, herkes, kendilerine mahsus düşünce, kanaat ve inançlarının iç alemlerinde saklı kalması, başkalarının bilmemesi, açıklamaya zorlanmaması yönleri itibariyle mutlak hak ve hürriyete sahiptir [88] . Bu hürriyet sadece kanaatlerin açıklanmasını tehlikeye sokan her şeye karşı güvenceleri değil, siyasi, felsefi ya da dini inançları nedeniyle bireyleri rahatsız eden ya da bunların benimsenmesini engelleyen her türlü olumsuz etmene karşı güvencenin teminini gerekli kılar [89] . Bu anlamda, kişi, herhangi bir düşünce, kanaat ve inancı tercih etmesinin sonuçlarına karşı, bunları ifade etme öncesinde koruma ve güvence altına alınmaktadır. Düşünce hürriyeti, kişinin düşünce ve kanaatlerini ifade etmeye “zorlanmaması” şeklindeki güvenceden dolayı, “konuşmama, konuşmaktan kaçınma hürriyeti” [90] olarak da ifade edilmektedir. Genellikle tahliller, konuşmama hürriyetinin üç ayrı görünümü üzerinde yapılmaktadır. İlki, kişinin inanmadığı bir şeyi söylememek hakkı; ikincisi, kişinin inandığı bir şeyi söylememe hakkı; üçüncüsü de, kişinin bildiği bir şeyi söylememe hakkı şeklindedir. Bu hak, kişileri kamu makamları önünde, tercih ettikleri ve doğruluğuna inanarak benimsemiş oldukları düşünce, kanaat ve inançlarını itiraf etme zorlamalarına karşı korunmaktadır [91] .
İkinci gereklilik, eşitlik ilkesi gereğince devletin tarafsızlığı ve farklı muamelelerden kaçınması yükümlülüğü şeklindedir. Kişilerin düşünce, kanaat ve inançlarının öğrenilmesi yönünde sergilenen çabalar, bünyelerinde, bireylerin tercihleri nedeniyle farklı muamelelere tabi tutulabilmeleri tehlikesini taşımaktadır. Kişilerin düşünce ve kanaatleri yönünden farklı olma hakkının eşitlik ilkesi yönünden anlamı, özellikle kamu hizmetleri yönünden kendini gösterir ve kamu görevlilerinin farklı olma haklarını gerekli kılarak güvence altına alır. Farklı olma hakkının gereği sonucunda, ne ilgili kişiye ek ödevler yüklenebilir ve ne de kimi imkan ve hizmetlerden yoksun kılınabilir. Dolayısıyla farklı olma hakkı kamu işlerinde ayrım yapılmamasında anlam kazanır [92] . İnsanların, dil, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep vb. sebeplere istinaden ayrı muamelelere tabi tutulmamaları, söz konusu temel nitelikleri yönünden farklı olmalarının teminat altına alınması demektir. Bu ilkenin ihlali, devletin tarafsızlığı ilkesinin ihlal olunarak zedelenmesi olgusunu ortaya çıkardığı [93] gibi, kanaat hürriyetini güvenceleyen esasları da zedeler.
Üçüncü gereklilik, kişinin düşünce, kanaat ve inançlarından dolayı kınanmaması, rahatsız edilmemesi ve suçlanmamasıdır. Düşünce hürriyeti, demokratik bir toplumun zorunlu bir unsuru olarak, ister azınlıkta olsun, ister tahrik edici nitelikte olsun, kişilerin sahip olduğu düşünce, kanaat ve inançları sebebiyle kaygı duymamalarını gerekli kılar [94] . Hatta, insanın sahip olduğu inanç ve düşünceleri, batıl, yanlış ve insan için zararlı bile olsa, bunlar yine de kınanamaz, suçlanamaz. Yeter ki, hukuka aykırı ve suç oluşturan bir fiil bu batıl ve yanlış inanca göre işlenmemiş olsun [95] .
Dördüncü gereklilik, kişilerin, devletin belirlediği belli doğru anlayışlarının dışındaki anlayışları benimseyebilme, belli doğru anlayışlarına sadakat göstermeme hakkıdır. Kişilerin davranışlarında anayasa ve kanunlara uygun davranmalarını beklemek, her hukuk devletinin hukuki bir hakkıdır. Fakat her bir anayasanın toplumsal ve siyasi hayata yönelik bir takım tercihleri ve doğru anlayışları bulunduğunu düşünürsek, burada aranan sadakatin, hukuki kurallara uymanın da ötesinde, kuralların dayandığı ilke ve anlayışlara uygun davranma zorunluluğu şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda sadakat ödevinin çerçevesini, anayasa ve kanunların felsefesi, özü ve hakim olan esas anlayış oluşturacaktır [96] . Çoğulcu demokrasilerde hiçbir kimse anayasaya uygun düşünce ve kanaatleri benimsemek, özümsemek ve savunmak zorunda olmadığı gibi, bu insanlar da anayasanın hukuki güvenceleri altındadırlar.
İfade hürriyeti, fikir hürriyetinin üçüncü evresini/unsurunu oluşturur. Fikir hürriyeti, sadece bilgi edinme/düşünme ve düşünce hürriyetlerinden ibaret değildir. Kişilerin sahip oldukları düşünce, kanaat ve inançlarının bir de dışa dönük veçhesi mevcuttur. İnsan sadece düşünme ile yetinmeyeceği ve tek başına değil, belli bir toplum içinde yaşamak durumunda olduğu için, zorunlu olarak düşüncelerini başkalarına iletme yollarını arayacaktır. Tabii olarak her düşünce kendisine taraftar kazanmak ister. İnsan, manevi/ruhi hayatı ile sınırlı bir varlık olmadığı için, düşünce ve inanç değerleri onun davranışlarını da şekillendirir ve onu çeşitli işlemlerle dışarıya yansıtır. Her düşünce geçişlidir ve tabii olarak iletişimseldir. Sözle, yazıyla, öğretim yoluyla vb. ifade araçları vasıtasıyla, düşünce, kanaat ve inanç değerlerinin iletişimi, toplumsal bir fenomen olarak doğrudan doğruya hukukun ilgi alanına girer [97] .
Fikir hürriyetinin haricileşmesi, kişinin iç aleminde geçekleşen bir olay değil, aksine, kişiden haricileşerek onun egemenlik alanından çıkmış ve başkalarınca algılanabilir hale gelmiş bir eylemdir. Bu vesileyle, düşünce ve kanaatlerin harici aleme aktarılmasıyla kamusal alanda olumlu veya olumsuz bir takım etki ve sonuçlar meydana geldiği ya da doğurması amaçlandığı için, bu hürriyetin liberal demokrasilerde ve insan haklarına ilişkin uluslararası belgelerde bazı nedenlerin varlığı durumunda kısıtlanabileceği esası benimsenmiştir [98] .
