DİN-DEVLET İLİŞKİSİ
BAĞLAMINDA TANZİMAT FERMANI'NIN ANLAMI
Ejder OKUMUŞ*
GİRİŞ
Türkiye’nin
devlet anlayışı ve idaresinde modernleşme ve laikleşmenin temeli sayılan
Tanzimat Fermanı’nın (İnalcık, Ekim 1964b: 603) (Edict of Tanzimat) 26 Şa’ban
1255/3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda ilanı (Ahmed, 1302: 59-64) ile resmen
açılan Tanzimat, (İnalcık, 1943: 2-4) Türkiye’de sosyal, siyasal, kültürel,
ekonomik vb. alanlarda bugün gelinen noktayı anlama ve tahlil etmede anahtar
bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’ye Batılı anlamda laiklik
anlayışının, bugünkü “kâffe-i nizâmâtın üss-i esası” (Kaynar, 1991: 165) olan
Tanzimat-ı Hayriyye’nin (Auspicious Reorganization) (Thompson, 1996: 1738)
ilanıyla ortaya çıkan süreç içerisinde girmeye başladığı (Günay-Güngör-Ecer,
1997: 122-123; Turhan, 1994: 123, 153, 186; Sezer, 1981: 219) ve dolayısıyla
Türkiye’de özellikle de din-devlet ilişkisi çerçevesinde meydana gelen
değişimin, batılılaşma yönünde gerçekleşmeye başladığı süreçte Tanzimat’ın
önemli bir zaman dilimi ve önemli bir olay olduğu söylenebilir.
Türkiye’nin
dünü ve bugününün anlaşılmasında Tanzimat ne kadar önemliyse, Tanzimat’ın
anlaşılmasında da Tanzimat Fermanı o kadar önemlidir; zira Ferman, Tanzimat’ın,
üzerine inşa edildiği teorik temeli oluşturmaktadır. Bu makalede, mezkur
önemine binaen Tanzimat Fermanı’nın din-devlet ilişkisi bağlamında taşıdığı
anlam içerikleri ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
Çalışmada
konunun daha iyi anlaşılmasına zemin hazırlaması bakımından Ferman’ın ilanının
psikolojik arkaplan ele alınmaktadır. Çünkü Fermanın ilanında ve içeriğinin
oluşumunda bu psikolojik arkaplanın büyük etkisi bulunmaktadır.
Ferman’ın İlanının Psikolojik Arkaplanı
Tanzimat
Fermanı’nın ilan edildiği yıllarda (1844 nüfus sayımına göre) toplam olarak
35.350.000 olan Osmanlı nüfusunun etnik dağılım bakımından 12.800.000’ini
Türkler; 2.000.000’unu Rumlar; 2.400.000’ini Ermeniler; 150.000’ini Yahudiler;
6.200.000’ini Slavlar; 4.000.000’unu Rumenler; 1.500.000’ini Arnavutlar;
36.000’ini Tatarlar; 4.700.000’ini Araplar; 235.000’ini Süryani ve Keldaniler;
30.000’ini dürzîler; 1.000.000.’unu Kürtler; 85.000’ini Türkmenler; 214.000’ini
Çingeneler; dinî dağılım bakımından ise 21.000.000’unu Müslümanlar;
13.000.000’unu Rum-Ortodokslar; 900.000’ini Katolikler; 50.000’ini Musevîler ve
300.000’ini diğerleri teşkil etmektedir. (Akbayar, 1986: 1239-1240; Ubucini,
1998: 34-37; Karal, 1988: 268)
Böyle
bir nüfus dağılımına sahip olan Osmanlı Devleti, sosyal kurumları, siyasî
yapısı ve ekonomik bünyesiyle endüstri çağına ayak uyduramayan bir devlet
görüntüsü vermekteydi. (Ortaylı, 1985: 20) Devletin ekonomisi kötüleşmiş,
tarımsal sistemi çökmeye başlamış ve dolayısıyla ekonomik bunalım baş göstermişti.
(Ortaylı, 1974: 2) Akdeniz kıyılarının yarısından çoğunu üçbuçuk asır elinde
tutmayı başarmış, karadan Avrupa’nın ortalarına kadar sokulmuş, Macaristan’da
birbuçuk, Balkanlarda beş asırdan çok kalmış ve kültürel ilişkiler için son
derece elverişli coğrafî şartlara sahip bulunmuş olan Osmanlı Devleti, (Üçyiğit,
1994: 10) bir çözülme ve çöküş sürecine girmiş, güçten düşmüş, ekonomik krizle
yüzyüze gelmiş, İngiltere ile Ticaret Sözleşmesi (1838) İmzalamış (Bkz. Tanör,
1988: 80) , Mısır Olayını dahi çözemeyecek duruma gelmiş, bunun için İngiltere,
Avusturya, Prusya ve Rusya ile andlaşma yaparak onların askerî yardımlarıyla
Mısır meselesini çözme yoluna gitmiş (Kaynar, 1991: 317-386) bir devletti.
Devletin
kötü olan bu durumu topluma da yansıyordu. Toplumun morali içaçıcı bir
vaziyette değildi. Toplum bir umutsuzluk içindeydi. Aslında yöneteni ve
yönetileniyle Osmanlı toplumu, donuk bir kitle gibiydi. (Bkz. Kaynar, 1991:
382-383) Ortama belirsizlik ve tedirginlik hakimdi. (Engelhardt, 1328: 32) Halk
zulüm altındaydı, vergi yükü halkın belini büküyordu. (Bkz. İnalcık, Ekim 1964a:
653-658; Abdurrahman, 1985: 43-44) Toplum içindeki din ve milletlere Klasik
Dönem’deki dinî, siyasî müsamaha ve hürriyet, yerini hoşgörüsüzlüğe, haksızlığa
doğru bırakıyordu. (Abdurrahman, 1985: 208; Bilgiseven, 19 82: 190)
İlmiyye,
Kalemiyye ve Seyfiyye’siyle devlet içindeki yönetici-askerî sınıflar ve Sultan,
bir bozulma ve çözülmenin içerisine girmiş, devlet çarkını döndüremeyecek hale
gelmiş, devlet bürokrasisi, bir çürümüşlük (corruption) (Tanör, 1988: 77) ile
yüzyüze gelmiştir.
İlmiyye
sınıfı, uzun süredir içine girdiği bozuk durumdan çıkmak şöyle dursun, daha da
kötüye gitmiş, Cevdet Paşa’nın ifadesiyle sadece bir kaç aklı başında Ulema
kalmış, Medreseler bozulmuş, eğitimin kalitesi oldukça düşmüş, İlmiyye,
denetleyecek donanımdan uzaklaşmış, yeni ilmî gelişmelerden bîhaberleşmiş
durumdaydı. (Cevdet, 1980: 3-4)
Seyfiyye
güçsüz bir halde olup savaşlarda hep yenik düşüyordu.
Kalemiyye’nin
durumu da diğerlerinden pek farklı değildi. Ancak Kalemiyye’de farklı olan bir şey
mevcuttu. Kalemiyye, Batı ile girdiği ilişkilerle diğer sınıflara ve tabiî ki
Ulema’ya karşı devlet içinde üstünlük sağlayacak alan ve imkanların açılmasını
sağlamıştı. Böylece İlmiyye sınıfına karşı rekabetçi bir siyaset güden bürokrat
sınıf, devlet içinde etkili bir konum elde etmeye başlamıştı. Esasen bunlar da
yeterli değillerdi, ancak diğerlerine oranla biraz daha malumat sahibi
oldukları için öne geçmişlerdi.
Devlet
kurumları işlevsizleşmenin eşiğine gelmişti. Cevdet Paşa’nın, Osmanlı
Devleti’nin radikal ıslahatlara ihtiyacı olduğunu vurgulamaya çalışırken
söylediği şu sözler buna delalet etse gerektir: “Umûr-i devlet saat çarkları
gibi yekdiğere muttasıl u merbut ve bu dolabın hüsn-i intizâm üzere dönmesi,
cümlesinin taht-ı nizam ve rabıtada bulunmasına menut olduğundan Devlet-i
Aliyye her dairesince ıslahat-ı esâsiyeye muhtac idi”. (Cevdet, 1309: 6)
Böyle
bir devlet görünümü altında öteden beri Fransız Devrimi’nin de etkisiyle ağırlığını
arttırarak devam eden milliyetçilik, devleti önemli bir problemle yüzyüze getiriyordu.
Devlet, dağılma, toprak kaybı ve çöküş sürecine girmişti. (Bkz. Akçura, 1988:
6-9) Devleti saran bölgesel başkaldırılar ve özellikle Balkan halklarını kışkırtan
dış devletlerin faaliyetleri, (Ortaylı, 1974: 1–2; Ortaylı, 1985: 19) Osmanlı
Devleti’ni, Müslim ve Gayrimüslimleri devlet etrafında birleştirmek gibi önemli
bir açmazla karşı karşıya getirmiştir. (Sarıbay, 1994: 5-56; Eryılmaz, 1992:
87-88)
İşte
Tanzimat-ı Hayriyye Fermanı, diğer bir ifadeyle Gülhane Hatt-ı Hümayunu, bu ağır
şartlar altında bir umutla; Devlet’i çöküşten kurtarmak umuduyla
Topkapı Sarayı Gülhane Meydanı’nda 26 Şaban 1255/3 Teşrîn-i Sânî 1839 (3 Kasım
1839) Pazar günü, Padişah, Bakanlar, Ulema, Devrin büyükleri, asker ve sivil
büyük memurlar, Rum ve Ermeni Patrikleri, Yahudi Hahamı, Esnaf teşkilatı
temsilcileri ve elçilerin huzurunda Hariciye Vekili Mustafa Reşid Paşa
tarafından oloğanüstü bir debdebe (Abdurrahman 1328: 390) ile okunmuş (Karal,
1988: 170) İrâde-i Seniyye’dir. (Abadan,
1940: 7-8. Ferman, Devlet’in resmî gazetesi, Takvim-i Vekâyi’nin 15 Ramazan
1255/22 Aralık 1839 tarihli 187 nolu nüshasında yayınlanmıştır. Frasnızca’ya
çevrilerek yabancı devletlerin İstanbul temsilcilerine de gönderilmiştir. Bkz.
Eren, 1993: 719)
Çöküşten
söz etmişken bir hususa işaret etmenin yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.
Osmanlı Uleması, düşünür ve tarihçileri, gerileme sürecine girilmesiyle
birlikte çöküş olgusuyla yakından ilgilenmişlerdir. Mezkur ilgililer,
Mukaddime’sinde çöküş sosyolojisi (the sociology of decline) ve çöküş etiolojisi
(Bkz. Tabatabâî, 1374: 85, 145, 318) (the etiology of decline) yapan İbn
Haldun’un çöküş teorisinden, tarih ve toplum görüşünden de yararlanarak (Bkz.
Tabatabâî, 1374: 85, 145, 318; Fahri, 1961: 117-125; Arslantürk, 1997: 20;
Timur, 1979: 218-22) Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çoküşten kurtulma yolları
üzerinde kafa yormuşlardır. (Okumuş, 1999b: 183-209) Diyebiliriz ki Tanzimat da
bir bakıma Devlet’i çöküşten kurtarma yolunda atılmış adımlardandır ve önceki
adımların bir sonucudur.
Şu
halde ilanı vesilesiyle çeşitli yerlerde şenlikler de düzenlenen Tanzimat
Fermanı, (Fındıkoğlu, 1950: 20) bir umutla; gerilemekte, parçalanmakta,
çöküşe doğru yol almakta olan Osmanlı Devleti’ni dağılma ve çöküş sürecinden
çıkarıp kurtarmak (Bkz. Mardin, 1992: 30; Yetiş, 1992: 108,109) umuduyla ilan
edilen bir Ferman; yani bir kurtuluş umududur. Dolayısıyla denilebilir ki
Tanzimat Hareketi’nin içerdiği reformlar, André Miquel’in “Eceliyle ölmedi. O,
can çekişirken Avrupa sadece ona ölümü tez olsun diye yardım etti.” (Miquel,
ty.: 345) dediği Osmanlı Devleti’ni çöküşten kurtarma umudunun bir sonucu
olarak ortaya çıkmışlardır. Bu noktadan hareketle Tanzimat Dönemi’nde bir umut
psikolojisinden ve bu psikolojinin dışavurumu, sosyallik kazanması ve
objektifleşmesiyle de umut sosyolojisinden söz etmemiz mümkündür.
Bilindiği gibi öznelerarası ilişkilerde umudun özel ve etkin bir yeri
bulunmaktadır. Toplumsal değişimlerde de umut bazen, hatta çoğu zaman
belirleyici olabilmektedir. Umudun bu etkinliğinden ötürüdür ki umut sosyolojisinden
söz edilebilmekte, umut-toplum ilişkisi, toplumun umudu ile toplumun gerçekliği
arasındaki karmaşık ilişki irdelenebilmektedir. (Bkz. Desroche, 1979) Elbette umut, ütopya, ideal, ideoloji vb. ile
gerçek arasında mevcut bulunan karmaşık ilişkiler konusu, din sosyoloğunun
önemli ilgi alanlarından birini oluşturmaktadır. (Wach, 1995: 85) Bu çerçevede
ifade edilebilir ki Mesiyanizm, Millenarizm, Mehdicilik gibi kurtuluş
hareketleri de ütopyaya, ideale ve umuda dayandıkları için umut sosyolojisinin
kapsamı içerisinde ele alınabilmektedirler. İleri sürdüğü iddialar ve yüklendiği
misyondan, yani bazı umut temaları ve mesihcimsi görüşlerinden dolayı
sosyolojinin bizzat kendisinin dahi umut sosyolojisi kapsamında ele alınabileceği,
hatta bir noktaya kadar mesiyanik bir girişim sayılabileceği hususunda fikirler
ileri sürülebilmektedir. (Desroche, 1979: 171-177) Cemil Meriç, Durkheim’in “eğer
insanları mutluluğa kavuşturmayacaksa, sosyolojiyle bir saat bile meşgul olmaya
değmez.” dediğini söyleyerek her sosyoloğun, bir dava ve bir dünya görüşünün
adamı olduğunu ileri sürmektedir. (Meriç, 1993: 109)
Erich
Fromm’un (1900-1980) da ifade ettiği gibi umut, daha büyük bir canlılık,
duyarlılık ve rasyonalite sağlamak
amacıyla gerçekleştirilmek istenen her sosyal değişimin belirleyici unsurudur.
