OSMANLI KANUNNAMELERİNDE TUZ
VE TUZ KÜLTÜRÜ
Doç.Dr.Ahmet CİHAN*
Abstract
This paper, examines salt and salt culture in the viewpoint of the Ottoman Codes. In this study, first of all, codification problems during the classical ages of the Ottomans is analysised. Then, management of saltpan; production, transportation, commerce and taxation of salt is discussed in viewpoint of the Ottoman Codes.
GİRİŞ
Balıkçılıktan dericiliğe, zeytincilikten sütlü mamüllere,
sebze ve meyvelerin korunmasına kadar sanayiin çeşitli sektörlerinde; insan
ve hayvanların günlük besin ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanılan tuzun
üretim, depolama, taşıma, ticaret ve vergilendirilmesi gibi birbiriyle ilintili
geniş bir alanda büyük bir nüfus kitlesine sağladığı iş ve finansal olanaklarıyla
Osmanlı Devletinin sosyal ve iktisadi sisteminde önemli bir yere sahip olduğu
iddia edilebilir.
Biz, bu çalışmamızda, Osmanlı Kanunnameleri çerçevesinde
imparatorluk topraklarının altı bölgesinde konsantre olmuş olan tuzlaların
statüsü, tuz üretimi, transportasyonu ve depolanması, ticareti ve vergilendirilmesi
ile ilgili düzenlemeler üzerinde durduk. İki bölümden teşekkül eden çalışmanın
birinci seksiyonunda tuz ve tuz kültürünü konu edinen hukuki düzenlemeler
ele aldık; ikinci seksiyonda ise, tuz üretiminde ve taşınmasında istihdam
edilen grup ya da grupların soyal statüsü; tuzun pazarlanmasında ve vergilendirilmesinde
ortaya çıkan idarî ve sosyal problemler irdelenmektedir.
I- Tuzla
İlgili Hukuki Düzenlemeler
Osmanlı İmparatorluğunda, tuzlaların, batıdan doğuya
doğru sırasıyla; 1) Rumeli bölgesi; 2) Adriyatik sahili; 3) Ege ve Akdeniz
sahili; 4) Anadolu; 5) Karadeniz bölgesi ve 6) Bağlı devletler olmak üzere
altı farklı bölgede toplanmış olduğu bilinmektedir.
Tuz konusunu ihtiva eden yerel kanunlara bakarak tuz
üretim alanlarının hangi bölgede yoğunlaştığını tespit etmek mümkündür.
Tuzla ilgili yasal düzenlemelerin bulunduğu toplam 56 kanunnamenin % 48'ine
tekabül eden 27'sinin Rumeli bölgesi; % 32'sini teşkil eden 18'inin Anadolu;
% 10.7'sini oluşturan 6'sının Akdeniz ve Ege'de yer alan adalar; % 5.3'üne
tekabül eden 3'ünün Arap vilayetleri; % 3.5'inin ise kırım ve Kafkasya bölgesindeki
vilayet, sancak ve kaza ile o bölgelerdeki tuz üretim alanları ile ilgili
olduğunu tespit ettik.
Tuz ve tuzcuları konu edinen düzenlemenin, ilk defa,
14. yüzyılda Tapu Tahrir Kanununda yer aldığı görülmektedir.
[1]
uzla ilgili konuların yasakname
[2]
ve kanunname
[3]
adıyla bilinen iki farklı kategorideki hukuki düzenlemeler
içerisinde yer aldığı görülür. Kesin tarihlerini belirleyemediğimiz, ancak
15. yüzyılda
[4]
tanzim edildiği anlaşılan tuz yasaknameleri
[5]
taşrada belirli bir bölgede üretilen tuzun „örü“ denilen
muayyen bir çevrede tüketilmesini teşvik etmekle kalmamakta, başka bir bölgeden
tuz getirilmesini önleyici tedbirleri de içermektedir.
Yasaknamelerle
getirilen kuralların ve bunların sonucu ortaya çıkan yaptırımların yegâne
amacı, ötedenberi uygulana gelerek hukukileşen statükonun muhafazasıyla,
iktisadî, ticarî ve idarî boyutları bulunan mevcut sistemde herhangi olası
bir değişime imkan tanımamak olarak ifade edilebilir.
Prof. Mehmet Genç’in, uzun araştırmalar sonucu ortaya
koymayı başardığı ve iaşe (provizyonizm), gelenekcilik ve fiskalizm adıyla
sistemleştirdiği ya da formalize ettiği Osmanlı iktisadi dünya görüşünün
klasik prensiplerinin, devletin sosyo-ekonomik hayatında önemli ölçüde rol
oynadığı bilinen tuz konusunda da geçerli olduğunu ifade etmek mümkündür.