İfade hürriyeti, kişilerin, düşünme süreci neticesinde, yapmış olduğu tercihleri, benimsemiş olduğu düşünce, kanaat ve inançları, söz, yazı, davranış vb. her türlü ifade araçlarıyla harici aleme yansıtabilme, başkalarına aktarabilme, anlatabilme, yayabilme, onları kendi düşünce ve inançlarının doğruluğuna ikna edebilme, inandırabilme, tercihleri doğrultusunda tutum ve davranışlarda bulunabilme hakkını ifade eder [99] . İfade hürriyeti, kişilerin görüş ve düşüncelerini serbestçe ifade etmelerinin devletçe keyfi bir şekilde engellenmemelerini ve ifade ettikleri düşüncelerinden dolayı kamu otoritelerinin her hangi bir baskıcı muamelesi ile karşılaşmamalarını olduğu kadar, devletin sair kişi ve gruplarından gelebilecek baskılara karşı bu hürriyetin öznesinin korunmasını da gerekli kılar [100] . İfade hürriyeti, insanların tek başına ya da toplu olarak düşünce, kanaat ve inançlarını yayma ve ona uygun bir şekilde davranma ve eylemde bulunma imkanlarını kapsar. Dini alanda buna ibadet hürriyeti denir. Başka alanlarda, dernek, siyasi parti, toplantı hürriyetidir [101] .
İfade hürriyetinin konusu, düşünce, kanaat, fikir, vicdan, inanç, ahlak ve din gibi kavramlarla anlatılmak istenen değerlerdir [102] . İfade hürriyeti, kullanılan araçlar itibariyle de hayli zengin bir konuma sahiptir. Düşünceyi ifade şekilleri, sadece dile getirme şeklinde tek tip ve yöntemli değildir. Çeşitlilik arzeder. Dile getirme, savunma, anlatma, tanıtma, ilan etme, yaratma, eleştirme, reddetme, çağrıda bulunma, karşı çağrıda bulunma, ikna etme, açıklama, yayma, yayımlama, benimsetmeye çalışma, propaganda, eleştiri ve bir düşünce için mücadele yapmayı da kapsar [103] . Kişiler, yazma, konuşma, görüntü, resim, oyun, sinema, tiyatro, miting vb. yollarla düşüncelerini kamusal alana aktarabilirler. Sözlü ifade, bireysel ifadenin en asli unsuru olan konuşulan söz olabileceği gibi, terennüm ve marş söyleme şeklinde de olabilir [104] . Ayrıca, ses dalgaları yoluyla ifadenin yanında, elektromanyetik dalgalar (plaklar, audio-kasetler, telefon vb.) da düşünceyi ifade araçlarıdırlar. Ayrıca, el, daktilo ve bilgisayarla yazılmış tüm belgeler, el ilanları, pankartlar, mektuplar vb. ifade araçlarının yanında, elektronik aktarım biçimleri ile yapılan düşünce aktarımları da muhatapta yazılı bir biçimde algılanabildiği takdirde, ifade kapsamında değerlendirilmektedir [105] . Ayrıca, jest, üniforma ve sembollerin taşınması ve müzik gibi araçlar da ifadede yararlanılan araçlardandır. Ayrıca, grev esnasında veya iş ilişkileri alanlarındaki protesto ve ikaz gösterileri anlamına gelen “picketing” de, ABD Federal Yüksek Mahkemesi tarafından düşüncelerin ifade edilmesi ve yayılması aracı olarak değerlendirilmiştir [106] . Öte yandan, sivil itaatsizlik denilen, birey ya da grupların haksız bir uygulama karşısında, kamuoyuna karşı çağrı niteliğindeki şiddet içermeyen eylemleri de, giderek yayın bir şekilde kullanılmaya başlanan düşünceyi ifade araçlarından birisi kabul edilmeye başlanmaktadır [107] . Düşünceyi ifade etmenin diğer bir tezahür şekli de, kişinin kendi düşünce ve inanç değerlerine uygun adımlar atabilmesi, eylem ve etkinliklerde bulunabilmesi şeklindedir [108] . Bu kapsamda, kişiler tek başlarına ya da başkaları ile bir araya gelmek suretiyle, düşünce ve inançlarına uygun davranışlarda bulunarak düşüncelerini ifade edebilirler. Dernek, sendika ve siyasi parti kurma, örgütlenme, üye olma, toplantı ve gösteri yürüyüşü hürriyetleri, bir bakıma, düşüncelerin bir başka şekilde ifade etme hürriyeti grubuna, bir diğer bakımdan da düşüncelerine uygun davranışlarda bulunabilme hürriyeti grubuna girer [109] . Dolayısıyla bu tür toplu hürriyetler, ifade hürriyetinin bir bakıma değişik tarzlarından, uzantılarından başka bir şey değildir [110] .
Düşüncelerin ifadesi, geniş bir hürriyet yelpazesi ile sıkı ve yakın bir ilişki ve etkileşim içinde bulunmakta ve bunlarla bitişiklik arzetmektedir. Fikir hürriyeti, bir çok hürriyetin, üzerine kurulu olduğu, onlarla çok sıkı bir ilişki ve etkileşim içinde bulunduğu kavşak ya da eksen özelliğe sahip bir hürriyettir [111] . Her türlü kitle iletişin hürriyetleri (basın hürriyeti, görsel-işitsel iletişim hürriyeti kapsamında radyo, televizyon, video), kültürel haklar kapsamında, bilim ve araştırma hürriyeti, eğitim-öğrenim hürriyeti, sanatsal yayma ve yaratma hürriyeti, toplu hürriyetler kapsamında, siyasi parti, dernek, sendika vb sivil toplum örgütlenmeleri, toplantı ve gösteri yürüyüşü hürriyeti gibi hak ve hürriyetler, fikir hürriyetinin birer uzantısı durumundadırlar [112] . Fikir hürriyeti kavramı, çoğu kez, bu hürriyetleri de kapsayan bir muhteva içinde kullanılır [113] . Ayrıca, fikir hürriyeti ile bu hürriyetler arasında karşılıklı ilişki mevcuttur. Bir çok hürriyet, nasıl ki fikir hürriyeti için araç işlevi görüyorsa, fikir hürriyetinin kendisi de onların kökü, çekirdeği, besleyici kaynağı hükmündedir. Onların kullanılması ancak fikir hürriyetinin gerçek anlamda mevcudiyeti ile mümkündür [114] . Bu özellik nedeniyle, fikir hürriyetine getirilecek sınırlayıcı düzenleme ve uygulamalar, dolaylı olarak bu hürriyetle ilişki içinde olan sair hürriyetleri de etkileyecektir [115] .
