CUMHURİYET’İN 80.YILINI KUTLARKEN
Türkiye Cumhuriyeti’20.yy. başlarında batılı devletlerin yeni hakimiyet ve sömürge alanları paylaşımı çekişmeleri sonucu patlak veren Birinci Dünya Savaşı sonrası, ve aynı amaçla girişilen Anadolu’nun işgaline dur diyen, başka ulusları imrendirici ve başka ulusların kolay kolay elde edemeyecekleri bir zafer sayesinde kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı çoğu milletin hayalinden bile geçemeyecek bir vizyona sahip önderlerce kumanda edilmiş, yüzyıllardan beri süregelen batı ilerlemesi ilk kez burada durdurulmuştur. Kurtuluş Savaşı, sömürgeci devletlerce çizilen karmaşık emellerin ters yüz edildiği onurlu bir zaferdir. Bunun bir sonucu olarak Cumhuriyet, hakimiyet alanlarına bölünmek istenen, zorlama devletçiklerle donatılmaya çalışılan Anadolu Coğrafyasında, yepyeni bir dünya görüşü ve ilkelerine dayalı, çağı doğru okuyan bir siyasal sistem olarak kuruldu.
Yeni kurulan bu Devlet, Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmasına neden olan siyasi-ekonomik ve hukuki eksikleri modernleşerek aşmayı, böylece yeniden çevresinin saygın ve etkili bir ülkesi olmayı hedefledi. Bu nihai hedef aslında Tanzimat’ın gerilerinden başlayıp devam ede gelen sürecin radikal bir ivme kazanması anlamına gelmekteydi.
Türkler açısından devlet kurmak yeni değildi. Türk Milleti devlet olma aşamasını bin yıldan daha gerilere giden bir zamanda çoktan aşmıştı. Fakat seçimlere, açıkça adını koyarak demokrasiye dayalı bir Cumhuriyet, yeni bir tarih sayfası anlamı taşımaktadır. Demokrasi konusunda kuruluştan beri yaşanan aksamaların yanında gelinen aşamayı da doğru değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyet’imizin 80.yılını kutlamaktan büyük bir gurur duyduğumuz şu günlerde başarıların yanında öz eleştiri yapmanın da bilim insanlarının ve aydınların görevi olduğunu ifade etmek gerekir. Esasen demokratik bir hukuk devletinde siyasal sistemin artıları yanında eksilerinin de nedenleri ve sonuçlarıyla ve iyi niyetle irdelemek gerekir. Sadece başarılarla övünerek eleştiriyi negatif bir yaklaşım olarak görmek gibi; eksikleri öne çıkararak karamsar bir tablo çizmek de olması gerekenden uzaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin, günümüzde de hiçbir tarihsel, insani veya kültürel nedenleri olmadığı halde bölgeyi bir nüfuz paylaşımı alanı haline getiren güçlü devletlere karşı girişilen, onurlu bir mücadele sonunda kurulduğunu bilmek büyük tarihi hatalara düşmemenin ilk koşullarındandır.
Siyasal Sistemimiz Ortadoğu ile karşılaştırıldığında komşularını kıskandıracak derecede özgürlüklerin yaşanabildiği, demokrasinin geçerli olduğu, gelişmiş bir ekonomi olarak dikkat çekmektedir. Aynı karşılaştırmayı modernleşmede model alınan ülkeler ile yaptığımızda ne yazık ki aynı iyimserlikten söz etmemizin güçlüklerini inkar etmemeliyiz.
Günümüzde bir devletin sadece bağımsızlığa sahip olması yeterli sayılmamakta, yurttaşlar açısından beklentileri ne derece karşıladığı da önem arz etmektedir. Bu bağlamda aradan geçen uzun döneme rağmen ekonomik ve sosyal gelişme düzeyini çağdaş medeniyetler düzeyine ulaştıramayışımızın muhasebesini yapmak istense de istenmese de zorunlu bir gündem oluşturmaktadır.