Rekabet ortamı yaratılmasını engelleyici birçok faktörü bünyesinde barındıran
klasik Osmanlı sistemi, modern anlamda ticaret ve işletme mantığından uzak,
ancak pazara daha kaliteli, ucuz ve bol mal sürülmesini amaçlamaktadır.
Üretimin güç olduğu, ulaşım ve taşıma imkanlarının sınırlı bulunduğu bir
dönemde bu tür düzenlemeler aracılığı ile kıt mali kaynaklara sahip geniş
tüketici kitlesinin korunmuş olduğu iddia edilebilir.
[6]
Tuzla ilgili kanunnamelerin tedvini, büyük ölçüde, Yavuz
Sultan (1512-1520), Kanuni (1520-1566), ve III. Murat (1574-1594) dönemlerinde
gerçekleştirilmiştir. Fatih devrinde, başta Selanik tuzlası kanunu olmak
üzere, çeşitli bölgelerde karşılaşılan acil sorunları gidermek için bir
çok tuz yasaknameleri çıkarılmıştır. Beyazıt II devri (1481-1512) ise, ihtisap
kanunlarının yaygınlaştığı, sosyal hayatı düzenleyen, ticarette mal standartlarını
belirleyen tüzük ve yönetmeliklerin hazırlandığı bir dönem olarak kabul
edilebilir.Yavuz ve Kanuni dönemlerinde ise, İmparatorluğun geneline ait
hukuki düzenlemelere öncelik verilmiştir.
Tuz konusunun işlendiği tespit edebildiğimiz toplam 56
kanundan 17'sinin, yani % 30.3'nün Kanuni, % 25'ne tekabül eden 14'nün Yavuz,
% 19.6'sını oluşturan 11'nin III. Murat, % 10.7'si
teşkil eden 6'sının Fatih, % 7.1'nin ise II. Bayezit dönemlerinde hazırlandığını
görüyoruz. Geriye kalan 4 düzenlemeden 2'sinin II. Selim devrinde,
1'nin I. Murat ve diğer 1'nin ise 18. yüzyılda
tanzim edildiğini anlıyoruz. Tuz konusunu ihtiva eden kanunları,
hazırlandığı dönem itibariyle ele aldığımızda, % 85.7'sinin 16. yüzyılda,
% 12.5'nin 15. yüzyılda tanzim edildiğini saptadık.
Tuzla ilgili düzenlemelerin, genellikle, vilayet, sancak
veya kaza gibi yerel kanunnamelerin ihtisap, baç, iskele, gümrük, dalyan
ve benzeri kanunları arasına serpiştirilmiş bir halde tanzim edildiği görülmektedir.
Ancak, tuzlaların kesif bir şekilde bulunduğu kimi bölgelerde, tuzu konu
edinen yasal düzenlemeler, vilayet ve sancak kanunnamesi içerisinde ayrı
bir başlık altında, tuzlalara ait özel işletme kanunları tarzında tedvin
edilmiştir. Örneğin; Mora Sancağı Kanunnamesinde tuzla ilgili hükümler,
„Mora Tuzlaları Kanunu“ alt başlığıyla yazılmıştır. Diğer bir kısmı ise,
İmparatorluğun tamamını ihtiva eden genel hukuki düzenlemeler arasında yer
almıştır.
Bununla birlikte, İmparatorluğun değişik bölgelerinde, birçok
tuzlanın vilayet, sancak ya da kaza düzeyinin altındaki kasaba ve köy yerleşim
birimlerinde bulunması nedeniyle, tuz üretimi, pazarlanması ve ticaretine
ait uygulama ve teamüllerin kodifikasyon
sürecinde yerel kanunnamelere derc edilmediği ortaya çıkmaktadır.
[7]
Diğer taraftan, önemli tüketim maddelerinden biri olan et
ve diğer tahıl ürünleri kanunnamelerin başında ilk maddeleri arasında yer
almasına rağmen, tuzla ilgili hükümler kanunların ortalarında veya son maddelerinde
bahis konusu edilmektedir.
[8]
Osmanlı Devletinin
klasik döneminde İmparatorluğun tamamını içine alan genel bir tuz idare
ya da dairesinin bulunmadığı, aksine taşrada tuz üretim ve dağıtım faaliyetlerini,
mahalli yöneticilerle birlikte koordine etmekle sorumlu tuzla emini ve âmillerinin
başkanlığında yerel veya mahalli idarelerin bulunduğu söylenebilir.
[9]
Üretim kapasitesi
düşük tuzlalar ile önemsiz tuz madenleri bir tarafa bırakılacak olursa,
diğer temel sanayi hammadde kaynaklarında olduğu gibi, tuzlaların mülkiyetinin,
genelde, devlete ait olduğu söylenebilir.
