TANZİMAT’IN DİLİ
Ejder OKUMUŞ*
Summary: “The Language Of Tanzimat” This article anylizes the reformist
erdeavers on the Turkish language durins the Tanzimat Era.
Türkiye’de
dil reformunun, Türkçe’nin yeniden yapılanmasının temellerinin 1839’la gelen süreçle başladığı söylenebilir.
[1]
Batıcı Tanzimat aklı ve Tanzimat zihniyetine, bürokrasinin
modernleşmesi ve merkeziyetçi bir yönetimin oluşturulmasına paralel olarak
bir batıcı Tanzimat dilinden söz etmek mümkündür. Tanzimat’la birlikte Osmanlılarda
kendini gösteren sosyal ve siyasî değişim, sosyal bir fenomen olarak dilde
ifadesini bulmuş, toplumsal nesnelleşmenin temel biçimi olan dilde
[2]
tezahür etmiş veya dile yansımıştır. Dolayısıyla dildeki
değişimlerden Tanzimat’ın getirdiği değişim anlaşılabilir. Bu değişimin
anlaşılmasına katkıda bulunmak, Tanzimat devletinin siyasî aklı ve zihniyetinin
ne gibi özellikler taşıdığını ortaya koyabilmek ve sonuçta bu akıl ve zihniyetin
yukarıdan aşağıya topluma nasıl etki ettiğini Osmanlı toplumunda sosyal,
siyasî, kültürel, teknolojik, meslekî, kurumsal, ekonomik vb. bir çok alanda
batılılaşma doğrultusunda meydana gelen dil değişikliklerini gösterebilmek
bakımından bu bahiste bazı örnekler getirilebilir. Burada amaç, Tanzimat
dilinin bütün özelliklerini ortaya koymak değil, dille değişim,
[3]
dille tarih,
[4]
dille toplum,
[5]
dille gerçeklik,
[6]
dille siyasî olaylar arasında bağıntılar olduğunu
[7]
düşünerek Osmanlı toplumunun dilinin değişmesi ve tabiatıyla
din dilinin sekülerleşmesi bağlamında bazı örnekler getirmektir.
[8]
Bilindiği
gibi bir toplumun veya devletin bünyesinde meydana gelen siyasî, sosyal,
hukukî, kültürel, psikolojik vb. değişimleri anlamanın en güzel, en kestirme
yollarında biri o toplum veya devletin diline bakmaktır. Dili kendisine
konu edinen çeşitli bilim dallarının, meselâ dilbilim (linguistik), göstergebilim
(semiyoloji-semiyotik), dil felsefesi ve dil sosyolojisi gibi bilim dallarının
verilerine göre dil-insan, dil-düşünce, dil-din, dil-grup, dil-toplum, dil-devlet,
dil-hayat tarzı, dil-zihniyet ilişkileri çok girifttir ve bunlar, birbirleriyle etkileşim
içinde bulunurlar.
[9]
Din sosyolojisiyle, mukaddes dil ve özel terminoloji
meselesi gibi ortak problemlere ve daha pek çok paralelliklere sahip olan
dil sosyolojisinin kurucularından Wilhelm Von Humboldt’a göre, grup konuşarak
dili meydana getirdiği gibi dil de grubun oluşmasına katkıda bulunur.1
[10]
Yani dil bir yönüyle toplumun yansıması iken, öteki yönüyle
de toplumu oluşturur. Siyasî toplumsallaşmada, kurulu bir düzenin sürdürülmesinde,
yeni kurulan bir siyasî-sosyal düzenin meşrûlaştırılmasında,
[11]
toplumun biçimlenmesinde, sosyal grup ve kurumların,
siyasî kurum ve kuruluşların kimlik kazanmalarında, kendilerini ifade etmelerinde
dil çok önemli bir yere sahiptir.
Toplumsal
aktörlerin ortaklaşa paylaştığı bir sistem ve dolayısıyla sosyalleşmiş bir
yapı olarak dil,
[12]
toplumla birlikte ortaya çıktığı gibi toplum da dille
birlikte ortaya çıkar. Dil ve toplumdan her biri diğerini içerir.
[13]
Kısaca kültürün
çok önemli aktarım unsuru olan dil olgusu,
[14]
toplumu anlamak için çok önemli bir öğe olarak karşımıza
çıkmaktadır. Şu halde Tanzimat Dönemi Osmanlı toplum zihniyeti ve yapısının
nasıl bir değişime uğradığını, Tanzimat’ın devlet düzeyinde gerçekleştirdiği
değişimleri ve Tanzimat devlet aklını anlayabilmek için o dönemin diline,
bu dilin önceki dönemlerin dilinden farklı yönlerine bakmak gerekmektedir.
Düşünce ve
zihniyetin, bilgi anlayışının, devlet ve toplum pratiğinin değişimiyle birlikte
Osmanlı Devleti’nde kültür ve dilde de bir değişimin vuku bulduğu görülmektedir.
Bu önermede sözü edilen dil değişiminin, açıkça kendini göstermeye başladığı
Tanzimat dönemi, dilde meydana gelen söz konusu başkalaşım ve dönüşümden
dolayı, Divan Edebiyatı ve aruz vezni yerine, döneme adını veren Tanzimat
kelimesinden mülhem yeni bir edebiyatın, Batı edebiyatını örnek alan Tanzimat
Edebiyatı’nın doğmasına da neden olmuştur.
[15]
Özellikle siyasî akıl ve zihniyette ve bununla ilişkili
olarak devlet yönetiminde meydana gelen değişimle birlikte dilde zorunlu
olarak oluşmaya başlayan başkalaşım, belli bir zaman sonra istiklal kazanmış
ve dönerek kendini üreten devlet ve topluma baskı yapmaya, onu etkilemeye
ve dönüştürmeye, Tanzimat Devleti ve toplumunun bilgi sistemini değiştirmeye
başlamıştır. Bu, dilin bir özelliğidir.
[16]
Siyasal ve toplumsal değişmeler, daima bir form ve anlamlama
(signification) sistemi olan dilde
[17]
de semantik değişmeleri, anlam değişmelerini zorunlu
kılar.
[18]
Bu zorunlulukla ortaya çıkan yeni dil, içinden çıktığı
şartların toplumunu etkilemeye, hatta oluşturmaya başlar.
[19]
Bilindiği üzere kurumlar, bir kez inşa edildikten sonra
kendi dinamiklerini geliştirerek adeta bağımsızlaşır ve sonuçta kendi bilinç
düzeyleri üzerinde etkili olmaya başlarlar.
[20]
Dil de böyledir.
Tanzimat Dönemi’nde
gerek devlet ve siyaset dilinde, gerekse çeşitli toplum kesimlerinin dilinde,
geleneksel Osmanlı Türkçe’sinden farklı olarak bir dünyevileşme sürecinin
izleri göze çarpmaktadır. Bu olgu, dil sekülerleşmesi olarak ifade edilebilir
ve belki de Türkiye’de laikleşmenin temelinin ve ileri tarihlerde yaşanacak
olan yapısal dönüşümün zemininin dildeki sekülerleşmede aranabileceği söylenebilir.
Tanzimat dilinin,
Tanzimat öncesinden farkı ve günümüze kadar nasıl bir seyir takip ettiğini
görmek bakımından, kendisi de dilde sadeleşmenin öncülerinden olan Cevdet
Paşa’nın (ö. 1895) şu cümleleri önemli ipuçları ve ayrıntılı veriler getirmektedir:
“Eslâfımız,
‘çünki vezir oldun neylersin malı, neylersin canı’ derler imiş. Sonra can
daha tatlı, daha kıymetli mi oldu bilmem, fakat o mertebe fedakarlık devirleri
geçti. Reşid Paşa, ‘neylersin malı derim ammâ, neylersin canı diyemem’ der
idi.
