OSMANLI ŞİBİH-LAİK TANZİMAT DEVLETİ'NİN OLUŞUMUNDA HUKUK ALANINDA KENDİNİ GÖSTEREN LAİKLEŞMENİN BELİRTİLERİ
Ejder OKUMUŞ*
ABSTRACT:
This article is studying on the Signals of laicization in law in the period of Tanzimat (1839-1856) of Ottoman times from sociological Perspective. The work supposes that Tanzimat’s Period of the Ottoman State presents a quasi-laic structure. The signals of laicization in law were effective on formation of quasi-laic Tanzimat state. In the Period of Tanzimat, it isn’t suggested that law and structure of state hat a laic quality, but because of quasi-laic structure, back-ground of laic state formed.
Giriş
Bu çalışmada, kültür tarihimizin hemen her dalında bir dönüm noktası, bir yenilik zamanı [1] ve geniş anlamda bir sosyo-kültürel değişim dönemi olarak nitelenebilecek olan Tanzimat [2] Dönemi'nde (1839-1856), [3] bütün alanları, devletin bütün kurum ve kuruluşlarını direkt etkileyen bir sistem olarak hukukta yapılan reformlar ve bu bağlamda kendini gösteren laikleşme belirtileri sosyolojik perspektiften ele alınarak anlaşılmaya ve analiz edilmeye çalışılacaktır.
Türkiye’nin devlet anlayışı ve idaresinde modernleşme ve laikleşmenin temeli sayılan Tanzimat Fermanı’nın [4] (Edict of Tanzimat) 26 Şa’ban 1255/3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda ilanı [5] ile resmen açılan Tanzimat, [6] Türkiye’de sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda bugün gelinen noktayı anlama ve tahlil etmede anahtar bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’ye Batılı anlamda laiklik anlayışının, bugünkü “kâffe-i nizâmâtın üss-i esası” [7] olan Tanzimat-ı Hayriyye’nin (Auspicious Reorganization) [8] ilanıyla ortaya çıkan süreç içerisinde girmeye başladığı [9] ve dolayısıyla Türkiye’de özellikle de din-devlet ilişkisi çerçevesinde meydana gelen değişimin, batılılaşma yönünde gerçekleşmeye başladığı süreçte Tanzimat’ın önemli bir noktada durduğu söylenebilir.
“Din ve mezheb farkı, tebaamın ancak şahıslarına müteallik bir iştir” [10] önermesinden hareket eden Tanzimatçı anlayış, eşitlik politikası izleyerek Osmanlı Devleti’nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla modernleşmesi ve laikleşmesi yolunda önemli adımlar atmıştır. Osmanlı Devleti’nin Tanzimatlı zamanlarında eşitlikçilik temelinde izlenen reform siyaseti, din ile devlet arasındaki sıkı kurumsal bağların gevşeyip-çözülmesinde önemli mesafeler katetmiştir. Yeni nisbî sivil Bürokrat Kalemiyye sınıfının öncülüğü ve Ulema, Halife-sultan ve Ordu’nun işbirlikleriyle, hukuk, eğitim, ekonomi gibi alanlarda dinin dışına çıkılmaya, dünyevileşmeye başlanmış, Ulema’nın bu alanlardaki ağırlığı veya nisbî tekeli kaldırılmış [11] ve nihayet devlet şibih-laik bir görünüme bürünmüştür. Diyebiliriz ki Tanzimatçılar hedeflemiş olsun ya da olmasınlar, devlet kurum ve kuruluşlarının laikleştirilmesi Tanzimat’ın en önemli cephesi olarak karşımıza çıkmaktadır. [12]
Denilebilir ki Tanzimat’la birlikte gelen sözkonusu yenilik ve değişimde hukuk alanında laikleşmenin zemininin hazırlamasında kendini gösteren değişiklikler, başat bir yere sahiptir. Türkiye’nin modernizasyon ve laikleşme sürecinde bir kültür değişmesi olarak hukukî değişim, belki de Tanzimat reformlarının özünü teşkil eder. [13]
Çalışmada Tanzimat Dönemi Din-devlet ilişkilerinin [14] şibih-laiklik ifadesiyle kavramsallaştırılabileceği varsayılmaktadır. Biz bu devlet modeline, laik bir sisteme zemin hazırlayacak şekilde ortaya çıkarak laikliğe benzer özellikler taşıdığı için bu adı vermekteyiz.
Şibih-laiklik, ilk kez İngiliz sosyologu Ginsberg tarafından kullanılmış olan quasi-gruppe, yani şibih-grup kavramından esinlenerek üretilmiş bir kavramdır. Bilindiği gibi şibih-grup tabiri, zahiren grupmuş gibi görünmekle birlikte kuruluşu ve dolayısıyla sosyal roller sistemi teessüs etmemiş olduğu ve o grubu oluşturan fertlerde bir birlik hissi oluşmadığı için hakikatte grup olmayan sosyal bir ilişkiyi ifade etmektedir. Mesela toplum içinde okula gitme yaşında olan çocukların oluşturduğu yekün, şibih grup olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların ortak vasıfları, okula gitme yaşında olmalarıdır. Fakat yukarıda belirttiğimiz sebeplerle bu çocuklar, sırf bu ortak vasıflarından dolayı gerçek grup olmazlar. Ancak ortak vasıflar, bazen birlik hissinin doğmuna sebep olabilir ve bu durumda şibih grup, hakiki grup haline gelebilir. Yani şibih grupta ortak vasıflar vesilesiyle meydana gelen birlik ve mensubiyet hissi, grupta bulunan fertlerin örgütlenerek bir kuruluş gerçekleştirmeleri ve gerçek grubu oluşturmalarına yol açabilir. Sonuç itibariyle şibih grupların kendilerinden gerçek grupların doğup yetiştiği tarlalar olabileceği [15] söylenebilir.
Şimdi şibih-laikliği daha iyi anlamak mümkündür: Şibih-laiklik (quasi-laiklik), sureta laiklik, laiklik gibi veya laiklik benzeri demektir. Şibih laiklik de görünüşte laiklik gibi olup gerçekte laiklik olmayan, laik gibi görünen siyasî olay, olgu, sistem veya devleti ihtiva eder. Fakat şibih laiklik, tıpkı şibih grubun hakiki gruba yol açma potansiyeline sahip olması gibi gerçek laikliğe yol açabilecek potansiyeldedir. Bu anlamda şibih laikliğin gerçek laikliğe yol açma ihtimalinin her zaman çok yüksek olduğu söylenebilir. Sosyal ve siyasî değişim çerçevesinde düşündüğümüz zaman quasi-laiklik, laikliğe geçiş sürecinde önemli bir aşamadır ve devlet örgütünün laikleşmesinin zeminini oluşturmaktadır. Söylenilenlerden anlaşılacağı üzere şibih-laiklik, yarı-laiklik veya nim-teokrasiden farklı bir olguyu ifade etmektedir.
Şu halde bu devlet modelinin diğerlerinden farkı, bir sistem olarak laiklik uygulaması olmasa da, laikliğe benzer bir takım kurumların oluşturulduğu, ileri bir tarihte sistem olarak laikliği doğuracak uygulamaların yapıldığı, siyasî bir sistem olarak laikliğe zemin hazırlandığı devlet türü olmasıdır. Bu modelde devlet yine meşrûiyetini temelde dinden almakta, ancak dünyevîleşmenin başlamasıyla birlikte dinin ve “dinî bürokrasi”nin etkinlik alanları sınırlandırılmakta, din sahip olduğu merkezi ağırlığını kaybetmeye başlamakta, laik bir takım kurumlar tesis edilmekte, dinin karşısında yavaş yavaş laik siyasal alan ve soyut bir devlet anlayışı oluşmaktadır. Biz bu tip devlete, en uygun örneğin, Tanzimat Dönemi’ni de içine alan 1839-1924 yılları arasında hüküm süren Osmanlı Devleti olduğunu düşünmekteyiz. Elbette bu yıllar arasında çeşitli aşama ve dönemler sözkonusudur ve tabii ki bu yılların tamamını tek düze ve tek model olarak ele almak mümkün değildir. Ancak bizim kanaatimize göre sosyolojik bakışaçısıyla Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1839’dan Hilafet’in kaldırıldığı 1924’e kadar geçen süre, çeşitli dönemlere ayrılarak incelenebilecekse de genel olarak bu süre zarfında hakim olan devlete genel karakteristiğini veren özellik şibih-laikliktir. Ali Fuat Başgil, bu dönemdeki devlet modeline yarı dinî devlet ve laikliğe doğru gidiş demektedir [16] ki laikliğe doğru gidiş ifadesi, burada kastedilen mânâya çok yakındır.
Şibih-laik dönemde Osmanlı Devleti, her işini ya da teamülünü nihayette belli bir merkezi inanca, yani dine veya İslam hukukuna izafe ettiği süreci sona erdirmiş [17] değildir; ancak bu sona erişe zemin hazırlamıştır. Denilebilir ki bu dönemde din-devlet ilişkisinde nisbî bir gevşeme olmuştur.
Özetle bu makale, makro planda İslam ve Osmanlı tarihinde, mikro planda ise modern Türkiye’nin tarihinde temel etken olan Tanzimat Dönemi’nde şibih-laik Tanzimat Devleti’nin oluşumunda hukuk alanında kendini gösteren değişim ve laikleşmenin belirtilerini ele almayı, daha net bir ifadeyle hukuk alanındaki yenilikleri laikleşme açısından okumayı ve Tanzimat’ın, özellikle de hukukî yönünün anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
1. Hukuk Dilinde Değişim ve Laikleşme
Türkiye’de dil reformunun, Türkçe’nin yeniden yapılanmasının temellerinin 1839’la gelen süreçle başladığı söylenebilir. [18] Batıcı Tanzimat aklı ve Tanzimat zihniyetine, bürokrasinin modernleşmesi ve merkeziyetçi bir yönetimin oluşturulmasına paralel olarak bir batıcı Tanzimat dilinden söz etmek mümkündür. Tanzimat’la birlikte Osmanlılar’da kendini gösteren sosyal ve siyasî değişim, sosyal bir fenomen olarak dilde ifadesini bulmuş, toplumsal nesnelleşmenin temel biçimi olan dilde [19] tezahür etmiş veya dile yansımıştır.
Bilindiği gibi bir toplumun veya devletin bünyesinde meydana gelen siyasî, sosyal, hukukî, kültürel, psikolojik vb. değişimleri anlamanın en güzel, en kestirme yollarında biri o toplum veya devletin diline bakmaktır. Dili kendisine konu edinen çeşitli bilim dallarının, meselâ dilbilim (linguistik), göstergebilim (semiyoloji-semiyotik), dil felsefesi ve dil sosyolojisi gibi bilim dallarının verilerine göre dil-insan, dil-düşünce, dil-din, dil-grup, dil-toplum, dil-devlet, dil-hayat tarzı, dil-zihniyet ilişkileri çok grifttir ve bunlar, birbirleriyle etkileşim içinde bulunurlar. [20] Din sosyolojisiyle, mukaddes dil ve özel terminoloji meselesi gibi ortak problemlere ve daha pek çok paralelliklere sahip olan dil sosyolojisinin kurucularından Wilhelm Von Humboldt’a göre, grup konuşarak dili meydana getirdiği gibi dil de grubun oluşmasına katkıda bulunur.1 [21] Yani dil bir yönüyle toplumun yansıması iken, öteki yönüyle de toplumu oluşturur. Siyasî toplumsallaşmada, kurulu bir düzenin sürdürülmesinde, yeni kurulan bir siyasî-sosyal düzenin meşrûlaştırılmasında, [22] toplumun biçimlenmesinde, sosyal grup ve kurumların, siyasî kurum ve kuruluşların kimlik kazanmalarında, kendilerini ifade etmelerinde dil çok önemli bir yere sahiptir.