[10]
Bunlara ilaveten, üretim için gerekli bütün alet ve malzemeler,
işletme binaları ve tuz stoklama alanlarının mülkiyeti de kamuya aitti.
Dolayısıyla, kamu mülkiyetinde olan bu işletmeler ile bunlara ait bütün
alet ve malzemenin onarım, bakım ve diğer cari giderleri devlet tarafından
karşılanıyordu. Bununla birlikte, bazı bölgelerde, nispeten küçük kaynak
gerektiren mutat masrafların tuzla işleticileri tarafından üstlenildiği
anlaşılmaktadır.
[11]
Kamu mallarının
özel şahıslara devredilmesini veya vakfedilmesini düzenleyen umumi hükümler
çerçevesinde, mülkiyeti devlete ait olan bazı tuzlaların siyasi-idari grup
üyelerine verildiği, bazılarının ise vakfedildiği bilinmektedir.
[12]
Ancak, mülkiyeti ve işletilmesi bakımından tuzlaların
ne kadarının devlet, ne kadarının vakıf ve özel şahıslara ait olduğunu,
kanunnamelerden hareket ederek, tespit etmek mümkün gözükmemektedir.
İmparatorluğun
muhtelif bölgelerine dağılmış bulunan tuzlalarda doğrudan tuz üretiminde,
ürünlerin depolanması ve taşınmasında rol alan çeşitli sosyal grupların
hukuki durumları da kanunnamelerde üzerinde durulan önemli konulardan biridir.
Deniz suyunun
veya madenlerin tuz istihsal edilen kanallara veya alanlara taşınmasında
çalışan, buharlaşma havuzlarında tuz elde eden, üretilen tuzları depolara
taşıyan, gerektiğinde tuzlanın ve üretim alanındaki alet ve diğer ekipmanların
bakım ve onarım işinde rol alanların tamamı, Osmanlı idarî ve malî sisteminde,
“tuzcu” olarak adlandırılmaktadır.
Tuzlalar civarındaki
yerleşim birimlerinde oturan nüfus kitlesinin, zaman zaman, bir kısmının,
gerektiğinde ise tamamının “tuzcu” niteliği kazandığı ve dolayısıyla tuz
üretim faaliyetinde bulunmak üzere geniş bir işgücünün tam zamanlı olarak
hazır bulundurulduğu gözlemlenmektedir.
Tuzlalarda
tuz üretim kapasitesinin artırılması ya da azaltılmasını, herhangi bir işletmeye
tahsis edilen tuzcu sayının çoğaltılıp eksiltilmesini, belirli bir tuzlada
görevlendirilen kişi ya da grupların “tuzculuk” vazifesinin kaldırılarak
başka alanda çalıştırılmasını, ve onların yerine bir başka gruba “berat”
verilmesini, her zaman, merkezi otorite kararlaştırıyordu.
[13]
Tuzcular,
umumiyetle, tekalif-i örfiye
[14]
ve avarız-ı divaniyeden
[15]
muaf ve müsellem kılınmıştır.
[16]
Ayrıca, normal reayanın devlete ödemek zorunda olduğu
bir kısım vergilerden de, bölgelere ve mükellef kitlesine göre nispi bir
farklılık olmakla birlikte, tuzculara belirli oranda indirim uygulandığı
anlaşılmaktadır.
[17]
Tuzculara,
sağlanan vergi muafiyetleri ve indirimleri yanında, üretilen tuzun satış
gelirleri üzerinden belirli bir oranda ücret de veriliyordu. Tuzlada sarfedilen
emek mukabili kara ortak olma olarak niteleyebileceğimiz bu ücret, genel
olarak, üretilen tuzun belirli bir kısmını ayni olarak alma şeklinde olabileceği
gibi, ürünün Tuz eminine teslimi sırasında veya tuzun satışı sonrasında
nakden ödeme biçiminde de gerçekleşmektedir. Ancak, ayni veya nakdi olarak
tuzculara ödenen bu ücret bölgeden bölgeye ve hatta tuzladan tuzlaya değişmekte
idi.
[18]
İmparatorluğun
çeşitli yerlerinde bulunan tuzlalarda üretilen veya dışarıdan ithal edilen
tuzun depolanması, satışı ve gümrüklendirilmesi sırasında tabi olduğu usuller
ve kullanılan ölçü birimlerinin bölgeden bölgeye ve yöreden yöreye farklılık
gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Bu farklılığın, hukuki düzenleme yapılırken
herhangi bir bölgede cari olan nizam ve usullerin, örf ve teamüllerin aynen
benimsenmiş olmasından kaynaklandığı öne sürülebilir.