Sonraları
mala muhabbet daha ziyade arttı. “Mal canın yongasıdır” sözü mesel-i sâir
oldu. Ahlak bozuldu. Sermaye-i sıdk u istikamet azaldı. Sahîhan sadık ademlere
nedret geldi.”
[21]
Bu metin semiyolojik
çözümlemeyle okunmak
[22]
istendiğinde denilebilir ki Tanzimat gerçekliğinin bir
taslağı ve bir tasarımını sunan bu cümleler,
[23]
dil-siyaset, dil-ahlak ilişkisi çerçevesinde Tanzimat’la
birlikte gelen dil değişimini, zihniyet, siyaset ve ahlak olguları bağlamında,
bir darb-ı meselin hayat serüveniyle tasvir ederek açık bir biçimde ortaya
koymaktadır. Esasen burada dil sosyolojisi yapan Cevdet Paşa, Tanzimat’ın
mimarlarından Reşid Paşa örneğinden hareketle yönetici seçkinlerin, Tanzimat
öncesi yöneticilerinden farkını ve bu farkın daha sonraları başka farklara
nasıl yol açtığını, toplumda ahlakî değişimin ne yönde seyrettiğini, sözlerin
toplumsal ve tarihî bağlamını vererek izah etmektedir.
Tanzimat diliyle
ilgili öncelikle belirtelim ki diğer alanlarda olduğu gibi dilde de değişim
veya yenilik siyasî sahnede devlet dilinde başlamış, pek çok kelime ve kavram
değişime uğrarken bir çok modern kavram da Türkçe’ye girmiş ve söz konusu
değişim zaman içinde yukarıdan aşağıya doğru yayılarak toplumun dilini değiştirmiştir.
Siyasî sahada ortaya çıkan dil değişmeleri nedeniyle başlangıçta pek çok
kavramın içi, Tanzimat Devleti’nin devlet anlayışına paralel, modern bir
davranış tarzı olarak siyasî mülahazalarla doldurulmuştur.
[24]
Bu durum, bir yönüyle dinin siyasî düzlemde güç kazanması
gibi görünürken diğer yönüyle dilin siyasallaşmasını ve giderek toplumun
politikleşmesini, dile yüklenen Batı’ya özgü siyasal anlamlar nedeniyle
dilin anlam yapısının sekülarizasyonunu getirmiştir.Dilde bilinçli değişim
hareketi her ne kadar Tanzimat’la başlasa da
[25]
Tanzimat’tan önce gerileme ve çöküşe dur demek için yapılmaya
çalışılan reform çabalarında da -diğer alanlar gibi öne çıkmamakla birlikte-
doğrudan doğruya dile yönelik çalışmalar da yapılmıştır.
Mesela III.
Selim döneminde yapılan çevirilerle dilde meydana gelen değişim kıvılcımları
dikkat çekmektedir.
[26]
III. Selim zamanında Mütercim Asım’ın Farsça’dan yaptığı
Burhan-ı Kâti’ adlı lügat çevirisi, Türkçe açısından mühim bir gelişmedir.
Aynı mütercim II. Mahmud’a Kâmûsu’l-Muhît tercümesini takdim etmiştir. Tanpınar’a
göre “Bu tercümelerle hakikî Türkçe’ye doğru en umulmadık bir zamanda büyük
bir adım atılmıştır.”
[27]
Bu tercümelerle
başlayan Türkçeleştirme faaliyetlerinin, II. Mahmud döneminde Tercüme Odası
olarak kurumsal bazda meyve verdiğini görmekteyiz. II. Mahmud döneminde kurulan ve bünyesinde
Frenk etkisi hakim olduğu anlaşılan Tercüme Odası, Batı diline ait kavramların
Türkçe’ye girişinde büyük bir etkiye sahip olmuştur.
[28]
Tercüme Odası’nın kuruluşunu izleyen birkaç yılda Bâbıâlî’deki
kâtipler için Farsça ve Arapça hocası olma şartı gerektiren eski uygulamanın
yürürlükten kaldırılması
[29]
ise aslında Osmanlı Devleti’nin yönünü Doğu’dan
Batı’ya çevirdiğinin işaretlerini vermekteydi.
Bu son noktanın,
Türkçe’nin Farsça ve Arapça kelimelerin etkisinden kurtarılması ve söz konusu
kelimelerden arındırılması düşüncesinin oluşmasına yardımcı olacağı aşikardır.
Dille ilgili çabalar, gerek Tercüme Odasının faaliyetleri, gerek bu arındırma
düşünceleri ve gerekse aşağıda sözünü edeceğimiz reform çabaları, zamanla
Tanzimat’ın genç kuşağından itibaren dilin yapısı, formu ve alfabesiyle
ilgili tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
[30]
Çöküşten kurtulma
arayışları içinde dilde meydana gelen değişimlerin önemli bir kaynağı, bizzat
devletin dille ilgili çalışmaları ise, diğer önemli bir kaynağı da diplomasi
yoluyla siyasî elitle birlikte kendini gösteren dil değişimidir. Batı’ya
görevli olarak giden diplomatlar, orada kendileri için yeni olan bir takım
siyasî-kültürel kavramlarla karşılaşmış ve Türkiye’ye gelirken onları da
beraberinde getirmiş olabilirler. Özellikle gidip gördüklerini kaleme alanların
etkisinin büyük olmuş olabileceği söylenebilir.
Aynı şekilde
Batılı devletlerin Türkiye’deki diplomatları da Osmanlı Devleti’nin yöneticileriyle,
özellikle Dışişleri görevlileriyle girdikleri resmî ve gayri resmî ilişkilerinde
kendi kültürlerine özgü kavramların, Osmanlı yöneticilerine geçmesine neden
olmuş olabilirler. Aynı bağlamda Avrupa ile yapılan resmî yazışmaların etkisinin
olacağı da açıktır.
Tanzimat öncesi
dil değişiminin önemli kaynaklarından biri de özellikle II. Mahmud döneminde
açılan okullarda, öncelikle de Harbiye ve Tıbbiye’de alınan yabancı dil
eğitimleri, tercüme ders kitapları, Avrupalı hocalar olarak ifade edilebilir.
Kuşkusuz aynı hususlar Tanzimat Dönemi için de geçerlidir.
Tanzimat öncesi
ve sonrası dilin değişim kaynaklarından bir diğeri ve belki de en önemlilerinden
biri kuşkusuz matbaa ve basındır. Matbaanın Türkiye’de kurulmasıyla birlikte
temel İslamî kaynakların dışında pek çok Türkçe eser basılmış ve bu eserler
özellikle tercüme edilenler, Türkçe’yi etkilemiştir. Aynı şekilde ve en
önemlisi de II. Mahmud döneminde basılmaya başlanan ilk resmî devlet gazetesinin
etkileridir.
1856’dan sonra
büyük meyveler verecek olan II. Mahmud ve Tanzimat Dönemleri gazeteciliği,
Türkçe’nin sadeleşmesi, pek çok Batılı kavramın Türkçe’ye geçmesi gibi hususlarda
etkisini göstermiştir.
Tanzimat öncesi
yenilik çabalarında olduğu gibi Tanzimat Dönemi yenilik faaliyetlerinde
de dil değişiminde mühim bir kaynak, kanaatimizce Fransız Devrimi’dir. Fransız
Devrimi, III. Selim’in Hilafet-saltanatından itibaren Türkçe’yi ve Osmanlı
devlet zihniyetini etkilemiştir.