(Fromm, 1990: 20) Binaenaleyh umutla sosyal değişim arasında sıkı ilişkiler
bulunmaktadır. Devrim, reform, ihtilal vb. hareketler, hep birer umudun
eseridirler. Yani umutla yaşayan sadece fertler değildir. Devletler, milletler,
sosyal sınıf ve gruplar da umutla varlıklarını ortaya koyarlar.
İnançlı
umut, reformcunun ütopyasını gerçekleştirmesi için de şarttır. Bilindiği
gibi aradığımız, beğendiğimiz, özlemini çektiğimiz ilkelerle hareket eden ideal
toplumu amaçlayan ütopya, reformcunun veya reformist ideolojinin önemli bir
yönüdür. Reformcunun ütopyacı niteliğini kazanabilmesi için gelecekte olabileceğini
farz ettiği bir toplum imgesi meydana getirebilme yeteneğini taşıması gerekir.
(Mardin, 1992: 225) Esasen reformcu, toplumunda ortaya çıkan bazı itici
güçlerden yola çıkarak topluma veya içinde yer aldığı topluluğa yeni bir biçim
vermek isteyen kimse olarak (Mardin, 1992: 206) ütopyacı ve dolayısıyla toplum
tasavvuru veya tasarımını meydana getirebilme yeteneğine sahip olmak
durumundadır.
Modern
bir bilinçle hareket eden Tanzimatçı reformcular, Osmanlı Devleti’ni
ihya etmek ve Batı doğrultusunda bir devlet kurmak gibi bir ütopyaya
sahiplerdi. İşte Tanzımatçılar, bu ütopyalarını gerçekleştirmek umuduyla
Tanzimat Fermanı’nı ilan etmişlerdir.
Tanzimat
Fermanı’nın ilanında söz konusu olan umudun psikolojisini yönlendiren veya
etkileyen bir hususu burada zikretmemiz gerekmektedir. Bu, Avrupa devletlerinin
baskısı meselesidir. Daha önce de ifade edildiği gibi Batılı devletler,
Osmanlı Devleti’nin yüzyüze geldiği zayıflık ve gerileme, milliyetçilik,
Gayrimüslimlerin durumu, Mısır meselesi vb. problemlerden faydalanarak Osmanlı
Devleti üzerinde politik baskılar kurmuşlardır.
Diyebiliriz
ki böyle bir problemin ortaya çıkması ve sürmesinde önemli payları olan Batılı
devletlerin baskıları, Tanzimat Fermanı’nın ilanının psikolojik arkaplanında
bulunan en önemli etkenlerden biridir. Batılı büyük devletler Osmanlı Devleti
üzerinde diplomatik baskılar kurarak kendi istek ve arzuları çerçevesinde böyle
bir Ferman’ın çıkması ve icra edilmesine yol açacak çabalar harcamış, bunda
önemli ölçüde başarılı da olmuşlardır. (Gökalp, 1977: 100; Engelhardt, 1328:
111; Ülken, 1940: 757, 759; Ahmed, 1294: 59) Gerek Ferman ilan edildiğinde dış
basının yazdıkları, (Siyavuşgil, 1940: 747-756; Bilsel, 1940: 661-722) gerekse
Tanzimatçıların II. Mahmud döneminden itibaren Batılı diplomatlarla kurdukları
ilişkiler (Tanpınar, 1956: 91; Kaynar, 1991: 65; Abdurrahman, 1985: 69) ve
Batılı diplomatların Osmanlı Devleti’ne müdaheleleri (Cevdet, 1986: 53-55) de,
Tanzimat’ın ilanında Batılı etki ve baskının varlığını açıkça göstermektedir.
Ancak şunu da ilave etmek gerekmektedir ki Batılı baskılar var diye Tanzimat’ın
ilanının ve daha sonra ifade etmeye çalışacağımız gibi Tanzimat Hareketi’nin
psikolojik arkaplanında büsbütün bu
baskıları ve haricî etkileri görmek, Tanzimat Fermanı’nın Avrupalıların zoru
ile ilan edildiğini söylemek; (Gönensay–Banarlı, 1941: 303) hem yanlış ve
nesnel gerçekliklere aykırı, hem de yanıltıcı olabilir. Zira Değişen Dünya şartlarında
Osmanlı Devleti geç te olsa zaten kendisi değişime ve reformlara inanmıştı.
Üstelik buna sadece Bürokratlar değil, Sultan ve Ulema da inanmıştı. Aslına
bakılırsa Batılı devletlerin baskıları normal seyrinde gidebilecek olan değişimi,
genelde engellemiş ve hatta etkisiz kılmıştır. Bu baskıların, değişimin seyrini
olumsuz yönde etkileyerek belki de istikrarsız, oturmamış bir yapının ortaya
çıkmasına, hatta Osmanlı Devleti’nin daha çabuk çökmesine zemin hazırladığı (Davison,
1997: 19) söylenebilir. Fakat her halükarda Batılı etki ve baskıyı da
görmezlikten gelmemek gerek. (Ülken, 1992: 40)
Ferman’ın
ilanının psikolojik arkaplanında etkili olan bir başka unsur, Avrupa
fikirleri, (Mardin, 1992: 35, 291; Veldet, 1940: 176) Aydınlanma
Felsefesi (Bkz. Abadan, 1940: 21-23; Birand, 1955: 9-10, 18-20 vd.) ve Fransız
Devrimi’dir. (Bkz. Ülken, 1938: 7; Birand, 1940: 6 vd.; Tufan, 1994:
149-150; Veldet, 1940:141) Bu unsur, nispeten Batılı etki ve baskıyla ilgili
olsa da aslında Tanzimat Fermanı’nın ilanında kendi başına önemli bir
psikolojik etkendir. Çünkü reformcular, Aydınlanma Felsefesi ve Fransız
Devrimi’nin ilkelerinden etkilenmiş, onların bir kısmına yürekten inanmış
kimselerdi. Dolayısıyla bu zihniyet ve inançlarını, bir Ferman’la da devlet
düzeltimlerinde gerçekleştirmek istemişlerdir. Sözgelimi Tanzimat’ın oluşumunda
önemli etkileri bulunan Mehmet Sadık Rıf’at Paşa’nın görüşlerinde Batılılığın,
Fransız Devrimi ve Aydınlanma Felsefesinin izlerini görmek mümkündür. (Bkz. Tanpınar,
1956: 88-89) Teorilerinde Reşid Paşa’nın tutumunun arkasında saklı kalan
Batılılığın izlerini bulabileceğimiz Sadık Rıfat Paşa, (Mardin, 1992: 300) II.
Mahmud’un son senelerinden itibaren Tanzimat’ın gerçekleşmesi için çaba harcamıştır.
(Tanpınar, 1956: 93)
S.
Rıfat Paşa, eserlerinde Avrupa’ya sık sık atıflar yaparak Avrupalı fikirlerin
alınmasını önerir. Hisse senedi, faiz, bankacılık gibi hususları dahi salık
verir, zorunlu görür.
Avusturyalı
Devlet adamı Prens de Metternich ile sıkı temaslar da kurmuş olan Rıfat Paşa’nın
devlet ve hükümetle ilgili düşünceleri, Tanzimat’ın ilanında etkili olsa
gerektir. S. Rıfat Paşa’ya göre her devletin gücünün devam etmesinin temeli
adalettir. Gerileyip yıkılmasının nedeni ise zulümdür. Halkın düşüncelerinin bozulmasına
sebep olan en kuvvetli etken haksızlıktır. Hükümetler halk için kurulur, halk
hükümetler için değil. (Sadık, 1985: 103-109)
Görüldüğü
gibi Rıfat Paşa’nın görüşleri, Batıdan esinlenmiş görüşlerdir. (Mardin, 1992:
301-302) Meselâ onun hükümetlerin halk için olduğuna dair görüşü, devleti,
fertlerin hak ve hürriyetlerini korumak maksadıyla meydana getirilmiş bir güven
vasıtası olarak anlayan Aydınlanma düşüncesinden etkilenmişe benzemektedir.
Ayrıca ekonomik görüşlerinde liberalizmin etkileri açıkça göze çarpmaktadır.
Aynı şekilde
Tanzimat’ın baş aktörü Mustafa Reşid Paşa’nın görüş ve düşüncelerinde de Batılı
izleri, Aydınlanma ve Fransız Devrimi ilkelerinin etkilerini görmek mümkündür.
Her ne kadar Reşid Paşa’nın, Padişahlık kurumu, ideal devlet biçimi, Avrupa’da
Fransız İhtilali’nden sonra daha da hızlanan liberalizm akımı vb. hakkında
neler düşündüğünü tespit etmek kolay görünmese de (Mardin, 1992: 291) devlet
idaresinde aldığı tutum ve uygulamaya koymak istediği şeyler, Fransız Devrim
ilkelerinden ve liberlizmden etkilendiğini göstermektedir. (Mardin, 1992:
294-299) Ayrıca Reşid Paşa’nın devlet politikasında İngiliz politikasını
tutması (Cevdet, 1986: 6, 24) da onun Batılı fikirlere olan ya(t)kınlığını
ortaya koymaktadır.
Yine
Tanzimatçıların, örneğin M. Reşid Paşa’nın Pozitivistlerle ilişkileri (Bkz.
Korlaelçi, 1994) de Tanzimat’ın ilanındaki Batılı görüşlerin etkisini orta yere
sermektedir.
Özetle
diyebiliriz ki Aydınlanma, Fransız Devrimi ilkeleri ve Çağdaş Avrupa’nın
siyasî, hukukî, sosyal, ekonomik fikir, telakki ve müesseseleri, (Mardin, 1992:
35, 291 vd.; Veldet, 1940: 176) Ferman’ın ilanında önemli bir psikolojik etken
olarak görünmektedir.
Gülhane
Hatt-ı Hümâyunu’nun ilanında, devlet yetkililerinin ve özellikle Tanzimatçı
aydın bürokratların umutlarını gerçekleştirmede, sözünü ettiğimiz dış
baskıların sebebiyet verdiği kompleksin veya yıllardır zihinlerde sabit
bir fikir haline gelen Avrupa üstünlüğü (Fındıkoğlu, 1940: 174) anlayışının
ortaya çıkardığı taklit psikolojisinin de etkisi olmuştur. Tanzimatçı
bürokratlar Batı’yı, Fransız Aydınlanma Felsefesini ve Fransız Devrimi
ilkelerini taklit etmeye çalışıyorlardı. Ancak belirtmelidir ki bunun, doğrudan
ve tam bir taklit psikolojisinin eseri olduğu da söylenemez. Yani Ferman,
büsbütün bir taklit psikolojisinin eseri değildir. Ama Tanzimatçı devlet
adamları tarafından en azından başlangıçta Pratik amaçlarla benimsenip ilan
ettirilen Ferman, Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeki yapısal dönüşümün
yarattığı krizlere bir çözüm arama ve kurumları bozulmuş olan devleti düzeltmek
ve varlığını sürdürmek (Engelhardt, 1328: 6) kaygısından doğmuştur. Esasen bu
kaygıların kaynağında 19. yüzyılın başından beri devleti saran millî
ayaklanmalar, bölgesel başkaldırmalar ve özellikle Balkan halklarını kışkırtan
dış devletlerin faaliyetleri bulunmaktadır. (Ortaylı, 1974: 1-2; Ortaylı, 1985:
19)
Tanzimat’ın
ilanında rol oynayan önemli bir psikolojik özellik de modern psikoloji
diyebileceğimiz, Tanzimatçılara dair önemli bir hususiyettir. Tanzimat, modern
psikolojinin etkileriyle ilan edilmiştir. Zira Tanzimat’ın ilan edilmesinde rol
alan siyasî aktörlerin önde gelenleri, ilerlemeci modern bir bilince
sahiplerdi. Sahip oldukları söz konusu modern bilinç, onların Tanzimat’ı ilan
etmesinde etkili olmuştur.
Bilindiği
gibi toplum, objektif verilerle sübjektif manalar arasında kurulan diyalektik
ilişkieri ifade eder. Toplum, nesnel gerçeklik ve öznel gerçeklikle birlikte
ele alınabilir. (Berger–Luckmann, 1967: 65-204) Başka bir ifadeyle toplum
içinde, kurumlar dünyasının oluşturduğu kişinin dışındaki nesnel gerçek ile
ferdin bilincinde, öznel dünyasında denemekle, yaşamakla ve zaman içinde oluşan
gerçek arasında karşılıklı etkileşim sonucu gerçekleşen bir diyalektik
mevcuttur. (Berger-Berger-Kellner, 1985: 23) Bilgi sosyolojisinin yardımıyla
diyebiliriz ki her sosyal gerçeğin bir bilinç bileşeni vardır. Esasen Bu
noktada fenomenolojik bakış açısı da bize fikir verebilir. Bilinç, her ne kadar
öznel hayatın tabiî bir vakası ise de sosyolojik açıdan önemli unsurları, diğerleri
tarafından sürekli paylaşıldığından nesnel olarak tasvir edilebilir.