İmparatorluğun
Rumeli topraklarındaki tuzlalarda ve Eflak’tan ithal edilen tuzun gümrükleme
işlemlerinin yapıldığı iskelelerde, birkaç istisna dışında, ihtiva ettiği
tuz miktarı bölgeler arasında nispi bir farklılık göstermekle birlikte,
“mezür” ve “vezne” denilen ölçü birimleri kullanılmaktadır.
[19]
İbrail dışındaki
Tuna iskelelerinin tamamında dışarıdan ithal edilen Eflak tuzunda ise “parça”
kabul edilmiştir. İbrail iskelesinde, Midilli, Rodos ve İstanköy gibi Ege
ve Akdeniz bölgelerinde, Batı-Anadolu’da yer alan Kızılca-tuzla ile Saruhan
tuzlalarında “kile” veya “kıyye” ölçü birimi olarak benimsenmiştir.
[20]
Bunlardan başka, Basra'da "kare", Kafkasya'da
ise "sapu" ve "kelle" adıyla iki farklı ölçü birimi
kullanıldığını tespit ettik.
Herhangi bir
tuzlada ya da ithal gümrük iskelesinde tüccar tarafından satın alınan tuzun,
söz konusu tuzla veya iskeleye tahsis edilen “örü” adı verilen satış bölgesi
dışındaki başka bir yerleşim biriminde tüketiciye pazarlanması yasaklanmış
olup, belirlenmiş kurallara uymayan, başka bir tuzla ya da iskeleye tahsis
edilen alana girerek satış yaptığı tespit edilen tüccarın ürününe ve taşıma
araçları olan hayvanlarına el konulması yanında, tuzu tüketen halk da dahil
olmak üzere, sakal kesimi gibi tahkir cezaları ile para cezası verilmesi
tarzında ciddi yaptırımlar uygulanıyordu.
[21]
Tuzla ve iskelelerde
sadece tüccarlar değil, aynı zamanda, söz konusu tuzla ve iskemlelerin ürün
satış bölgesi (örüsü) içerisinde bulunan yerleşik halk ile hayvancılıkla
uğraşan çeşitli gruplar da, bireysel olarak ya da kendi aralarında seçtikleri
temsilcileri aracılığıyla, ihtiyaç duydukları miktarda tuz alabiliyorlardı.
[22]
Hatta, direkt olarak tüketiciye yapılan bu satışlarda,
zaman zaman, tuz bedelinin tahsilinde belirli bir vadenin uygulandığı da
gözlemlenmektedir.
[23]
Sermaye, diğer
ara yatırım malları, emek, taşıma ücreti ve benzeri girdilerin her bir tuzla
da üretilen tuzun maliyetinin ve birim satış fiyatının bölgeden bölgeye
değişkenlik göstermesinde önemli bir etken olduğu söylenebilir. Diğer taraftan,
tuzlalarda üretilen tuzun azalması ya da artış göstermesi, ithal yoluyla
gelen ürünlerin bolluğu veya kıtlığı, yaz ve kış mevsiminin birim satış
fiyatı üzerinde nispeten etkili olduğu iddia edilebilir.
[24]
b) Vergilendirme
Şehir, kasaba
ve köylerde tüketicilere parakente olarak satılan tuzlar ile ithal edilen
ürünlerden pazar, baç, iskele ve benzeri vergiler alınmakta idi. Osmanlı
mevzuatında tuzun, temel tüketim malları olan tahıl ve hayvansal ürünler,
yaş ve kuru sebze ve meyveler gibi bir gıda maddesi olarak kabul edilmiş
olduğu ve bu nedenle daha düşük bir oranda pazar, baç ve geçit resmine tabi
tutulduğu gözlemlenmektedir.
[25]
Başta üretimi
ve transportasyonu olmak üzere, ticaret ve vergilendirilmesi alanında büyük
bir nüfus kitlesine iş olanağı sağlayan tuzla ilgili kanunnamelerin, büyük
ölçüde, Yavuz Sultan (1512-1520), Kanuni (1520-1566), ve III. Murat (1574-1594)
dönemlerinde tedvin edilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Fatih devrinde, başta
Selanik Tuzlası Kanunu olmak üzere, çeşitli bölgelerde karşılaşılan acil
sorunları gidermek için bir çok tuz yasaknameleri çıkarılmıştır. Beyazıt
II devri (1481-1512) ise, ihtisap kanunlarının yaygınlaştığı, sosyal hayatı
düzenleyen, ticarette mal standartlarını belirleyen tüzük ve yönetmeliklerin
hazırlandığı bir dönem olarak kabul edilebilir.Yavuz ve Kanuni dönemlerinde
ise, İmparatorluğun geneline ait hukuki düzenlemelere öncelik verilmiştir.