Fikir hürriyeti, belli unsurlardan oluşan mürekkep bir hürriyettir. Bilgi edinme, düşünme, düşünce ve ifade hürriyetleri tamamen birbirlerinden bağımsız ve ilgisiz hürriyetler değildirler. Fikir hürriyeti, düşüncenin oluşum öncesi safhasını oluşturan bilgi edinme ve düşünme hürriyeti; oluşmuş, meydana gelmiş, edinilmiş, fakat daha henüz açığa vurulmamış, kamusal alana aktarılmamış olan düşünce, kanaat ve inançların söz konusu olduğu saf düşünce hürriyeti ve düşünce, kanaat ve inançların sözlü, yazılı ve eylemli her türlü ifade araçları ile harici aleme aktarılması, haricileşmesi (ifade hürriyeti) evreleri ve unsurları [116] ile birbirinden ayrılması kabil olmayan bir bütün oluşturmaktadır [117] . Bu unsurların her birisi, fikir hürriyeti açısından onsuz olmaz nitelikte gereklilik arzetmektedir. Çalışmamızın giriş kısmında ifade ettiğimiz gibi, nasıl ki, her bir harf, yazılı metinlerin yapı taşları hükmünde onların zorunlu unsurları ise, fikir hürriyetinin her bir unsuru da, fikir hürriyeti bütününün işlevselliği açısından o derece vazgeçilmesi kabil olmayan nitelikteki yapı taşları hükmündedirler. Bu hürriyetin unsurları arasındaki bütünlüğün sağlanması ve korunması konusu hayati derecede önem arzetmektedir. Bu bütünlüğün iki veçhesi bulunmaktadır. Bir veçhesi, bu unsurların birbirlerini beslemeleri, desteklemeleri ve tamamlamaları, diğer veçhesi ise, bu unsurlardan birisine ilişkin getirilecek kısıtlama ve yasaklamaların diğer unsurlarla birlikte fikir hürriyeti bütününü olumsuz yönde etkilemeleri yönündedir.
Bu unsur-hürriyetlerden her birisi diğerlerini destekleyici, besleyici ve tamamlayıcı bir işlev görürler. Birinci evrede, düşünce ve kanaatlerin oluşumunu mümkün kılan bilgi/haberler toplanır ve düşünme faaliyeti gerçekleştirilir. İkinci evrede, düşünme faaliyeti çerçevesinde, elde edilen bilgi/haberlerin kullanılıp yoğrulması, sorgulanıp muhakeme süzgecinden geçirilmesi neticesinde bir takım düşünce, kanaat ve inanç esaslı fikri tercihlere ulaşılır. Bu evrede, artık fikri ürünler (düşünce, kanaat ve inançlar) kamusal alanda pazarlamaya hazır hale gelmiştir. Üçüncü evrede ise, bireylerin geliştirdikleri ve benimsemiş oldukları fikri ürünler, kamusal alanda düşünce eksenli serbest rekabet pazarına aktarılır. Gerçeğin en iyi sınavı, fikirlerin serbest rekabet pazarında kendini kabul ettirebilmesindedir [118] . Bu vesileyle, bilgi edinme/düşünme, düşünce ve ifade hürriyetleri, hem birbirleriyle sıkı bir bağlılık, ilişki ve etkileşim içindedirler ve hem de birbirini tamamlayarak bir bütünün parçalarını/unsurlarını oluştururlar.
Fikir hürriyetinin en etkin ve dinamik evresini ifade hürriyeti oluşturur. Fikir hürriyetinin birinci ve ikinci evreleri ifade hürriyeti ile değer kazanır. İfade hürriyeti, bilgi edinme, düşünme ve düşünce hürriyetlerini tamamlayıcı ve besleyici bir işlev görür. Eğer üçüncü evre olmazsa, hür beynin ürünlerinden sair bireyler ve toplum yararlanamayacağı gibi [119] , bilgi edinme, düşünme ve düşünce hürriyetleri de anlamsızlaşır. Bazı düşünürler, İfade hürriyeti ile düşünce hürriyeti arasındaki bu sıkı ve yakın etkileşim ve ilişkiyi, “ifade edilmeyen düşünce, düşünce değildir” [120] şeklinde vurgulamışlardır [121] . Özek’e göre, düşünce hürriyeti, özellikle ifade edilebilen düşünceler için önemlidir ve düşünce hürriyeti, düşüncelerin açıklanabilmesi, bireysel veya kitle iletişim araçları ile, toplantılarla, gösteri yürüyüşleriyle, demokratik kitle örgütleri aracılığıyla açıklanması imkanı sağlandığında gerçekleşir [122] . Bu vesileyle, düşünce hürriyetini ifade hürriyetinden bağımsız ve soyut olarak düşünmeye imkan yoktur. İfade ile sonuçlanmamış bir düşünme tamamlanmamış değildir [123] . Soysal’ın da belirttiği gibi, herkesin istediği inanç ve düşünceye sahip olma (düşünce) hürriyeti vardır, ama, bu hürriyet bireyin kafasında başlayıp kafasında biten bir hürriyettir. Dolayısıyla, bu hürriyet, ifade hürriyeti olmaksızın, “hürriyet” sözüne layık değildir. Hürriyet, ancak başkalarının hürriyetleri ile yan yana gelip, onlarla kesişebildiği ölçüde vardır. Sahip olunup olmadığı hiç belli olmayan, daha doğrusu sahip olunuşuyla sahip olunmayışı hiç fark etmeyen hürriyet, hürriyet değildir. Böylesi, olsa olsa, Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki “düşünen, ama konuşmayan” hindinin hürriyeti olabilir. İnancını ifade ederek belli edemeyen insanın inanç hürriyetinin varlığından; düşüncesini ifade edemeyen, ağzını açamayan adamın da fikir hürriyetinden bahsedilemez [124] . Dolayısıyla, gerçek anlamda fikir hürriyetinin varlığından bahsedebilmemiz için sadece bilgi/haberlere ulaşma, belli bir bilgi birikimine sahip olma ve neticede bir takım tercihlerde bulunabilme imkan ve ortamının varlığı yeterli değildir. Bu süreç, düşünce ve kanaatlerin ifade edilmesi yoluyla kamusal alana aktarılması ile tamamlanmadıkça eksik kalır.
Fikir hürriyetinin üçüncü evresi, düşüncelerini kamusal alana aktarmak isteyenler açısından “ifade hürriyeti”ni; sair kişiler açısından da “bilgi edinme hürriyeti”ni oluşturur. İfade hürriyeti kapsamında kamusal alana aktarılan bilgi/haberler, sair kişi ve gruplarının bilgi edinme hürriyetinin besleyici ve destekleyici nitelikteki iki temel kaynağından birini oluşturur [125] . Kişiler, kamusal alana aktarılan bilgi/haberleri, bilgi edinme hakkını kullanmak suretiyle elde ederler. İfade hürriyetinin olmadığı bir ortamda bilgi edinme hürriyetinin tanınmasının nitelikli bir anlamı yoktur. Çünkü, ifade hürriyetinin tanınmaması durumunda, bilgi edinme hürriyetinin özneleri, kamusal alanda, bilgi edinme hürriyetinden yararlanmak suretiyle elde edebilecekleri fikri malzemelerden (bilgi/haberlerden) mahrum kalacaklardır.