(Berger-Berger-Kellner, 1985: 25)
Tanzimatçıların
gerek yukarıda ifade etmeye çalıştığımız fikirleri, amaçları ve yapmak
istedikleri, gerek Batılı politikacı, diplomat ve elçilerle olan ilişkileri ve
gerekse Ferman’da yer alan bazı fikirler, onların modern zihniyet ve bilince
(Modern bilinç konusunda bkz. Berger-Berger-Kellner, 1985: 34-198) sahip
olduklarını, bu bilinçle hareket ederek Tanzimat’ın ilanını sağladıklarını
ortaya koymaktadır. Tanzimat’ın icra aşaması boyunca bu bilincin yansımaları
açık olarak görülecektir.
Ferman’ın
ilanında mezkur tedirginlik psikolojisiyle ilintili olarak bir başka psikolojik
özellikten daha söz etmek mümkündür. Bu tereddüt psikolojisidir. Tereddüt
psikolojisi, “devletin din ile sıkı ilişkisi ve toplumun dinî duyarlılıkları
varken Batılı esasları kabul etmek, nasıl bir sonuç ve tepki doğrurur?”
sorusundan kaynaklanıyordu. Reformcular, bu konuda hem toplumun dinî kurumundan
hem de kendilerinin net olmamasından mütevellit bir tereddüt içerisine girmiş
ve Gülhane Hattı’nı bu tereddüt psikolojisinin etkisinde ilan etmişlerdir. Bu
tereddüt, Tanzimat’ın bir geçiş ve buhran devri olmasında etkili olmuştur.
Toplumun,
Halife-sultan’ın, devlet erkanının ve devletin dinî özelliklerinin sebep olduğu
tereddüt psikolojisinin Tanzimatçılarda bıraktığı tesir, Tanzimat’a dinî
psikolojinin girmesini beraberinde getirmiştir.
Gerçekten
de Tanzimat’ın ilanında dinî psikoloji, çok önemli bir yer tutmaktadır.
O dönemde Devlet’in ve dolayısıyla toplumun içinde bulunduğu kötü, umutsuz
durum, dinî psikolojinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Devlet adamları,
dinî cemaatler ve halk, devletin kurtulması için dine dayanmayı gerekli
görüyor, adeta Allah’ın bir kurtarıcı göndermesini bekliyorlardı. Daha önce de
ifade ettiğimiz gibi o yıllarda halk, bir umutsuzluk, belirsizlik ve şaşkınlık
psikolojisi yaşıyordu. Böyle bir atmosferde dinî psikoloji etkili olmuş ve
Tanzimat’ın ilanında amil olmuştur. Bu dinî psikoloji ileride göreceğimiz gibi
Ferman metnine aynen yansımıştır. Bu açıdan bakıldığında Ferman’ın kurtuluşçu
ve mehdici bir psikoloji ve inançla yazılıp ilan edildiğini, en azından halkın
bu psikolojisi dikkate alınarak ilan edildiğini söyleyebiliriz.
Dinî
psikolojiyle ilgili olarak diyebiliriz ki Ferman’ın yazılması ve ilanında,
İslam’ın tarihî tecrübesinde var olan ihya ve teceddüt anlayışının da etkisi
olmuştur. Bu bağlamda Karlofça Antlaşması’ndan beri Osmanlı Devleti’nin ardarda
yenilişlerine bir son vermek için yaptığı teşebbüslerin bir nevi sonucu olan
Tanzimat, –başarılı olup olmadığı hususu tartışmalı olsa da– “daha doyurucu bir
kültür inşa etmek için yapılan kastî, organizeli ve bilinçli bir çaba”
anlamında bir yeniden ihya hareketi (revitalization movement) (Wallace,
1956: 265) olarak yorumlanabilir.
Özetle
Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, bozulmuş devlet yapısı, siyasî, sosyal vb. kurumları
ve sanayii ile endüstri çağına ayak uyduramayan bir devletin aydın
bürokratlarının, söz konusu psikolojik durumlarıyla, Sultan, Ordu ve Ulema ile
birlikte, iç ve dış etkilerle -devleti gerileme ve çöküşten kurtarmak umudu ve
amacıyla– ilan ettikleri bir siyasî vesika (“charte”) olarak karşımıza
çıkmaktadır.
FERMAN’IN ANLAMI
Tanzimat
Fermanı’nın ilanın psikolojik arkaplanını ortaya koyduktan sonra şimdi anlamı
üzerinde durmak daha iyi olacaktır.
Osmanlı
Halife-sultanlarının öteden beri başvurdukları bir yöntemin yeni uygulamasından
ibaret görünen (İnalcık, Ekim 1964b:
617) Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu, genel olarak Osmanlı devlet yapısında ve
devlet-toplum ilişkilerinde yapılması düşünülen yeni düzenlemeleri kapsamına
alır. Diyebiliriz ki Ferman’da din-devlet ilişkisi konusu merkezî bir yer
tutmaktadır. Ferman’ın ihtiva ettiği hususlar, daha ziyade din-devlet ilişkisiyle
ilgili olup din-devlet ilişkisinin, geleneksel Osmanlı biçiminden farklı hale
gelmesinin temellerini atmaktadır.
Başta Tanzimat-ı
Hayriyye (Auspicious Reorganization) olmak üzere Ferman’ın dili, Ferman
için kullanılan ve Ferman’da yer verilen bazı kavram, isim ve ifadeler, genelde
bir bütün olarak Tanzimat’ı, özelde ise Tanzimat siyasetini, Tanzimat Dönemi
din-devlet ilişkisini anlamada zengin veriler sunmaktadır.
Daha
önce de kullanılmış olan Tanzimat kelimesi, Tanzimatçılar tarafından
Osmanlı devlet geleneğine uygun olarak bilinçli bir şekilde seçilmiş olsa
gerektir. Bilindiği üzüre dil ile insan, dil ile toplum; isim, kavram ve
ifadelerle sosyo-politik, kültürel, ekonomik vb. olaylar arasında sıkı ilişkiler
mevcuttur. Kelimeler, realite ve ihtiyaçların ifadesi için birer remizdir. (Başgil,
1946: 100) Devletin meşrûiyet kazanmasında dil, önemli bir araçtır. Şu halde
Tanzimatçı devlet zihniyeti ve aklını anlamak için Tanzimat kelimesi önemli bir
işlev görebilir.
Tanzimat
Dönemi’nin tarihî ve sosyal şartları gözetilerek seçilen bir kavram olarak Tanzimat
kelimesi, Arapça “n-z-m”den türemiş olup dizmek, sıralamak, nizam vermek,
telif etmek, düzene sokmak, işe sahip olmak gibi anlamlara gelen tef’il
bâbından tanzîm kelimesinin çoğuludur ve kelime olarak tanzimler, yani sıraya
koymalar, düzen vermeler, düzeltmeler demektir. Tanzim kelimesi, tef’il babı
gereği mübalağa belirtir. Bu durumda Tanzimat aşırı düzenlemeleri ifade eder.
Tanzimat’ın
kelime anlamlarından da anlaşılacağı üzere bu dönemde çıkarılacak kanun ve
yapılacak düzenlemeler, devlet eliyle yürütülecektir. Bu demektir ki devlet,
yaptığı düzenlemelere toplumun uymasını isteyecektir.
Kelimenin
çoğul olarak kullanılması, daha önceki reform hareketlerinde olduğu gibi bir
veya bir kaç kurumun düzeltilmesini değil, yani parçalı bir düzen vermeyi değil,
bütün bir devletin düzene konulmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla örneğin
sadece orduya değil, devletin bütün teşkilat ve kurumlarına yeni bir düzen
verilmek istendiği anlaşılmaktadır. Bu durumda nizâm ve tanzîm değil, nizamlar
ve tanzimler geçerli olacaktır.
Tanzimat
kavramından anlaşılan bir başka husus da Tanzimat Dönemi devlet anlayışının
eskisinin devamı olacağını ima etmesidir. Bilindiği gibi Tanzimat’tan önce
Osmanlı Devleti’nde revaçta olan medeniyet telakkisinde Din esas alınmıştır.
Uzun süreden beri kanun ve kanunnâme gibi kelimeler kullanılmışsa da dinî
medeniyet görüşü, beşerî ve dünyevî hukuk fikrine engeldir. Tanzimat’ın
kavramsal içerik olarak geleneğe olan atfı, Tanzimat hukuk telakkisinde dinîliği
dünyevîliğe kalbetmek gibi bir amaç olmadığını göstermektedir. Tanzimat’ta
nizâmlara ve tanzimlere önem verileceğe benzemektedir. Şu halde Tanzimat
kelimesinin parola olarak alınması, geleneksel din-devlet ilişkisi
telakkisinin, dinî medeniyet ve hukuk anlayışının yeniden inşa edilerek devam
edeceğine, klasik düzenin yeniden inşa edileceğine işaret eder gibidir. Ancak
burada bir manipülasyondan söz etmek yerinde olabilir. Tanzimat
Fermanı’nın ilanından sonra başlayan Tanzimat Hareketi, Klasik dönemi sarsacak reformlar
gerçekleştirerek Avrupalılaşma yolunda ve devletin dinden uzaklaşması doğrultusunda
önemli adımlar atmıştır. Bu durumda Tanzimat kelimesinin özellikle tercih
edilerek bazı siyasî seçkinlerin ve toplum kesimlerinin Tanzimat’a karşı tavır
almalarının önüne geçmek için bir manipülasyon yoluna gidildiği söylenebilir.
Bu manipülasyonla, daha da önemlisi dinî meşrûiyet (bkz. Okumuş, 2000) sağlanmak
da istenmiştir.
Tanzimat
ismiyle ilgili bir hususun daha altının çizilmesinde fayda bulunabilir.
Tanzimat ismi, esasen bu dönemin bürokratik özelliğinin bir ifadesi olarak da
belirmektedir. Akılcı-bürokratik ideolojinin ürettiği bir kavram olarak
Tanzimat. Sözkonusu bürokrasiyi kendi içinde taşımaktadır. Tanzimat’ın
karşılığı olarak düzenlemeler, akılcı bürokratik davranış ile
yakından ilgilidir. Denilebilir ki akılcı bürokratik davranış, hep düzenlemeye
yöneliktir. Düzenleme ve düzenlilik, bürokratik yapının her yönüne egemen bir
özelliktir. (Berger-Berger-Kellner, 1985: 60) Bürokratik anlayışta toplum,
organize edilmesi, düzenlenmesi gereken şekilsiz bir realitedir.
(Berger-Berger-Kellner, 1985: 128) Dolayısıyla bürokrasi, düzenleme
faaliyetinin karşısına çıkan sosyal gerçekleri kural dışı ve akıl dışı saymak
eğilimindedir. (Mardin, 1992: 205-206) Tabii ki buradaki düzenlemede esas olan
dediğim-dedik anlayışıyla hareket eden bürokratın (Fromm, 1990: 21) kafa
yapısında yer edinmiş olan şablonlardır. Bu şablonun çerçevesini, belirli bir
yetki alanında her şeyin yerli yerine konulabileceği ve bu çerçevede her meselenin
ele alınabileceği bir kategoriler sistemi oluşturmak gerektiğinden hareket eden
bürokratik bilinç çizer. (Berger-Berger-Kellner, 1985: 60)
Görüldüğü
gibi Tanzimat sözcüğünün seçimi anlamlıdır.
Tıpkı
Tanzimat gibi Hayriyye kelimesinin seçimi de manidardır. Bilindiği gibi
II. Mahmud döneminde de Yeniçeriliğin kaldırılması olayına Vak’a-i Hayriyye ve
II. Mahmud’un yapmak istediği düzenlemeleri ifade etmek için Usûl-ü Nizâm-ı
Müstahsene gibi ifadeler kullanılmıştır.
II. Mahmud’un son yıllarında Tanzimat-ı Hayriyye kavramı dahi kullanılmıştır.
Hayriyye
sıfatı, Tanzimat Fermanı ve Hareketi’ne muhalefet etmeleri muhtemel olan
kişi, grup veya kesimleri olumlu yönde etkilemek için seçilmiş olabilir. Ayrıca
Mustafa Reşid Paşa, Abdülmecid ve Tanzimat bürokratları gerçekten güzel ve
hayırlı olacağına inandıkları ve dolayısıyla hâlet-i ruhiyyelerini bu şekilde
ifade etmek istedikleri gibi bir anlam da çıkarılabilir.
Özetle
Tanzimat-ı Hayriyye’ye Hayırlı Düzenlemeler diyebiliriz. Bizzat bu terkip
göstermektedir ki yapılacak Tanzimat reformları dinî meşrûlaştırıma tâbi
tutulacaktır.
Bu
kelimeyle en azından böyle bir Ferman ‘ın ve Hareket’in Klasik Dönem din-devlet
ilişkisine zarar vermeyeceği, bilakis ihya ve teceddüt hareketiyle devletin
eskisi gibi düzelip güçleneceği mesajı verilmektedir.
Tanzimat-ı
Hayriyye kavramından hareketle anlamaya çalıştığımız Tanzimat, tarihî bağlamında,
reorganizasyonu, kurumların yeniden organize edilmesini, yeniden
örgütlenmesini veya reforme edilmesini, temel düzenlemeleri; (Hourani, 1969:
15; Ortaylı, 1986: 1545) idarî ve hukukî
yapının ıslahını, kanun ve düzen getirilmesini (legislatione) ifade eder.