Tuz konusunun işlendiği tespit edebildiğimiz
toplam 56 kanundan 17'sinin, yani % 30.3'nün Kanuni, % 25'ne tekabül eden
14'nün Yavuz, % 19.6'sını oluşturan 11'nin III. Murat, % 10.7'si teşkil eden 6'sının Fatih, % 7.1'nin ise
II. Bayezit dönemlerinde hazırlandığını
görüyoruz. Geriye kalan 4 düzenlemeden 2'sinin
II. Selim devrinde, 1'nin I. Murat ve diğer 1'nin ise 18. yüzyılda tanzim edildiğini anlıyoruz. Tuz konusunu ihtiva
eden kanunları, hazırlandığı dönem itibariyle ele aldığımızda, % 85.7'sinin
16. yüzyılda, % 12.5'nin 15. yüzyılda tanzim edildiğini saptadık.
Prof. Mehmet
Genç’in, uzun araştırmalar sonucu ortaya koymayı başardığı ve iaşe (provizyonizm),
gelenekçilik ve fiskalizm adıyla sistemleştirdiği ya da formalize ettiği
Osmanlı iktisadi dünya görüşünün klasik prensiplerinin tuz konusunda da
geçerli olduğunu ifade etmek mümkündür. Rekabet ortamı yaratılmasını engelleyici
birçok faktörü bünyesinde barındıran klasik Osmanlı sistemi, modern anlamda
ticaret ve işletme mantığından uzak, ancak pazara daha kaliteli, ucuz ve
bol mal sürülmesini amaçlamıştır. Üretimin güç olduğu, ulaşım ve taşıma
imkanlarının sınırlı bulunduğu bir dönemde bu tür düzenlemeler aracılığı
ile kıt mali kaynaklara sahip geniş tüketici kitlesinin korunmuş olduğu
iddia edilebilir.
[26]
* D.Ü. Fen
Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
[1]
- “Ve avarız
hususunda dahi avarız salınır oldukda, olan yerde doğancı ve katrancı
ve çeltikçi ve ahali-i maden ve ahali-i köprü ve tuzcu ve saayadları ve derbendçileri ve ortakçıları ve mukabelesinde hizmetsiz ahkam-ı şerife ile muaf
ve müsellem olanları ayrı ayrı her birin tayin edip,”, bakınız; “Tapu
Tahrir Kanunu/ Kanunname-i Kitabet-i Vilayet”, Osmanlı Kanunnameleri,
C. I, s. 515
[2]
- Yasaknâme,
bir taraftan muayyen bir işe ait kanun ve kaideleri, öbür taraftan bunlara
verilecek cezaları ve yasak-kuluna verilen selahiyetleri içine almaktadır.
Hemen hemen bütün yasaknamelerde bir yasak kulunun tayin edildiğini görmekteyiz.
Yasaknamelerde bir nizamın uygulanması için zorlama veya bazı şeylerden
men fikri esas görünmektedir. Amil ve emin zor kullanma yetkisine sahip
değildirler. Bu nedenle, bazı işlerde yasak-kulunun tayini zaruri görülmüştür.
Yasak-kulu, yasaknamede gösterilen bazı teşhir ve tahkir cezalarını tatbike
selahiyetlidir. Bazı durumlarda, işler doğrudan doğruya kula havale edilmiş
olup, bu takdirde verilen hükümler amillere verilen yasakname ve kanunname
mahiyetindedir. Mahalli amir ve hakim, yani sancak beyi, subaşı ve kadı,
bu kanun ve nizamların uygulanmasına yardım etmekle görevlendirilmişlerdir.