İkinci evre neticesinde gerçeğe ulaşabilmenin ve nitelikli tercihlerde bulunabilmenin temel gereklerinden birisi de, her türlü düşünce, kanaat ve inanç değerlerinin ifade hürriyeti kapsamında kamusal alana aktarılması neticesinde, ifade olunan her türlü düşünce ve kanaatlerin serbest fikir piyasasında birbirleri ile kıyasıya yarışmalarının ortamının oluşturulmasını gerekli kılar. Çünkü, düşünmenin temel malzemesi, başta düşünce, kanaat ve inanç değerleri olmak üzere her türlü bilgi/haberlerdir. Kişiler, kamusal alandan edindiği bilgi/haberler çerçevesinde düşünür, bunları sorgulayıp yargılayarak, elemine edip belli bir süzgeçten geçirerek bir takım sonuçlara ve fikri tercihlere ulaşır. Hammaddesi bilgi/haberler olan düşünme faaliyetinin bilgi/haberlerden yoksun kılınması, düşünme faaliyetinin işlevsizleştirilerek dumura uğratılması olgusunu ortaya çıkarır. Dolayısıyla, ifade hürriyeti kapsamında kamusal alana aktarılan her türlü düşünceler, bilgi/haberler bilgi edinme hürriyetini, bilgi edinme hürriyeti de “düşünme hürriyeti” evresini besler ve destekler. Nitelikli, çözümleyici ve yaratıcı düşüncelerin geliştirilebilmesi, bireylerin bu yönde tercihlerde bulunabilmeleri de, yine ifade ve bilgi edinme hürriyetleri kapsamında elde edilen bilgi/haberlerle düşünme hürriyeti evresinin nitelikli bir şekilde beslenmesini gerekli kılar. Dolayısıyla, düşüncelerin ifade edilmesi evresinin olmayışı, bilgi edinme/düşünme ve düşünce hürriyetleri evrelerini fikri malzemelerden yoksun kılacağı için, bu evreleri verimsiz ve niteliksiz hale getirecektir. Üçüncü evre, sair evrelerin varlığı, nitelikliliği ve işlevselliği açısından olmazsa olmaz bir gerekliliğe ve işlevselliğe sahiptir.
İfade hürriyetinin diğer unsur-hürriyetler açısından oluşturduğu “destekleme/besleme” işlevi, diğer unsur-hürriyetler açısından da geçerlidir. Hür toplumların temel değerlerinden birisi olan bilgi edinme hürriyeti, bilgilenme ve düşünme imkanlarını geliştirdiği, kanaat oluşturma ve düşünme ortam ve imkanını hazırladığı için, fikir hürriyetinin hem kurucu unsurlarından birisi ve hem de yöneldiği amaçlarından birisidir [126] . Bilgi edinme hürriyeti kapsamında ulaşılan bilgi/haberler, düşünme faaliyeti ile düşüncenin oluşumu ve fikri tercihlerde bulunabilme yeterliğinin inkişafının gerçekleşebilmesi için gerekli hammaddeyi sağlaması itibarıyla fikir hürriyeti bütünü içinde belirleyici bir özelliğe sahiptir [127] . Kişilerin bilgi birikimi onların düşünmesini esastan etkiler. Kişilerin bilgi birikimi, kelime dağarcığı, algılama ve sorgulama yeterlilikleri, birbirleri ile yakından ilgili/bağlantılı konulardır. İnsan beyni dış dünyanın arzetmiş olduğu algılamalara göre düşünür. İnsan oğlu ancak algıladığı olay ve olgulara anlam verebilir [128] . Bilmeyen, yeterli bilgi birikimine sahip olmayan bir insan tefekkürde derinleşemez. Tefekkürde derinleşebilmenin temeli, derin ve yoğun bir bilgi birikimini zorunlu derecede gerekli kılar. Şayet bu girdiler sınırlı ve eksik ise, haliyle tabii olarak düşünme etkinliği de sınırlı ve verimsiz olacak, neticede düşünce ve kanaatlerin üretilmesinde ve tercihlerin belirlenmesindeki yanılgı payı o denli artacaktır [129] . İyi bir eğitim alan ve bilgi alışverişi ile bilgi birikimini zenginleştiren bir insanın düşünme gücü ve yeterliliği ile, böyle birikime sahip olma konusunda yetersiz olan kişilerin düşünme gücü ve yeterliliği tabii olarak aynı olmayacaktır [130] . Dolayısıyla, düşünme ve düşünce hürriyetlerinin mevcudiyeti ve işlevselliği, sağlıklı ve dengeli bir bilgi edinme evresini gerekli kılar. Bilmeyen, bilgi/haberlerden haberdar olmayan, bilgi birikimi sınırlı ve yetersiz olan kişilerden, olgu ve olayları yeterli ve nitelikli bir şekilde algılayabilmeleri ve sorgulayabilmeleri, düşünme süreci neticesinde nitelikli düşünce ve kanaatleri ve etkin fikri çözümleri geliştirebilmeleri beklenemez. Nasıl ki, bir tarladan verimli ve nitelikli bir istihsalin elde edilebilmesi için su, gübre vb. girdilerin mevcudiyetine ne derece gereklilik varsa, hür düşünme süreci neticesinde nitelikli düşünce ve kanaatlerin oluşumu için bilgi/haberlere ulaşarak bilgi birikiminin zenginleştirilmesi de o derece önemli ve olmazsa olmaz şart değerindedir. Bu vesileyle, bilgi edinme hürriyeti, düşünme ve düşünce hürriyetleri açısından besleyici/destekleyici bir özelliğe ve işleve sahip olması itibariyle, yeri doldurulması kabil olmayan bir değere sahiptir. İfade hürriyetinin temelini, kişilerin sahip olduğu fikri tercihleri oluşturur. Yeterli bilgi birikimi ve fikri tercihleri olmayan insan nitelikli bir serbest tartışmaya esas olabilecek düzeyde konuşamaz, tartışamaz, söz gelimi konuşsa da bunun kamusal tartışma hayatına nitelikli bir katkısı olamaz. Bu kişiler, olsa olsa, ya bilinçsizce, suya sabuna dokunmayan, içerikten yoksun söylemleri dile getirirler ya da birilerinin telkin ve etkileri ile körü körüne benimsemiş oldukları, gerçekte kendi öz fikri ürünleri olmayan bazı tercihleri aktarırlar. Dolayısıyla, bilgi edinme hürriyeti düşünme, düşünce ve ifade hürriyetleri açısından olmazsa olmaz değerde besleyici/destekleyici bir işleve sahiptir.