Toplumsal aktörlerin ortaklaşa paylaştığı bir sistem ve dolayısıyla sosyalleşmiş bir yapı olarak dil, [23] toplumla birlikte ortaya çıktığı gibi toplum da dille birlikte ortaya çıkar. Dil ve toplumdan her biri diğerini içerir. [24]
Kısaca kültürün çok önemli aktarım unsuru olan dil olgusu, [25] toplumu anlamak için çok önemli bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu halde Tanzimat Dönemi Osmanlı toplum zihniyeti ve yapısının nasıl bir değişime uğradığını, Tanzimat’ın devlet düzeyinde gerçekleştirdiği değişimleri ve Tanzimat devlet aklını anlayabilmek için o dönemin diline, bu dilin önceki dönemlerin dilinden farklı yönlerine bakmak gerekmektedir.
Düşünce ve zihniyetin, bilgi anlayışının, devlet ve toplum pratiğinin değişimiyle birlikte Osmanlı Devleti’nde kültür ve dilde de bir değişimin vuku bulduğu görülmektedir. Bu önermede sözü edilen dil değişiminin, açıkça kendini göstermeye başladığı Tanzimat dönemi, dilde meydana gelen sözkonusu başkalaşım ve dönüşümden dolayı, Divan Edebiyatı ve aruz vezni yerine, döneme adını veren Tanzimat kelimesinden mülhem yeni bir edebiyatın, Batı edebiyatını örnek alan Tanzimat Edebiyatı’nın doğmasına da neden olmuştur. [26] Özellikle siyasî akıl ve zihniyette ve bununla ilişkili olarak devlet yönetiminde meydana gelen değişimle birlikte dilde zorunlu olarak oluşmaya başlayan başkalaşım, belli bir zaman sonra istiklal kazanmış ve dönerek kendini üreten devlet ve topluma baskı yapmaya, onu etkilemeye ve dönüştürmeye, Tanzimat Devleti ve toplumunun bilgi sistemini değiştirmeye başlamıştır. Bu, dilin bir özelliğidir. [27] Siyasal ve toplumsal değişmeler, daima bir form ve anlamlama (signification) sistemi olan dilde [28] de semantik değişmeleri, anlam değişmelerini zorunlu kılar. [29] Bu zorunlulukla ortaya çıkan yeni dil, içinden çıktığı şartların toplumunu etkilemeye, hatta oluşturmaya başlar. [30] Bilindiği üzere kurumlar, bir kez inşa edildikten sonra kendi dinamiklerini geliştirerek adeta bağımsızlaşır ve sonuçta kendi bilinç düzeyleri üzerinde etkili olmaya başlarlar. [31] Dil de böyledir.
Tanzimat Dönemi’nde gerek devlet ve siyaset dilinde, gerekse çeşitli toplum kesimlerinin dilinde, geleneksel Osmanlı Türkçe’sinden farklı olarak bir dünyevileşme sürecinin izleri göze çarpmaktadır. Bu olgu, dil sekülerleşmesi olarak ifade edilebilir ve belki de Türkiye’de laikleşmenin temelinin ve ileri tarihlerde yaşanacak olan yapısal dönüşümün zemininin dildeki sekülerleşmede aranabileceği söylenebilir.
Tanzimat dilinin, Tanzimat öncesinden farkı ve günümüze kadar nasıl bir seyir takip ettiğini görmek bakımından, kendisi de dilde sadeleşmenin öncülerinden olan Cevdet Paşa’nın (ö. 1895) şu cümleleri önemli ipuçları ve ayrıntılı veriler getirmektedir:
“Eslâfımız, ‘çünki vezir oldun neylersin malı, neylersin canı’ derler imiş. Sonra can daha tatlı, daha kıymetli mi oldu bilmem, fakat o mertebe fedakarlık devirleri geçti. Reşid Paşa, ‘neylersin malı derim ammâ, neylersin canı diyemem’ der idi.
Sonraları mala muhabbet daha ziyade artdı. “Mal canın yongasıdır” sözü mesel-i sâir oldu. Ahlak bozuldu. Sermaye-i sıdk u istikamet azaldı. Sahîhan sadık ademlere nedret geldi.” [32]
Bu metin semiyolojik çözümlemeyle okunmak [33] istendiğinde denilebilir ki Tanzimat gerçekliğinin bir taslağı ve bir tasarımını sunan bu cümleler, [34] dil-siyaset, dil-ahlak ilişkisi çerçevesinde Tanzimat’la birlikte gelen dil değişimini, zihniyet, siyaset ve ahlak olguları bağlamında, bir darb-ı meselin hayat serüveniyle tasvir ederek açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Esasen burada dil sosyolojisi yapan Cevdet Paşa, Tanzimat’ın mimarlarından Reşid Paşa örneğinden hareketle yönetici seçkinlerin, Tanzimat öncesi yöneticilerinden farkını ve bu farkın daha sonraları başka farklara nasıl yol açtığını, toplumda ahlakî değişimin ne yönde seyrettiğini, sözlerin toplumsal ve tarihî bağlamını vererek izah etmektedir.
Tanzimat’ın resmî politikaları içinde dil politikası önemli bir yer tutar. Bu noktada II. Mahmud döneminde kurulan Tercüme Odası, daha da işler hale getirilmiş ve faaliyetleri genişletilmiştir. Ayrıca ve en önemlisi de 1851’de Fransız Akademisi örnek alınarak resmen kurulan Encümen-i Dâniş’in [35] dil faaliyetleri çerçevesinde üstlendiği misyondur. Encümen-i Dâniş’in faaliyetleri çerçevesinde, İlmiyye’den gelen Cevdet Paşa’nın başrolü oynadığı dil çalışmalarını ve bu çerçevede mezkur şahsın Fuad Paşa ile birlikte yazdığı bir gramer kitabı Kavânîn-i Osmânî ile kendisinin yazdığı Tarih’i zikretmek mümkündür. Encümen-i Dâniş, Türkçe’nin sadeleştirilmesi doğrultusunda aldığı kararlar ve ortaya koyduğu uygulamalarla, Türkçe’nin Arapça ve Farsça’dan arındırılması çabalarına öncülük etmiştir. Önce dilde sadeleştirme ve Arap harflerinin daha kolay yazılabilmesinin yollarını araştırmak [36] (Akif Paşa, M. Reşid Paşa, Cevdet Paşa gibi) şeklinde kendini gösteren dil faaliyetleri, Arap harfleriyle soldan sağa yazı icadı çalışmaları (Hoca Tahsin Efendi), Arapça ve Farsça’dan dili arındırma faaliyetleri ile devam etmiş ve sonunda Arap harfleri ve yazısının cehaletin artmasına yol açtığı şeklindeki düşüncelerin (Münif Efendi-1828-1894) ortaya çıkmasına ve nihayet Avrupalılardan etkilenerek Latin harflerine geçilmesi doğrultusunda görüşler serdetmeye yol açmıştır. [37] Latin harfleri, Tanzimat sonrası ve Cumhuriyet dönemi dil değişimleri öncesi dönemde tartışılan bir konu olmuş, [38] önce 1876 Kanun-i Esasî’sinin 18. maddesinin Osmanlı Devleti’nin resmî dilinin Türkçe olduğuna ve devlet hizmetine gireceklerde Türkçe’yi bilmek gibi bir niteliğin gerekliliğine dair hüküm konmasının, sonra da Latin harflerinin kabulünün zeminini hazırlamıştır.
Kuşkusuz Tanzimat’ın dili, bağımsız bir çalışmanın konusu olacak kadar geniş bir muhtevaya sahiptir. [39] Burada hukuk alanında kendini gösteren dil değişimlerine kısaca temas etmenin önemini ortaya koymak bakımından bu bilgiler verilmiştir.
Bu bilgilerden sonra Tanzimat Dönemi’nde hukukla ilgili sözcük ve kavramlarda meydan gelen değişiklikler üzerinde durulabilir.
Tanzimat’ın hukuk dilinde öncelikle fıkıh kavramına ilişkin bir değişiklikten söz edilebilir. Tanzimat Dönemi’nde kendini gösteren hukukî değişimin işaretleri, hukuk kavramının [40] Osmanlı’da ortaya çıkarak devlet düzleminde kullanılmaya başlanmasında görülebilir. Tanzimat’tan önce fıkıh kavramı geçerliyken, Tanzimat’tan sonra yarı Pozitivist Tanzimatçıların zihniyet yapısına uygun olarak modern-rasyonel hukuk kavramı yerleşmeye başlamıştır. [41] Avrupa’da modern hukuk anlayışı, Fransız İhtilali’yle başladıysa, Türkiye’de Tanzimat’la yerleşmeye başlamıştır. [42]
Tanzimat Dönemi’nde hukuk diliyle yakın ilişkisi olan Hürriyet de önemli anlam değişikliklerine uğrayan kavramlardandır. Hürriyet kavramı geleneksel İslam anlayışında esirliğin/köleliğin karşıtı ve hür ise esir/köle kelimelerinin karşıtı [43] iken, Tanzimat’la birlikte tüm siyasî özgürlüklere sahip olma anlamında kullanılmaya başlamıştır. Önce serbestiyet kelimesi kullanılmış, zamanla bu kelimenin aşağılayıcı anlamda kullanılması sonucu hürrriyet kavramı kabul görmüştür. [44] Hürriyet kavramının ilgi çekici bir şekilde 1256/1840 tarihli Ceza Kanunu’nda Hürriyet-i Şer’iyye şeklinde kullanıldığını görmekteyiz.
Hürriyet kavramının, 18. yüzyıl Fransa’sının din ve Kilise karşıtı fikirlerinden çıktığı [45] düşünüldüğünde, Tanzimat Dönemi’nde devlet ve toplumun Batı’nın etkisiyle kendi geleneğinde var olan kavramların muhtevasını nasıl değiştirdiği daha iyi anlaşılacaktır.
Tanzimat Dönemi’nde direkt hukukla olmasa da hukuku da ilgilendiren, hukuk alanına da yansımaları bulunan millet, ilim, hak el-nâs, hakk-ı tabiî, serbestiyet, intihab, ihtilal, inkılab, vatan, vatandaş, vatanperver sözcüklerine kademe kademe yeni anlamlar verildiği farkedilmektedir. Batı’nın başlıca kurumu olan Meclis-i mebusan ve halkla özdeşleşen rejim olarak Cumhur’un (bazen de Cumhuriyet) ve buna bağlı olarak Reisicumhurun son derece yoğun olarak kullanımına rastlamaktayız. Tabii rejimin temelini oluşturan Konstitüsyon (anayasa) da o derece yoğun kullanılmaktadır. [46] Ayrıca terakki, kriz, fen, sivilizasyon gibi kavramların da Türkçe’de yeni kullanılmaya başlandıkları söylenebilir.
Yaptıkları çalışmalardan dile önem verdikleri anlaşılan ve modernleşme çabalarının gerçekleşmesinde dilin çok önemli olduğunu bildikleri anlaşılan Tanzimatçılar, kavânîn-i cedîd, kavânîn-i müsessese, hürriyet, imtiyâzât-i tabîiyye, hukuk-i tabiiyyet, vatandaş, müsâvât, terakkiyât-ı milliye, hubb-i vatan, millet [47] gibi kavramları belki çok çekici bulduklarından kolayca benimseyerek Türkiye şartlarında siyasî ve hukukî dile aktarmış ve sık sık kullanarak da yaygınlaştırıp genel dil içinde meşrûluk kazandırmışlardır.
Kısaca Tanzimat Dönemi’nde meydana gelen dil değişiklikleri, genel olarak Türkiye’de laikleşmenin zeminin oluşmasında önemli bir rol oynadığı gibi özelde de hukuk alanında dünyevileşmenin temellerinin oluşumunda etkili olmuştur.