Ferman
ve hareket’in başlığı olarak zikredilen Tanzimat-ı Hayrıyyeyi kısaca ele
aldıktan sonra şimdi Ferman’ın muhtevasına geçebiliriz. Burada yapılmak
istenen, Ferman’dan hareketle konumuz çerçevesinde Tanzimat Dönemi din-devlet
ilişkisi olgusunu anlamaya çalışmaktır.
Bir
dünya görüşü ve ideolojinin ürünü olan Tanzimat Fermanı, (Fındıkoğlu, 1940:
620-621) ihtiva ettiği düşünce, retorik, söylem, ideoloji, mit, umut, ütopya
vb. ile ele alındığında, Tanzimatçıların anlayışı ve zihniyet dünyasının,
Tanzimat Dönemi’nin siyasî, sosyal ve kültürel şartlarının ve din-devlet ilişkisinin
anlaşılmasına büyük oranda yardım edecektir.
Öncelikle
ifade etmek gerekir ki bilinçli Batılılaşma hareketinin başlangıç ilanı olan
Ferman’ın genel havasından, Devlet’i Batı örneklerine göre yeniden teşkilatlandırırken
(İnalcık, 1943: 2) kendini gösteren farklılaşmanın doğurduğu İlmiye,
Kalemiye ve Seyfiyye şeklindeki üçlü sınıflamada Kalemiyye sınıfının diğerlerine
üstünlüğü ve etkinliği sezinlenmektedir. Esasen Osmanlı Devleti’nin güçlü
dönemlerinde olduğu gibi şimdi de Seyfiyye, yani ordu çok önemli bir mevkii işgal
etmekteydi. O yüzden de Osmanlı’da batılılaşma önce askerî sınıftan başlamıştı.
Ne ki Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra yeniden yapılandırılmaya çalışılan
askerî sınıf, cephelerde kendini ispatlayamayınca otomatikman geri plana düşmüş
ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışıyla önemli bir direğini kaybeden Ulema
nisbeten pasif bir konumda etkinliğini sürdürmeye çalışırken yeni biçimiyle
müstakil sınıf olarak varlık sahnesinde boy göstermeye başlayan Kalemiyye, yani
bürokrasi sınıfı siyasî arenada öne çıkmaya, devleti istediği doğrultuda idare
etmeğe başlamıştır. Bürokrasi sınıfının bu etkinliğini, hatta zaferini,
Tanzimat Fermanı’nın bizzat kendi metnindeki konudan, konuyu ele alış
biçiminden anlamak mümkündür. Bu konumda devletin Kalemiyyenin kontrolüne
gireceğinin işaretlerinin ortaya çıktığı söylenebilir. Aslında Devlet, içinde
bulunduğu zayıf pozisyonda tabiatı gereği orduya daha çok ihtiyaç duymakta,
ordunun başarılı olmasını istemekte, ama ne var ki ordu bu yetenek ve güçten
yoksun olduğu ve bürokrasi, aktif diplomasi ve siyasetin içinde olduğu için doğal
olarak Devlette önemli bir sınıf haline gelmekte, hatta bu sınıf orduyu da
etkisi altına almaktadır.
Tanzimat’ın
teorik zeminin oluşturan Ferman’daki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki
Osmanlı Devleti, yeni dönemde Şeriat’a ve Kanun-i Kadîme
uymaya devam edecektir. Din-devlet ilişkisinde değişiklik olmayacağı ifade
edildiği gibi, memleketin siyasî ve sosyal vaziyetindeki bozukluğun hakiki
sebeplerini Şeriat’ın hükümlerinden uzaklaşmakta arayıp 150 yıl önceki
dönemlerin devletine dönülmesi gereğinden söz edilerek dinin devlet içinde daha
da sağlam bir yer bulacağının işaretleri verilmiştir. Devletin kurtarılması
esas alınarak Adalet Dairesine vurgu yapılmıştır. Devletin emniyeti
askere, askerinki paraya, paranınki reayaya, reayanınki ise adil bir idare
kurulmasına bağlı kabul edilmiştir. Bu, Klasik Dönem Osmanlı yönetim anlayışındaki
Adalet Dairesi’nin Ferman’da yerini aldığını göstermektedir.
Osmanlı
Devlet ve toplum düzeninin anlaşılmasında önemli bir yeri olduğu için burada
Adalet Dairesi’nden söz etmek, konumuz açısından faydalı/işlevsel olabilir.
Osmanlı
Devleti’nde Adâlet Dairesi (The Circle of Equality) önemli bir siyaset
kurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Denilebilir ki Osmanlı siyaset felsefesi
ve yönetim geleneğinde adâlet merkezî bir yere sahiptir.
Adâlet kavramı Osmanlı yönetici
seçkinleri katında istikrarı ifade etmektedir. (Zürcher, 1996: 28-29) Osmanlı
Ulemâsı ve düşünürleri Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması ve gerilemesi
üzerinde kafa yorarken genelde devletlerin, özelde ise Osmanlı Devleti’nin
ayakta kalmasının veya çöküşten uzak yaşamasının bağlı bulunduğu esasları
Adâlet Dairesi dedikleri bir formülle izah etme yoluna gitmişlerdir. (Itkowitz,
1997: 132) Adâlet Dairesi teorisinde adâlet, yönetimde merkezî bir yere sahiptir.
Adâlet, esasların esasıdır. (et-Tarsusi, 1992: 74-Rıdvan
es-Seyyid’in dipnotu-)
Şarklı
siyaset bilginlerinin eserlerinde geniş yer kaplayan Adâlet Dairesi’ni
(Şirvani, 1965: 106) Kınalızâde Ali Efendi (1510-1572) şöyle ifade etmektedir:
1. Adldir mucib-i
salâh-ı cihan (Adâlettir
dünya düzenini sağlayan)
2.
Cihan bir bağdır dîvarı devlet ( Dünya
bir bahçedir, duvarı devlet)
3.
Devletin nâzımı şeriattır
(Devletin nizamını kuran Allah kanunudur)
4.
Şeriate olamaz hiç
hâris illa mülk
(Allah kanunu ancak saltanat
ile
korunur).
5. Mülk
zabt eylemez illa leşker (Saltanat -devlet-, ancak ordu ile zaptedilir)
6.
Leşkeri cem’ idemez illa mal (Ordu, ancak mal ile ayakta kalır)
7. Malı
cem’ eyleyen raiyyettir (Malı toplayan halktır)
8.
Raiyyeti kul ider
padişah-ı aleme adl (Halkı idare altına ancak Cihan
Padişahı’nın adâleti alır.)
Ali Efendi İbn Haldun’un da
Aristo’dan naklen verdiği (İbn Haldun, 1996: 43-44) bu sekiz maddeyi, Devlet
ve Aile Ahlakı adlı eserinin sonuç kısmında, Aristo’nun İskender’e verdiği
öğütte Adâlet Dairesi olarak zikrettiğini belirtmekte ve daire halinde
göstermektedir. (Kınalızâde ty.a: 282-283; Itzkowitz, 1997: 132; Mardin, 1996: 115)
Görüldüğü
gibi Adâlet Dairesi, din-devlet-toplum ilişkilerini, toplumun çeşitli sınıf ve
kesimleri arasındaki çevrimsel ilişkiler çerçevesinde fonksiyonel bir bakış
açısıyla ele almakta, formüle etmektedir.
Ali
Efendi, Adâlet Dairesi’ni, başka bir yerde üç kısımda özetlemekte, adâletin
korunması için toplumda bu üç şeyin gerekli olduğunu vurgulamaktadır: Bu üç
şeyden birincisi nâmus-u Rabbanî, yani şer’-i İlâhîdir. İkincisi hâkim-i
insanî, yani otoriter devlet başkanı ve adâletli hakimdir. Üçüncüsü ise dinâr-mizânî,
yani paradır. Üçüncüsü ikinci namusun, yani adâletli yöneticinin fermanında
iken ikinci namusun, yani adâletli hakimin hidayete ulaşabilmesi için birinci
namusa uyması gerekir. Bidinciye uymayan
kâfir ve münafık; ikinciye itaatkar olmayan isyankar ve üçüncüye uymayan hain
ve hırsızdır. Ali Efendi, Hadîd 25. ayeti de bu doğrultuda tefsir ederek ayette
geçen Kitâb kelimesinin İlahî hükümlere işaret ettiğini, Mizan’ın dünyadaki
alıp vermelerin bir adâlet ölçüsüyle yapılması gerektiğine işaret ettiğini,
Hadîd’in ise adâleti tahakkuk ettirecek otoriter devlet başkanına işaret
ettiğini belirtmektedir. (Kınalızade ty.b: 138)
Bu
noktada Osmanlı bilgin ve düşünürlerinin, özellikle devletlerin yükselme ve
çökmelerine ilişkin konularda çok etkilendikleri (Bkz. Voll, 1991: 59-60; Yazan,
1992: 20-21, 27-28; Cevdet, 1980: 34, 182; Arslan, 1997: 7) İbn Haldun’un
Adâlet Dairesi hakkındaki açıklamasını getirmek, işlevsel olabilir.
İbn
Haldun, Mukaddime’sinde Mes’udî’den naklen Mûbezân’ın, Behram b.
Behram’a Baykuş hikayesi çerçevesinde söylediklerini aktarmaktadır: “Ey
hükümdar! Mülkün izzeti ancak şeriatle, Allah’a itaat ederek Allah için kıyamla
ve Allah’ın emir ve nehyine uyarak tasarrufta bulunmakla; şeriatın ayakta
kalışı ancak mülk ile; mülkün izzeti ancak ricâl (bağlı/tâbi insanlar ve ordu);
ricâlin ayakta kalışı ancak mal ile; malı elde etmek ancak imaret ile; imareti
sağlamak ancak adâlet ile mümkündür. Adâlet halk arasına konulmuş terazidir.
Onu Allah koymuş ve hükümdarı da ona kayyim kılmıştır. (İbn Haldun, 1996: 43,
262-263)
Bu
hikayeden zulmün umran için tahrip edici olduğu ve umrandaki bozulmanın devlete
fesat (bozulma) ve çökme biçiminde yansıyacağı hususlarını çıkartmak
gerektiğini savunan İbn Haldun, (İbn
Haldun, 1996: 263) aynı bağlamda Nuşirevan’ın sözüne de yer vermiştir: “Mülk
ordu ile; ordu mal ile; mal vergiyle; vergi imaretle; imaret adâlet ile; adâlet
devlet görevlilerinin ıslahıyla; devlet görevlilerinin ıslahı vezirlerin
istikamet etmeleri, doğru yoldan ayrılmamalarıyla mümkün olur. Bütün bunların
temeli de hükümdarın raiyyenin durumunu bizzat tedkik etmesi ve raiyyeyi tedib
etmeye muktedir olmasıyla olur; ta k hükümdar raiyyeye malik olsun, memlûk
olmasın.” (İbn Haldun, 1996: 43)
Osmanlı
tarihçi ve çöküş teorisyenlerinden Mustafa Naîma da Adâlet Dairesi üzerinde
özellikle durmuş, Ali Efendi’nin sekiz madde halinde verdiği daireyi dört
maddede ele alarak bu dört maddeyi rükun olarak kabul etmiş; devletin
gevşemesini ve zayıflayıp-gerilemesini bu rükunların bozulmasına bağlamıştır. Ona göre; (1)mülk ve devlet asker
ve rical iledir. (2)Rical mal ile varlık bulur. (3)Mal reayadan gelir. (4)Reaya
ise adâlet ile muntazamu’l-hal olur. Bütün bir devleti sarıp kuşatan zaaf,
daima bu dört rüknun bozulmasından kaynaklana gelmiştir. (Naimâ, 1283: 40)
Osmanlı
yönetim ve düşünce geleneğinde devletin; devlet adamları ve görevlilerinin
Adâlet Dairesinin dışına çıkmalarının adı ise zulüm konmuş; yönetici
seçkinlerin ve devlet yetkili/görevlilerinin şer’î ve örfî hukukta kabul
edilmeyen bir yola başvurarak halka haksızlık yapmaları, zulüm olarak
nitelendirilmiştir. Bu bağlamda belirtilmelidir ki Osmanlı Devleti’nde zulüm
şikayetleri Divan’a yapılırdı. (Karatepe, 1989: 126)
Bütün
maddeleri birbirine bağlı olacak şekilde formüle edilen Adâlet Dairesi’nde
dikkati çeken husus, din ve devletin yönetilen (reaya) ile yönetici (sultan ve
askeriyye) arasında adâletin sağlanmasıyla varlıklarını sürdürebileceklerinin
vurgulanması; sonuçta adâlet ile din arasında bir bağ kurulmasıdır.
Sosyal
denge temelinde fonksiyonel bir bakış açısıyla toplum ve devleti ele alan
Adâlet Dairesi, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı yazarları
tarafından ciddi olarak işlenmiş ve Osmanlı Devleti’nin gevşeklik, bıkkınlık ve
gerilemekten kurtuluşunun bu daireyi bihakkın uygulamaktan geçtiği ifade edilmiştir.