Robert Anhegger, Halil İnalcık, Kanunname-i Sultani Ber-Mûceb-i Örf-i
Osmani: II. Mehmet ve II. Bayeyit Devirlerine Ait Yasakname ve Kanunnameler,
(Ankara, 1956), s. XV-XVI
[3]
-Kanunname;
[4]
- özellikle
Fatih devrinde
[5]
- Prof Halil
İnalcığın “Kanunname-i Sultani” adıyla yayınlamış olduğu, aralarında yasakname,
emirname, ferman ve kanunnamelerin de yer aldığı toplam 59 vesikanın %
45.7’ne tekabül eden 27’sinin tarihi tespit edilmiş, diğer % 54.3’nü teşkil
eden 32 belgede ise tedvin tarihi saptanamamıştır. Tamamı 15. yüzyılın
ikinci yarısına ait bu belgelerin, II. Bayezit dönemine ait son üç vesika
dışında, hepsinin büyük bir olasılıkla Fatih devrine ait olabileceği ifade
edilmektedir. Karşılaştırma için bakınız;
Robert Anhegger, Halil İnalcık, Kanunname-i Sultani Ber-Mûceb-i
Örf-i Osmani, s. XVIII-XXIII
[6]
- Hedef, pazara
ucuz, ancak kaliteli ve bol ürün sürmek olduğundan, tuz üzerinden işletme
vergisi alınırken, tuzcular avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiyeden muaf
tutuluyordu. (Bakınız; Gelibolu Sancağı Kanunnamesi, Osmanlı Kanunnameleri,
C. III, s. 393-395)
[7]
- Örneğin,
9’u Siirt Sancağı ve 1’i Mamuretül Aziz Sancağında olmak üzere toplam
10 köyde bulunan tuzlaların hiç birinin Diyarbakır Vilayete Kanunnamesinde
yer almadığını müşahede ediyoruz. Diyarbakır vilayetindeki tuzlaların
bulunduğu yerleşim birimleriyle ilgili olarak bakınız; Diyarbakır Salnamesi,
(Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları), İstanbul 1999, C. I, s.66-67
[8]
- Mesela;
et, İstanbul ve Edirne İhtisap Kanunlarında ilk sırada yer almakta; tuz
ise Edirne ihtisap kanununda 27. maddede, Bursa ihtisap kanununda 90.
maddede yer almaktadır. İstanbul İhtisap kanunu tuz ve tuzcu esnafını
konu edinmez. Bakınız; “İstanbul İhtisap Kanunu”, Osmanlı Kanunnameleri,
C. VI, s. 281-296; “Edirne İhtisap Kanunu”,
”, Osmanlı Kanunnameleri, C. II, s. 387
[9]
- Tuzla emini,
tuz üretim alanlarındaki üretim, depolama,
taşı ve satışla ilgili konulardan sorulu iken, tuz amilleri, herhangi
bir bölgedeki yerleşim birimlerinde, bir satış alanı olarak tespit edilen
"örü"de tuz alımı ve satımında sorumlu idi. İstanbul'da bulunan
Tuz Emini, kente lüzumlu olan tuzu temin etmekle yükümlü idi. Küarşılaştırma
için bakınız; S. A. M. Adshead, Salt and Civilization, Canterbury University
Press, (Hong Kong, 1992), s. 259-263
[10]
- Lütfi Güçer,
"XV_XVII. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Tuz İnhisarı ve Tuzlaların
İşletme Nizamı", İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası,
C. 23/1-2, (İstanbul, 1963), s.
2-3
[11]
- Güçer,
s. 3-4
[12]
- Güçer,
s. 4
[13]
Develüzare
ve Yanbolu yürükleri ile Yanbolu, Bozaye ve Akdağ tatarlarının tuzcu yazılabileceği,
ancak söz konusu grupların temel fonksiyonlarını yerine getirmeye devam
edeceği “Yörükân Kanunu” nda şöyle ifade edilmektedir: “Ve zikrolunan
tayifenin evladırdan birisi yağcılığa veya küreciliğe veyahud raiyetliğe
veya tuzcılığa veya çeltükciliğe yazılsalar vech-i meşruh üzere cinsinden
çıkmaz. Şöyle ki il defterinde dahi gayrı yere yazıldı ise yürüklüğin
ve yamaklığın dahi ide. Ve yazıulduğı yerün hidmeti her neyse anı dahi
eda ide.”, “Yörükân Kanunu”, Kanunlar, s. 260; Kocacık yürükleri için
de benzer bir düzenleme yapılmıştır. Bakınız; “Kocacık Yürükleri Kanunu”, ”, Kanunlar, s. 260; Semendire Eflakları kanununda
ise, adı geçen grubun tuzcu olamayacağı ifade ediliyor: “Ve tuzcu aralarına
giremez”, Kanun-ı Eflakan-ı Liva-i Semendire ”, Kanunlar, s. 325. Rodos
ve İstanköy Kanunnamesinin “Hudavendigar iskelesi kurbinde olan memlahadan
gayri memlaha işlemek memnu oluna.” maddesinden de anlaşıldığı üzere,
bir bölgedeki hangi tuzlanın işletileceği de merkezden karara bağlanıyordu
Bakınız; “Kanunname-i Rados ve İstanköy”, Kanunlar, s. 340
[14]
-Vergiler,
genel olarak, iki kısma ayrılır: a) Tekalif-i şeriyye; b) Tekalif-i örfiyye.