Düşünme hürriyeti evresi, fikir hürriyetinin beynini oluşturur. Bu evre olmaksızın diğer evrelerin pek bir anlamı yoktur. Nasıl fikir hürriyeti, temel hak ve hürriyetler içinde en önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahipse, düşünme hürriyeti de fikir hürriyetinin en önemli, adeta olmadığı zaman fikir hürriyetinin sair unsurları ile birlikte tamamen değersizleştiği bir hürriyettir. Fikir hürriyeti içinde, bilgi edinme yoluyla elde edilen bilgi/haberler hammadde değerinde ise, düşünme evresi de, düşünce ve kanaatlerin üretilmesi sonucunu doğuran bir “fikri fabrika”ya benzetilebilir. Bu fikri fabrikada, bilgi/haber girdilerinden nitelikli ve yaratıcı/çözümleyici düşünce ve kanaatlerin benimsenip geliştirilebilmesi, ancak tefekkürde derinleşme ile gerçekleşir. Bu fikri üretim faaliyetinin nitelikliliği için sadece fikri hammaddelerin varlığı, çeşitliliği ve çokluğu yeterli değildir. Bu faaliyetinin nitelikliliği, bilgi/haberlerde çeşitlilik, önyargılardan arınmışlık, düşünce suçu yasağı, uzlaşı ve diyalog kültürünün gelişimi, değişime açıklık, tek doğru yasağı, iç ve dış baskılardan uzak bir şekilde [131] tefekkürde derinleşme, her türlü düşünce ve görüşlerin derinlemesine tahlil edilmesi, gereksizlerin ayıklanması, elde edilen her türlü görüş ve düşüncenin Sokrates mantığı ile sorgulayıp sarraf titizliği ile ölçülüp tartılarak değerlendirilmesi, herkesin sahip olduğu bilgileri sürekli sınayarak hakikate ulaşma çabası içinde olması ve neticede bir takım tercihlere ulaşılması vb. esasların yaşanan bir gerçek olarak var olabilmesine bağlıdır. Bunlardan herhangi birisindeki eksiklik fikri ürünlerde nitelik zafiyetine neden olacaktır. “Hür düşünme hürriyeti ortamı”nın mevcut olmadığı bir ortamda, kişiler belki bir takım fikirleri zihinlerinde taşıyabilirler ve bazı düşünceleri ifade edebilirlerse de, bu düşünce ve kanaatler onların öz ürünleri değildir. Gerçek anlamda ifade hürriyeti, “hür düşünme hürriyeti” ortamında tefekkürde derinleşerek bir takım fikri tercihlerde bulunabilen kişiler için vardır. Çünkü, insanın hayatını, davranışlarını ve demokratik sistemin temel gereklerinden olan seçimlerde sergileyeceği tercihlerini benimsemiş olduğu düşünce ve kanaatleri belirler. Kişinin ifadesi, yazdığı yazı, söylediği söz, çizdiği resim/karikatür ve gerçekleştirdiği eylemlerin kaynağı, hep bu düşünce, kanaat ve inançlarıdır. Şayet kişilerin benimsemiş oldukları öz-ürünleri niteliğindeki fikri tercihleri yoksa, bu tür insanlara ifade hürriyetinin tanınmasının çok nitelikli bir anlam ve değeri de yoktur. İfade hürriyeti, belli bir düşünce ve bilgi birikimine sahip, gerçek anlamda düşünen, kanaat ve inanç sahibi kişiler için değerli ve işlevseldir. Sair insanlar için biçimsel değerden öteye bir anlam taşımaz.
Düşünme ve düşünce hürriyetlerinin, içsel bir faaliyet olarak, harici alemde olumlu veya olumsuz herhangi bir etki ve sonuç doğurması ve başkalarına zarar vermesi mümkün değildir. Sahip oldukları bu özellikler sebebiyle, bu hürriyetlerin, hukuki düzenlemelere konu olup olamayacağı meselesi gündeme gelmektedir. Acaba kişinin iç aleminde gerçekleşen düşünme faaliyeti ile, henüz ifade edilmemiş, belki de hiçbir zaman ifade edilmek de istenmeyen, insanın iç aleminin derinliklerinde kalan düşüncelerle hukuk hiç mi ilgilenmez? İlk bakışta düşünme eylemi ile düşünce, kanaat ve inançlar kişinin iç aleminde oluşup gelişen olaylardan sayıldıkları için, bu alanlara ilişkin meseleler hukukla hiç bağlantısı yokmuş gibi görülerek hukukun düzenleme konusuna giremeyeceği söylenebilir. Bu anlayış çerçevesinde, insanlar düşüncelerini yaymaya çalışmadıkları sürece, ilk bakışta onların iç aleminin derinliklerinde kalan ve neyi düşündüklerinin tespit edilip belirlenebilmesi mümkün olmayan düşünme ve düşünce hürriyetleri alanlarına, mahiyetleri gereği, hukuki düzenlemelerle müdahale etmenin/sınırlamanın imkansız olduğu sanılabilir [132] . Özek, bu konu ile alakalı olarak, “salt düşünce kişinin iç dünyası ile ilgili bir olgudur. Kişinin ‘düşünmek’ yeteneğinin sınırlandırılması olanağı da yoktur” [133] şeklindeki ifadesiyle, kişinin iç aleminde gerçekleşen düşünme faaliyetinin sınırlanmasının imkansızlığını vurgulamaktadır. Lipson da, konuya ilişkin olarak, “düşünce, bir yemeğin sindirilmesi gibi, içsel bir eylemdir, dışardan gelecek baskı ne düzeyde olursa olsun, engellenemez. Fakat, düşünme özgürlüğü, düşünceleri başkalarına iletme gibi ek bazı özgürlükleri gerekli kılar ve bu tür etkileşim toplumsal bir eylemdir. ...bunlar yetke sahipleri tarafından tarihsel olarak sınırlanan özgürlüklerdir” [134] şeklinde bir değerlendirmede bulunmaktadır. Hacıkadiroğlu ise, “İnsanlar düşüncelerini yaymaya çalışmadıkları sürece onların ne düşündüklerini anlamak olanaksız olduğundan, ilk bakışta, düşünmeye baskı yapmanın olanaksız olduğu sanılabilir. Oysa düşünceyi baskı altına almanın ya da özgürce düşünmeyi önlemenin, dolaylı olmakla birlikte, yine de çok etkili olabilen yolları bulunmuştur” [135] şeklindeki ifadesiyle bu unsur-hürriyetlere ilişkin alanların da daraltılabileceğinden bahsetmektedir.
Burada, düşünme ve düşünce hürriyetleri ile, ifade ve bilgi edinme hürriyetlerini birbirlerinden ayırmak suretiyle, birinci gruptakileri hukuki düzenleme alanı dışına çıkararak mutlak koruma altına alıp, sadece ikinci gruptakileri sınırlamanın çoğulcu demokratik esaslar ve fikir hürriyetinin bütünlüğü ve özü ile ne derece bağdaşıp bağdaşmadığı sorunu kendini göstermektedir. Burada, iki sorun gündeme gelmektedir. Birincisi, düşünme ve düşünce hürriyeti alanlarının hukuki düzenleme ve sınırlamalara konu olup olamayacağı, ikincisi de, ifade ve bilgi edinme hürriyetlerine ilişkin sınırlamaların mümkün olup olmadığı ve şayet bu alana ilişkin sınırlama olacaksa bunun dozu ve bu sınırlamaların sair unsur-hürriyetler üzerinde dolaylı olarak meydana getirebileceği olumlu-olumsuz etkilerin neler olduğudur.