Daha önce
de vurguladığımız gibi III. Selim döneminde de Devlet resmen Fransız İhtilali’ni
yermiş, angient regime’in yerine kurulan Fransız devlet düzenini Modern/Yeni
Düzen anlamında Nizam-ı Cedid olarak adlandırmış ve bu düzeni, özellikle
din-devlet ayrımını getirdiği için tehlikeli ilan etmiş olduğu halde kendi
kurmak veya reorganize etmek istediği düzeni de aynı isimle Nizam-ı Cedîd
olarak adlandırmıştır. Bu çelişkili bir durum olmakla birlikte, devletin
bilinç altında Fransız İhtilali’ne olumlu bir yer verdiğini ve Fransız Devrimi’yle
gelen yeni-modern düzene öykündüğünü göstermektedir. Bu bilinç altı benimseme,
Tanzimat’la birlikte bilince çıkmaya başlamıştır.
III. Selim’le
birlikte Fransa örnek alınarak isimlendirilen reform çabaları, tepki toplayarak
geniş bir muhalefeti karşısında bulmuş ve hemen başlangıcında uygulamadan
kaldırılarak malum sonuçlarla yüz yüze gelmiştir; ancak Türkiye’de din-devlet
ilişkisi ve ayrılığı kavramlarının da gündeme gelip tartışılmasına zemin
hazırlamıştır. Osmanlı Devleti’nin, yeni Fransız düzenini reddederken reddediş
gerekçesinde özellikle din-devlet ayrılığını zikretmesi ve bunun kendi dinleriyle
uyuşmadığını vurgulaması, Osmanlı devlet geleneğini anlamak bakımından önemlidir.
Fakat aynı zamanda din-devlet ayrılığı meselesi artık yazı ve söz diline
girmiş, resmî kayıtlarda yerini almıştır. Bu, Tanzimat’ta Batı’nın daha
çok taklit edilmesine katkıda bulunmuş olabilir.
Nizam-ı Cedîd
kavramının olumsuz tepki alması nedeniyle bilindiği üzere, özellikle Sekban-ı
Cedid’in başına gelenlerden sonra II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde başka
kavramlar seçilmeye özen gösterilmiştir. Manipülasyon amaçlı ve muhtemel
bir meşrûlaştırım krizini önleyici mahiyette olan bu kavramların, “Güzel”,
“Hayırlı”, “İyi”, “Muhamediyye” gibi nitelemelerle vasfedilmesi ilginçtir:
Vak’a-i Hayriyye, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, Usûl-i Nizâm-i Müstahsene,
Tanzimat, Tanzimat-ı Hayriyye, Usûl-i Tanzimat-ı Hayriyye, Mâdde-i Hayriyye,
Nizâmât-ı Hasene, Deavât-i Hasene vb. Gerçi
resmî yazışmalarda usul-i cedîde-i hasene, nizamat-ı cedîde
[31]
gibi ifadeler kullanılmıştır; fakat reformları halka
yansıtırken muhafazakar dil kullanmaya dikkat edilmiştir.
Özellikle
II. Mahmud döneminden itibaren devlet kurumlarında yeni isimler belirmiştir.
Yeni kurulan bakanlık, komisyon, meclis gibi kurum ve kuruluşlara verilen
isimler ve bu kurum ve kuruluşların bünyesinde kullanılan bazı kavramlar
Osmanlı Devlet yönetimine yeni girmişlerdi: Fen, maarif, nâfia, mektep,
Dâhiliye Nezareti, Hariciye Nezareti, Maliye Nezareti, Ticaret Nezareti,
Meclis-i Hâss-ı Vükelâ, Meclis-i Umûr-ı Nâfia, Karantina vb. Bu türden kavramlar,
bizatihî isim oldukları kurum ve kuruluşlarla birlikte ilk bakışta önemli
değişiklikler getirmiyor gibi görünse de aslında içerikleriyle birlikte
devletin dönüşümünde önemli işlevler gördükleri kesindir.
Kısaca temas
etmeye çalışılan Tanzimat öncesi dil değişimi dilin dönüşüme uğramaya başladığı
Tanzimat Dönemi’nin oluşumunda rol oynamak bakımından kuşkusuz önemlidir.
Fakat dildeki değişimin ciddî manada etkisini gösterdiği, dilde dünyevîleşmenin
baş gösterdiği dönem, Tanzimat Dönemi’dir. Tanzimat Dönemi’nde dil değişimini
anlamak için kurumsal bazda bir takım faaliyetlere bakmak faydalı olabilir.
Tanzimat’ın
resmî politikaları içinde dil politikası önemli bir yer tutar. Bu noktada
II. Mahmud döneminde kurulan Tercüme Odası, daha da işler hale getirilmiş
ve faaliyetleri genişletilmiştir. Ayrıca ve en önemlisi de 1851’de Fransız
Akademisi örnek alınarak resmen kurulan Encümen-i Dâniş’in
[32]
dil faaliyetleri çerçevesinde üstlendiği misyondur. Encümen-i
Dâniş’in faaliyetleri çerçevesinde, İlmiyye’den gelen Cevdet Paşa’nın başrolü
oynadığı dil çalışmalarını ve bu çerçevede mezkur şahsın Fuad Paşa ile birlikte
yazdığı bir gramer kitabı Kavânîn-i Osmânî ile kendisinin yazdığı
Tarih’i zikretmek mümkündür. Encümen-i Dâniş, Türkçe’nin sadeleştirilmesi
doğrultusunda aldığı kararlar ve ortaya koyduğu uygulamalarla, Türkçe’nin
Arapça ve Farsça’dan arındırılması çabalarına öncülük etmiştir. Önce dilde
sadeleştirme ve Arap harflerinin daha kolay yazılabilmesinin yollarını araştırmak
[33]
(Akif Paşa, M. Reşid Paşa, Cevdet Paşa gibi) şeklinde
kendini gösteren dil faaliyetleri, Arap harfleriyle soldan sağa yazı icadı
çalışmaları (Hoca Tahsin Efendi), Arapça ve Farsça’dan dili arındırma faaliyetleri
ile devam etmiş ve sonunda Arap harfleri ve yazısının cehaletin artmasına
yol açtığı şeklindeki düşüncelerin (Münif Efendi-1828-1894) ortaya çıkmasına
ve nihayet Avrupalılardan etkilenerek Latin harflerine geçilmesi doğrultusunda
görüşler serdetmeye yol açmıştır.
[34]
Latin harfleri, Tanzimat sonrası ve Cumhuriyet dönemi
dil değişimleri öncesi dönemde tartışılan bir konu olmuş,
[35]
önce 1876 Kanun-i Esasî’sinin 18. maddesinin Osmanlı
Devleti’nin resmî dilinin Türkçe olduğuna ve devlet hizmetine gireceklerde
Türkçe’yi bilmek gibi bir niteliğin gerekliliğine dair hüküm konmasının,
sonra da Latin harflerinin kabulünün zeminini hazırlamıştır.
Esasen Tanzimat
Dönemi (1839-1856) dil değişiminde sadeleştirme girişimleri özel bir önem
taşımaktadır.
[36]
Gerek resmî yazışmalarda, gerek Encümen-i Dâniş’in çalışmalarında,
gerek tercüme eserlerde ve gerekse gazete dili ve ders kitaplarında kendini
gösteren sadeleştirme çabaları, yukarıda sözünü ettiğimiz sürecin başlamasına
ve olayların gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır.
[37]
Bu noktada önemli bir husus, Şeyhülislam dahil İlmiyye’nin
de bu çalışmaların içinde bir şekilde yer almalarıdır. Bu çerçevede İlmiyye’den
gelen Cevdet Paşa’nın çabaları bilinmektedir. Dilde sadeleşmeyi savunmuş
olan Cevdet Paşa, Encümen-i Dâniş’in siparişiyle yazdığı Târîh’inde
de sade bir dil kullanmış ve dilde sadeleşme çabalarının öncülüğünü yapmıştır.
Târîh’inde belirttiği gibi Cevdet Paşa, “belîğâne ve münşiyâne” üslup
yerine herkesin anlayabileceği bir dil tarzını benimsemiş ve bu tarzını,
Kısas-ı Enbiya adlı kitabıyla da önemli ölçüde neticelendirmeye muvaffak
olmuştur.