(Itzkowitz, 1997: 134; Okumuş, 1999)
Ferman’da
da gerek Dine özel bir yer verilmesi ve gerekse Adalet Dairesi’nden söz
edilmesi, Osmanlı Abdülmecid Yönetiminin, Devlet’in çökmemesi ve yaşayabilmesi
için Din’e ve Din’in, içinde önemli bir yer tuttuğu Adalet Dairesi’ne önemli
bir işlev atfettiğini ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi bu bakış açısı,
Osmanlı’nın geleneksel zamanlarının bir özelliği olup Koçi Bey, Katib Çelebi,
Naîma, Cevdet Paşa gibi Osmanlı düşünür ve tarihçileri tarafından ortaya konmuş
ve Devlet’in çökmemesinin Din ve Adalet Dairesi’nden uzaklaşmamaya bağlı olduğu savunulmuştur. (Okumuş, 1999b)
Halil
İnalcık’a göre, Ferman’da kanunların Şer’iat’a uygunluğu lüzumunun sürekli
belirtilmiş olması, sadece şekil bakımından bir gelenekçiliktir. Padişah’ın
halife sıfatını ve başta Ulemâ olmak üzere bu geleneğe bağlı muhafazakar halk
kitlelerini gözetmek amacıyla böyle bir giriş şekli tercih olunmuştur.
(İnalcık, Ekim 1964b: 618) Böyle bir yorumdan, Padişah’ın, Ulema’nın, dinî
çevrelerin ve İslam toplumunun manipülasyona maruz bırakıldıkları ve Ferman’ın
ilanı ve uygulanmasının dinî meşrûlaştırımında (Bkz. Okumuş, 1999a)
Ulema’dan yararlanmak istenildiği sonucu çıkabilir.
Yeniçeri
Ocağı’nın ilgasından sonra her ne kadar tedrici olarak Ulemanın işlev, güç ve
etkinliğinde azalma ve çeşitli meclislere katılımında nicelik ve niteliksel
azalma olsa da Tanzimat reformlarının başlangıcı olan Gülhâne Hatt–ı
Hümâyunu’nun okunup ilan edilmesinde, ilanın ön hazırlıklarında ve Ferman’ın
kabulünün sağlanması konusunda gerek
Meclis-i Vükelâ ve Meclis-i Vâlâ meclislerdeki görüşmelerde, gerekse diğer çalışmalarda
nitelik ve nicelik açısından güçlü bir etkinlik kazandığı söylenebilir. Kuşkusuz
bunun önemli bir sebebi, Ulema’nın yapılan ve yapılacak olan Tanzimat
reformlarına kamuoyu nezdinde söz konusu meşrûiyet kazandırıcı işlevi olsa
gerektir.
Ferman’da
Şeriat’a ve geleneğe dönüşten söz edilmesi, bazı araştırmacıların Tanzimat’ın
temelinde Sünnî İslamî görüşlerin bulunduğuna dair yorumlar yapmasına neden
olmuştur. (Ebu Manneh, Mart 1996: 16-19; Ebu Manneh, Nisan 1996: 19-21; Ebu
Manneh, Mayıs 1996: 17-18)
Her
halükarda Ferman’a Şeriat’a vurguyla başlanmış olması, devletin toplum katında
meşrûiyet elde etmesi ve Tanzimat’a geçerlilik (validity) kazandırması
için olsa gerektir. Bilindiği üzere dil, meşrûlaştırımda önemli bir işlev
görür. Devlet, kullandığı siyasal dille, toplumun inancına ve din diline
uygunluğunu göstererek dinî meşrûlaştırımı sağlamayı amaçlamış olabilir.
Ferman’ın
Ulema tarafından meşrûlaştırımında, sadece Ferman’da Şeriat’a yapılan vurgu değil,
Ferman ilan edilmeden önceki bazı çalışmalar da etkili olmuştur. Ferman’ın
Ulema tarafından meşrûlaştırımında, örneğin Abdülmecid’in Ferman’ın ilanından
dört ay önce yayınlanan cülûs fermanındaki (Ahmed, 1302: c. V, s. 90) ifadeleri
de etkili olmuş olabilir. Orada Abdülmecid, Emîrulmü’minîn ve Halife-i
rûy-i zemîn olduğunu, dine kayıtsızlık gösterenlere müsamaha edilemeyeceğini,
Şer’iat’a göre gerekli cezaların verileceğini belirtmiştir. (İnalcık, 1964:
618)
Görüldüğü
gibi Ferman’ın ilanı, Devlet’in yapısı gereği, Ulema’nın azalan nisbî gücüne rağmen
halâ toplum katında güçlü ve etkili olması nedeniyle Ulema’nın meşrûiyet
kazandırmasını zorunlu kılıyordu. Bu nedenle de önce Şeyhülislam’dan fetva alınmış
(Sakaoğlu, ty.: 268) ve akabinde Ferman ilan edilmiştir.
Fakat
belirtilmelidir ki Ulema’nın Ferman’a desteği sadece onun dinî meşrûlaştırımında
meşrûlaştırıcı bir aktör olmaktan ibaret değildir. Ferman’da Şer’-i Şerif’e
yapılan atfı, sadece Ulema’nın olumsuz tepkisini çekmemeye bağlamak (Abadan,
1940: 20) da objektif olmaz. Ulema, taşıdığı misyonun gereği olarak Devlet’in
üst birimlerinde yer alan diğer gruplar gibi kötü gidişe engel olmak için kendi
çapında çaba harcamış, Tanzimat’ın oluşum ve ilanında Halife-sultan ve M. Reşid
Paşa’ya destek olmuştur. Yani İlmiyye sınıfı, Ferman’ın ilanı ve uygulanması
sürecinin içinde bilfiil bulunmuş, Tanzimat reformlarına iştirak ederek kendi
çapında gayretler sarfetmiştir. (Mardin, ty.: 50) Bu gayretlerin izini Ferman
metninde ve Ferman’ın halk katında savunulmasında görmek mümkündür. Kuşkusuz
Ferman’da Din’in ağırlığına, Ulema’nın katkısının dışında konumu da doğal ve
zorunlu olarak etki etmiştir. Ancak Ferman metninin muhtevası üzerinde olduğu
gibi ilanından önceki süreçte de
Ulema’nın destek ve gayretlerinin etkili olduğunu düşünmekteyiz.
Gülhane
Hatt-ı Hümayunu’nun ilanından kısa bir süre önce Sultan’ın buyruklarıyla 17
Temmuz 1839 tarihli iradenin ruhuna uygun olarak çıkarılacak kanunların
temellerini tartışmak için Meclis-i Şura, Bâbıâlî’de bir oturum
gerçekleştirmiştir. Bu oturumda 38 katılımcının mührünü taşıyan mazbata
hazırlanarak Sultan’a arz edilmiştir. İmzacıların yarısı Ulema’dan, diğer
yarısı ise yüksek düzeyde bürokratlardan oluşuyordu. İmza atanların başında
Sadrazam Hüsrev Paşa, altında Şeyhülislam ve onun altında diğerleri
bulunuyordu. M. Reşid Paşa yedinci sıradaydı. Mazbata Gülhane Hattı’na çok
yakın konuları işliyordu. Katılımcılar, nihaî hedefin din ve devleti, memleket
ve milleti tecdid ve ihya etmek olduğu sonucuna varıyor ve ittifakla imza
ediyorlardı.
Padişah,
mazbatadan çok memnun kalıyor ve onun bir Hatt-ı Şerif olarak ilan edilmesini
istiyordu. İlmiyye’nin etkin olduğu bu mazbatanın Tanzimat Fermanı’na bir zemin
hazırlamış olduğu düşünülebilir. Tanzimat Fermanı’nın hazırlanması ve ilan
edilmesinde M. Reşid Paşa, öncü bir rol veya baş aktörlük ifa etmiş olabilir;
ancak bu demek değildir ki bazı tarihçilerin iddia ettikleri gibi (Şeref, 1985:
13, 63) Tanzimat, büsbütün onun eseri değildir. Saray, bürokratlar, Şeyhülislam
Mekki-zâde Mustafa Asım Efendi (Ö. 1262/1846) ve diğer Yüksek Ulema gibi bütün
siyasî güçler, Devlet’e çeki düzen vermek, onu yeniden yapılandırmak, çöküş
sürecinden kurtarmak ve güçlü bir konuma yükseltmek için birleşerek Tanzimat
Fermanı’nın ilanını sağlamışlardır. (Ebu Manneh, Nisan 1996: 19-20) M. Reşid Paşa’nın
tek başına veya etrafındaki bir kaç kişi ile Tanzimat’ı ilan etmesi ve
uygulaması mümkün görünmemektedir.
Ferman’ın
ilanından sonra ortaya çıkan ve çıkması muhtemel olan olayları ve muhalefet
girişimlerini önlemek için Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in gayretleri
bilinmektedir. O, Tanzimat’ın kabulü için propoganda yaptığı gibi itiraz eden
halkı da Tanzimat’ın Şeriat’ın dairesi dışına çıkmadığını, aksine İslam Dini’nin
öngördüğü esasları içerdiğini söyleyerek ikna etmeye çalışmıştır. Tunus
yönetimini Tanzimat’ı kabul ederek uygulamaya davet etmesi (Bkz. Karlığa, 1995:
64-67, 90) de bu cümledendir.
Esasen
Ulema’nın Ferman’ı desteklemesinin tarihî temeli de bulunmaktadır. Ulema,
tarihçi ve bürokratlar, öteden beri devlet içinde ortaya çıkan problemlerle ve
devletin gerilemesiyle ilgili olarak çeşitli risale, layiha, siyasetname vb.
türden eserler kaleme alarak gerekli tedbirleri ortaya koymaya ve gerekli
mercileri uyarmaya çalışmış, hatta çözümün kanuna ve İslamî esaslara
sarılmaktan geçtiğini vugulamışlardır. (Ebu Manneh, Mart 1996: 20; Uğur, 1992) Dolayısıyla İlmiyye’nin sözkonusu
desteği, böyle bir geleneğe de uygun düşmektedir.
Bu
noktada önemli olan bir başka husus, Osmanlı Devleti’nin dinî boyutu gereği,
din konusunda en son sözü söyleyecek olanın Halife-Sultan olması ve dolayısıyla
Ulema’nın Devlet içinde bir siyasi, adlî ve ilmî gücü güçlü bir şekilde elinde
bulunduran grup olmasının ötesinde Devlete rağmen bir varlığa sahip olmadığı
hususudur. Böyle olunca, din veya dinî değişim adına yapılacak olan şeyler,
Devlet adına ve Devlet eliyle yapıldığından, Ulema’nın Ferman’a karşı çıkmak
gibi bir eyleminin olması Osmanlı Devleti’nin yönetim mantığı açısından tutarsızlık
olur.
Gerçekten
de Osmanlı Uleması, büyük ölçüde ilmî ve siyasî açıdan geri kalmış bir durum
arzetmekle birlikte reform ve yenilik çabalarına ciddi anlamda bir karşı koyuşa
geçmemiştir. Karşı koyuşa geçmedikleri gibi reformları desteklemiş, meşrûlaştırımına
vesile olmuş103 ve bu özelliğinden dolayı Tanzimat’ı da destekleyip meşrûlaştırmışlardır.
Bu durumda diyebiliriz ki Osmanlı ıslahat hareketlerinde Ulema, değişimi
engelleyici bir rol oynamamış, bilakis değişimi -nispeten itirazları olsa da- takviye
edici bir rol ifa etmiştir.
Ulema’nın
reformlara olan ilgisi, desteği ve katılımı, Fransız İhtilali öncesinde pek çok
konuda laiklerle eşit düzeyde çalışarak Devrim’in hazırlanmasına bilerek veya
bilmeyerek katkıda bulunan Piskopos ve Rahiplerin (Tocqueville, 1995: 158, 159,
160 vd.) durumuna benzemektedir. Her iki halde de aslında Ulema ve din
adamları, örgütlü dini devletten uzaklaştıracak yolların açılmasına
katkıda bulunmuş ve bir bakıma kendi elleriyle yüksek konumlarının ortadan
kalkmasına zemin hazırlamışlardır.
Ferman’da
dine vurgu yapılmasının Ulema ile ilgili boyutunun yanında bizce daha önemli
olan başka bir yönü daha mevcuttur. Bu, Osmanlı Devleti’nin, geleneksel din
anlayışını hala gözardı etmediğini ve gerçekten Ferman’a yansıdığı şekliyle Din
ve Şeriat’ın devletin varlığını sürdürmede taşıdığı öneme inandığını
göstermektedir. Başka bir ifadeyle Ferman’da Din’e önem verilmesi, bu dönemde
de Devlet’in meşrûiyetini dinden almaya devam edeceğinin işaretidir.
Ferman
metninde din-devlet ilişkisiyle ilgili olarak işaret edilmesi gereken bir husus
da Şeriat’a yapılan vurgunun ileride ortaya çıkacak olan İslamcılığın zeminini
oluşturmasıdır. Çünkü Şeriat’a dönüş, dinin devletle ilişkisinde siyasîliğin
ortaya veya öne çıkmasında rol oynamış olabilir. Bu ileride dinin devletten
uzaklaşma zemininin oluşmasına tezat teşkil edecek şekilde dinin devlet içinde
belli bir siyasî güç elde etmesine de neden olmuştur. Bunun Tanzimat Hareketi
boyunca etkilerini daha sonra göreceğiz.