İlkin, meselenin düşünme ve düşünce hürriyeti alanlarının hukuki düzenleme ve sınırlamalara konu olup olamayacağı yönünü ele alacak olursak. Burada, düşünme hürriyeti ile düşünce hürriyeti arasında bir ayrım yapmak istiyorum. Düşünme hürriyeti, mahiyeti icabı hukuki düzenlemelerin doğrudan düzenleme alanına girmez. Ne güvenceleyici nitelikteki bir düzenlemenin varlığına ihtiyaç vardır ve ne de kısıtlayıcı nitelikteki düzenlemelerle bu alanın düzenlenmesine imkan vardır. Kişilerin belli konu ve alanlarda düşünmelerini yasal düzenlemelerle men etmek, o kişilerin insanlık özünü yok etmek demektir. Dolayısıyla kişilerin sahip oldukları bu alan tam ve mutlak bir koruma altındadır. Fakat bu alanın sair unsur-hürriyetlere ilişkin kısıtlayıcı nitelikteki hukuki düzenleme ve uygulanmalar neticesinde, dolaylı olarak kısıtlanabilmeleri söz konusu olabilmektedir.
Düşünce hürriyeti konusuna gelince. Bir hürriyetin mutlak sınırlama yasağı kapsamında değerlendirilmesi, hukukun bu alanla hiç ilgilenmediği ve kesin düzenleme konusu dışında kaldığı anlamına gelmez. Bir alanın hukuki normlarla sınırlanamamaları ile düzenlenip düzenlenememeleri konularını birbirinden ayırdetmek gerekmektedir. Sınırlayıcı nitelikteki hükümler, hukuki düzenlemelerin sadece bir kesimini oluşturmaktadır. Hukuk kurallarının bir de güvence sağlayan kesimi mevcuttur. Düşünce hürriyeti, mahiyeti icabı mutlak koruma altında olmakla beraber, bazı ülkelerde, bu alanın, çoğulcu demokrasi esasları ile çelişecek şekilde bir takım kısıtlayıcı nitelikteki düzenleme ve uygulamalara konu olduğuna şahit olunmaktadır [136] . Dolayısıyla, insanın iç aleminde kalan düşünce ve kanaatleri, ifade yoluyla kamusal alana aktarılmasa da, bu hürriyete ilişkin olarak, istisnai olarak da olsa bir takım kısıtlayıcı nitelikteki hukuki düzenleme ve uygulamaların varlığı insan şahsiyet ve haysiyetini zedeleyici/yok edici nitelikte sonuçlar doğuracağı için, hukuk bu alanla ilgilenerek güvenceleyici nitelikte bir takım hukuki düzenlemelere yer vermekte, hatta bu düzenlemelerin yapılması hukuki güvencelerin sağlanabilmesi açısından önemli bir işlev de görmektedir [137] . Düşünce hürriyeti alanı, doğrudan sınırlayıcı nitelikteki düzenlemelerin yanında bir de sair unsur-hürriyetlere getirilen sınırlamaların bir sonucu olarak gerçekleşen dolaylı sınırlamaların tehdidi altında da bulunmaktadır.
Sahip oldukları bu özellikler nedeniyle, düşünme ve düşünce hürriyetlerinin hukuki normlarla sınırlandırılması çabalarını demokratik ilkelerle bağdaştırmaya imkan yoktur. Bu hürriyetler, insanın haysiyeti ile bütünleşen, mutlak koruma altında olan, kısıtlandığı an özü zedelenen ve insanı derinden sarsan hürriyetlerdir. Kişilerin iç alemlerine de hükmetmeyi amaçlayan her türlü müdahaleler, totaliter rejimlere mahsus bir davranış olup, bu tür müdahaleleri liberal demokrasi esasları ile bağdaştırmaya imkan yoktur. Aksi yönde bir düzenlemenin varlığı, hem insan haysiyetini zedeleyici bir takım uygulamaların ortaya çıkmasına yol aralayacak [138] , hem de fikir hürriyetinin özünü yok ederek anlamsızlaştıracaktır. Bu vesileyle, bu alanlar, devletin mutlak dokunma alanı dışında kalan doğal alanı ve insan haklarının sert çekirdeğini oluşturur [139] ve kişilerin iç sorunu olarak görülür [140] .
Düşünme ve düşünce hürriyetleri mutlak koruma altına alınarak, ifade ve bilgi edinme hürriyetlerini sınırlama imkanının olup olmadığı meselesine gelince. Genelde, bu iki grup unsur-hürriyetler arasında ayrım yapılmasını benimseyenlerin bir kısmı, bu ayrımı, birinci gruptaki unsur-hürriyetlerin sınırsız olduğu, ikinci gruptakilerin ise sınırlanabileceği temeline dayandırmaktadırlar [141] . Bu anlayış, fikir hürriyetinin unsurlarının nitelikleri ile bu unsur-hürriyetler arasındaki sıkı ilişki ve etkileşimi göz ardı ettiği için, bu ayrımı ihtiyatla karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, bu anlayışta netlik de yoktur. Çünkü, ikinci grup unsur-hürriyetlerin sınırlandırılmalarının sınırı ve dozajı konusunda bir belirginlik de mevcut değildir.
İfade ve bilgi edinme hürriyetleri, nitelik ve doğurdukları sonuçlar itibariyle sınırlayıcı nitelikteki hukuki düzenleme ve uygulamalara açık hürriyetlerdir. Buradaki asıl sorun, ifade ve bilgi edinme hürriyetlerinin soyut olarak sınırlanıp sınırlanamayacağından ziyade, sınırlamanın niteliği, dozajı ve bu dozajın aşılması durumunda bu sınırlamanın sair unsur-hürriyetler üzerinde dolaylı olarak gerçekleştirdikleri etkilerin ne yönde olacağı sorunudur. Burada, ifade ve bilgi edinme hürriyetleri, sınırlayıcı nitelikteki hukuki düzenleme ve uygulamalara açık olmakla beraber, karşı olunan husus, bu ayrım kapsamında, birinci grup unsur-hürriyetler için mutlak koruma esasını benimseyip, ikinci grup hürriyetlerin, çoğulcu demokratik esaslarla çelişerek düşünce suçu ve sansür oluşturacak şekilde, fikir hürriyetinin bütünlüğünü zedeleyici ve sair unsur-hürriyetler üzerinde olumsuz yönde etkiler doğurarak onlar açısından dolaylı bir kısıtlama olgusunu ortaya çıkarıcı nitelikte kısıtlayıcı düzenleme ve uygulamaların benimsenmesidir. Ayrıca, ifade ve bilgi edinme hürriyetleri, doğrudan kısıtlamalara ek olarak, bir de dolaylı bir şekilde gerçekleşen sınırlama ve uygulamaların tehdidine de muhatap olabilmektedirler.
İfade ve bilgi edinme hürriyetlerine ilişkin doğrudan sınırlayıcı nitelikteki düzenlemeler, ya düşüncelerin ifadesine getirilen sınırlayıcı nitelikteki hukuki düzenleme ve uygulamalar yoluyla; ya da devletin, birey ve toplumu ilgilendiren ve kendisinde mevcut olan bilgi/haberleri, “gizlilik” ve “devlet sırrı” kapsamında değerlendirerek, bireyin ve toplumun bilgi edinme kanallarını tıkamak suretiyle, kamuoyundan saklaması ile gerçekleşir.