Tekalif-i şeriyye; hükümleri fıkıh kitaplarında ayrıntılı biçimde yazılı
olan ve taksimatı şeriat hükümlerine dayanan vergilerdir. Tekalif-i örfiyye,
zekat, öşür, haraç ve cizyeden oluşur. Tekalif-i örfiyye ise, genelde,
tekalif-i şeriyye dışında olarak alınan vergi hakkında kullanılan bir
tabirdir. Tekalif-i örfiyye, Osmanlılarda, ilk defa, II. Bayezit döneminde
“avarız” vergisi adıyla başlamıştır. Tekalif-i örfiyye, ilk başta, muvakkat
ve fevkalade şeyler iken, savaş ve dahili gailelerin birbirini takip etmesi
nedeniyle giderek çeşidi artmış ve tamamı daimi vergi şeklini almıştır.
Toplam sayısı 97’ye kadar çıkan tekalif-i örfiyyenin çoğu Tanzimat sonrasında
kaldırılmıştır. Bakınız; Mehmet Zeki Pakalın; Osmanlı Tarih Deyimleri
ve Terimleri Sözlüğü, (İstanbul, 1993), C. III, s. 437-440
[15]
- Avarız-ı
divaniye; ilk başta, olağanüstü
durumlarda ve özellikle savaş sebebiyle tahsil olunan “gayrimukannen”
bir verginin adı idi. Buna sadece “avarız” da denilirdi. İlk zamanlarda
geçici olarak başlamış olan bu vergi, daha sonra daimi hale konulmuştur.
Tanzimat’tan sonra ise kaldırılmıştır. Bakınız; Mehmet Zeki Pakalın; Osmanlı
Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (İstanbul, 1993), C. I, s. 113-114
[16]
- , “Nefs-i
Avlonya’da ve taşrada gelip hükm-i padişahi ile tuz işleyen 90 nefer tuzcular,
haraç ve ispenç ve öşür vermezler.”, “Avlonya Sancağı Kanunnamesi”, Osmanlı
Kanunnameleri, C. III, s. 372; C. III, s. 394. Mora’da tuz işleyenlerin
tamamı ispençe ve avarızdan muaf tutulmuştur. Bakınız; “Mora Sancağı Kanunnamesi”,
Osmanlı Kanunnameleri, C. III, s. 409; C. III, s. 465-470; “Çeltükcilerin ve tuzcuların hizmetleri mukabelesinde
heman avarızdan muaf olmakdır ve illa gayri rüsumları alına”, “ Kanunname-i
Liva-i Silistre”, Kanunlar, s.275.
Daha sonra düzenlenen Silistreye ait bir başka kanan da ise; “Ve çeltükçiler
ve tuzcılar hizmetleri mukabelesinde avarızdan muaflardır. Defterde bağlandığı
üzere öşür ve rüsumın verirler”, “ Kanunname-i Liva-i Silistre”, Kanunlar, s.283.
[17]
- Örneğin;
Beçin tuzlasında çalışan köylüler çift resmini 3 akçe olarak ödüyor, “bennar
ve karalar” hiç ödemiyor. Silistre’ye tabi Tekfurköyündeki tuzlada çalışanlar
İspençe resmini 12 akçe olarak öderken, normal reaya 25 akçe ödüyor. Ahyolu’ndaki
tuzcular bağlarının mahsülünden elde ettikleri “şıra” dan “Kaduz” başına
15 akçe, tuzcu olmayanlar ise aynı miktar şıradan 25 akçe ödüyordu. (
Bakınız; Güçer, s. 6-7)
[18]
- Rodos tuzlasında,
tuzun tuzla eminine teslimi anında bir kile tuz için 4 akçe ödeniyordu,
bakınız; “Kanunname-i Rados ve İstanköy”, Kanunlar, s.340. Anapoli tuzlasında tuzun emine teslimi sırasında
1,5 mezur gelen bir sepet tuz başına 2 akçe; Avlonya livasındaki tuzlalarda
ise tuzun tuzla amiline teslimi sırasında 32 okka gelen bir mezur tuz
için 10 akçe 6 pul üçret ödeniyordu.Ahyolu tuzlasında ise, üretilen tuzun
emin tarafından satışı esnasında, 30 akçeye satılan bir mezur tuzdan 2
akçesi üreticiye veriliyordu. Bakınız; Güçer, s. 11
[19]
- Selanik
tuzlasında, 45 okka (54 kg) tuz alan ve “mezür” denilen bir ölçü birimi
kullanılırken, Ahyolu tuzlasında 90 okka tuz alan “mezür” ölçü birimi olarak benimsenmiştir. Ahyolu tuzlasında, mezür’ün
yanında, 45 okka tuz alan ve “vezne” diye isimlendirilen daha küçük bir
ölçü birimi de kullanılmaktadır. Avlonya
tuzlasında kullanılan mezür’ün ihtiva ettiği tuz 32 okka’ya tekabül
etmektedir. Ağriboz tuzlasında tercih edilen ölçü birimi de mezür olmuştur.