[38]
Gerek Türkiye’de modern tarihçiliğin oluşumuna zemin
hazırlamış olan Cevdet Paşa’nın
[39]
sadeleştirme çabaları ve gerekse diğer sadeleştirme çalışmaları,
bilgi-havas ve bilgi-avam ilişkisi veya tartışmasını gündeme getirmekle
birlikte, bilginin vulgarizasyonunu veya avamîleştirilmesini ortaya çıkarmış
olmak bakımından önemlidirler. Bu olgu, bilginin seçkin üst zümreye hitap
etmekten çıkıp halka ulaştırılmasını, basitleştirilerek halkın seviyesine
indirilmesi, yani kitleselleşmesi veya kitleselleştirilmesi anlamındadır.
Bu çerçevede Tanzimat’la birlikte İslam dünyasında ve Türkiye’de ortaya
çıkan şey, bilginin düzleştirilerek avamın seviyesine indirilmesidir. Temelde
siyasî bir problem olarak görülen bilimin ve bilginin halka mal edilmesi
olgusunda
[40]
bir indirgeme söz konusudur. Bilginin halkın seviyesine
indirilmesi, aslında farklı derecelerdeki algılamaların asgariye indirilmesidir.
[41]
Modern bir
olgu olarak bilginin kitleselleştirilmesi veya avamileştirilmesi, büyük
ölçüde kitle iletişim araçları ve eğitim yoluyla sağlanır. Tanzimatçılar,
bilginin sadeleştirilmesi çabalarında her iki kanalı da kullanmışlardır.
Bilgiyi halkın düzeyine indirme çabalarıyla Tanzimat Devleti, Tanzimat politikasına
bağlı olarak bilgileri halka yaymak ve bu yolla halkı kendilerine tâbi kılmak,
[42]
batılılaşma çerçevesinde gerçekleştirmeyi hedeflediği
ve yeni ambalaj ve reformlar içinde sunmaya çalıştığı yenilikleri, halka
kabul ettirmek, Batılı tarzın yaygınlaştırılması sırasında ortaya çıkan
veya çıkması muhtemel direnç ve itirazları kırıp etkisizleştirmek, Ulema’nın
bilgi ve ilim gücüyle halk üzerindeki etkilerini zayıflatmak ve dolayısıyla
yönetimdeki ağırlıklarını azaltmak olarak özetlenebilecek bir dizi birbirine
bağlı planları gerçekleştirmek amacını taşımış olabilir. Cevdet Paşa’nın
ifadesiyle:
“Reşid Paşa
takımının efkarı neşr-i maârif ve ta’mim-i terbiye ile devleti usûl-i cedîde-i
Avrupa’ya tevfikan tanzim etmek hususu idi. Efkar-ı atîka ashabı ise buna
nazar-ı adâvet ile bakarlardı...”
[43]
Tanzimat Dönemi’nde
kurumsal düzlemde dil değişimleri çerçevesinde işaret edilmesi gereken bir
konu da fermanların lakab ve ünvanlarının değiştirilmesiyle ilgilidir. Islahat
Fermanı’nın ilanından önce “öteden beri Ferman-ı Âlîlere derc olunagelen
elkab ve ünvanların tebdiliyle icâb-ı vakt u hale enseb ünvanlar vaz’ u
ihdas olunması için Hariciye Nazırı Fuad Paşa ve Beylikçi Afîf (Bey) ile
fakîrden (Cevdet Paşa’dan) mürekkep bir komisyon teşkil kılınmış ve hatta
bir def’a akd olunmuş iken Kars’ın istilası haberi varit olarak bu iş ta’ahhür
etmiş idi. Fuad Paşa her hususta ihtiraât ve ihdasâtı sever bir zat olmağla
Fermanların elkabını dahi tebdile merak etmiş idi. Halbuki Islahat Fermanı’nın
ilanı Ehl-i İslam’a ziyade dokunacağından bu sıra Fermanların tebdil-i elkabiyle
dahi uğraşmak münasip değildi. Binaenaleyh bundan feragat olundu.”
[44]
Bu olay göstermektedir
ki Tanzimat yönetimi dilde modernizasyon konusunda bilinçli hareket etmiştir
ve modernizasyon noktasında işi, fermanların lakap ve isimlerini değiştirerek
dilin biçimsel yapısını değiştirmeye kadar götürmüştür.
Tanzimat Dönemi’nde
dille ilgili hususlardan biri de daha önceki dönemlerde, özellikle II. Mahmud
döneminde olduğu gibi yönetimde yeni oluşturulan kurum ve kuruluşlar çerçevesinde
kullanılan isim ve ifadelerdir. II. Mahmud dönemindekilere ilave olarak
meselâ; Ziraat nezareti, Meclis-i Maarif-i Umûmiyye, Mekâtib-i Umumiyye
Nezareti, Meclis-i Meadin, Dârulfünûn, Ebe mektebi gibi bakanlık, meclis,
mekteb vb. çeşitli kurum ve kuruluşlar açılmış ve bunlar, aldıkları isimlerle
birlikte dilin değişmesine katkıda bulunmuşlardır.
Bunların dışında
tercüme eserler, yabancı dil dersleri, sıkı diplomasi ilişkileri, Batılı
hocaların okullarda ders vermeleri, resmî uluslararası yazışmalar, kuşkusuz
Tanzimat dilinin oluşmasında etkili olan faktörlerdir.
Tanzimat dilinin
oluşmasında ve bunun nisbeten seçkinlerin dışına çıkarak halka ulaşmasında
etkili olan en önemli araç, elbette gazetelerdir. Reformların önemli taşıyıcılarından
olan gazeteler, Tanzimat sürecinde Batılı terim ve kelimelerin Türkçe’ye
girmesinde, Türk dilinin vulgarizasyon ve sekülarizasyonunda,
[45]
önemli rol oynamışlardır. Bu dönemlerde özellikle gazeteler
vasıtasıyla abluka, konstitüsyon, banka, kavânîn-i mevzûa, borsa, liberaller,
radikaller, poliçe, serbestiyet, nutuk, muzika, meclis, millet meclisi,
ihtilal, cumhur, cumhuriyet, cumhur reisi, parlamento meclisi, müttefik,
isyan, imtiyâzât gibi kelimeler yavaş yavaş bugünkü anlamlarında Türkçe’de
kullanılmaya başlamışlardır.
[46]
Orhan Koloğlu’nun
verdiği bilgilere göre 1828-1867 yılları arasında resmî (Vekayi-i Mısriyye/Takvim-i
Vekayi’), yarı-resmî (Cerîde-i Havadis/Rûznâme-i Cerîde-i Havadis) ve özel
(Tercüman-ı Ahval/Tasvir-i Efkar) gazeteler aracılığıyla Türkçe’ye giren
331 kavram ve sözcükten 210’u Batıdan aynen alınmış, 27’si ek ya da sözcüklerle
tamamlama yoluyla Türkçeleştirilmiş, 94’ü ise Türkçe sözcüklere Batılı bir
içerik katarak kullanılmıştır. Ayrıca bunların %35’i toplumsal yapı, dünya
görüşü, siyaset ve bilim; %26’sı yeni teknoloji ve malzemeler; %23’ü yeni
meslek, görev ve kurumlar; %11’i ekonomi, maliye, ticaret ve %5’i gündelik
hayat ile ilgilidir. Bu sıralama Tanzimat felsefesine de ters düşmez; öncelikle
çağdaş dünyanın (onu temsil eden Avrupa’nın) toplumsal ve siyasal özellikleri
benimsenmiştir. Bunlarla ilgili yeni meslek, görev ve kurumlar da hesaba
katılırsa %58’lik bir orana varılır ki bunda Tanzimat’ta ilk hamlede devlet
eliyle yapılan değişmenin yansımasını buluruz. Ekonomi, maliye ve ticaret
alanıyla ilişkisi yadsınamayacak olan yeni teknoloji ve malzemeler birlikte
hesaplanırsa, %37 gibi bir oranla Tanzimat’ın diğer temeli olan liberal
ekonominin etkisinin önemi orta yere çıkar. Gündelik hayatla ilgili yüzdenin
azlığı ise şaşırtıcı değildir.