2. Kanunlaştırma ve Laikleşme
Dünyevîleşme mecrasına giren hukukî değişimlerde kanunlaştırma hareketleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle öncelikle bu konu üzerinde durmak faydalı olabilir.
Kültür tarihimizin hemen hemen her şubesinde bir dönüm noktası olarak görülen Tanzimat, hukukun önemli bir yönünü teşkil eden, hukukun kavram ve kaynaklarından olan [48] kanun [49] konusunda yeni bir zihniyet ve yeni bir anlayış getirmiştir. [50] Dolayısıyla Türkiye’nin pre-laik devletlerinden şibih-laik Tanzimat Devleti’nin anlaşılması için kanunlaştırma konusunu ele almak gerekmektedir.
Hukukta batılılaşma ve tabiatıyla laikleşme, belki de en yoğun biçimiyle kanunlaştırma (codification) alanında görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde ilk kez Tanzimat Dönemi’nde bu dönemin bürokratik merkeziyetçi yönetim yapısının bir gereği olarak [51] bir hukuk dalının bütününü düzenleyen genel kanunlar hazırlanarak yürürlüğe konmuştur. Tanzimat’ın kanunlaştırmaya verdiği önemden olsa gerektir ki bazı gözlemciler Tanzimat Hareketi’ni yasama (legislation) faaliyeti olarak yorumlamışlardır. Gerçekten de Tanzimat’ta kanun egemenliğini kurma ve yönetimi yeniden düzenleme önemli bir yere sahiptir. [52] Kanunlaştırma çağını yaşayan Batı’yı örnek alarak hazırlanan bu kanunların bir kısmı hem form hem de muhteva açısından, bir kısmı ise yalnızca form bakımından Batı kanunlarının etkisi altında kalmıştır. [53]
Bilindiği gibi Klasik Dönem Osmanlı hukuk sisteminde Kanunnâmeler önemli bir yer tutmaktadır. Örfî hukuk sahasına giren bu kanunnameler, başta Fatih Sultan Mehmed [54] ve Kanunî Sultan Süleyman [55] olmak üzere çeşitli Halife-sultanlar tarafından/zamanında çıkarılarak [56] onların ihtiva ettiği kanunlar Kadılar tarafından da uygulanmışlardır. Belirtmek gerekir ki Örfî hukuk ve bu çerçevedeki kanunlar, Osmanlı Şer’î hukukundan bağımsız ve ona aykırı/rağmen düzenlenmiş değillerdir. Örfî hukuk kuralları konurken zaman zaman Şer’î hukuk prensiplerine aykırı bir takım durumlar olsa bile her halükarda bunlar Şer’î hukukun onayından geçmişler; yani Şer’î hukuka zıt olarak düzenlenmemişlerdir. [57]
Fakat Osmanlı Devleti ve İslam Dünyası tarihinde çağdaş mânâda kanunlaştırma hareketi ve bu hareketle ortaya çıkan kanunlar, ilk kez Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla başlar. [58] Kanun kavramı, Klasik Osmanlı zamanlarında daha ziyade dinî hukuka uygun olarak örfî hukukla ilgili düzenlemeler için kullanılırken [59] Tanzimat’la birlikte Avrupaî biçimde düzenlenmiş ve büyük ölçüde Şer’î hukukun dışında din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin tertip edilen laik mevzuatı ifade etmek üzere kullanılmıştır. [60] Kanunlaştırma [61] (taknîn, tedvin, codification) çeşitli kurallar arasında seçme yaparak veya çatışık kuralları kaldırma ya da uzlaştırma yolu ile sistemleştirmeyi, bunları yazılı seçik mecelleler (code’lar) haline sokmayı gerekli kılar. Bu iki yöntem de eski Osmanlı devlet geleneğine yabancıdır. [62] Şu halde Tanzimat’ın modern anlamda kanunlaştırma hareketleri, Osmanlı Devleti için yeni bir dönemin başlangıcı olup devletin dünyevîleşmeye başlamasında da çok büyük etkendirler. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti’nin Tanzimatlı yıllarının şibih-laik niteliğe bürünmesinde, kanunlaştırma hareketlerinin yeri büyüktür.
Devlete kanunların hakim olması, Tanzimat devlet adamlarının üzerinde en çok durduğu konulardan biridir. Sözgelimi Tanzimat’ın mimarlarından Sâdık Rıfat Paşa, kanunlarla devlet arasında önemli ilişkilerin varlığından söz ederek devletin sağlamlık ve devamlılığını yönetimde şahıslar-üstülüğü getiren kanunlara riayet edilmesine bağlamakta, herkesin çıkarılan kanunlara uyması gerektiğini ifade etmektedir. [63] Aynı şekilde S. Rıfat Paşa’nın fikirlerinden önemli ölçüde etkilendiği anlaşılan [64] M. Reşid Paşa, 1849 yılında yazdığı bir arz tezkeresinde herkesin hukukî konularda eşit olduğunu ve herkesin kendi hukukunu bilip ondan vazgeçmemesi gerektiğini belirtmiştir. Reşid Paşa’ya göre Tanzimat reformlarının gerçekleşmesi için kanun hakimiyeti, son derece önemliydi. Bu nedenle M. Reşid Paşa ve taraftarları Ferman’da sözü edilen kanunların çıkması için çok çalışmıştır. [65]
Halife-sultan Abdülmecid de bir meclis mazbatasında [66] yer alan hattında, devletin kuvvetlenmesi, asayiş ve refahın elde edilmesi için yeni kanunlar vaz’ etmenin şart olduğunu dile getirerek kanunlara verdiği önemi orta yere getirmiştir. Aynı şekilde mezkur mazbatada içlerinde Şeyhülislâm Mustafa Asım Efendi’nin de bulunduğu (ilk mühür), devrin vükelâ ve nüfuzlu zevatının altını mühürledikleri yazıda yeni kanunların gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuştur.
Zorunlu, genel ve soyut olma niteliklerine sahip olan kanunları [67] yapma ve kanun devleti olmada en önemli husus, sözkonusu niteliklere uygun olarak bu kanunların herkes için eşit olarak uygulanması [68] ve Tanzimat bağlamında Müslümanlarla Müslüman olmayanların kanun önünde eşitliği meselesidir. Burada aslında bir laikleşmeden, dinin devletten ayrılması hareketinin ilk adımlarının atılmış olmasından söz edilebilir.
Esasen başlı başına Gülhane Hattı’nın kendisi, 1256/1840 tarihli Ceza Kanunnâmesi, 1265/1849 Ticaret Kanunnâmesi ve diğer kanunlar, Islahat Fermanı ile beraber daha sonra gelmiş olan 1876 Kanun-i Esasi’si, 1909 Kanun-i Esasi’si, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na zemin hazırlayarak anayasa hukuku sahasında önemli bir işlev görmüştür. [69] Bir başlangıç olarak 1839 Tanzimat Fermanı, Şer’î esaslara bağlı olmayan ve İlmiye zümresi mensuplarının kontrolü dışında daha çok Batı modellerine dayanan yasama girişimlerinin temelini oluşturmuştur. Denilebilir ki siyasî ve sosyal alanda bütün Osmanlı tebaasının eşitliğine dayanan modern yasaların hazırlanmasında 1839 Hattı Hümayunu bir dönüm noktası teşkil etmektedir. [70]
Tanzimat Dönemi’nde, Batı’da ortaya çıkmış olan rasyonalizm ve tabiî hukuk akımları, 18. ve 19. yüzyılarda meydana gelmiş olan sistematik hukuk nazariyatı, aynı yüzyıllarda sosyal, siyasî, ekonomik vb. ilişkilerin değişmiş ve buna bağlı olarak yeni düzenlere ihtiyaç duyulmuş olması, merkezî bürokratik idarenin güçlenmesi, dış baskıların olması, milliyetçiliğe paralel olarak hukukun millîleştirilmesi, Osmanlı Devleti’nde adaletsizlik ve düzensizlik gibi çeşitli amillerle [71] kanunlaştırma hareketlerine girişilmiştir.
Hülasa kanun, Tanzimat siyasal kültürü ve hukukunun baş tacı ettiği bir kavramdı. Tanzimat yönetiminde bir yasa kültünden bile söz edilebilir. Kanunlaştırma hareketi, hukukî meşrûluk ve geçerlilik gibi modern temel hukuk kavramlarının ülkeye girişini haber veriyordu. Merkezî devlet aygıtının etkinlik gösterebilmesinin yolunun rasyonalize edilmiş yeni kanunlar çıkarmaktan geçtiği düşünülüyordu. [72]
Kanunlaştırma hareketlerinden ilk sırayı Ceza Kanunnâmesi almıştır. Bilindiği gibi Tanzimat Fermanı, şahsî masuniyet prensibi getirmiştir. Şahsî masuniyetin teminatına ait prensiplerin başında ise cezaların kanûniliği ve hâkimin hükmüne dayanmaklığı prensibi gelir. [73] Bu nedenle öncelikle Ceza Kanunnamesi ile işe başlanmıştır. Nitekim ihtiva ettiği esaslar, tatbikinde de görüldüğü üzere liberal fikirlere dayanan [74] Gülhane Hattı’nda “...Bundan böyle Devlet-i Aliyye ve Memâlik-i Mahrûsemizin hüsn-ü idâresi zımnında bazı kavânîn-i cedîde vaz’ u tesisi lazım ve mühim görünerek işbu kavânîn-i muktaziyenin mevâdd-ı esâsiyesi dahî...” denilerek yeni bir takım kanunlar yapılacağı ifade edilmiştir. Aynı çerçevede “... Kavânîn-i Şer’iyyeye muhalif hareket idenlerin kabahat-i sâbitelerine göre te’dibât-ı lâyıkalarının hiç rütbeye ve hâtır u gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsûsen Cezâ Kanunâmesi dahi tanzim itdirilsün” denilerek, öncelikle Ceza Kanunnâmesi’nin çıkarılması istenmişti. Gerçekten de Gülhâne Hattı ile başlayan modern kanunlaştırma hareketi ve modern kanunlar çerçevesinde ilk adım Ceza Kanunnamesi’yle atılmıştır. [75] 1 Rebiülevvel 1256/3 Mayıs 1840 yılında büyük ölçüde Batılı devletlerin ceza mevzuatından yararlanılarak çıkarılan, Batı’daki tabiî hukuk ve rasyonalizm akımlarının ve Fransız İhtilali’nin gerçekleştirdiği eşitlik umdesinin tesirleri açıkça görülen [76] Ceza Kanunnamesi, 15 Ramazan 1267/14 Temmuz 1851 ve 28 Zilhicce 1274/9 Ağustos 1858 [77] tarihlerinde olmak üzere üç kez tadil edilerek geliştirilmiştir. [78]
Gülhane Hattı’nın ilanından altı ay gibi kısa bir zaman sonra Tanzimat Fermanı’nın bir devamı ve gereği olarak, Avrupa fikriyatı veya mevzuatından yararlanılarak [79] “Şer’î çerçeve içinde” [80] düzenlenmiş olan [81] sözkonusu Ceza Kanunnamesi incelendiğinde tebaanın kanun önünde eşitliğinin ve Padişah tarafından tebaaya verilen hakların bir tür ifadesi olduğu görülür. [82]
Lütfî’nin Târîh’inde belirtildiğine göre tertip ve neşrinden önce vuku bulan bazı hususlara da hükmü teşmil kılınan Ceza Kanunnamesi, [83] Şer’î hukuk ve örgütlenmelerden ayrılışın ilk örneği olup [84] geleneksel Osmanlı hukukunun modernleşmesi yolunda atılmış önemli adımlardandır, hatta bu adımların Gülhane Hattı’ndan sonra ilki ve en orjinalidir.