Bakınız; Güçer, s. 27
[20]
- “Ve tuz
işleyenlere virilmeyüb her kilesine ki Rados kilesidir miriden dörder
akçe virile Tuzcılar götürüb anbara teslim eyledimde.”, “Kanunname-i Rados
ve İstanköy”, Kanunlar, s.340; Saruhan ve Kızılca-tuzla’da kile’nin 1/4(‘ne
tekabül eden bir ölçü birimi olan “şinik” te kullanılmıştır. Bakınız;
Güçer, s. 27 1502 tarihli Bursa İhtisap Kanununa bakığnız.
[21]
- İnalcık,
“Selanik Tuzlası Kanunnamesi”, Fatih Devri Kanunnameleri, C. I, s. 414-415;
“Megri ve Karasu Kanunnamesi”, Osmanlı Kanunnameleri, C. II, s. 620; “Kızılca-tuzla
Yasaknamesi”, Osmanlı Kanunnameleri, C. I, s. 622-623; “Saruhan Vilayeti
Tuz Yasaknamesi”, Osmanlı Kanunnameleri, C. I, s. 628; “Tavşanlı Tuz Yasaknamesi”,
Osmanlı Kanunnameleri, C. I, s. 626; “İzvornik Sancağı Baç Kanunu”, Osmanlı
Kanunnameleri, C. IV, s. 303
[22]
- “Tuz hâcetleri
oldukda gelüb kal’ada beğlik anbardan narh-ı rûzî üzere alalar binbeşyüz
dirhem bir akçeye”, “Kanunname-i Rados ve İstanköy”, Kanunlar, s.340
[23]
- Güçer,
s. 28-30
[24]
- Aşağıda
örneklerini sunduğumuz çeşitli kanunlarda tuzun birim fiyatındaki mevsimsel
ve bölgesel değişmeleri tespit etmek mümkündür. “Ve tuzun narhı sorulacak,
şöyle malum oldu ki; tuz, vefreti vaktinde 4 vukiyye bir akçeye olur.
Kılletinde 3 vukiyye; şitada 2 vukiyye ola”, 1502 tarihli Bursa İhtisap
Kanunu”, Osmanlı Kanunnameleri, C. II, s. 212; “Tuzcular tuzun kilesini
nice alırlarsa, bir akçe faidesine satalar. Pare tuz kim, ana Eflak tuzu
derler, yazın 400 dirhem 1 akçeye satalar, kışın 350 ya 300 1 akçeye satalar.”,
“Edirne İhtisap Kanunu”, Osmanlı Kanunnameleri, C. II, s. 693; “Mora Vilayetinde
koyunu olan 100 koyundan 1 koyunu alınıp, 1 mezür tuz harç ederlermiş,
ol mezür’ün bahası 10 akçe imiş.”, “Mora Tuzlası Kanunu”, Osmanlı Kanunnameleri,
C. II, s. 466-467; “Ve ücret, 50 müd tuza 64 akçe verirler”,
“Avlonya Sancağı Kanunu”, Osmanlı Kanunnameleri, C. III, s. 372
[25]
- “Ve yaş
yemişten ve tuzdan her yükden, satandan 6’ar “Karaca” akçe alınır imiş
ki, iki Osmanlı akçesi hesabıdır. Soğandan, ve pirinçten, kürkten, çömlekten
ve kömürden ve odundan baç alınmaz imiş. Kapıcı ve ases hakkı, her yükten
bir Karaca akçe asasiye ve resm-i bevvab”, “Amid Sancağı Kanunnamesi”,
Osmanlı Kanunnameleri, C. III, s. 223; “Ve tuz satılsa 3 yükünden 1 akçe
baç alınır.” , “Nefs-i Avlonya’da ve taşrada gelip hükm-i padişahi ile
tuz işleyen 90 nefer tuzcular, haraç ve ispenç ve öşür vermezler. Ve üçret
50 müd tuza 64 akçe verirler.”, Osmanlı Kanunnameleri, C. III, s. 372;
“Tuz bacı; şinikde iki akçe”, “Kanunu Liva-i Aydın”, Kanunlar, s. 15;
“ Liva-i mezburun kasabâtında kırk akçelikden bir akçe bac alınmak kanun
imiş. Tuzdan bac alınmaz, zira beğlikden satılır”, “Biga Livası Kanunu”,
Kanunlar, s. Kanunlar, s. 21
[26]
- Hedef, pazara
ucuz, ancak kaliteli ve bol ürün sürmek olduğundan, tuz üzerinden işletme
vergisi alınırken, tuzcular avarız-ı divaniye ve tekalif-i örfiyeden muaf
tutuluyordu. (Bakınız; Gelibolu Sancağı Kanunnamesi, Osmanlı Kanunnameleri,
C. III, s. 393-395)