[47]
Ancak bu alandaki dil değişimi kısa bir zaman içerisinde
yoğunluğunu arttırarak devam edecek ve yukarıdan aşağıya yavaş yavaş topluma
sirayet edecektir.
Bunların gazete
diliyle sokulduğu düşünüldüğünde diğer alanlarla birlikte ortaya çıkan değişimlerin
büyüklüğü ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde Batı’nın etkisiyle Türkçe’ye
giren pek çok kelimenin de hemen kabul gördüğü anlaşılmaktadır.
[48]
Nihayette
Tanzimat Dönemi’nde Türk dilinde, özellikle de nesrinde değişiklik daha
ziyade resmî dilde başlar. Bu dönemdeki gazeteler (Takvim-i Vekayi’ ve Ceride-i
Havadis) de resmî olduğu ve sayıldığı için bunlardaki değişim de resmî alana
dahil edilebilir. Gazetelerde kullanılan bazı kelimelere bakıldığında Batı
etkisinin ne kadar yoğun olduğu görülür: Ministroca (bir nazıra yakışacak
tarzda), palais (sahilhane), epe (Padişah’ın hediye ettiği merasim kılıçlarını
ifade etmek için Takvim-i Vekayi’ bu kelimeyi kullanmaktadır) gibi kelimeler
[49]
bu bağlamda zikredilebilir.
Tanzimat Dönemi’nde
Batı’dan ödünç alınan veya esinlenerek uydurulan bazı kelime ve kavramlar,
bağlamı olmadan rast gele ve çabucak Türkçe’ye sokulurken, bazıları da ortaya
çıkan yeni modernleşme şartlarıyla uyumlu olarak ve Batı’yla entegrasyon
nedeniyle dilimize sokulmuştur. Bu noktada en iyi örneklerden biri, buhran
kelimesi olabilir.
Geleneksel
Osmanlı zamanlarında krizi bilmeyen Osmanlı Devleti ve toplumu, ekonomik
darboğaz ve malî bunalım yaşamaya başladığında 1267/1851 yılında kriz kelimesiyle
tanışmıştır. Kriz kelimesinin Türkçe karşılığı olarak buhran kelimesi bulunmuş
ve ondan sonra bu kelime kriz karşılığı olarak kullanılmıştır.
[50]
Fabrika kelimesinin
Türkçe’ye yerleşme şekli de ilgi çekicidir: Eskiden işyeri, destgah anlamlarına
gelen kârhâne sözcüğü kullanılırken Tanzimat zamanlarında modern bilinç
ve anlayışa paralel olarak fabrika kelimesi, onun yerine geçmiştir. Fabrika,
Batı’nın sanayi alanındaki en çarpıcı simgesiydi. Yüksek bacası tüten yapıların
o dönem Türk düşünürüne ve yöneticilerine etkisi güçlü olmuştur.
[51]
Tanzimat ideolojisinin,
Avrupa sivilizasyonu idealine uygun olarak ithal ettikleri bir kavram
da terakki kavramıdır. Geleneksel
Osmanlı tarih ve zaman görüşünün değişmesine vesile olan bu kavram, modern
Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli bir sloganı olan “Muasır medeniyet seviyesine
ulaşmak” gibi bir noktaya gelinmesinde temel taşlardan biri olmuştur. Avrupa’nın
ilerleme fikrinin karşılığı olarak terakkî kavramıyla
[52]
birlikte ilericilik ve ilerlemeci-dünyevî tarih anlayışı,
dinî kaynaklı devrevî, sarmal vb. tarih görüşünün yerine geçmeye başlamıştır.
Tarih anlayışında bu şekilde gerçekleşen değişim, kısa zamanda somut etkisini
göstermiş ve Osmanlı Devleti, malî muamelelerde Hicrî tarih yerine Rumî
takvime geçerek
[53]
Batı zaman çizgisine ayak uydurmaya çalışmıştır. Tanzimat’la
birlikte terakki kavramının Türk ve Osmanlı siyasetine yeni bir anlayış
getirdiğini de belirtmek gerek. Bu anlayışa göre muasır medeniyet seviyesine
çıkmak için çabalayan devlet ve modernleşmeci yöneticiler, ilerici, Cevdet
Paşa’nın ifadesiyle usûl-i cedîde-i
Avrupa yanlısı
[54]
veya efkar-ı cedîde ashabı,
[55]
devlete muhalefet eden muhafazakar veya başka kanatlar
ise gerici, Engelhardt’ın ifadesiyle vasıta-i irtica,
[56]
Cevdet Paşa’nın ifadesiyle efkar-ı atîka ashabı
[57]
veya taassub-i bârid ashabıdırlar.
[58]
Ödünç alınan
ilim (çoğulu ulûm) ve fen (çoğulu fünûn) sözcüklerinin muhtevaları
ve anlam yapıları da Osmanlı-İslam toplumunun kültürel değişiminde büyük
rol oynamıştır.
[59]
Pozitivist bakış açısından etkilendikleri anlaşılan Tanzimatçı
Aydınları cezbeden modern bilim, ithal edilerek İslam kültüründeki ilim
kavramıyla özdeşleştirilmiştir. II. Mahmud zamanından itibaren yeni bilgi
ve teknikler için ilim yerine fen terimi kullanılmaya başlamış, fennî işler
için nâfia kavramı yerleşmiştir.
[60]
Bütün bu olanlar ise aydınlanmacı pozitivist, rasyonalist,
terakkici-evrimci bilim anlayışının İslam dünyasındaki ilim ve bilgi anlayışının
yerine geçmesi ve Ulema yerine Münevver’in (aydın) ortaya çıkması demektir.
Tanzimat Dönemi’nde
dilinin değişimi bağlamında ele alınması gereken kavramlardan biri de vatan
kavramıdır. İzledikleri Osmanlı(cı)lık politikasından, Batı milliyetçiliğinden
etkilendikleri anlaşılan Tanzimatçılar, vatan kavramının Türkçe’ye Batı’daki
anlamıyla girmesinde rol oynamışlardır. Bunu gerek kavramın Tanzimatçılar
tarafından kullanılmaya başlamasından, gerekse Cevdet Paşa’nın Gayrimüslimlerle
Müslümanların birlikte askerlik yapmaları olayıyla vatan kavramı arasındaki
ilişkiye dair değerlendirmesinden
[61]
çıkarıp anlamak mümkündür. Gerçi Cevdet Paşa, vatan kavramının
Müslümanlar arasında tutmayacağını, etkili olmayacağını belirtse de böyle
bir tartışmaya girmiş olması, milliyetçiliğin Türkiye’deki izlerini göstermesi
açısından önemlidir. Eskiden Müslümanlar arasında vatan, kişinin doğduğu
yeri, “askerin köylerindeki meydanlar”ı
[62]
ifade ederken Tanzimat’la birlikte gerek sözlüklerde,
gerekse basında, Batı’daki gibi siyasî anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
[63]
Vatan kelimesi
değişiyor ve batılılaşıyorsa, millet sözcüğü de değişiyor, batılılaşıyor
demektir. Millet kavramı Klasik Osmanlı’da dinî manada çeşitli din mensubu
cemaatleri ifade etmek üzere kullanılırken III. Selim döneminden itibaren
yavaş yavaş Batılı anlamda kullanılmaya başlamış ve Tanzimat Fermanı ile
birlikte açıkça Batılı bir millet kavramı oluşmuştur. Hem vatan, hem de
millet kavramları Gülhane Hattı’nda karmaşık bir anlamla kullanılmışlarsa
da aslında bu vatancılık ve milliyetçiliğin kavramları olarak kullanılmaya
başlamaları demektir.