Bir mukaddime ve toplam 41 (kırkbir) maddeyi içeren onüç fasıl ve bir hâtimeden oluşan ve sınırlı sayıdaki suçları düzenleyen [85] Ceza Kanunnamesinin, bir bütün olarak okunduğunda, Tanzimat Devleti’nin önemli bir özelliği olarak karşımıza çıkan ikiliği ihtiva ettiği görülebilir. Ferman’da olduğu gibi bir yandan Batı’dan etkilenerek ortaya konan argümanlarla modern laik hukuka zemin hazırlanırken, diğer yandan da Şeriat’tan, Şer’î kanunlardan söz edilmektedir. Bu durum göstermektedir ki Osmanlı Tanzimat Düzeni, yönetimini ülke içinde Din ile meşrûlaştırırken, uluslararası ilişkiler düzeyinde yavaş yavaş dünyevî bir takım kanunlar ve kurumlarla meşrûlaştırmaktadır.
Dünyevîleşmeye zemin hazırlaması bakımından bu kanunnamenin önemli bir özelliği de Tanzimat’ın bürokratik merkeziyetçi devlet niteliğini yansıtmasıdır. Özellikle iki maddeden oluşan sekizinci fasılda, ülke yönetiminde siyasî uzmanlaşmanın önemine işaret edilerek eyalet yönetiminin üç bölümden ibaret olduğu ifade edilmektedir. Bunlardan birincisi Şer’î ve kanunî işlerin koruyucusu olan hakimler, ikincisi memleketin huzur ve asayişinin temini, kanun ve nizamların korunması ile görevli askerî emirler ve müşirler; üçüncüsü ise maliye işleriyle görevli muhassıllar ve defterdarlardır. Bu görev ayrımı belirtildikten sonra her kesimin kendi işini yapması gerektiği, aralarında yardımlaşma olmakla birlikte birbirlerinden habersiz birbirlerinin işlerine karışmalarının yasak olduğu ifade edilmektedir. Buna göre eyalet yönetimi birbirinden müstakil üç otoriteye ayrılıyordu. İdarî otorite, adlî otorite ve muhassıllık ve defterdarlık otoritesi. [86]
Onüçüncü fasıl da aynı uzmanlaşma ve görev ayrımını tekid etmiştir.
Görüldüğü gibi Ceza Kanunnamesi, devlet idaresinde bürokratik uzmanlaşmayı düzenlemiş ve bu da devletin dinin etki alanından yavaş yavaş çıkmasının alt yapısını oluşturmuştur. Bu kanun maddesi, tam olarak uygulanamasa da etkilerini göstermiş, İlmiyye sınıfının görev ve yetki alanlarının sırf dinî alanlarla sınırlandırılmasının yolunu açmıştır.
Her ne kadar başta Şeyhülislam Mekkîzâde Asım Efendi olmak üzere Ulema’nın önde gelen mensuplarından bir kısmı bu kanunnameye mühürlerini basmışsa da [87] diğer pek çok reformda olduğu gibi bu kanunname de Ulema'yı olumsuz yönde etkilemiş, Ulema’nın devlet içindeki gücünün azalmasına neden olmuştur. Bu olumsuz etkileyiş, hem kanunnamenin içeriğinden, hem üslubundan, hem de uygulamada getirdiği sosyal-siyasal uzmanlaşma ve farklılaşmadan kaynaklanmıştır. Meselâ Ceza Kanunu’yla Meclis-i Vâlâ’nın fonksiyonlarına, ceza davalarında temyiz mercii görevi yapması fonksiyonunun eklenmesiyle dinin ve geleneksel dönemin güçlü yönetici seçkinlerinden Ulema’nın yetki ve sorumlulukları kısıtlanmıştır.
Yine kısas gibi Şer’î prensiplerden söz edilmekle, Şeyhülislam’ın bazı yetkilerine vurgu yapılmakla birlikte cezaî olayların mahallî meclislere, bir bakıma şibih-laik otoritelere gönderilmesi de Kanunname hükümlerindendir. Bu da Osmanlı Devleti’nin dünyevîleşme ve modernleşmesinde önemli bir role sahiptir. [88]
1840 tarihli Ceza Kanunnamesi’nde, din-devlet ilişkisi bağlamında dikkati çeken hususlardan biri de, bizzat veya özellikle Ulema’nın zikredildiği maddelerin varlığı ve bu maddelerde ceza hukuku çerçevesinde ele alınan konuların türü meselesidir. Meselâ üçüncü faslın birinci ve ikinci maddelerinde Ulema ile Ashab-ı Merâtib’den sövme ve hakaret konularıyla ilgili olarak söz edilmekte ve bu noktada işleyecekleri suçların davasının Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye’de görüleceği ifade edilmektedir.
Aynı şekilde rüşvetin konu edildiği beşinci faslın maddelerinde de Ulema, Vekiller, Vezirler, Askerî emirler, devlet ricâli ve diğer devlet memurlarıyla birlikte ve en başta zikredilmektedir.
Yedinci faslın dördüncü maddesinde de Ulema7nın ismi, görev alanlarına giren hususlardaki ihmallerle ilgili olarak geçmekte ve bu noktada Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye’ye karşı sorumlu olduğu hükme bağlanmaktadır.
Ulema'nın bu kanunnamede direkt olarak yer almasının çeşitli nedenleri olabilir. Ulema’nın ahlakî, ilmî vs. durumunun devletin genel bozuluş ve gerileyişine paralel olarak kötüye gittiğini daha önce yeri geldikçe ifade etmiştik. Şimdi Ceza Kanunnamesinde de örneğin Ulema’nın rüşvetle ilgili ceza maddesinde zikredilmesinin bir nedeni, Ulema’nın rüşvetle olan yakınlığını ifade etmek olabilir. Ama her halükarda bu durum, Ulema’nın sıradanlaştığının, yeni Kalemiyye’nin etkisi altına girerek sıradan devlet memuru statüsüne doğru düşmeye başladığının göstergesidir. Gerçi bu, Ulema’nın örnek ve güçlü konumunun tekid edildiğini de gösterebilir; ancak olumsuzluklar ve cezalarla birlikte zikredilmesinin, Ulema’nın siyasî konumunun kötüye gittiğinin ve devletin İlmiyye’yi ihtar ettiğinin göstergesi olması ihtimali daha büyüktür.
Benzer bir durum, bilindiği gibi daha önce II. Mahmud döneminde gerçekleşmişti. O dönemde idarî ve adlî reform cümlesinden olmak üzere 1254/1838 tarihinde biri Kazasker, Kadı ve Nüvvab’a, diğeri memurlara mahsus iki ceza kanunu kabul edilmişti. Birincisi “Tarîk-i İlmiyyeye Dair Ceza Kanunnamesi”, ikincisi ise Memurîn Ceza Kanunu ismiyle cıkmıştı. [89] Ulema’yla ilgili olan Ceza Kanunu Ulemanın kamu görevlisi sıfatıyla cezai sorumluluklarını düzenlemekte, rüşvet gibi olumsuz uygulamaları önlemeyi hedeflemektedir. [90]
Ceza Kanunnamesi’nde genelde din-devlet ilişkisi, özelde ise hukuk açısından önemli olan bir husus da, eski usulü değiştirerek yeni tanzim esasları getirmiş olan [91] Gülhane Hattı’na uygun olarak vaz edilen kanun maddeleri ve cezaların Müslümanlara ve Gayrimüslimlere (Milel-i Sâire) bilâ istisna eşit olarak uygulanacağını hükme bağlamasıdır.(Hatime)
Kanunname’yle ilgili mühim bir husus da maddelerden açıkça anlaşılacağı üzere liberalizm, rasyonalizm ve tabiî hukuk akımları ve Fransız Devrimi’nin etkisinde kalındığıdır. Özellikle Hatimede konulan kanunların, sadece devlet memurlarının değil, bütün toplum fertlerinin (efrad-i nâs) genel denetimleri altında bulunduğunun ifade edilmesi, bunun en açık göstergesidir. Ayrıca çeşitli maddelerde kanuna ve mevadd-i hukukiyeye vurgu yapılması, hürriyet gibi bazı kavramların özellikle kullanılması, Meclis-i Vâlâ’ya büyük yetkiler verilmesi, Şer’î-adlî, askerî ve malî işlerin ayrılması, mülkiyetle ilgili düzenlemeler, kanunların Müslim ve Gayrimüslim tüm tebaaya uygulanması prensibi vb. konular da Batı etkisini gösteren hususlardır.
Hukuk sosyolojisi açısından meseleye bakıldığında Ceza Kanunnamesinin hükümlerinden anlaşılmaktadır ki o dönemde, haksızlık, adalet ve idare mekanizmasında bozukluk, devlete güvensizlik, devlete karşı eylemler, kişi haklarını ihlal, rüşvet, görevi kötüye kullanma gibi hususlar, yaygın bir şekilde ortaya çıkmıştır. [92] Bunlar, devletin dinî temellerinin zayıfladığını gösterdiği gibi çöküşe yaklaştığını da göstermektedir. İşte Osmanlı Devleti’nin çöküşten kurtulmak için yaptığı çalışmalardan biri, böyle bir ceza kanunnamesiyle suçları azaltmak veya gidermektir. Başka bir ifadeyle Ceza Kanunnamesi’nin ortaya çıkmasında sözkonusu olumsuzluklar etkili olmuştur.
Özetle 1840 yılında hazırlanan ve yürürlüğe konan Ceza kanununun, Osmanlı Devleti’nde dünyevîleşmenin başlangıcını oluşturduğu, Şer’î hukuktan ayrılma sürecinde önemli bir yere sahip olduğu, daha köklü hukuk reformlarının yapılmasına zemin hazırladığı söylenebilir. [93]
1840 tarihli Ceza Kanunnamesi için sözünü ettiğimiz hususların, onun yeni bir biçimi olan 1851 tarihli Ceza Kanunnamesi, Kanûn-i Cedîd için de hemen hemen geçerli olduğunu söylemek mümkündür.
Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu’yla Klasik Dönem devlet sisteminden hukukî manada yeni, çağdaş bir devlet teşkilatına doğru ilk adımı atmaya teşebbüs eden Osmanlı Devleti’nin [94] Tanzimat Dönemi Kanunlaştırma hareketlerinde ikinci önemli kanunname, 1265 Rebiülevvel başları/1849 Mart başlarında çıkarılan ve 5 Kasım 1850’den itibaren yürürlüğe girmek üzere yayımlanan [95] Kânunnâme-i Ticarettir. [96] Özel hukuk alanında ilk çıkarılan [97] ve 315 maddeden oluşan bu kanunname, Fransız hukukundan alıntılar yapılarak [98] ve liberal nazariyelerden etkilenerek [99] hazırlanmış kanunları ihtiva etmektedir. İslam memleketlerine Avrupa hukukunun girişinde bu kanunname çok etkili olmuştur. [100]
Ticaret Mahkemelerinin kurulmasından sonra ve sözkonusu mahkemelerde tatbik edilmek üzere yayımlanan Ticaret Kanunnamesi [101] kısaca her türlü ticaret davalarının Ticaret Mahkemelerinde görülmesi esasını getirmiştir. Ancak Ticaret Mahkemesi bulunmayan kazalarda bu davalar ticaret kanunu ve usullerine göre mülkiye meclislerinde görülecektir. Bu mahkemelerin üstünde İstanbul’da kurulan istinaf divanı bulunacaktır. Gerek mahkemeler gerekse istinaf divanı Ticaret Nezaretine bağlıdır. [102] Ticaret hukuku kapsamında değerlendirilebilecek olan Ticaret Kanunnâmesi, Osmanlı sosyal ve siyasî kültüründen çıkmış kanunlardan oluşmamış, Fransız ticaret hukukundan alınarak hazırlanmış kanunlardan teşekkül etmiştir. [103]
Dünyanın yeni ekonomik düzenine ayak uydurmak adına Fransız Ticaret Kanunu’nun adaptasyonu ile çıkarılan [104] Ticaret Kanunnamesi, [105] çıkarıldığı dönemi ve şartları düşündüğümüzde, Osmanlı Devleti’nin fikrî, siyasî, sosyal ve ekonomik liberalleşme [106] ve laikleşmesi yolunda önemli bir adım olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ticaret Kanununa göre Batı mevzuatına uygun şirket kurulmasına kapı aralanmış, faiz kabul edilmiş, [107] ticarî davalarda din ve mezhep ayrımı kaldırılmıştır. Doğal olarak bunlar Türkiye’de Devlet’in modernleşmesi ve laikleşmesi yolunda önemli hususlardır.