Avrupa
devletler hukukunda charte (Bkz. Meriç, 1993: 233-234) (charter, carta)
denen vesikalar grubuna sokulan (Berkes, ty.: 209; Abadan, 1940: 12; İnalcık,
1943: 5. Krş. Ahmed, 1294: 60) ve bir bakıma yarı anayasal bir belge niteliği
taşıyan (Mardin, 1996: 222; krş. Imbert, ty.: 128) Gülhane Hatt’nın din-devlet
ilişkisi açısından önemli maddelerinden ve devlet yönetimiyle ilgili ana eğilimlerinden
biri de otoritenin kendi kendini sınırlaması, (Tanör, 1988: 87)
Halife-sultan’ın bizzat kendi eliyle kendi hak ve selahiyetlerini yeni esaslara
göre sınırlandırarak icraatında dışına çıkmayacağı çerçeveyi bizzat çizip
otoritesini kullanma biçimini belli bir statüye bağlaması (Abadan, 1940: 12) ve
bunu bir yeminle teyid etmesiydi. Bu, adlî, siyasî ve idarî sahalarda devlet
bünyesini yeni esasların üzerinde teşekküle davet eden ve devletle fert
arasındaki ilişkileri yeni bir planda düzenleyen Tanzimat Fermanı’nın en önemli
noktalarındandır. (Tanpınar, 1956: 99)
Ferman’a
göre Halife-sultan, iradesinin sınırlanmasını kabul ediyor, bütün tebaanın can,
mal, ırz ve namusunun korunmasını, iradesinin dışında kanunların yargısına
bıraktığını ifade ediyordu. Hükümet yönetiminin kendi iradesine göre değil,
‘mevâdd-i esâsiyye’ye göre yapılacak kanunlarla olacağını belirtiyordu. Şer’î
hükümler olduğu anlaşılan Mevadd-i Esasiyyeye göre yapılacak kanunlar,
din farkı gözetilmeksizin bütün tebaaya eşit olarak tatbik edilecekti.
Esasen
hükümdarın sorumsuz iradesi yerine Şeriatın ölçü alınması hususu, Osmanlı
Devlet ve Toplumu için yeni bir şey değildi. (Küçük, 1985: 1015) Yenilik olduğunu
varsaysak bile Klasik döneme dönüş anlamında bir yeniliktir. Zira Ferman’ın da
vurguladığı gibi 150 yıldır şeriatten ve
ataların yolundan uzaklaşılmıştı, dolayısıyla Ferman’a göre tekrar aynı yola
girmek gerekiyordu Fakat belirtmek gerekir ki kanunların yapılmasında Şeriat
esas alınsa da, Ferman’da kanun devletine işaret edilmesi ve hükümdarın
haklarının kısıtlanmasının112 ifade biçimi ve yemin, moderndir; bu modernleşmenin
zeminini sağlamıştır.
Gülhane
Hattı, Padişah’ın otorite ve yetkilerini sınırlamak bakımından aslında II.
Mahmud Dönemi Sened-i İttifak’ıyla çok yakın bir anlam ifade etmektedir.
Ancak sınırlamada aktörler değişmiştir. Sened-i İttifak’la büyük Ayân, eşraf ve hanedan Padişahın güçlü otoritesini
kontrol altına alma ve sınırlandırma teşebbüsüne girişirken, Gülhane Hattı’yla
diplomat aydın bürokratlar, aynı rolü üstlenmişlerdir. Ancak ikincisinin
ilanında farklı ve önemli bir husus daha vardır. Gülhane Hattı, Padişah’ın
otoritesini ve yetkilerini sınırlamayı ifade ederken, yeni bir devlet idare
anlayışı getirerek modern merkeziyetçi rasyonel bürokratik bir devletin
temellerini atmıştır. Sened-i İttifak, gelenekçi iken Gülhane Hattı moderndir.
Birincisi o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve hayat görüşünün
ifadesi iken, ikincisi merkezî devleti ve batıcı idarecilerin idealini ifade
eder. (İnalcık, 1964: 603-604) Kanatimizce her iki belgede de otoritesi
sınırlanan Padişahdır. Fakat Gülhane Hattı’nda Sultanın yetkileri
sınırlandırılırken, Tanzimat Dönemi için yeni aydın bürokrat (yüksek rütbeli
memurlar) sınıfın elinde bulunan Babıâlî’nin yetkileri artırılmış, bürokrasinin
işlere el koyması sağlanmış, merkeziyetçi bir yapının, kanunî ve istişarî bir
devletin oluşumuna start verilmiştir. Ferman’la hakları kısıtlanacağı
belirtilen Sultan’ın otoritesi adem-i merkezî bir niteliğe kavuşturulurken,
Bâbıâlî merkezîleştirilecektir.
İhtiva
ettiği hukukî-siyasî hususlardan dolayı önemli bir siyasî vesika olan ve
Türkiye’de laik mahiyette yazılı kanunlar devri açılmasına yol açan Gülhane
Hattı’na (Başgil, 1946: 18) göre, hazırlanacak olan yasalar, kurullar
tarafından ve kollektif usullerle hazırlanacaktır. Bu, Tanzimat’la gelen bir
durumdur: Danışma yöntemi, serbest tartışma, meclislerde karar oluşturma vb.
Elbette yine Padişah, kanun koyucu organ veya irade kaynağıdır; ancak
kurullarda, danışma yöntemleri ve komisyonlardan yararlanacak, onların
kararlarına saygı gösterecektir. Görülüyor ki Ferman’ın genel yönetim
usulleriyle ilgili yenilik programı, kanunlara uygun yönetim ile ilgili
yasaların hazırlanmasında danışma ve kurullarla çalışmadan ibarettir. Bunun
idarî düzeyde sıradan bir yenilik olduğu söylenebilir; fakat yasal yönetim,
kurullarla çalışma, danışma gibi hususlar küçümsenmemelidir. Bunlar, hukuk devleti
ve parlemantolu rejime yönelişin habercileri olmaları bakımından önemlidirler.
Tanzimat
Fermanı’nın din-devlet ilişkisi bazında en önemli konusu, kuşkusuz Dönem’e de
damgasını vuran, “bilâ tefrîk-i cins ü mezheb” müsavat meselesinin, bütün
teb’a-i Osmaniyyenin bir olacağının, Gayrimüslimlerin Müslümanlarla bir
tutulacağının altının çizilmesidir. Bu konunun, Tanzimat’ın genel amacı ve ana
fikri olduğu belirtilmiştir. Denebilir
ki eşitliğin gerçekleşmesi, Osmanlı devleti’nin bekasıyla ilgili bir
mesele olan Tanzimat’ın pratik gayesi olmuştur. Tanzimat’ta bu eşitlik, sadece
Müslim-Gayrimüslim eşitliğiyle sınırlı kalmamış, zenci esir ticareti, köleliğin
ve köle ticaretinin kaldırılması noktasına varmıştır. Abdülmecid ve
Tanzimatçılar, köleliğin kaldırılması için özel çaba harcamışlardır.
Gülhane
Hattı’yla ortaya konan Müslümanlarla Gayrimüslimlerin eşitliği meselesi, daha
ziyade Aydınlanma hareketinden esinlidir. Esasen Osmanlı Devleti, her ne kadar
Müslümanları üstün görse de başından beri hükmü altına aldığı milletleri kendi
gelenek ve adetlerine göre yaşamada, kendi dinî inanç ve törenlerini takip
etmede tamamen serbest bırakmıştır. Ancak burada durum farklıdır. Çünkü
Ferman’da belirtilen eşitlikle ilgili esaslarla, Osmanlı Devleti’nin
Aydınlanmacı tesirlerle kaynaşan müslüman olmayan tebaasının ve Batı
devletlerinin gönlünün hoş edilmesi söz konusudur. Burada eşitlik meselesi,
dinî temele dayanmaktan çıkmaktadır. Oysa Klasik Dönem boyunca Müslümanlarla
Müslüman Olmayanların özgürce inançlarını yaşamaları hadisesi dinî temele
dayanıyordu.
Yani
Ferman’la birlikte tesirleri kendini gösteren Aydınlanmacı devlet görüşü,
Osmanlı Devleti için yeni bir görüştü.
Gayrimüslimlerin
Müslimlerle bir tutulacağının ifade edilmesi, hem Müslüman kitleler, hem de
Ehl-i kitap arasında ciddî tepki ve tartışmaların çıkmasına neden olmuştur.
Bu eşitlik
olayına o gün için Osmanlı Padişahı ve Bâbaâlî gerçekten inanmışlar mıydı yoksa
gerçekten inanmamışlardı da siyasî bir taktik ve takiyye olarak mı başvurmuşlardı?
Her ne kadar Engelhardt, Hatt-ı Hümayunlarda veya irade-i seniyyelerde ilan
edilmesine rağmen aslında eşitliğe inanılmadığını söylese de böyle bir şeyin
Tanzimat Fermanı’na girmesi, daha sonra bir çok gelişmenin temelini ve zeminini
oluşturduğu için büyük bir önem arzetmektedir. Gerçekten de gerek Tanzimat
Fermanı ve gerekse Islahat Fermanı’nda eşitlik
konusu, Cumhuriyet’e kadar sürecek olan önemli siyasi değişimlerin temelini oluşturması
bakımından dikkate değerdir.
Esasen
Osmanlı Devleti’nin o gün içinde bulunduğu kötü dağılma şartlarını, milliyetçilik
sürecini dikkate aldığımızda, eşitlik meselesinin milliyetçilik akımlarının
önüne geçerek Osmanlı Devleti’nin vahdetini sağlamak, bütün Osmanlı tebaasının,
yeni bir politikayla, -Avrupa kalıplarına uygun bir ideoloji olan- Osmanlılık
çatısı altında toplamak (İnalcık, 1943: 2-4) ve tabir caizse bir Osmanlı
Milleti ve vatandaşlığı bilinci oluşturmak için Ferman’a sokulduğu
söylenebilir. Nitekim M. Reşid Paşa’nın 1846’da Padişah adına Gayrimüslim
cemaat vekillerine hitaben yaptığı konuşmada söyledikleri (Konuşma metni için
bkz. Kaynar, 1991: 627) de bunu teyid etmektedir. En azından sebeplerden biri
bu olmalıdır. Tanzimat’ın bu yönü, Osmanlılık ve Osmanlıcılık
olarak bilinir. Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek olan
Osmanlıcılık ideolojisi ve siyasetinin parolası, devlet tebaasının hukuk
müsavatına dayanan Osmanlı birliğidir. Gerek içteki ayaklanma, kıpırdanma ve
milliyetçilik hareketleri, gerekse dıştan gelen baskılar, Devlet’i böyle bir
politika izlemeye itmiştir. (İnalcık, 1943: 2-4)
1789
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’yle benzerlikleri bulunan
Ferman’ın (Tanör, 1988: 90) bazı kavram ve ifadelerinden, Aydınlanma
Felsefesinin, Fransız Devrimi ilkelerinin ve o günkü Batı siyasî düşüncesinin Ferman’a
etki ettiği anlaşılabilir.134 Ferman’da, halkın can, mal, ırz ve namusun
korunmasının değişmez bir ilke olarak ilan edilmesi, yeni kanunlar çıkarılması
gerektiğinin altının çizilmesi, Tanzimat’ın gayesinin din ve devlet ile mülk
ve milleti ihya etmek olduğunun belirtilmesi, vatan ve millet
kavramlarının kullanılması, kanunların herkese eşit olarak uygulanacağının
kabul edilmesi, idarenin suistimallerden korunması düşüncesiyle o zaman
anayasalara girmiş olan mahkemelerin aleniliği, vergi mükellefiyetinin ve
askerlik hizmetinin adil kanunlar çerçevesinde yerine getirilmesi ve nihayet
kanunlar önünde Müslim ve Gayrimüslim bütün tebaanın aynı olduğu ilkesinin
getirilmesi gibi bir çoğu laikliğin zemininin oluşmasında rol oynamış
olan hususlar, Ferman’a Batı etkilerinin olduğunu göstermektedir. Bu hususlar,
Tanzimat’ın önceki dönemlerden farklı olacağını ve devlet’in halk için var olduğu
ilkesini kabul ettiğini, tabiatıyla modern devletin temellerini atacağını
ortaya koymaktadır.
Bu
noktada Tanzimat’ın uygulanması zemininde oluşturulacak merkezî bürokratik
yönetimi sağlamaya ve Padişahı sınırlamayı hedefleyen Tanzimat yöneticilerini
direkt ilgilendiren bir hususa işaret etmek gerek. Bu, can, mal, ırz ve namusun
korunmasına dair Ferman hükmüdür. Bilindiği gibi Klasik Dönem’de, “kul”
statüsündeki yöneticiler idam edilebilir, mal-mülkleri müsadere edilirdi. İşte
Tanzimatçılar yapacakları reformlar nedeniyle canlarının ve mallarının
güvensizliğine karşı Ferman’a can ve mal güvenliği, müsadere yasağı gibi
maddeleri koymuşlardır. M. Reşid Paşa, Padişah otoritesini kısmak ve karar
yetkisini bürokratik merkezî hükümete aktarmak istiyordu. Dolayısıyla bu
güvenceler bu amaçla başta Tanzimatçı bürokratlar için gerekliydi.
Her
halükarda eşitlik maddesinden anlaşılmaktadır ki Tanzimat Fermanı daha
ziyade Gayrimüslimlerin lehine hükümler içermektedir. (Ortaylı, 1994: 481. Krş.
Gökalp, 1977: 100, 103; Berkes, ty.: 211) Bu, öteden beri Batılı devletlerin
önem verdikleri bir konudur. Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ne baskılarının
veya Osmanlı yöneticilerinin Batı karşısında sahip oldukları psikolojinin en
önemli yansıması, eşitlik maddesi olmuştur. Eşitlikle, hakim millet ile
mahkum millet siyaseti değiştirilecek ve Gayrimüslimlerle Müslümanlar
devlet katında eşit haklardan yararlanacaklardır.