[64]
Hürriyet de önemli
anlam değişikliklerine uğrayan kavramlardandır. Hürriyet kavramı geleneksel
İslam anlayışında esirliğin/köleliğin karşıtı ve hür ise esir/köle kelimelerinin
karşıtı
[65]
iken, Tanzimat’la birlikte tüm siyasî özgürlüklere sahip
olma anlamında kullanılmaya başlamıştır. Önce serbestiyet kelimesi
kullanılmış, zamanla bu kelimenin aşağılayıcı anlamda kullanılması sonucu
hürriyet kavramı kabul görmüştür.
[66]
Hürriyet kavramının ilgi çekici bir şekilde 1256/1840
tarihli Ceza Kanunu’nda Hürriyet-i Şer’iyye şeklinde kullanıldığını görmekteyiz.
Hürriyet kavramının,
18. yüzyıl Fransa’sının din ve Kilise karşıtı fikirlerinden çıktığı
[67]
düşünüldüğünde, Tanzimat Dönemi’nde devlet ve toplumun
Batı’nın etkisiyle kendi geleneğinde var olan kavramların muhtevasını nasıl
değiştirdiği daha iyi anlaşılacaktır.
Bu noktada
bir çok kavram veya sözcüğün, Batı’dakilere benzetilerek yeni bir içerik
ve formla kullanıldığını zikretmek gerek. Orhan Koloğulu’na göre Tanzimat
Dönemi’nde eskinin İslam dışında mükemmeliyeti kabul etmeyen anlayışına
karşılık yeni bir değerlendirme ölçüsü sunulmaktadır. “Medeniyet-i hikmet
üzerine mübtenî olan memleketler”, “Heyet-i medeniyye”, “Düvel-i mütemeddine”,
“Alem-i temeddün” deyimleri açıkça Avrupa örneğini göstermektedir. Alışılmış
Asr-ı saadet özlemi yerine Asr-ı sanayi, asr-ı terakki hedefi konmaktadır.
Bu yaklaşımın tamamlayıcısı olarak “eskilik taraftarı” ve “halihazırın muhafazakarı”diye
nitelenenlerin karşısına “efkar-ı cedîde”, “teceddüd usûlü”, “terakki taraftarları”
olanlar çıkarılmaktadır. Bunların yanı sıra hak el-nâs, hakk-ı tabiî, serbestiyet,
intihap, ihtilal, inkılap, vatan, vatandaş, vatanperver sözcüklerine kademe
kademe yeni anlamlar verildiği fark edilmektedir. Batı’nın başlıca kurumu
olan Meclis-i mebusan ve halkla özdeşleşen rejim olarak Cumhur’un (bazen
de Cumhuriyet) ve buna bağlı olarak Reisicumhurun son derece yoğun olarak
kullanımına rastlamaktayız. Tabii rejimin temelini oluşturan Konstitüsyon
(anayasa) da o derece yoğun kullanılmaktadır.
[68]
Görüldüğü
gibi pek çok kavram veya kelime, tarihî, bölgesel ve sosyal bağlamlarından
koparılarak alınmış ve Türkçe’ye, Osmanlı toplumuna aktarılarak dilde bir
değişim ve farklılaşımın oluşmasına neden olmuştur. Batı’nın askerî ve kültürel
tehdidine bir tepki olarak gelişen Reform Hareketi, zamanla savunmacı psikolojiye
ve bu da kopyalama mantığına yol açmıştır. Bunun bir sonucu olarak da zamanın
Avrupa düşüncesi ve siyasetine önderlik eden ilkeleri ifade eden kavramlar
taklit veya iktibas edilerek Osmanlı toplumunun kendi kavramları değişik
biçimlere sokulmuş veya yeniden yorumlanmıştır.
[69]
Yaptıkları
çalışmalardan dile önem verdikleri anlaşılan ve modernleşme çabalarının
gerçekleşmesinde dilin çok önemli olduğunu bildikleri anlaşılan Tanzimatçılar,
kavânîn-i cedîd, kavânîn-i müsessese, hürriyet, imtiyâzât-i tabîiyye, hukuk-i
tabiiyyet, vatandaş, müsâvât, terakkiyât-ı milliye, hubb-i vatan, millet
[70]
gibi kavramları belki çok çekici bulduklarından kolayca
benimseyerek Türkiye şartlarında siyasî dile aktarmış ve
sık sık kullanarak da yaygınlaştırıp genel dil içinde meşrûluk kazandırmışlardır.
Ancak Tanzimat Aydınları tıpkı İslam dünyasının diğer bölgelerindeki Batıcı
veya İslamcı aydınlar, sözgelimi Mısır düşünürleri gibi söz konusu kavramların
Batı devletlerinde hakim olan paradigmanın veya paradigma değişimin nihayete
erdirilmesinin bir ürünü olduklarını ve dolayısıyla kendi dünyalarında yerli
yerine yerleştirilebilmeleri için aynı veya benzer tarihî ve kültürel şartların
oluşması gerektiğini ya da kendi kültürlerini ve geleneksel değerlerini
bir kenara atıp onları bağlamlarıyla birlikte getirmeleri gerektiğini anlamamış
gibiydiler.
[71]
Açıktır ki
dil, varlığı aksettirir. Bir dile dışarıdan yabancı bir takım kavramların
sokulması, sadece kelimelerin tercümesini değil, fakat daha ziyade yabancı
bir dünya görüşünün üst sistemine ait sembolik formların tercümesini ifade
eder. Böyle bir şey ise, dilin yapısında bozulmaya, zihni karmaşaya yol
açar. Tanzimat Dönemi’nde Türkçe’ye aktarılan pek çok kelime ve kavram da,
Osmanlı toplumunun sahip olduğu kavramlar dizgesine ait bir çok kelimenin
anlamlarında karmaşa ve ikilik oluşturmuştur.
[72]
Tanzimatçıların
Batı’dan ödünç alarak Türkçe’ye soktukları önemli kavramlardan biri de,
Tanpınar’ın Tanzimat ideolojilerinden biri olarak ifade ettiği
[73]
medeniyet’tir. Tanzimat’ın büyük hedeflerinden
biri, Avrupa’nın temsil ettiği medeniyet seviyesini yakalamaktı.
[74]
Sivilizasyon (civilisation) kelimesinin karşılığı olarak
medeniyet, temeddün, ünsiyet, mesûniyet veya asıl haliyle civilisation,
gerçekten de Tanzimat’ın ideolojisi detirtecek ölçüde çok sık kullanılmış
ve çok yüceltilmiştir. Herhalde Şinasi’nin M. Reşid Paşa için söylediği
“medeniyet rasulü” ifadesini
[75]
de bu çerçevede ele almak gerek. S. Rıf’at Paşa, M. Reşid
Paşa, Alî Paşa, Münif Paşa, Sami Efendi gibi aydınların yazılarında, Fermanlarda,
hep sivilizasyona ve onun tariflerine rastlanır.
[76]
Her halükarda kavramın içinde, Batı medeniyetinin geniş
bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, medeniyetin batıcılıkla eş
anlamlı olarak algılanmasına neden olmuştur. Zamanla batıcılığa karşı çıkmak
medeniyete karşı çıkmakla eşdeğer görülmeye başlanmıştır.