Demokratik şeffaf bir yönetim düzenini benimsediğini iddia eden ve devletin kendine özgü korunması gerekli çıkarları olduğunu varsayan bazı ülkeler, çoğu kez devleti bireye karşı korumak bahanesi altında bireyin bilgilenme hakkını sınırlandırma yoluna gitmektedirler. Bu anlayışın uzantısı durumunda olan ve aşırıya kaçarak bilgilenme kanallarını büyük oranda tıkayarak bu hakkı zedeleyen bir çok düzenleme ve uygulamaları şeffaf yönetim esasıyla bağdaştırmak mümkün değildir [142] . Gerçi, idarenin öyle işlemleri vardır ki bunların bireyler ve kamuoyu tarafından bilinmesi bazı sakıncalı sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Kanun koyucu, özüne dokunmamak ve demokratik toplum düzeni esasları ile çelişmemek kaydıyla, idari bilgi ve belgeleri edinme hürriyeti hakkında da sınırlayıcı bir takım hukuki düzenlemeleri benimseyebilir. Bazı durumlarda, idarenin elinde mevcut olan bazı nitelik ve içeriğe sahip bilgi ve belgelerin bireyler tarafından bilinmesi, elde edilmesi ve bu konuda kamuoyuna açıklama yapılması istenmeyebilir. Burada temin edilmek istenen husus, idarede mevcut olan bilgi ve belgelere ulaşmadaki bireysel çıkarlarla, bunların saklanılmasındaki kamusal çıkarlar arasındaki hassas dengenin oluşturulabilmesidir [143] . Dolayısıyla gizlilik ve devlet sırrı kapsamında değerlendirilen bilgi ve belgelerle, bireyin ve kamunun bilgilenmesine açık bilgi ve belgelerin belirlenmesi sorununun çözümü, demokratik şeffaf yönetimin temin ve tesisi açısından büyük bir önem arzetmektedir. Neyin gizli tutulması gerektiği ve neyin gizli tutulmaması gerektiğini değerlendirip bu konuda karar verebilmek pek kolay bir iş değildir. Bilgi edinme hakkı bakımından asıl sorun, bir bilgi ya da belgenin kolayca gizlilik ve devlet sırrı kapsamına dahil edilebilmesi riskinin mevcut olmasıdır. Gerek “devlet emniyeti” ve gerekse “milli güvenlik” gibi kavramlar, idarenin takdir yetkisini kolaylıkla ve keyfi bir şekilde gizlilik yönünde kullanabilmesine imkan ve ortam sağlayabilecek ölçüde belirginlikten uzak kavramlardır [144] . Oysaki asıl amaç, bu hakkın fiilen kullanılmasını engelleyici keyfi davranışların mümkün olduğu kadar önüne geçebilmektir [145] . Bunu takdir etme yetkisinin idareye bırakılması durumunda, onların istediği her türlü idari tasarrufu gizlilik ve devlet sırrı nitelemesi altında bireylerin ve kamunun bilgilenmesine kapatabilmesi riskini bünyesinde taşıyarak bilgi edinme hürriyeti engellenebilecektir [146] . Bu vesileyle, ne tür bilgi ve belgelerin gizlilik esasına tabi olacağı, ilgili kanuni düzenlemede açıkça belirtilmelidir [147] . İdareye geniş tasarruflarda bulunabilme imkan ve ortamını sağlayacak her türlü takdir yetkisinin tanınması, idarenin keyfi ve sorumsuz uygulamaları neticesinde bu hakkın içi boşaltılarak özünün zedelenmesi yolunu aralayabilecektir.
Bilgi edinme hakkının tanınmaması ya da bu alanın dar tutulması, idarenin yapmış olduğu idari tasarruflardan dolayı tabi olduğu siyasi denetim, idari denetim, yargısal denetim ve kamuoyu denetimi işlevleri büyük oranda zaafa uğrayacaktır. Özellikle, sair denetimlerin yanında fikir hürriyeti ile çok yakından ilgili olan ve idarede şeffaflığın sağlanması ve her türlü yolsuzlukların önlenmesi konusunda sosyal bir baskı oluşturacak olan kamuoyu denetiminin sağlanabilmesi açısından bilgi edinme hürriyeti yeri doldurulması kabil olmayan bir işlevi yerine getirecektir. Kamu bürokrasisini sair bürokrasilerden ayıran en önemli özelliklerden birisi de, demokratik ilke ve esaslar çerçevesinde, kamuya karşı hesap verme mükellefiyeti altında olmasıdır. Bu sorumluluklarının bilincinde olan bürokratlar, görevlerini icra ederken, yapmış oldukları işlemleri her zaman haklı ve titiz eleştirilere karşı koyabilecek mahiyette olmasına dikkat edecekler [148] , bu konuda azami dikkat ve titizlik gösterme duyarlılığı içinde olmaya çalışacaklardır. Yönetimde gizlilik ve kapalılığın en büyük nedeni, idari yönetici ve memurların, kendilerini gerçekleştirdikleri idari tasarruflardan dolayı kamuoyu ve halkın eleştirilerine karşı korumak istemelerinden kaynaklanmaktadır. İdareye ilişkin kanunlardaki resmi sır ve gizlilik alanlarının geniş olması ve kapalılık, memurların kendilerini kamunun denetiminden gizleyerek kanun dışı amaçlarını gerçekleştirebilmelerine ortam ve imkan sağlayacaktır. Bu durum, kurum içindeki yolsuzlukların saklanmasına ortam hazırlayarak vatandaşı kamu bürokrasisi karşısında savunmasız ve güçsüz hale getirecektir [149] .