Ferman’ın,
Müslümanların hakim millet olma sıfatını alt üst edecek olan bu maddesi,
Osmanlı yönetici elitlerinin ve toplumunun Batı karşısında daha da mağlubiyet
psikolojisine garkolmalarına neden olmuştur. Esasen bunun zemini II. Mahmud’un
“Bundan böyle tebaamdan Müslümanları ancak Cami’de; Hıristiyanları Kilise’de;
Musevileri Havra’da tanımak isterim” sözü hazırlamıştır.
Tanzimat
Fermanı’nın ilanından itibaren Batılı elçi ve diplomatlar, eşitlik olayının peşini
bırakmamış, Gayrimüslimlerle ilgili daha çok haklar isteme yoluna gitmiş ve
hatta Batılı devletler, Gayrimüslimleri himaye etmede çok mesafe katetmişlerdir.
Aynı şekilde Osmanlı toplumunun üyesi olan Gayrimüslim tebaa da bu maddeden
istifade yoluna giderek daha çok taleplerde bulunmaya başlamış, bağımsızlık peşine
düşmüş ve Batılı devletlere daha çok dayanır hale gelmişlerdir. Bu çerçevede
Ortodokslar, kendilerini Rus, Katolikler Fransız, Protestanlar ise İngiliz
addetmeye başlamışlardır. (Engelhardth, 1328: 53-54)
Türkiye’nin
modernleşmesi, Batılılaşması ve laikleşmesinde Gayrimüslimlerin Müslümanlarla
hukukî eşitliği meselesi merkezî bir yer tutar. Tanzimat’la birlikte herkes
için geçerli din-dışı bir hukuk alanının oluşmaya başlamasının temelinde bu
müsavât meselesi yatmaktadır. (Davutoğlu, 1997: 9; Tanör, 1988: 89) Millet-i
Sâire’nin İslam milletiyle bir tutulması düşüncesi, beraberinde beşerî
ve laik hukukî alanların oluşumunu getirmiştir. (Bkz. Türköne, 1994: 61) Türkiye’de
laiklik, Tanzimat geleneğiyle geldiği için de, devletin ve hatta kişilerin
çeşitli dinler karşısında tarafsızlığı veya hoşgörüsü olarak anlaşılmıştır.
(Sezer, 1981: 219)
Fakat
bu noktada ilginç olan husus, Müslümanların ekseriyeti oluşturduğu bir
toplumda, daha çok Gayrimüslim tebaanın menfaatlerini gözeten bir reform
hareketinin, Şeriat ile tecviz edilmesi ve Ulemanın bir bakıma kendi sonunu
hazırlayan bu maddeye onay vermesidir. Bu, Ferman’ın en büyük çelişkisidir ve
bu çelişki günümüze kadar sürecek olan Tanzimat aklı, zihniyeti ve hareketinin
en önemli özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Klasik
Dönem Osmanlı Devleti, meşrûiyetini temelde Din’den sağlarken (Okumuş, 2002b)
bu durum, Tanzimat’ın Gayrımüslim politikasıyla birlikte değişme sinyalleri
vermeye başlamış ve devletin meşrûiyetini sağlamada dine bir takım ortak veya
alternatif meşrûiyet kaynaklarının çıkmasına zemin hazırlamıştır.
“Teb’a-i
Saltanat-ı Seniyyemizden olan Ehl-i İslam ile Millet-i Sâire” arasındaki hassas
denge/müsavât durumu, o dönem reform hareketlerinin Şeriat’la birlikte ikinci
önemli kaynağının oluşmasına zemin hazırlıyordu. Şeriat formel hukuk meşrûiyetini,
Millet-i Saire’nin varlığı, sosyopolitik ve uluslararası meşrûiyet zeminin oluşmasını
sağlamaya başlıyordu. Bu din-dışı meşrûiyet kaynağı, din-dışı hukukun oluşumuna
neden teşkil edecekti. Madem ki ülkede önemli bir Millet-i Sâire mevcut, o
halde yeni ve herkes için geçerli din-dışı hukuk alanları oluşmalıydı.
Tanzimat’tan
Cumhuriyet’e batılılaşmaya yönelik bir çok seküler reform çabası gerekçesini
Gayrimüslim unsura dayandırmıştır. Tanzimat ve Islahat Fermanları, Meşrutiyet
Hareketleri, hep Gayrimüslim unsurların haklarını gözeten bir laikleşmeyi
Şeriat retoriği içinde meşrû kılma çelişkisini sürdürmüştür. (Davutoğlu, 1997:
9)
Tanzimat Fermanı’nın getirdiği eşitlik
konusunun, daha önce de Osmanlı toplumunda Gayrimüslim milletlerin haklarının
gözetildiği ve geniş haklarının olduğu söylenerek, çok önemli olmadığı, yeni şeyler
getirmediği söylenebilir. Ancak şunu iyi görmek gerekmektedir: Tanzimat
öncesinde Müslüman olmayan kesimlerin insan hakları ve dinî yaşantıları, dinî
hoşgörü çerçevesinde korunurken, Tanzimat’ın eşitlik maddesi, kanun karşısında
eşitliği, hak ve özgürlükleri getirmiştir. Yani öncekinin dayanağı din iken,
öncekinde dinî hukuk belirleyici iken, sonrakinde belirleyici olan modern
anlamda insan hakları ve özgürlükleri, din-dışı kaynaklı eşitlik düşüncesidir
ve bu çerçevede çıkarılacak kanunlardır. Bu durumda Tanzimat Fermanı ile
birlikte Müslümanlarla Gayrimüslimler arasındaki ilişki, Gayrimüslimlerin dinî
yaşantıları, hakları vb. hususlar, dinî temele değil, seküler bir temele
dayanmaktadır. Bu ise laikleşmenin en önemli zeminidir.
Osmanlı
Devleti’nin o zamanki hukukî kültürünü de aksettirmekte olan Tanzimat
Fermanı’nın (Abadan, 1940: 8) çeşitli cepheleri arasında en önemlisi kuşkusuz
hukukî yönüdür. (Veldet, 1940: 139; Gözübüyük, 1996: 30) Ferman’ın muhtevasına
bakıldığında, onun hukukî dogmatik bakımdan esasiye, idare, ceza ve usul
hukukuna ait bazı prensipleri ihtiva ettiği (Abadan, 1940: 16) görülür. Bu
hukukî prensipler, daha sonra onlar doğrultusunda yapılacak uygulamaların da
göstereceği gibi laikleşme yolunda atılmış önemli adımlardır.
Haklar
bildirgesi olmamakla (Bkz. Ebu Manneh, Mayıs 1996: 18) birlikte bir takım
haklar ve kanunlar vadeden, yeni bir insan hakları ve onurluluk anlayışı
getirerek devlet geleneğinden sapmanın temellerini atan Gülhane Hatt-ı
Hümayunu, bir takım yanlışlıklara işaret etmesi, bazı haklar vadetmesi, bazı
yeni uygulamalara girilmesi gerektiğinden söz etmesi, Gayrimüslimlere bir takım
haklar getirmesi gibi hususlar yönünden ele alındığında, o dönemde Osmanlı
Devleti’nin sözkonusu yanlışlıkları yaptığını, zulümde bulunduğunu, vergi zulmü
yaptığını, yönetici elitin ahlakî açıdan olumsuz bir takım özelliklere sahip
olduğunu, dinin önem verdiği bazı konulara riayet etmediğini, toplumun güvenlik
içinde olmadığını, Halife-sultanın keyfi uygulamalarının olduğunu ve
Gayrimüslimlere haksızlık yaptığını vs. kabul ettiği gibi bir sonuçla da karşılaşılır.
Bu nedenle Ferman metni, o dönemi anlamak için önemli bir belge niteliğinde
olup Osmanlı Devleti’nin gerçekten çözülme ve çökme arefesinde olduğunun
ipuçlarını vermektedir. Durum bu olunca, aynı şey doğal olarak din-devlet ilişkisi
için de geçerli olmalıdır. Metinden Devlet’in dinle ilişkisinde çözülmeler başladığı,
Halife-sultan’ın ve yönetici elitlerin dinî açıdan Klasik zamanlardakinden
farklı olduğu, Ulemanın büyük bir gerileme sürecinde bulunduğu ve Klasik
Dönem’den farklı olarak Devlet’in kontrolüne girerek Devlet’i, Halife-sultan’ı
ve Bâbıâli’yi, bürokratları ve askerleri denetleme işlevinden uzaklaşmaya başladığı
ve daha da uzaklaşacağı, kısaca devlet mekanizmasının dünyevileştirileceği ve
nihayet yönetici elit tabakasında tıkanmanın başladığı gibi hususlar anlaşılmaktadır.
Bazı ifadeler, belki Batılı Devletleri memnun etmek için abartılı görünse de
Ferman bu anlamları mündemiç olan kelime, kavram ve cümlelerden oluşmaktadır.
SONUÇ
Sonuç
olarak din-devlet ilişkisi bağlamında Fermanın, bir bütün olarak okunduğunda
anlaşılacağı üzere çelişkili, tutarsız, çok standartlı, müphem, istikrarsız ve
muğlak tavırları içerdiği anlaşılmaktadır. Bunlardan en önemlisi de, Ferman’da
Osmanlı İslam altın çağı olan Klasik Döneme dönüşü savunan ifadelerle, devlet
için yeni kanunlar ve dolayısıyla yeni kurumlar oluşturmayı içeren ifadeler
arasındaki zıtlıktır. Ferman’da çelişki ve iç tutarsızlık olduğu ortadadır.
(Mardin, 1996: 222) Bu aynı zamanda devlet içinde iki düşüncenin, batıcı anlayışla
yerlici (nativist) anlayışın rekabet edeceği, hatta çatışacağı anlamına da
gelmekteydi. Kısaca bu özellikler, Tanzimat Dönemi’ne damgasını vuracağa
benzemektedir ve nitekim vurmuştur da. Esasen Ferman’ın bu özellikleri ihtiva
etmesinden, sözkonusu özelliklerin hem Halife-sultan, hem Tanzimatçı bürokrat
aydınlar ve hem de İlmiyye’nin, yani bütün bir yönetici kesimin zihnine egemen
olduğu sonucu da çıkarılabilir.
Bu
sonuçtan ise, Ferman’ın ilanıyla birlikte Osmanlı Devleti geleneksel din-devlet
ilişkisi tutumundan uzaklaşmaya başlayarak meşrûiyetini temelde dinden almaya
devam etmekle birlikte bu durumun eski niteliğini yitirmeye başladığı, dine
alternatif meşrûiyet kaynakları ve Ulema’ya alternatif meşrûlaştırıcı ve meşrûlaştırım
araçlarının oluşum zemininin hazırlandığı ve sonuçta şibih-laik (Bkz.
Okumuş, 1999a; Okumuş, 2002a) denilebilecek bir geçiş dönemi devletinin şekilleneceği
yönünde işaretler verildiği anlaşılabilir. Nitekim Tanzimat Dönemi boyunca
böyle bir devletin biçimlendiği söylenebilir. Şibih-laik devlet modelinde
devlet yine meşrûiyetini temelde dinden almakta, ancak dünyevîleşmenin
başlamasıyla birlikte dinin ve “dinî bürokrasi”nin etkinlik alanları
sınırlandırılmakta, din sahip olduğu merkezî ağırlığını yavaş yavaş kaybetmeye
başlamakta, dinin karşısında yavaş yavaş laik siyasal alan ve soyut bir devlet
anlayışının zemini oluşmaktadır.
REFERANSLAR
ABADAN, Yavuz (1940), Tanzimat
Fermanının Tahlili, (Tanzimatın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle neşredilen
kitaptan alınmış ayrı baskı), İstanbul: Maarif Matbaası
ABDURRAHMAN, Şeref (1985), Tarih Musahabeleri, Ankara:
KBY.
_______ (1328), “İlâve-i Nâşir”, Tarih-i Lütfî, c.8, İstanbul: Sabah Matbaası
AHMED Lütfî (1302), Tarih-i
Lütfî, c.6, , İstanbul: Mahmud Bey Matbaası
AHMED Midhad (1294), Üss-i
İnkılâb, c. 1, İstanbul: Takvimhâne–i Amire
AKBAYAR, Nuri (1986), “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Devleti
Nüfusu”, TCTA., c. 5, İstanbul: İletişim
Yay., ss. 1238-1246
AKÇURA, Yüsuf, (1988), Osmanlı
Devleti’nin Dağılma Devri (XVIII. ve XIX Asırlarda), 3. bs., Ankara: TTKY.
ARSLAN, Ahmet (1997), İbn-i
Haldun, 2. bs., Ankara: Vadi Yay.
ARSLANTÜRK, Zeki (1997), Naîma’ya
Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı,
İstanbul: Ayışığıkitapları
BAŞGİL, A. Fuat (1946), Hukukun
Ana Mesele ve Müesseseleri, İstanbul: Hak Kit.
BAYKARA, Tuncer (1994), “II.Mahmud’un Islahatında İç
Temeller: 1826-1839 Arasında Anadolu”, Tanzimat’ın
150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu,
Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989,
Ankara: TTKY.
BERGER, Peter L. (1987), “Bilgi Sosyolojisinde Bir Sorun
Olarak Kimlik”, Çev. Nihat Erdoğan, Ege
Ü. Edebiyat F. Sosyoloji Dergisi,
Sayı: 1
BERGER,
Peter L.–LUCKMANN, Thomas (1967), The
Social Construction of Reality, , London: Allen Lane The Penguin Press
BERGER, Peter L.- BERGER, B.-KELLNER, H. (1985), Modernleşme ve Bilinç, Çev. Cevdet
Cerit, İstanbul: Pınar Yay.