Ticaret Kanunnamesinin kabul edilmesi sürecinde yaşananlar onun laiklikle ilişkisini ortaya koyması bakımından önemli görünmektedir: Kanunlaştırma hareketlerinde aktif rol oynayan M. Reşid Paşa, Fransız modeline dayanan bu Ticaret Kanununu hazırlatmış ve bu kanun tasarısını 1841’de Meclis-i Vâlâ’ya getirdiği ve Şeriat’a uygun olup olmadığı sorulduğunda M. Reşid Paşa, “Şeriat’ın bu konuda yapacak bir şeyi yoktur” demişti. Reformcu Tanzimatçılar, aslında Ulema’yı, Şeriata ters düşen yasalarla kışkırtmaktan kaçınmaya çalışıyor [108] görünüyorlardı, ama yine de yeri geldikçe, düşünce ve eylemlerini planlı veya plansızca ortaya koyuyorlardı. Bu sözden dolayı Meclis’te hazır bulunan Ulema “bu küfürdür” diye itirazda bulunmuş, bundan dolayı da Abdülmecid M. Reşid Paşa’yı azletmiştir. Bu aslında Osmanlı Devleti’nin meşrûiyet ideoloğu Ulema’nın bir zaferiydi. [109] Fakat bilindiği gibi Ticaret Kanunnamesi, bundan sekiz-dokuz yıl sonra 1849’da kabul edilmiştir. [110]
M. Reşid Paşa’nın yukarıdaki söz ve davranışından, onun zihniyet dünyasında bir tohum olarak din-devlet, din-dünya ayrımının -bir sistem olarak laiklik türünden olmasa da- mevcut olduğu ve bunu Osmanlı Devleti’nde uygulamak istediği sonucuna varılabilir. Aynı şekilde Ulema’nın itirazından da bozuk durumuna rağmen hala İlmiyye’nin anladığı ve gücü yettiği zaman, reformlara değil dünyevîleşmeye ve batılılaşmaya karşı olduğu, yerel kanunlaştırmaların yanında olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat sık görülmeyen bu tür tavır alışlar da zamanla yok olacak ve Tanzimat Devleti’nin teknik-askerî bürokrat yöneticilerinin etkin çalışmaları karşısısnda Ulema hep gerileyecek, pasifize olacaktır. Esasen yukarıdaki davranışı bile Ulema’nın Klasik Döneme nazaran güçsüzleştiğine ve aynı zamanda devletin de dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığına işarettir. Zira burada Ulema tepkiselci bir tavır göstermiştir. Bu, Ulema’nın dışarıya doğru kaydığını gösterir.
Nitekim Kanunnamenin 1849’da kabul edilmesinden de Ulema direkt olarak etkilenmiştir. Kanunnamenin ilanı, Şeriat çerçevesi dışındaki konularla uğraşan, Ulema’dan bağımsız bir hukuk ve yargı sisteminin Türkiye’de resmen ilk kez tanınması idi. [111] Bu aynı zamanda devlet içinde dinin kapsamına girmeyen bağımsız bir siyaset alanının oluşma sürecinin başlangıcı demekti.
Tanzimat Dönemi Kanunlaştırma hareketleri çerçevesinde işaret etmemiz gereken hususlardan biri de Kasım 1846’da Talimât-ı Umûmiyye ismiyle yayımlanan kararnamelerdir. Bu kararnameler, bir çeşit idare hukuku teşkil ederek yeni polis nizamnameleri ve devletin bütün memurlarına yönelmiş bir eğitim ve öğretim tüzükleri ihtiva etmektedirler. [112]
Hukuk düzleminde gerçekleşen kanunî yeniliklerden biri de daha önce zikrettiğimiz askerlikle ilgili değişikliklerdir. Tanzimat Fermanı’nda bilindiği gibi, askerî hizmetin yeniden düzenlenmesi gerektiği vurgulanmış ve bu çerçevede askerlikle ilgili yeni bir takım düzenlemelere girişilmiştir.
Bu noktada bizim özellikle üzerinde durmamız gereken husus, devletin laikleşmesi yolunda askerlik meselesinin ne ifade ettiğidir. Tanzimat, en önemli ilkesi olan eşitlik ruhuna uyarak askerliğin bütün Osmanlı tebaasına eşit olarak uygulanmasını kabul etmiş ve bu doğrultuda bir takım kanunlar çıkarmıştır.
1847’de Hıristiyan tebaanın kara ve deniz ordularında askerlik yapmalarını kabul eden bir kanun tasarısı hazırlanmıştır. Buna göre Hıristiyanlar, askerlik hizmetine mukabil dinin belirlediği bir vergi türü olan Cizye’yi vermekten muaf tutulacaklardı.
Ancak buna Hıristiyanlar karşı çıkmışlardır. Hıristiyan tebaa dinî sebeplerle nefret ettiği Müslümanlarla yan yana askerlik yapmak istememiştir. Bu nedenle Bâbıâlî, Hıristiyanların askerlik mecburiyetlerini ertelemek zorunda kalmıştır. [113]
Tanzimat Dönemi’nde askerlik eşitlik prensibiyle uygulanamamışsa da bunun zeminini oluşturmuş ve 1857’de Cizye kaldırılarak yasa gereği askere alınmaları gereken Gayrimüslim tebaa için bedel-i askerî mecburiyeti getirilmiştir. Bu ise askerliğin eşitlik prensibiyle uygulanması ve Tanzimat öncesi dönemde askerlikte dinî bakışaçısı ölçü alınmışken Tanzimat sonrası dönemde askerlik konusunda din dışı bir anlayışın esas alınması demektir.
Tanzimat Dönemi’nin kanunlaştırma çabalarını zikretttikten sonra şimdi genel olarak bu çabaların din-devlet ilişkisi açısından ne anlama geldiğine kısaca işaret etmeye çalışabiliriz.
Üzerinde çalıştığımız dönemde çıkarılan Kanunname, Nizamname, Ferman ve diğer hukukî metinler, her ne kadar çok önemli değişiklikler getirmemişlerse de esasen getirdikleri yeni anlayışla, daha sonra çıkacak olan Arazi Kanunnamesi (1274/1858), Mecelle (1285/1869), Ticaret-i Bahriyye Kanunnamesi (1280/1864), Usûl-i Muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi (1278/1862), Ceza Kanunnamesi (1274/1858), Usûl-i Muhakemât-ı Hukukiye Kanunu (1297/1881), Usûl-i Muhakemat-ı Cezaiyye Kanunu (1296/1280), [114] bunların hepsinden de önemlisi Islahat Fermanı gibi kanun, nizamname ve fermanların ve bilahere 1876 Kanun-i Esasî’sinin [115] ortaya çıkmasına zemin hazırlayarak laik anayasal devletin oluşumunda büyük pay sahibi olmuşlardır.
Batı hukukundan etkilenerek ve taklitte bulunularak [116] yapılan ve daha ziyade eşitliğin sağlanması amacıyla çıkarılan kanunlar, Osmanlı Devleti’nde hukuk tekliğini bozarak ikili bir hukukun oluşmasını sağlamış, bir yandan İslam hukuku uygulanırken, bir yandan da beşerî hukuk veya din-dışı hukuk uygulama alanına sokulmuştur. Bu ikilik zamanla dinî hukukun aleyhine beşeri hukukun lehine olmak üzere tekliğe doğru yönelerek ortadan kalkmıştır.
II. Mahmut’tan itibaren yapılan hukukî reformlar ve kanun çıkarmalarla Osmanlı Devleti’nin adalet anlayışı, Klasik Döneme nazaran değişme sinyalleri vermeye başlamış ve Tanzimat Dönemi’nde çıkarılan kanunlar, Devlet’in Batı hukuku ve haklar sistemi doğrultusunda [117] hukukîleşmesinde etken olmuşlardır. Dolayısıyla Tanzimat kanunlaştırmalarını, Türkiye’nin çağdaşlaşmasının ve Devlet’in dünyevîleşerek laik bir hüviyete bürünme sürecine girmesinin en önemli yanı olarak görmek, [118] yanlış olmasa gerektir.
Osmanlı Devleti’nde ilk defa Şeriat dışı kanunlar yapılmaya başlandığı Tanzimat Dönemi’nde, [119] her ne kadar Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu, İslam’a ve geçmişteki başarılı dönemlere atıfta bulunsa da esasında siyasî, toplumsal meselelerin hallinde klasik yöntemlerin yanında Ulemanın elinden çıkmayan din dışı çözümler getiriyordu. Ferman’da Devlet’in hüsn-i idaresi için vaz’ ve tesisine gerek olduğuna dikkat çekilen kavânîn-i cedîdenin çıkarılması klasik Osmanlı-İslam kanunlaştırma ve meseleyi dinî kurallara göre çözme geleneğini terkederek Batı‘dan iktibas edilmesi kapısını açmıştır. [120]
Avrupaî nizam ve kanunlarla işe başlayan Tanzimat [121] Hareketinin çıkardığı kanunnameler, direkt olarak dinî alana inhisar etsin ya da etmesin her halükarda daha sonra çıkarılacak kanunlara ve laikliğin oluşumunda önemli işlevler görecek kanun ve anayasalara zemin hazırlaması bakımından oldukça önemli girişimlerdir. Direkt olarak dinî alanın içinde yer almayan hususlarda yapılan hukukî reformlar dahi sözkonusu işlevlere sahip olmuşlardır. Çünkü hukukî hadiselerin sekülarizasyonu kendine mahsus sosyal bir mantık güder. Bu mantık, hukuk tarihi ve hukuk sosyolojisinin bize verdiği malumata göre şöyle cereyan etmektedir: Hukukta devletleşme ve laikleşme öncelikle dünyevileşmeğe en müsait olay ve hususlarda, bilhassa da ekonomik ilişkilerde görülmekte ve fakat meselâ dinî düşünce ve duygunun kalmaya daha elverişli olduğu aile kurumunun dünyevileştirilmesi daha güç gerçekleşmektedir. [122] Osmanlı Devleti’nde de durumun böyle olduğu söylenebilir.
Şu halde denilebilir ki kanunlaştırma hareketlerinin gösterdiği gibi Türkiye’de bugünkü manada laikliğin temeli Tanzimat geleneğiyle atılmıştır. [123]
Tanzimat’ın önemli bir özelliği olarak üstten empozeci politikası gereği Osmanlı toplum yapısına uymayan [124] Batı kaynaklı kanunlaştırma çabaları, meşrûiyetini dinden alsa ve İlmiyye’nin desteğine sahip olsa bile, getirdiği devlet anlayışı, fonksiyonel uzmanlaşma, Halife-sultan’ın otoritesini sınırlandırmak gibi hususlar nedeniyle Ulema’nın iktidarını, yetki, fonksiyon ve sorumluluklarını sınırlandırmış, sadece dinî alana giren hususlarda söz sahibi olacak bir dinî mekanizmanın oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu, Ulema’nın, sosyal sistemde ideolojik üretim rolünün, tekno-askerî Tanzimatçı elit ve Avrupalı etki gerçeklikleri tarafından azaltılması [125] anlamına da geliyordu.