[77]
Yenileşme
zamanlarında, özellikle de Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı tarih ve kültürünün
muhtevası üzerinde etkili olmuş olan dil değişimi, ilimden bilime, fıkıhtan
hukuka, buhrandan krize, kârhâneden fabrikaya vs. geçişlerle Osmanlı Devleti
ve toplumunun hangi yönde seyrettiğini göstermiştir. Tanzimat’ın kültürel
değişimi çerçevesinde var olan göstergeler, gösteren ve gösterilenleriyle,
muhteva ve formlarıyla dilde ciddî dönüşümlerin yaşandığını, batılılaşma
ve dünyevîleşmenin başladığını, bu değişimlerin de sosyal hayatın diğer
alanlarıyla etkileşim içinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Fakat Tanzimat
Dönemi’nde dilde meydana gelen değişim, siyasal ve toplumsal gidişata hemen
ve doğrudan etkide bulunmuş da değildir. Ancak eski dokunulmaz kurumların
yıkılarak yerlerine Batı kaynaklı kurum ve kuruluşların ikame edilmesine,
dilde arınma çabalarına, dilin dünyevîleşmesine ve batılılaşmasına, sonuçta
zihniyetle devlet yönetiminin laikleşme yönünde değişen bir sürece girmesine
zemin hazırlamıştır.
[78]
AKYILDIZ,
Ali, Tanzimat Dönemi Osmanlı Merkez Teşkilatı’nda Reform (1836-1856),
Eren Yay., İst. 1993
ALKAN, Türker,
Siyasal Toplumsallaşma, KBY., Ankara 1979
ATTAS, S.
Nakib, İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, Çev. M. Erol Kılıç,
2. bs., İnsan Yay., İst. 1995
BENVENISTE,
Emile, Genel Dilbilim Sorunları, Çev. Erdim Öztokat, YKY., İstanbul
1995
BERGER, Peter
L.-LUCKMANN, Thomas, “Sociology of Religion and Sociology of Knowledge”,
Sociology of Religion, Ed. Roland Robertson, Penguin Books, England
1971
BERGER, P.
L.-BERGER, B.-KELLNER, H, Modernleşme ve Bilinç, Çev. C. Cerit, Pınar
Yay., İstanbul 1985
BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma,
Doğu-Batı Yay., İstanbul ty.
CABİRİ, Muhammed
Abid, Arap Aklının Oluşumu, Çev. İbrahim Akbaba, İz Yay., İstanbul 1997
CEVDET PAŞA,
Ma’ruzat, Haz. Yusuf Halaçoğlu, Çağrı Yay., İstanbul 1980
–––––, Târîh-i Cevdet, c.1-12, 2.bs., Matbaa-i
Osmâniyye, Dersaâdet 1309
–––––, Tezâkir, Haz. Cavid Baysun, 1-4 (1-40),
2. bs., TTKY., Ankara 1986
–––––, Tezâkir, Haz. Cavid Baysun, c.4, 3.bs.,
TTKY., Ankara 1991
DAVISON, Roderic
H., Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform 1856-1876, c.1, Çev. O. Akınhay,
Papirüs Yay., İst. 1997
ENGELHARDT,
Türkiye ve Tanzimat, Devlet-i
Osmaniye’nin Tarih-i Islahatı, Çev. Ali Reşad, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul
1328
ERKMAN, Fatma,
Göstergebilime Giriş, Alan Yay., İstanbul 1987
ERYILMAZ, Bilal, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme,
İşaret Yay., İstanbul 1992, s. 248
FATMA Aliye,
Cevdet Paşa ve Zamanı, 1332
FEROZE, Muhammed
R., “Laiklikte Aşırılık ve Ilımlılık”, Çev. Davut Dursun, Türkiye’de
İslâm ve Laiklik, İnsan Yay., İstanbul 1995
FINDIKOĞLU,
Z. Fahri, İçtimaiyat, Hukuk Sosyolojisi, İstanbul Ü. İktisat F. Yay.,
İstanbul 1958
GADAMER, H.
G., “İnsan ve Dil”, Yolcular, Sonbahar 1998, ss. 29-36
GÖKALP, Ziya,
“İlm-i İçtima’ Dersleri”, Haz. Bedri Mermutlu, Türk Sosyoloji Dergisi,
Yıl: 1, Sayı: 1, Yaz 1995, ss. 119-149
GÖKBİLGİN,
Tayyip, “Babıâli”, MEBİA., c. 2, İstanbul 1993
GÖNENSAY,
Hıfzı Tevfik–BANARLI, Nihad Sami, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı
Tarihi, Remzi Kit., İstanbul 1941
GÜVENÇ, Bozkurt,
İnsan ve Kültür, 4. bs., Remzi Kit., İstanbul 1984
İNALCIK, Halil,
“Tanzimat’ın Uygulanması ve Sosyal Tepkiler”, Belleten, c. XXVIII,
no: 112, Ankara Ekim 1964, s. 623-690
KARA, İsmail,
İslamcıların Siyasî Görüşleri, İz Yay., İstanbul 1994
________, “Tarih ve Hurafe, Çağdaş İslam Düşüncesinde
Tarih Telakkisi”, Dergâh, c. IX, Sayı: 105, Kasım 1998, s. 1, 19-26
KARAL, Enver
Ziya, “Tanzimat’tan Sonra Türk Dili Sorunu”, TCTA., c. 2, İletişim
Yay., İst.1985, ss. 314-332
_______, “Tanzimattan
Evvel Garplılaşma Hareketleri”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul 1940, s. 13-30
–––––, Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat
Devirleri (1789-1856), c. V, 5. bs., TTKY.
Ankara 1988
–––––, Osmanlı Tarihi, Islahat Fermanı Devri (1856-1861),
c. VI, 4. bs., TTKY.,
Ankara 1988
KILIÇBAY,
Mehmet Ali, “Osmanlı Batılaşması”, TCTA., c. 1, İletişim Yay., İstanbul
ty. ss. 147-152
KOLOĞLU, Orhan,
“Osmanlı Basını: İçeriği ve Rejimi”, TCTA., c. 1, İletişim Yay.,
İstanbul ty., ss. 68-93
–––––, “Türkçe-Dışı Basın”, TCTA., c. 1, İletişim
Yay., İstanbul ty., ss. 94-98
_______, “İlk
Gazetelerimiz Aracılığıyla (1828-1867) Dilimize Giren Batı Kavram ve Sözcükleri”,
XI. Türk Tarih Kongresi, Ankara: 5-9 Eylül 1990, c. ıv, TTKY.,
ss. 1945-1964
LEWIS, Bernard,
Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, 4. bs., TTKY., Ankara
1991
MARDİN, Şerif,
“Şerif Mardin’le Söyleşi” (Söyleşiyi yapan: Cüneyt Ülsever), Yeni Ufuk
Gazetesi, 16 Haziran 1997, Yıl:1, Sayı: 2, s. 8
ÖZDEM, Ragıb,
“Tanzimat’tan Beri Yazı Dilimiz”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul
1940, ss. 859-931
PAKALIN, Mehmet
Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEBY., İstanbul
1993
RİFAT, Mehmet,
Gösterge Avcıları, YKY., İstanbul
1997
___________,
Homo Semioticus, YKY., İstanbul 1993
SAUSSURE,
Ferdinand de, Genel Dil Bilim Dersleri, Çev. Berke Vardar, Birey
ve Toplum Yay., Ankara 1985
SEZER, Baykan,
Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı,
İÜEFY., İstanbul 1981
TUNA, Korkut,
Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, İÜEFY., İstanbul 1993
TURNER, Bryan
S., Max Weber ve İslam, Eleştirel Bir Yaklaşım, Çev. Yasin Aktay,
Vadi Yay., Ankara 1991
TÜRKÖNE, Mümtaz’er,
Siyasî Bir İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, 2. bs., İletişim
Yay., İstanbul 1994
UÇAR, Şahin,
Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir Yay., İstanbul 1997
ÜLGENER, Sabri
F., Darlık Buhranları ve İslâm İktisat Siyaseti, Mayaş Yay., Ankara
1984
VARDAR, Berke,
Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara,
1982
WACH, Joachim,
Din Sosyolojisi, Çev. Ünver Günay, İFAV Yay., İstanbul 1995
WATT, W. Montgomery,
Islamic Political Thought, Edinburgh University Press, Edinburg 1998
WITTGENSTEIN,
Ludwig, Tractatus Logico-Philosophicus, Çev. Oruç Aruoba, YKY., İstanbul
1996
*Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi, Yrd. Doç. Dr.