Vatandaşların devleti, içine girilmez, içeride neler olup bittiği bilinmez bir yapı olarak tanımasının en büyük nedeni, yönetim sistemine egemen olan “gizlilik” ve “kapalılık”tır. Gizlilik, bir güç belirtisi olup, halkı idari faaliyetlerden uzak tutar ve esrarlı bir perde oluşturur. Halkın talep, şikayet ve eleştirilerine kapalılık yoluyla halktan izole edilmiş bir idare, hem bu kurumun başarı şansını zaafa uğratacaktır ve hem de demokratik şeffaf yönetim esası ile çelişecektir. Gizlilik, yönetimin işleyişi aşamasında oluşan bilgi, belge ve sair verilerin kamunun bilgisine kapatılmasıdır. Kapalılık ise, kamu kurum ve kuruluşlarının, dışarıdan gelen her türlü etkileme faaliyetlerine karşı duyarsız kalmasını, çoğu idari işlem ve eylemlerin dışarıdan görülememesini ve alınan kararların gerekçelerinin açıklanmamasını ifade eder [150] . Mesela, bir ülkede, adalete giden yolun ilk kapısı ve devletin de güç ve otoritesine sahip olan polisin insan hak ve hürriyetlerinin kullanılması bakımından önemli yetkileri bulunmaktadır. Bu yetki ve otoritenin bireylerin hak ve hürriyetlerini kullanmaları üzerindeki etki derecesi, onun nasıl kullanıldığına bağlı bulunmaktadır. Önemli olan bu otorite ve gücün kötüye kullanılarak şahsi çıkarlara alet edilmemesidir. İşte polisin şeffaflaştırılmasındaki temel amaç, polisin kanunlarla kendisine tanınan bu yetkilerini keyfi bir şekilde kötüye kullanmalarına mani olmaktır [151] . Sözgelimi, karakollarda kanun dışı ve insan haklarını zedeleyici/yok edici bir takım işlemler yapılıp yapılmadığı, adaletin çiğnenip çiğnenmediği, herhangi bir usulsüzlük kapsamında ilgili bireylerin zararına bir takım işlemlerin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği vb. konulardaki aksaklıkların tespit ve teşhisi, bu konuların fikir hürriyeti çerçevesinde serbestçe tartışılması, bu tartışma kapsamında oluşturulacak sosyal baskıların oluşturulması ile bu usulsüzlüklerin giderilmesi konusunda pozitif baskının oluşumu ve bu konularda makul çözümlerin geliştirilebilmesi ancak, bilgi edinme kapsamında şeffaflık ve yönetimde demokrasi esaslarının etkin bir şekilde varlığı ile gerçekleşir. Şeffaf polislik kapsamında polisler, kamuoyunun bilgisi ve eleştirilerine açık olacağı için, bu eleştiri ve sorgulamalara muhatap olmamak, toplumda nefret edilen, korkulan bir kurum konumuna düşmemek için herhangi bir kanun dışı davranışlara yönelme cesaretinde bulunamayacaktır [152] . Ancak şeffaflıkla, karakollar dahil bütün devlet birimlerinin faaliyetlerinin kamunun tartışmalarına, eleştiri ve sorgulamalarına açık olduğu oranda, bu birimlerin hataları tespit edilebilir, bunlar edinilen bilgiler dahilinde fikir hürriyeti kapsamında eleştirilir, bunun tabii bir sonucu olarak, yetki ve sorumluluk sahibi kişiler sorumluluklarının bilincine erer, meydana gelen hata ve aksaklıkların telafisi ortamı oluşur. Dolayısıyla, idarede şeffaflığın gerçekleşmesi, bu şeffaflık kapsamında tespit edilen sorunların tespit ve teşhis edilerek fikir hürriyeti kapsamında serbestçe tartışılarak yeterli ve nitelikli çözümlemelerin geliştirilebilmesi için, bilgi edinme kanallarının geniş tutulması, resmi sır ve gizlilik alanlarının mümkün olduğu oranda en aza indirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca, kişilerin düşüncelerini kamusal alana aktarabilmelerine engel olan, düşünce suçu kapsamında değerlendirilen, aşırıya kaçan ve bireyin bilgilenme hakkını zedeleyen her türlü sınırlayıcı nitelikteki düzenleme ve uygulamalar da, ifade ve bilgi edinme hürriyetlerinin özünü zedeleyerek işlevsizleştirecektir. Burada, fikir hürriyetinin sınırlandırılması ve yasak olan düşünce ve ifade şekilleri, bilgi ediniciler açısından büyük bir önem arzetmektedir. Yasaklama alanı genişledikçe, bilgi edinme alanları daralacaktır. Burada fikir hürriyetine ilişkin ne tür yasaklama sistemi belirlenmeli ki, demokratik bir ortamda bilgi edinme hürriyetinin özü ve esası zedelenmemiş olsun. Bu sorunun cevabı, bilgi edinme hürriyetinin genişliği ve işlevselliği ile yakından ilgilidir.
Çoğulcu demokratik hukuk düzenlemelerle salt düşünce ve inançların suç sayılması anlayışına yer yoktur. Bu tür hukuk düzenlerinde düşünce, kanaat ve inançlar mutlak hak konumundadırlar. Düşünce, kanaat ve inanç değerlerinin suç sayıldığı rejimlerin demokrasi esası ile bağdaştırılmasına imkan yoktur. Sadece totaliter ve teokratik ceza hukuku sistemlerinde “düşünce ve inanç suçları” kategorisi mevcuttur [153] . Demokratik bir toplumda zararlı ve çarpık ideolojilerden söz edenler ve bu ideolojinin taraftarlarının cezalandırılmasını savunanlar, aslında topluma kendi düşünce ve ideolojilerinin hakim kılınmasını savunanlardır. Düşünce suçu, ancak ve ancak, hükmetme içgüdülerinin tazyiki altında kendi talep ve tercihlerini herkese zorla kabul ettirmek isteyen diktatör ruhlu insanların uydurdukları bir bahaneden başka bir şey değildir [154] . Demokratik hukuk düzenlerinde, bir düşünce ne kadar tehlikeli ya da aykırı görülürse görülsün, düşüncenin bizzat kendisinin yasağı olamaz. Ancak düşüncenin cebri içeren ifadesinin yasağı olabilir [155] . Düşünce suçu, belli bir görüşü, düşünceyi, ideolojiyi, doktrini, inancı, siyasi sistemi vb. savunma, yayma ya da başkalarına aktarmaya çalışmanın cezalandırılması anlamına gelir [156] . Çoğulcu demokrasilerde, kötüleyici, tahkir edici, aşağılayıcı, saldırgan, sövgü içeren, kaba, bayağı, müstehcen, bilimsel ya da sanatsal değerden yoksun, sırf ar ve haya duygularını incitmeyi amaçlayan, insanlığı tehdit eden ırkçılık, savaş kışkırtıcılığı ve bunların propagandası, suça teşvik, tahrik, iştirak ve suç oluşturan fiili övme niteliğindeki beyanlarla, hukuka aykırı bir şekilde şiddeti kullanmayı ve önermeyi içeren [157] her türlü ifadeler, fikir hürriyeti kapsamı dışında kalmaktadır [158] .
Ayrıca ifade olunan düşüncelerin şiddeti içerip içermemesi ve amacın anti-demokratik olup olmaması sınırlama açısından önem arzetmektedir. Acaba ifade hürriyeti kapsamında, kişinin anti-demokratik amaçları içeren düşünceleri ifade etmesi, o ifadenin yasaklanması için yeterlimidir? Bu sorunun cevabı, ifade hürriyetinin demokratik esaslara uygun sınırının belirlenmesi açısından önem arzetmektedir. Burada iki ölçüt bulunmaktadır. Birincisi, “düşüncede şiddet”, ikincisi “ifadede şiddet”tir [159] . Birinci ölçüt esas alındığında, totaliter bir hukuk düzeninin varlığından, ikinci ölçüt esas alındığında da, mümkün olan en geniş bir hürriyet sistemi esas alındığı için, demokratik bir hukuk düzeninin varlığından bahsedebiliriz [160] . Burada, bir ifade hareketinin ne zaman “amaç meşru-vasıta gayrı meşru” ve “amaç gayrı meşru-vasıta gayrı meşru” önermelerinin kapsamına girdiği, ya da kısaca bir görüş açıklaması olmaktan çıkarak suç oluşturan bir “eyleme davet ya da tahrik” niteliği kazandığını tespit etmek büyük bir önem arzetmektedir. Her bir somut olayda bu durumun gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti yargı organlarına aittir [161] . ABD’de bu konuda geliştirilen ölçüt, ifade hürriyetine ilişkin sınırlamaların meşruluğu sorununu gerçekleşen her bir vakanın içinde bulunduğu somut şartlar içinde ele alarak değerlendiren “açık ve mevcut tehlike” ölçütüdür