BİLGİSEVEN, Amiran Kurtkan (19 82), Genel Sosyoloji, 3. bs., İstanbul: Divan Yay.
BİLSEL, Cemil (1940), “Tanzimatın Harici Siyaseti”, Tanzimat I, İstanbul: Maarif Matbaası,
ss. 661-722
BİRAND, Kâmıran (1955), Aydınlanma
Devri Devlet Felsefesinin Tanzimata Tesirleri, , Ankara: Son Havadis
Matbaası
CEVDET Paşa (1980), Ma’ruzat,
Haz. Yusuf Halaçoğlu, İstanbul: Çağrı
Yay.
_______ (1309), Târîh-i
Cevdet, c. 6, 2.bs., Dersaâdet:
Matbaa-i Osmâniyye
______ (1986), Tezâkir
, c. 1, (Haz. Cavid Baysun), 2. bs., Ankara:
TTKY.
DAVISON, Rderic H. (1997), Osmanlı İmparatrluğu'nda Reform
(1856-1876), c. 1, Çev. O. Akınhay, İstanbul: Papirüs Yay.
DESROCHE, Henry (1979), The
Sociology of Hope, Fransızca’dan Çev. Carol Martin-Sperry, London:
Routladge-Kegan Paul
EBU MANNEH, Butrus (Mart 1996), “Gülhane Hatt-ı Hümayununun
İslâmî Kaynakları-I”, Çev. Şaban Bıyıklı, Dergâh,
Sayı: 73, ss. 16-19
_______ (Nisan1996), “Gülhane Hatt-ı Hümayununun İslâmî
Kaynakları-II”, Çev. Şaban Bıyıklı, Dergah,
Sayı: 74, ss. 19-21
_______ (Mayıs 1996), “Gülhane Hatt-ı Hümayununun İslâmî
Kaynakları-III”, Çev. Şaban Bıyıklı, Dergah,
Sayı: 75, ss. 17-18
ENGELHARDT (1328), Türkiye
ve Tanzimat, Devlet-i Osmaniye’nin
Tarih-i Islahatı, Çev. Ali Reşad, , İstanbul: Kanaat Kütüphanesi
EREN, A. Cevad (1993), “Tanzimat”, MEBİA., c. 11, İstanbul: MEBY.
ERYILMAZ, Bilal (1992),
Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul: İşaret Yay.
FINDIKOĞLU, Ziyaeddin Fahri (1950), Bayburtlu Zihni, Bir Edebiyat Sosyolojisi Denemesi, 2.bs. İstanbul:
Bayburt Kültür ve Yardım Cemiyeti Yay.
______ (1940), “Tanzimatta İctimai Hayat”, Tanzimat I, İstanbul: Maarif Matbaası
FROMM, Erich (1990), Umut
Devrimi, Çev. Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel Yay.
GÖKALP, Ziya (1977), Malta
Konferansları, Haz. M.Fahrettin Kırzıoğlu, Ankara: KBY.
GÖNENSAY, Hıfzı Tevfik–BANARLI, Nihad Sami (1941), Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı
Tarihi, İstanbul: Remzi Kit.
GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref (1996), Yönetim Hukuku, 9. bs., Ankara: Turhan Kit.
GÜNAY, Ünver–GÜNGÖR, H. –ECER, A. Vehbi (1997), Laiklik,
Din ve Türkiye, Ankara: Adım Yay.
HOURANİ, Albert (1969), The
Ottoman Background of the Modern Middle East, London: the University of Essex
IMBERT, Paul (ty.), Osmanlı
İmparatorluğu’nda Yenileşme Hareketleri, Çev. Adnan Cemgil, İstanbul: Engin Yay.
ITZKOWITZ, Norman (1997), Osmanlı İmparatorluğu ve İslâmî
Gelenek, Çev. İsmet Özel, 2. bs., İstanbul: Şûle Yay.
İBN HALDUN (1996), Mukaddime, Tah. Derviş el-Cüveydî,
2. bs., Beyrut: el-Mektebetu’l-Asriyye
____________ (1988), Mukaddime, Haz. Süleyman Uludağ,
2. bs., İstanbul: Dergah Yay.
____________ 1989), Mukaddime, Çev. Zakir Kadirî
Ugan, İstanbul: MEBY.
İNALCIK, Halil (Ekim 1964a), “Tanzimat’ın Uygulanması ve
Sosyal Tepkileri”, Belleten, c.
XXVIII, no: 112, Ankara, ss. 623-690
_______(Ekim 1964b), “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-i
Hümâyûnu”, Belleten, TTKY., c.XXVIII, no: 112, Ankara, ss. 603-622
________ (1943), Tanzimat
ve Bulgar Meselesi, İstanbul: TTKY.
KARAL, Enver Ziya (1988), Osmanlı Tarihi, Islahat Fermanı Devri (1856-1861), c. VI, 4. bs., Ankara: TTKY.
KARATEPE, Şükrü (1989), Osmanlı Siyasi Kurumları (Klasik
Dönem), İstanbul: İşaret Yay.
KARLIĞA, Bekir (1995), Islahatçı
Bir Düşünür Tunus'lu Hayrettin Paşa ve Tanzimat, İstanbul: Koba Yay.
KAYNAR, Reşat (1991), Mustafa
Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara: TTKY.
ss. 317-386
KINALIZADE, Ali Efendi
(ty.a), Devlet ve Aile Ahlakı, Haz. Ahmet Kahraman, byy.:
Tercüman 1001 Temel Eser
–––––, Ahlâk,
Ahlâk-ı Alâ’î (ty.b), Haz. Hüseyin
Algül, byy.: Tercüman 1001 Temel Eser
KORLAELÇİ, Murtaza (1994), “Bazı Tanzimatçılarımızın
Pozitivistlerle İlişkileri”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası
Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ankara: TTKY.
KÜÇÜK, Cevdet (1988), “Abdülmecid”, TDVİA., c.1., İstanbul
________ (1985), "Osmanlılarda ‘Millet Sistemi’ ve
Tanzimat”, TCTA., c. 4, İstanbul: İletişim Yay.
MARDİN, Şerif (1992), Türkiye’de
Toplum ve Siyaset, 3. bs., İstanbul: İletişim Yay.
______ (1996), Yeni
Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, Çev. Mümtaz’er Türköne-Fahri Unan-İrfan Erdoğan,
İstanbul: İletişim Yay.
______ (1996), Yeni
Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, Çev. M. Türköne-vd., İstanbul: İletişim Yay.
______ (ty.), “Tanzimat ve Aydınlar”, TCTA., c. 1, İstanbul: İletişim Yay. MERİÇ, Cemil (1993), Sosyoloji Notları ve Konferansları,
(Haz. Ümit Meriç Yazan), İstanbul: İletişim Yay.
MIQUEL, André (ty.), İslâm
ve Medeniyeti, c. 2, Çev. Ahmet Fidan-Hasan Menteş, Ankara: Birleşik Dağıtım
Kit.
MUSTAFA Naimâ (1283), Târîh-i Nâimâ (Ravzatü’l-Hüseyn fî
Hulâsati‘l–Ahbari‘l–Hafikeyn), 3.bs., c.1-6, İstanbul: Matbaa–i Amire
OKANDAN, Recai G.
(1940), “Amme Hukukumuzda Tanzimat Devri”, Tanzimat
I, İstanbul: Maarif Matbaası
OKUMUŞ, Ejder (1999a), Türkiye'nin Laikleşme Serüveninde
Tanzimat, İstanbul: İnsan Yay.
__________ (1999b), “İbn Haldun ve Osmanlı’da Çöküş Tartışmaları”,
Divan, Sayı: 6, 1999/1, ss. 183-209
__________ (1995), Kur’an’da Toplumsal Çöküş, İstanbul:
İnsan Yay.
__________ (2002a), “Osmanlı Şibih Laik Tanzimat Devleti’nin
Oluşumunda Hukuk Alanında Kendini Gösteren Laikleşmenin Belirtileri”, Kamu
Hukuku Arşivi, Yıl: 5, 2002/2, ss. 103-121
___________ (2002b), “Osmanlı Klasik Döneminde Devlet, Din
ve Ulema”, Yeni Türkiye, Temmuz-Ağustos, Yıl: 8, Sayı: 46/IV, ss. 541-550
__________ (2003), Meşrûiyet Ekseninde Din ve Devlet, İstanbul: Pınar Yay.
ONGUNSU, A. H. (1940), “Tanzimat ve Amillerine Umûmî Bir
Bakış”, Tanzimat I, İstanbul: Maarif Matbaası
ORTAYLI, İlber (1985), Tanzimat’dan
Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği,
İstanbul: Hil Yay.
_______ (1974), Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler
(1840-1878), , Ankara: Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Yay.
_______ (1994), “Tanzimat Döneminde Tanassur ve Din Değiştirme
Olayları”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü
Uluslararası Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ankara: TTKY.
______ (1986), “Tanzimat”, TCTA., c. 6, İstanbul: İletişim Yay.
POPPER, Karl (1989), Açık Toplum ve Düşmanları, c. 1,
Çev. Mete Tunçay, İstanbul: Remzi Kit.
SADIK Rıfat Paşa (1985), “Temel ve İç Politika”, Haz.
Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih
Musahabeleri, (Sadeleştiren: Enver Koray), Ankara: KBY., ss. 103-109
SAKAOĞLU, Necdet (ty.), “19. yy’da Şeyhülislam’lık”, TCTA., c. 1, İstanbul : İletişim Yay.
SARIBAY, Ali Yaşar (1994), Postmodernite, Sivil Toplum ve İslâm, İstanbul: İletişim Yay.
SEZER, Baykan (1981), Toplum
Farklılaşmaları ve Din Olayı,
İstanbul: İÜEFY.
SİYAVUŞGİL, Sabri Esat (1940), “Tanzimat’ın Fransız Efkâr–ı
Umûmiyesinde Uyandırdığı Akisler”, Tanzimat
I, İstanbul: Maarif Matbaası, ss. 747-756
ŞİRVANİ, Harun Han (1965), İslam’da Siyasî Düşünce ve
İdâre, Çev. Kemal Kuşçu, İstanbul: İrfan Yay.
TABATABAİ, Cevad (1374), İbn
Haldûn ve Ulûm-i İctimâî, Tahran: Tarh-ı Nov
TANÖR, Bülent (1988), Osmanlı-Türk
Anayasal Gelişmeleri, 2. bs.,
İstanbul: YKY.
TANPINAR, Ahmet Hamdi (1956), XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 2. bs., İstanbul: İÜEFY.
et-TARTUSİ, Necmüddin İbrahim b. Ali (1992), Tuhfetu’t-Turk
Fîmâ Yecibu en Yu’mel fi’l-Mülk, Tah. Rıdvan es-Seyyid, Beyrut:
Daru’t-Talîa
THOMPSON, Elizabeth (1996), “Tanzimat”, Encyclopedia of
the Modern Middle East, Ed. R. S. Simon ve Diğerleri, c. 4, , New York:
Macmillan Reference
TİMUR, Taner(1979), Osmanlı
Toplumsal Düzeni, 2. bs., Ankara:
Turhan Kitabevi
TOCQUEVILLE, Alexis de (1995), Eski Rejim ve Devrim, Çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Kesit Yay.
TOGAN, Zeki Velidi (1985), Tarihte Usul, 4.bs., , İstanbul: Enderun Kitabevi
TUFAN, Muzaffer (1994), “Sosyolojinin Fransa’da Doğuşu
Döneminde Osmanlı Toplumundaki Çağdaşlaşma Hareketi -Tanzimat’ın Dış
Etkenleri”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü
Uluslararası Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ankara, TTKY., ss.
145-163
TURHAN, Mümtaz (1994), Kültür Değişmeleri, 2. bs.,
İstanbul: İFAV Yay.
TÜRKÖNE, Mümtaz’er (1994), Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, 2. bs., İstanbul: İletişim
Yay.
UBUCINI, H. A. (1998), Osmanlı’da
Modernleşme Sancısı, Çev. Cemal Aydın, İstanbul: Timaş Yay.
UĞUR, Ahmet (1992), Osmanlı
Siyâset-Nâmeleri, Kayseri: Erciyes Ü. Yay.
ÜÇYİĞİT, Ekrem (1994), “Akdeniz Medeniyetleri Tarihinde
Tanzimat”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü
Uluslararası Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ankara: TTKY.
ÜLKEN, Hilmi Ziya (1992), Türkiye’de Çağdaş Düşünce
Tarihi, III. bs., İstanbul:
Ülken Yay.
_______ (1940) ,
“Tanzimat’tan Sonra Fikir Hareketleri”, Tanzimat I, İstanbul: Maarif Matbaası
_______ (1938),
“Tanzimata Karşı”, İnsan, c.1/1,
1938, İstanbul, ss. 7-14
VAFİ, Ali Abdülvâhid (ty.), Neş’etu’l-Lüğa ani’l-İnsân ve’t-Tıfl, Mısır: Daru’n-Nahdati Mısr li’t-Tab’ ve’n-Neşr
VARDAR, Berke (1982), Dilbilimin
Temel Kavram ve İlkeleri, Ankara:
Türk Dil Kurumu Yay.
VELDET, Hıfzı (1940), “Kanunlaştırma Hareketleri ve
Tanzimat”, Tanzimat I, , İstanbul:
Maarif Matbaası, ss. 139-209
VOLL, J. Obert (1991), İslam, Süreklili