Ulema’nın ideolojik üretimi, özellikle Devlet’in dinî meşrûlaştırımında oynadığı kaynak rolle İlmiyye, devletin içinde etkin yöneticilik kazanmıştı. Ancak reform ve batılılaşma hareketleriyle bu etkinliği azalmaya ve nihayet Tanzimat’ta resmen geri plana doğru itilmeye başlamıştır. Tanzimat Dönemi’nde yasaların din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin herkese uygulanması ve bu bağlamda bir hukuk birliğine doğru yönelinmesi gibi yeni bir durumu başlatan kanunlaştırma hareketleri [126] ile de Şer’î hukukun ve Ulema’nın dinî ideolojsinin yanında etkili bir rasyonel-teknik ideoloji kendini göstermiştir. Bu yeni ideoloji ve zihniyet, zamanla dini devlet düzleminde etkisizleştirmeye başlayacak [127] ve laikliğe giden yolu açacaktır.
1839-1856 yıllarını kapsayan zaman diliminde din-devlet ilişkisi bakımından önemli gördüğümüz hukukî bir konu da din değiştirme (conversion), irtidad, din-değiştiren veya mürted [128] ile ilgili değişimdir. Geleneksel Osmanlı hukukunun modernizasyonu, rasyonalizasyonu ve dünyevîleşmesinde sahip olduğu paydan ve Tanzimat Dönemi’nde yeni bir hukukî uygulamaya konu olmasından dolayı din değiştirme ve dinden dönme olgusunu, hukukun laikleşmesi konusu içerisinde ele almakta fayda görmekteyiz.
Selanik’te Kâtib Muhiddin namında birinin, irtidad suçuyla idam cezasına çarptırıldığı duyulduğunda, Frankfurt, İngiltere ve Fransa gazeteleri ve Batılı devletlerin büyük tepki göstermeleriyle [129] başlayan süreçte Batı’nın baskı ve temasları sonucunda Osmanlı Devleti mürtede ölüm cezasını kaldırmıştır.
Sonuçta mürtede idam cezasının kaldırılması, Batılıların istekleri doğrultusunda hukukîlik kazanmış ve geleneksel Osmanlı hukuk kurallarından biri, modern hukuk doğrultusunda kaldırılmıştır.
3. Adlî Teşkilatta Değişiklikler ve Laikleşme Belirtileri
Kanunlaştırma çabalarında olduğu gibi adlî teşkilatla ilgili düzenlemelerde de Batı’nın etki ve baskısı açıkça görülmektedir. [130] Sözkonusu etki ve baskıyla yapılan adlî teşkilatla ilgili tanzimler de diğer hukukî düzenlemeler gibi Osmanlı Devleti’nin laikleşmesinde büyük bir paya sahiptir.
Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar Osmanlı Devleti’nde hukukî davalar, Ulema’nın yetkisi dahilinde Şer’î mahkemelerde görülürdü. Ancak Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanını müteakip, sözkonusu Hatt’a ifade edilen hususlar çerçevesinde Şer’iye Mahkemeleri’nin dışında ceza, ticaret, hukuk ve muhtelit gibi Şer’î olmayan mahkemeler kurulmaya başlanmış, daha önce yalnız Şer’iat’ın idare ve kontrolü altında olan bir çok kamu hizmetleri gittikçe laik Batı kanun ve nizamlarına tâbi kılınmış, Şer’iye Mahkemeleri’nin yetkileri kısıtlanmış, Suriye’yi işgal ettiği yıllarda Mısır yönetimi tarafından Suriye’de yapıldığı gibi [131] Ulema'nın faaliyet alanı gittikçe daraltılmış, Gayrimüslim cemaatler için olduğu gibi dinî hukukun ve Şer’î mahkemelerin fonksiyonu, miras, evlenme gibi şahsî hukuk sahasına inhisar ettirilmeğe çalışılmıştır. Ticarette ve genel olarak Yargı alanında ortaya çıkan yeni mahkeme ve kuruluşlar, devlet bünyesinde dünyevîleşmenin işaretleri ve laikleşmenin temel noktaları olarak görülebilir. Kendine özgü siyasal bir rejimin oluşturulduğu Tanzimat Dönemi [132] boyunca gelişerek yaygınlaşan ve problemleri Şer’î esasların dışında modern hukuk kurallarına uygun olarak çözme girişimini ifade eden [133] bu mahkemelerde din esas olmadığı gibi, İlmiyye örgütü de yetkisiz ve etkisizdi. Bu açıdan sözkonusu mahkeme ve kuruluşların da tıpkı çıkarılan yeni kanunnameler gibi Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolda önemli köşe taşları olduğunu söylemek mümkündür.
Adlî teşkilat sahasında yapılan yeni düzenlemeler bahsinde öncelikle bürokratik merkeziyetçi Bâbıâlî’nin gelişmesinin de önemli bir aşamasını teşkil eden [134] ve Osmanlı parlamentarizminin temelini oluşturacak en önemli idarî reformlardan sayılabilecek olan Meclislere [135] değinmekte fayda bulunmaktadır; zira Tanzimat Dönemi’nde kurulan ve yeni görevler verilen meclisler, hukuk alanında pek çok işlev görmüş, adlî teşkilatla ilgili düzenlemelerde de aktif roller üslenmiş ve sonuçta Osmanlı Devleti’nin din-devlet ilişkisinin geleneksel gidişatının değişmesininde etken olmuşlardır.
Eski esasları değiştirerek yeni düzenlemeler getirmeyi vaad eden Tanzimat Fermanı’nın [136] hükümlerini uygulama planına geçiren Tanzimat yönetimi, Tanzimat düzenlemelerini takip etme, yeni kanun ve kararlar çıkarma gibi görevleri, II. Mahmut döneminde (1838) kurulmuş olan ve Ferman metninde yeni üyelerle takviye edileceği ve yapısına yeni biçim verileceği belirtilen Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’ye vermiştir. [137] Reşid Paşa’nın Avusturya ve Prusya’daki örneklere bakarak, [138] Fransa’daki Corps Legislatif ve Rusya’daki Senato’ya benzer bir biçimde [139] düzenlemeye çalıştığı bu meclis, bir nevi temyiz mahkemesi görevini de ifa ediyordu. [140]
Padişah Abdülmecid, Tanzimat’taki meclislerin temelini oluşturan [141] bu meclisin Tanzimat esasları çerçevesinde kararlaştıracağı kanunlara müsade edeceğine ve değiştirilmesine izin vermeyeceğine resmen yemin etmiştir. Ayrıca bu hususu, Meclis-i Ahkam-ı Adliyye’nin yeni açılan binasına kavuşması münasebetiyle yapılan açılış töreninde yaptığı konuşmada da vurgulamıştır. [142] Dolayısıyla Meclis hiç bir tesir altında kalmadan kararlar alan bir meclis haline getirilmiştir. Böylece imkan dahilinde kanunî, istişarî ve meşrûtî bir devlet hayatının temeli atılmış oluyordu. [143]
1848’de kurulan Dâr-ı Şûrâ-yı Bâbıâlî adlı meclisin, 1840’da kendisiyle birleştirilen Meclis-i Vâlâ-yı Ahkam-ı Adliyye’nin [144] yaptığı işlere bakıldığında devlet adamlarını muhakeme etmek hususunda da görevli olduğu anlaşılmaktadır. Mesela Tanzimat esaslarına aykırı hareket ettikleri görüldüğünde devrin tanınmış devlet adamlarından Akif ve Nâfiz Paşalarla Gülhane Hattı’nın ilanı esnasında Sadrazam olan Hüsrev Paşa’nın, Meclis-i Vâlâ’nın kararı ile mahkum edildikleri görülmektedir. [145] Ayrıca alınan kararlara göre, idam cezası son tahlilde Meclis–i Vâlâ ve Halife-sultan’ın fermanı ile tatbik edilebilecekti. [146]
Tanzimat’ın uygulamaya konulmasından itibaren Meclis-i Vâlâ adlî, malî ve idarî alanlarda görülen dava ve problemlerin müzakere edildiği yüksek mahkeme [147] ve son temyiz mercii idi. Bu açıdan Meclis-i Vâlâ’yı bugünkü anlamda Yargıtay, Danıştay ve Sayıştayın fonksiyonlarını birlikte üstlenen ilk organize kurum olarak kabul edebiliriz. [148]
1271/1854’de kurulan Meclis-i Alî-i Tanzimat veya kısa adıyla Meclis-i Tanzimat, bir yasama organı olarak faaliyete başlamıştır. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkam-ı Adliyye’nin bir kısım vazifelerini devralan [149] ve başlangıçta bir bakıma vergi işini Meclis-i Vâlâ’ya bırakan Meclis-i Tanzimat [150] daha sonra kanun yapma yetkisinin yanısıra vekilleri yargılamak, kanun ve nizamların icraatında yolsuz bir şey görürse, müzakere ile Sadâret makamına ihtar eylemek yetkileriyle donatılmıştır. [151]
4 Rebiülevvel 1278/9 Eylül 1861’de Meclis-i Ahkam-ı Adliyye ile birleştirilerek ilga edilen Tanzimat Meclisi [152] en üstün şura niteliğinde bir meclis olup zamanla parlemantomsu bir nitelik kazanmaya bile başlamıştı. [153]
Sonuç olarak gerek bu meclisler gerekse büyüklü küçüklü diğer bazı meclisler üstlendikleri görev ve gördükleri fonksiyonlarla adliye teşkilatında önemli değişiklikler yapmışlardır. Bu meclisler, özellikle büyük meclisler, bir yandan Halife-sultan’ın yetkilerini sınırlayarak, diğer yandan da dinin etkinliğini kısarak ve İlmiyye zümresinin yargı alanındaki yetkilerini sınırlandırarak dinî alanın kapsamı dışında laik uygulamaların ortaya çıkmasında etken olmuşlardır.
Adlî görev, yetki ve fonksiyonları olan sözkonusu meclislerin dışında, Tanzimat Dönemi’nde bir takım mahkemelerin de kurulmuş olduğunu görmekteyiz. Bu mahkemeler Klasik Osmanlı Devleti’nde var olan mahkemelerden farklı özelliklere sahiptirler.