Demokrasinin eksikliklerle malul olduğu toplumların aynı zamanda hukukun üstünlüğüne de ulaşamadıkları, hukukun egemen olamadığı yönetimlerde toplumsal refah düzeyini yükseltmenin reel olarak imkansız olduğunu söylemek, bunca dünya deneyimi ışığında sıradan bir bilimsel fikir açıklamasıdır. Bir başka deyişle hukukun egemen olmadığı bir toplumda hakkaniyetten, gerçek anlamda özgürlükten bahsetmek her zaman şüpheyle karşılanmaktadır. Hukuk egemenliği ve sosyal refahın yükselişinin günümüzdeki başlangıç noktasını demokrasi oluşturur. Hukukun egemenliği sadece devletin hukuk kurallarına uyması değildir. Hukukun üstünlüğü, aynı zamanda yurttaşların da üzerlerine düşen görevi gönüllü olarak yapmaları, eğer yapmamışlarsa, bunun hukuk düzeni açısından sonuçlarına katlanmayı göze almış olmaları manasına gelmektedir. Bu konuda ne yazık ki objektif bir hukuk etiği oluşturduğumuz söylenemez. Sadece kendi hakkı çiğnendiğinde, sadece kendi ideolojisine yakın kimselerin haklarına saygı konusunda tepki göstermek, hem yöneticilerin hem de yurttaşların benimsemiş oldukları bir pragmatist davranış modeli olarak karşımızda durmaktadır. Aynı kişinin konuya sadece kendi konumu penceresinden bakması, konumu değiştiğinde bütün sorulara vereceği cevabın kökten değişmesi ne yazık ki Ortadoğu insanının sorun çözebilme kapasitesini olağanüstü düşürmektedir. Aynı sorunu bölgenin en demokratik ülkesi olarak yeterince aşamamış olmamız bazı konuları yeniden düşünmemiz gerektiğinin bir göstergesi olmalıdır.
Siyasal iktidarların –hemen hemen istisnasız- hukukun çiğnenmesine “cevaz” vererek bundan kendi hesabına faydalar elde etmeyi hedeflemesi yeterince sorgulanabilmiş değildir.
Anayasal düzeyde çok geniş özgürlüklere sahip olduğumuz halde neden çağdaş medeniyet sürecini yakalama sürecinde ağır-aksak ilerlediğimiz sorusu hala tazeliğini korumaktadır. Değişen anayasalara rağmen idari sistemin hantallığının giderilememiş olması, kamu yönetiminde “kapıkulu” ve “ganimet” anlayışı kolaycılığının ötesine bir arpa boyundan biraz daha öteye geçmiş olmak tamamen “nötr” ve siyasal sistem eleştirilerinin dışında bir tartışmanın ana ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Bu bağlamda idari sistemin verimli bir yapıya kavuşturulamamış olması, şeffaf bir devlet yönetiminin Türkiye gerçeğine uygun şekilde hala oluşturulamaması, çözüm arayışlarındaki magazinci yaklaşımlar, 80. yılı idrak ederken tarihe düşülmesi gereken notlardan sadece bir kaçıdır.
Uluslararası arenada Türk Siyasal Sisteminin kendinden beklenenleri tümüyle karşılayabildiğini söylemek fazlaca iyimserlik olacaktır. Ortadoğu Coğrafyasında oluşan yeni tabloda Türk devletleriyle yeterli kültürel köprülerin kurulamamasında sadece devlet politikası oluşturucuları değil aynı zamanda aydınların da payının olduğunu not etmek tarihsel bir sorumluluktur. Bu bağlamda tarihsel vizyonumuzu gerçekçi olarak yeniden düşünmeliyiz. Dünyada yeniden yükselen sömürgeci eğilimlerinin getirdiği tehlikeler de dikkate alınarak konu değerlendirilmelidir. Bunu yaparken övünmek yada dövünmenin dışında özgüvene sahip hakkaniyetli bir yaklaşıma gereksinim vardır.
Cumhuriyetimizin 80.yılını kutlarken bardağın dolu tarafı kadar boş tarafını görmenin de bir yükümlülük olduğunu ifade etmeliyiz. Ekonomik olarak dışa bağımlı, ulusal kültürün, bilimin ve eğitimin gelişmesine matuf yeterince kaynak ayırmayan bir kamu yönetimi anlayışının terk edileceği, yukarıda ifade edilmeye çalışılan eksiklerden uzak 100.yılda buluşmak şiddetle arzu ettiğimiz bir buluşma noktası olacaktır.
80. yıl kutlamasını yaparken bize onurlu, ulusal bağımsızlığımız ve özgürlüklere sahip günlere ulaşmamıza vesile olan Ulu Önder M. Kemal Atatürk’ün şahsında Cumhuriyet’in Kurucularına ve sömürgecilik hayallerini boğarak bize bu günleri miras olarak bırakan Türk Milletinin saygıdeğer şehitleri önünde minnetlerimizi ifade etmeyi, sadece bir Türk aydını olarak değil aynı zamanda, insani bir vefa borcu addetmekteyim.
Doç.
Dr. İlyas DOĞAN
(Editör)