[1]
Bkz. Muhammed
R. Feroze, “Laiklikte Aşırılık ve Ilımlılık”, Çev. Davut Dursun, Türkiye’de
İslâm ve Laiklik, İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 31
[2]
Peter L.
Berger-Thomas Luckmann, “Sociology of Religion and Sociology of Knowledge”,
Sociology of Religion, Ed. Roland Robertson, Penguin Books, England
1971, s. 66 (“Bilgi Sosyolojisi ve Din Sosyolojisi”, Çev. M. Rami Ayas,
AÜİFD., c. XXX, Ankara 1988)
[3]
Bkz. Mehmet
Rifat, Gösterge Avcıları, YKY.,
İstanbul 1997, s. 91
[4]
Emile Benveniste,
Genel Dilbilim Sorunları, Çev. Erdim Öztokat, YKY., İstanbul 1995,
ss. 64-73
[5]
Bkz. a.e.,
ss. 99, 164-173 vd.; Ziya Gökalp, “İlm-i İçtima’ Dersleri”, Haz. Bedri
Mermutlu, Türk Sosyoloji Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1, Yaz 1995, s.
132; Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, 4. bs., Remzi Kit., İstanbul
1984, s. 112; Berke Vardar, Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri,
Türk Dil Kurumu Yay., Ankara, 1982, ss. 11-13
[6]
Bkz. Ludwig
Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Çev. Oruç Aruoba,
YKY., İstanbul 1996, ss. 27-61, 131, 133, 43-45, 49 vd.; M. Rifat, a.g.e.,
s. 91
[7]
Ferdinand
de Saussure, Genel Dil Bilim Dersleri, Çev. Berke Vardar, Birey
ve Toplum Yay., Ankara 1985, ss. 24, 25
[8]
Tanzimat
Dönemi dil değişiklikleri için bkz. Orhan Koloğlu, “a.g.m.”, ss. 1645-1664
[9]
Bkz. F. de
Saussure, a.g.e., ss. 5-6, 12, 24-25; Fatma Erkman, Göstergebilime
Giriş, Alan Yay., İstanbul 1987, ss. 15-19, 28-29 vd.; N. Berkes,
a.g.e., ss. 248, 249, 310 vd.; H. G. Gadamer, “İnsan ve Dil”, Yolcular,
Sonbahar 1998, ss. 29-36; Muhammed Abid Câbirî, Arap Aklının Oluşumu,
Çev. İbrahim Akbaba, İz Yay.,
İstanbul 1997, ss. 105-108; B. Vardar, a.g.e., ss. 10-11
[10]
Joachim Wach,
Din Sosyolojisi, Çev. Ünver Günay, İFAV Yay., İstanbul 1995, s.
68. Bkz. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri, İçtimaiyat, Hukuk Sosyolojisi,
İstanbul Ü. İktisat F. Yay., İstanbul 1958, ss. 272-329; S. Nakib Attas, İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin
Felsefesi, Çev. M. Erol
Kılıç, 2. bs., İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 73; M. A. Câbirî,
a.g.e., ss. 106-107
[11]
Bkz. Türker
Alkan, Siyasal Toplumsallaşma, KBY., Ankara 1979, ss. 145-151
[12]
E. Benveniste,
a.g.e., s. 99
[13]
A.e.,
s. 164
[14]
Şahin Uçar,
Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir Yay., İstanbul 1997, s. 184;
B. Güvenç, a.g.e., s. 112
[15]
Bkz. Mehmet
Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEBY.,
İstanbul 1993, c. III, s. 396
[16]
Bkz. M. A.
Cabirî, a.g.e., ss. 106-107
[17]
E. Benveniste,
a.g.e., s. 67
[18]
N. Berkes,
a.g.e., s. 286
[19]
Bkz. E. Benveniste,
a.g.e., ss. 64-73, 99, 164 vd.
[20]
P. L. Berger-B.
Berger-H. Kellner, Modernleşme ve Bilinç, Çev. C. Cerit, Pınar
Yay., İstanbul 1985, s. 115
[21]
Cevdet Paşa,
Ma’ruzat, s. 238
[22]
Bkz. Mehmet
Rifat, Homo Semioticus, YKY., İstanbul 1993, s. 27
[23]
Ludwig Wittgenstein
(1889-1951) şöyle der: “Tümce, gerçekliğin bir tasarımıdır. Tümce, gerçekliğin,
biz onu nasıl düşünüyorsak, öyle bir taslağıdır.” L. Wittgenstein, a.g.e.,
s. 45
[24]
İ. Kara,
İslamcıların Siyasî Görüşleri, s. 39
[25]
Mehmet Ali
Kılıçbay, “Osmanlı Batılaşması”, TCTA., c. 1, İletişim Yay., İstanbul
ty., s. 149
[26]
“A.m.”, a.
yer
[27]
A. H. Tanpınar,
a.g.e., ss. 87-88
[28]
Roderic H.
Davison, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform 1856-1876, c. 1, Çev.
Osman Akınhay, Papirüs Yay., İstanbul 1997, ss. 39-40
[29]
Tayyip Gökbilgin,
“Babıâli”, MEBİA., c. 2, İstanbul 1993, s. 177
[30]
Bkz. N. Berkes,
a.g.e., s. 259 vd.; Enver Ziya Karal, “Tanzimat’tan Sonra Türk
Dili Sorunu”, TCTA., c. 2, İletişim Yay., İstanbul 1985, s. 316
[31]
Meselâ bkz.
Tanzimat tedbirleri hakkında Kocaeli Müşîri Mehmed Akif, Hüdavendigar
Sancağında İsmet Paşa, Muhassıl Kânî Bey ve Kadılara gönderilen 1255 Zilka’de
sonları/1840 Ocak sonları tarihli Ferman, Bursa Şer’iyye Sicilleri, Bursa
Müzesi, Defter c. 540’dan naklen H. İnalcık, “Tanzimat’ın Uygulanması
ve Sosyal Tepkiler”, ss. 660-671
[32]
B. Lewis,
Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 432; A. Akyıldız, a.g.e.,
ss. 244-245
[33]
Bkz. Ş. Mardin,
“a.g.m.”, s. 48. Dilin bir ifade biçimi olarak yazının da din ile çok
sıkı ilişkisi bulunur. Toplumlar inandıkları din ve kitabın yazı diline
ayrı bir önem verirler. Din ile yazı arasındaki sıkı bağıntı, Osmanlı
Devleti ve toplum hayatında da mevcuttu, hatta belki de pek çok yerden
daha fazlaydı. Tanzimat, din dilinin çözülme sürecine girmesinde, yazı
dilinde gerçekleştirdiği sadeleştirme ve yenileşme yoluyla etkili olmuştur.
Bkz. B. Lewis, a.g.e., s. 421
[34] Bkz. N. Berkes, a.g.e., s. 259. Niyazi Berkes, Doğu toplumlarının dillerine Latin alfabesinin uygulanması fikrini Avrupa’da ilk ortaya atan Volney’in, Tanzimat’ın genç kuşağının aydınları arasında çok moda olduğunu ve dolayısıyla sözkonusu aydınların ondan etkilenmiş olabileceklerini ifade etmektedir. Bkz. a.e.,