Divân-ı Hümâyun’u bir kenara bırakırsak Tanzimat’a kadar Osmanlı Devleti’nde genellikle tek hakimli ve tek dereceli klasik Osmanlı mahkemesi, yargı görevini sürdürmüştür. [154] Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde üç tür mahkeme mevcuttu:1. Müslüman halk arasındaki medenî ihtilaflardan başka Müslüman tebaa ile Müslüman olmayan tebaa arasındaki anlaşmazlıkları çözmek ve din farkı gözetmeksizin cinayet davalarını görmekle yükümlü Şeriat Mahkemeleri, 2. Gayrimüslim tebaanın, bağlı bulundukları cemaatlerin bünyesinde kurulmuş olan Cemaat Mahkemeleri, 3. Kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletlerin kendi vatandaşları arasında çıkan ihtilafları çözmekle görevli Konsolosluk Mahkemeleri. [155]
Tanzimat’tan sonra bu mahkemelere başka mahkemeler de eklenmiştir. Bunlardan ilki Ticaret Meclisi (Mahkemesi)dir. Kısmen değişen ticaret dünyasının Osmanlı toplumuna yansıması, kısmen de Avrupalı diplomatların baskıları sonucu kurulan [156] bu mahkeme 1840 yılında Ticaret Nezâreti’ne bağlı olarak kurulmuştur. [157] Bu mahkeme, Osmanlı tebaası ile yabancı tüccarlar arasında çıkan ticarî davalara bakmak üzere oluşturulmuştur. [158] Mahkeme, tüccarlar tarafından seçilen Şehbender ve Muhtar denilen azaların katılımıyla kurulurdu. [159] Şeyhülislamlığın yargılama alanı dışında ilk kurulan mahkemeler olarak [160] bu mahkemelerin gördüğü davalarda verilen kararlar temyize gidemiyordu. [161]
Ticaret Mahkemesinin dışında, sarraflar arasında çıkan ihtilafları çözmek üzere Maliye Nezareti’nde Meclis-i Muhasebe (Receb 1256/1840); deniz ticaretiyle ilgili olarak çıkan davalara bakılmak üzere Liman idaresinin başkanlığı altında özel meclis (karma Deniz Ticareti mahkemesi) [162] oluşturulmuştur. Ayrıca 1263/1847’de taşralarda ticarî mahiyetteki davaları görmek üzere özel meclisler kurulmuştur. Böylece yabancı tüccarlarla Osmanlı tebaası arasındaki davaların bu mahkemelerde görülmesine başlanmıştır. [163]
Başkanı, Ticaret Nâzırı, üyeleri ise loncaların temsilcileri ile yerli ve yabancı beratlı tüccarların temsilcilerinden oluşan Ticaret Mahkemesi 1847 yılında Karma Ticaret Mahkemesine dönüştü. Tedricen ticarî, polisiye ve beşerî vak’aları Ulema’nın uhdesinden alan bir dizi mahkeme teşkilatının önemli bir adımı olan bu mahkemeler [164] yedisi Osmanlı tüccarlarından ve yedisi Osmanlı tebaası Gayrimüslim tüccarlardan olmak üzere ondört üyeden oluşmuştur. Bu mahkemeler, hukukî ve cezaî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. [165] İlk olarak İstanbul’da ve daha sonra da İzmir, Edirne, Selanik ve Beyrut gibi önemli ticaret ve liman şehirlerinde kurulan Karma Ticaret Mahkemelerinden sonra 1853/1854 tarihinde önce İstanbul’da sonra eyaletlerde, 1840 tarihli Ceza Kanununu uygulamak üzere Meclis-i Tahkikat adı altında ceza mahkemeleri kurulmuştur. Eyaletlerdeki bu mahkemelerin başkanlığını vali yürütecektir. Mahkeme, cinsi ve mezhebi ne olursa olsun, Osmanlı tebaası arasında cinayet, hırsızlık vb. suçlara bakacaktır. Ceza Mahkemeleri, Osmanlı tebaası arasında çıkan aynı konudaki davalara bakmakla da yetkili kılınmıştır. [166] Aynı şekilde küçük suçlara bakmak üzere Divan-ı Zabtiye adında bir mahkeme de kurulmuştur. [167] Adlî dünyevîleşme açısından önemli bir gelişme de Osmanlı topraklarının bir çok yerinde tedrici olarak özel komisyonlar kurulmasıdır. Bu mahkemeler, karma mahkemelerde çoktandır uygulanan Avrupa Ticaret kanununu uygulayacaklardı. Mahkemelerde görev alan hakimlerin büyük çoğunluğu, Ticaret Bakanlığı’nda çalışanlar gibi en yüksek amirin başkanlık ettiği devlet memurlarıydı. Bu gibi davalarda bakanlık kendiliğinden temyiz mahkemeleri gibi çalışacaktı. Şeyhülislam’a müracaat, sadece müslümanları ilgilendiren davalarda ve o da tarafların davanın Şer’î esaslara göre görülmesini kabul etmeleri durumunda sözkonusu oluyordu ve kararı Umûr-ı Nâfia Müftisi veriyordu. [168] Bu mahkemeleri daha sonra Nizamiye Mahkemeleri’nin kurulması takip edecektir. [169]
Yukarıda genel çerçevesini ortaya koymaya çalıştığımız mahkemeler, bir yandan Avrupa devletlerine adlî sahada hukuken Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma imkanı verirken, [170] öbür yandan da Şeriat dışı mahkemelerin meşrûiyetinin belirlenmesine zemin oluşturmuş, dinin yargı alanındaki etkinliğini nispeten azaltmış, Şer’iyye Mahkemelerinin görev ve yetkilerini daraltmış, böylece adlî teşkilatın dünyevîleşmesinde etkili olmuş [171] ve daha sonraları bir sistem olarak laikliğin zemininin oluşumuna katkıda bulunmuşlardır.
Sonuç
Tanzimat'ın hukukî yenilikleri sonucu, Osmanlı siyasal sisteminde temel bir değişimin ortaya çıktığını, egemenlik ilişkilerinde meşrûiyet ve meşrûlaştırımın geleneksel anlamından kaymaya başladığını; otorite ilişkisi açısından ise Tanzimat'la birlikte devlet-toplum ilişkisinin, yönetilenin dinî temelde yöneticiye itaat etmesi biçiminden hukuk düzenini tesis edici belirli ve kesin kural ve kanunlara göre hareket etme biçimine dönüşmeye başladığını, Osmanlı Devleti'nde siyasî otoriteye ilişkin yapının geleneksel dinî çerçeveden sapmaya başladığını söylemek mümkündür.
Denilebilir ki hukuk alanında gerek dilde, gerek kanunlaştırmada ve gerekse adlî teşkilat yapısında meydana gelen değişim, özelde hukukun esas itibariyle dinî olan karakterinin değişikliğe uğrayarak laikleşmesinin zemininin oluşmasında, genelde ise Osmanlı Devleti’nin meşrûiyetini temelde dinden sağlayan bir devlet yapısından meşrûiyetini temelde dinden sağlamayan devlet yapısına doğru yol alışının alt yapısının hazırlanmasında önemli bir rol oynamıştır.
*Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi
[1] Cevdet Paşa, Ma’ruzât, Haz. Yusuf Halaçoğlu, Çağrı Yay., İstanbul 1980, s. 238
[2] Fındıkoğlu Z. Fahri, İçtimaiyat, Hukuk Sosyolojisi, İstanbul Ü. İktisat F. Yay., İstanbul 1958, s. 214
[3] Calışmada Tanzimat Dönemi’yle kastedilen, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanından 1856 Islahat Fermanı’nın ilanına kadar geçen zaman dilimidir.
[4] Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-i Hümâyûnu”, Belleten, TTKY., c.XXVIII, no: 112, Ankara, Ekim 1964, s. 603
[5] Ahmed Lütfî, Târîh-i Lütfî, c. 6, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul 1302, ss. 59-64
[6] Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, TTKY., İstanbul 1943, ss. 2-4
[7] İfade Mustafa Reşid Paşa’ya aittir. Bkz. Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, TTKY., Ankara 1991, s. 165
[8] Elizabeth Thompson, “Tanzimat”, Encyclopedia of the Modern Middle East, Ed. R. S. Simon ve Diğerleri, c. 4, Macmillan Reference, New York 1996, s. 1738
[9] Ünver Günay- H. Güngör-A. Vehbi Ecer, Laiklik, Din ve Türkiye, Adım Yay., Ankara 1997, ss. 122-123; Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, 2. bs., İFAV Yay., İstanbul 1994, ss. 123, 153, 186; Baykan Sezer, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, İÜEFY., İstanbul 1981, s. 219.
[10] Engelhardt, Türkiye ve Tanzimat, Devlet-i Osmaniye’nin Tarih-i Islahatı, Çev. Ali Reşad, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1328, s. 77; R. Kaynar, a.g.e., s. 627
[11] Ş. Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Der. M. Türköne-T.Önder, 3. bs., İletişim Yay., İstanbul 1992, s. 195; David Dean Commins, Osmanlı Suriyesi’nde Islahat Hareketleri, Çev. Selahaddin Ayaz, Yöneliş Yay., İstanbul 1993, ss. 26-30
[12] Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-i Hümâyûnu”, ss. 621-622
[13] A. Cevat Eren, “Tanzimat”, MEBTA., c. XXX, Ankara 1981, s. 402; A. Cevat Eren, “Tanzimat”, MEBİA., c. 11, İstanbul 1993, s. 732; N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yay., İstanbul ty., s. 517
[14] Tanzimat Dönemi Din-Devlet İlişkilerinin sosyolojik incelenmesine dair bir çalışma örneği olarak bkz. Ejder Okumuş, Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat, İnsan Yay., İstanbul 1999
[15] Hans Freyer, Din Sosyolojisi, Çev. Turgut Kalpsüz, AÜİFY., Ankara 1964, ss. 10-11
[16] A. F. Başgil Türkiye’de din-devlet ilişkilerini üç kısımda ele almaktadır: Birincisi Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan, daha doğrusu, Hilafetin Osmanlı’ya geçmesinden itibaren 1839 Gülhane Hattı’nın ilanına kadar geçen sürede egemen olan dine bağlı devlet sistemi; ikincisi 1839’dan 1924 yılına kadar sürede egemen olan yarı-dinî sistem ve laikliğe geçiş devleti; üçüncüsü ise 1924’ten beri egemen olan devlete bağlı din sistemidir. Bkz. A. F. Başgil, Din ve Lâiklik, 6. bs., Yağmur Yay., İstanbul 1985, ss. 178-190
[17] D. Dean Commins, a.g.e., s 39
[18] Bkz. Muhammed R. Feroze, “Laiklikte Aşırılık ve Ilımlılık”, Çev. Davut Dursun, Türkiye’de İslâm ve Laiklik, İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 31
[19] Peter L. Berger-Thomas Luckmann, “Sociology of Religion and Sociology of Knowledge”, Sociology of Religion, Ed. Roland Robertson, Penguin Books, England 1971, s. 66 (“Bilgi Sosyolojisi ve Din Sosyolojisi”, Çev. M. Rami Ayas, AÜİFD., c. XXX, Ankara 1988)
[20] Bkz. F. de Saussure, a.g.e., ss. 5-6, 12, 24-25; Fatma Erkman, Göstergebilime Giriş, Alan Yay., İstanbul 1987, ss. 15-19, 28-29 vd.; N. Berkes, a.g.e., ss. 248, 249, 310 vd.; H. G. Gadamer, “İnsan ve Dil”, Yolcular, Sonbahar 1998, ss. 29-36; Muhammed Abid Câbirî, Arap Aklının Oluşumu, Çev. İbrahim Akbaba, İz Yay., İstanbul 1997, ss. 105-108; B. Vardar, a.g.e., ss. 10-11
[21] Joachim Wach, Din Sosyolojisi, Çev. Ünver Günay, İFAV Yay., İstanbul 1995, s. 68. Bkz. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri, İçtimaiyat, Hukuk Sosyolojisi, ss. 272-329; S. Nakib Attas, İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, Çev. M. Erol Kılıç, 2. bs., İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 73; M. A. Câbirî, a.g.e., ss. 106-107
[22] Bkz. Türker Alkan, Siyasal Toplumsallaşma, KBY., Ankara 1979, ss. 145-151
[23] Emile Benveniste, Genel Dilbilim Sorunları, Çev. Erdim Öztokat, YKY., İstanbul 1995, s. 99
[24] A.e., s. 164
[25] Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir Yay., İstanbul 1997, s. 184; B. Güvenç, a.g.e., s. 112
[26] Bkz. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. III, MEBY., İstanbul 1993, s. 396
[27] Bkz. M. A. Cabirî, a.g.e., ss. 106-107
[28] E. Benveniste, a.g.e., s. 67
[29] N. Berkes, a.g.e., s. 286
[30] Bkz. E. Benveniste, a.g.e., ss. 64-73, 99, 164 vd.
[31] P. L. Berger-B. Berger-H. Kellner, Modernleşme ve Bilinç, Çev. C. Cerit, Pınar Yay., İstanbul 1985, s. 115
[32] Cevdet Paşa, Ma’ruzat, s. 238
[33] Bkz. Mehmet Rifat, Homo Semioticus, YKY., İstanbul 1993, s. 27
[34] Ludwig Wittgenstein (1889-1951) şöyle der: “Tümce, gerçekliğin bir tasarımıdır. Tümce, gerçekliğin, biz onu nasıl düşünüyorsak, öyle bir taslağıdır.” Ludvig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Çev. Oruç Aruoba, YKY., İstanbul 1996, s. 45
[35] B. Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 432; A. Akyıldız, a.g.e., ss. 244-245
[36] Bkz. Ş. Mardin, “a.g.m.”, s. 48. Dilin bir ifade biçimi olarak yazının da din ile çok sıkı ilişkisi bulunur. Toplumlar inandıkları din ve kitabın yazı diline ayrı bir önem verirler. Din ile yazı arasındaki sıkı bağıntı, Osmanlı Devleti ve toplum hayatında da mevcuttu, hatta belki de pek çok yerden daha fazlaydı. Tanzimat, din dilinin çözülme sürecine girmesinde, yazı dilinde gerçekleştirdiği sadeleştirme ve yenileşme yoluyla etkili olmuştur. Bkz. Bernard Lewis, Çev. Metin Kıratlı, 4. bs., TTKY., Ankara 1991, s. 421
[37] Bkz. N. Berkes, a.g.e., s. 259. Niyazi Berkes, Doğu toplumlarının dillerine Latin alfabesinin uygulanması fikrini Avrupa’da ilk ortaya atan Volney’in, Tanzimat’ın genç kuşağının aydınları arasında çok moda olduğunu ve dolayısıyla sözkonusu aydınların ondan etkilenmiş olabileceklerini ifade etmektedir. Bkz. a.e., a. yer
[38] Namık Kemal, Latin harflerine karşı çıkarak Arap harflerinin kaldırılmasının, müslümanlığı kaldırılması demek olduğunu ileri sürmüştür. Bkz. Enver Ziya Karal, “Tanzimat’tan Sonra Türk Dili Sorunu”, TCTA., c. 2, İletişim Yay., İstanbul 1985, s. 316
[39] Tanzimat Dönemi dilde değişim hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. E. Okumuş, Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat, ss. 379-397
[40] Hukuk kavramı için bkz. Fındıkoğlu Z. Fahri, İçtimaiyat, Hukuk Sosyolojisi, ss. 32-53
[41] A.e., s. 44
[42] Muzaffer Tufan, “Sosyolojinin Fransa’da Doğuşu Döneminde Osmanlı Toplumundaki Çağdaşlaşma Hareketi -Tanzimat’ın Dış Etkenleri-”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara: 31 Ekim-3 Kasım 1989, TTKY., Ankara 1994, s. 155
[43] W. Montgomery Watt, Islamic Political Thought, Edinburgh University Press, Edinburg 1998
[44] Orhan Koloğlu, “İlk Gazetelerimiz Aracılığıyla (1828-1867) Dilimize Giren Batı Kavram ve Sözcükleri”, XI. Türk Tarih Kongresi, Ankara: 5-9 Eylül 1990, c. IV, TTKY., Ankara 1994, s. 1649
[45] Şerif Mardin, “Şerif Mardin’le Söyleşi” (Söyleşiyi yapan: Cüneyt Ülsever), Yeni Ufuk Gazetesi, 16 Haziran 1997, Pazartesi, Yıl:1, Sayı: 2, s. 8
[46] O. Koloğlu, “a.g.m.”, s. 1646
[47] Kavramlar için bkz. Engelhardt, a.g.e., s. 77 (M. Reşid Paşa’nın sözleri içinde); R. Kaynar, a.g.e., ss. 382-383 (M. Reşid Paşa’nın sözleri); Tanzimat Fermanı; 1840 tarihli Ceza Kanunnamesi’nin Maddeleri
[48] Mesut Önen, Hukukun Temel Kavramları, 3. bs., Der Yay., İstanbul 1991, ss. 99, 129; Hayati Hazır, Anayasa Hukuku (Genel Esaslar ve Siyasi Rejimler), Selçuk Ü. Yay., Konya 1990, ss. 5-6
[49] Kanun hakkında bkz. M. Önen a.g.e., ss. 99, 129, 138-140; Hıfzı Veldet, “Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul 1990, ss. 139-141; Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, 2. bs., YKY., İstanbul 1995, ss. 189-205
[50] Bkz. F. Z. Fahri, a.g.e., s. 214, 210; Mehmet Akif Aydın, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yay., İstanbul 1996, ss. 62-63
[51] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3. bs., Hil Yay., İstanbul 1983, s. 159
[52] A.e., ss. 204-205
[53] M. Akif Aydın, “Hukuk”, (“Batılılaşma” içinde), TDVİA., c. 5, İstanbul 1992, s. 164
[54] Fatih Kânunnâmesi’nin tüm metni için bkz. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kânunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, 1. Kitap: Osmanlı Hukukuna Giriş ve Fatih Devri Kânunnâmeleri, Fey Vakfı Yay., İstanbul 1990, ss. 317-345
[55] Kanunî Sultan Süleyman dönemi kânunnâmeleri için bkz. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kânunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, 4. Kitap: Kanûnî Devri Kânunnâmeleri, I. Kısım, Merkezî ve Umumî Kanunnameler, Fey Vakfı Yay., İstanbul 1992; A. Akgündüz, Osmanlı Kânunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, 4. Kitap: Kanûnî Devri Kânunnâmeleri, II. Kısım, Eyâlet Kanunnameleri (I), Fey Vakfı Yay., İstanbul 1992; A. Akgündüz, Osmanlı Kânunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, 4. Kitap: Kanûnî Devri Kânunnâmeleri, II. Kısım, Eyâlet Kanunnâmeleri (II), Fey Vakfı Yay., İstanbul 1993; A. Akgündüz, Osmanlı Kânunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, 7/I. Kitap: Kanûnî Devri Kânunnâmeleri (IV), 7/II. Kısım, III. Selim Devri Kanunnameleri, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul 1994, ss. 19-214
[56] H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 154-164
[57] M. Akif Aydın, “Osmanlı Ceza Hukuku” (“Ceza” içinde”), TDVİA., c. 7, İstanbul 1993, ss. 478-481; H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 154-161, 167
[58] “A.m.”, ss. 154, 165, 175; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 216
[59] M. A. Aydın, a.g.e., s. 61. Bkz. H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 154-162
[60] İsmail Kara, İslamcıların Siyasî Görüşleri, İz Yay., İstanbul 1994, s. 179
[61] Kanunlaştırma kavramı hakkında bkz. H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 142-145; H. Hazır, a.g.e., ss. 44-45
[62] N. Berkes, a.g.e., s. 216
[63] Ş. Mardin, a.g.e., ss. 303-304
[64] A.e., a. y.
[65] H. İnalcık, “a.g.m.”, ss. 619-620
[66] Bkz. R. Kaynar, a.g.e., ss. 171-173
[67] M. Önen, a.g.e., s. 137
[68] H. Veldet, “a.g.m.”, s. 175
[69] F. Z. Fahri, a.g.e., ss. 215-216
[70] Ahmet Cihan, Modernleşme Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Ulema, (1770-1876), Yayımlanmamış Doktora Tezi, (Danışman: Baykan Sezer), İstanbul Ü. Edebiyat F. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 181
[71] Bkz. H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 165-169
[72] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 2. bs., YKY., İstanbul 1988, s. 98
[73] Tahir Taner, “Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul 1940, s. 224
[74] A. C. Eren, “Tanzimat”, MEBİA., s. 721
[75] Bkz. Ahmed Lütfî, Osmanlı Adâlet Düzeni, Marifet Yay., İstanbul 1997, s. 111
[76] H. Veldet, “a.g.m.”, s. 177
[77] 1858 tarihli Ceza Kanunnâmesi’nin metni için bkz. Ahmet Akgündüz, Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, Dicle Ü. Hukuk F. Yay., Diyarbakır 1986, ss. 832-876
[78] A. Lütfî, a.g.e., ss. 11-112; Tahir Taner, “a.g.m.”, ss. 226-230; E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, Islahat Fermanı Devri (1856-1861), c. VI, 4. bs., TTKY., Ankara 1988, s. 153
[79] H. Veldet, “a.g.m.”, s. 176
[80] B. Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 109
[81] Krş. M. Akif Aydın, “a.g.m.”, ss. 481-482
[82] E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), c. V, 5. bs., TTKY., Ankara 1988, s. 173
[83] Ahmed Lütfî, Târîh-i Lütfî, c. 6, s. 104
[84] İ. Ortaylı, a.g.e., s. 163; B. Tanör, a.g.e., s. 102
[85] M. A. Aydın, “a.g.m.”, s. 481
[86] H. A. Ubucini, Osmanlı’da Modernleşme Sancısı, Çev. Cemal Aydın, Timaş Yay., İstanbul 1998, s. 382
[87] A. Lütfî, Osmanlı Adalet Düzeni, ss. 128-129
[88] Bkz. Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, 2. bs., (Der. Mümtaz’er Türköne-Tuncay Önder), İletişim Yay., İstanbul 1992, s. 133
[89] H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 170-171
[90] Ş. Mardin, a.g.e., s. 131
[91] Abdurrahman Şeref, Târîh-i Devlet-i Osmâniyye, (Mekatib-i Aliye Mahsus), c. 1, Karabet Matbaası, byy., ty., s. 326
[92] Bkz. H. Veldet, “a.g.m.”, s. 172
[93] İlhan F. Akın, Türk Devrim Tarihi, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1983, s. 31; B. Lewis, a.g.e., ss. 109-110
[94] Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, s. 153
[95] H. A. Ubucini, a.g.e., s. 383
[96] A. C. Eren, “Tanzimat”, MEBİA., s. 734
[97] İ. F. Akın, a.g.e., s. 31; Zafer Toprak, “İktisat Tarihi”, Türkiye Tarihi, Osmanlı Devleti, c. 3, 5. bs., Cem Yay., İstanbul 1997, s. 244
[98] F. Z. Fahri, a.g.e., s. 216; H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 196-197; M. A. Aydın, a.g.e., s. 75; H. A. Ubucini, a.g.e., s. 383; Ş. Mardin, a.g.e., s. 129; Z. Toprak, “a.g.m.”, s. 224
[99] A. C. Eren, “Tanzimat”, MEBTA., s. 403
[100] Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, 8.bs., Ötüken Yay., İstanbul 1991, s. 98
[101] Osman Öztürk (Sadeleştiren), “Mecelle Esbab-ı Mucibe Mazbatası”, Açıklamalı Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye), 3.bs., Hikmet Yay., İstanbul 1982, s. 8
[102] A.e., s. 153-154
[103] F. Z. Fahri, a.g.e., ss. 216; Zafer Toprak, “a.g.m.”, s. 244
[104] İ. Ortaylı, a.g.e., s. 160
[105] Ticaret Kânunnâmesi'nin maddeleri için bkz. Düstur, I. Tertib, c. 1, Matbaa-i Amire, 1289, ss. 375-445
[106] Bkz. Ş. Mardin, Türk Modernleşmesi, ss. 129-130
[107] Z. Toprak, “a.g.m.”, s. 244
[108] Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu, Son Üçyüz, Yıl Bir Çöküşün Yeni Tarihi, Çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak, Sabah Kitapları, İstanbul 1993, s. 123
[109] Michael Gilsenan, Recognizing İslam, I. B. Tauris Co Ltd., London-New York 1990, s. 42
[110] Bkz. B. Lewis. a.g.e., s. 110
[111] A.e., s. 114
[112] H. A. Ubucini, a.g.e., s. 119
[113] E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), ss. 179-180
[114] Bkz. H. Veldet, “a.g.m.”, ss. 196-199
[115] 1876 Kânûn-i Esâsî’sinin metni icin bkz. Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, 2. bs., Timaş Yay., İstanbul 1982, ss. 87-109
[116] A. Lütfî, Târîh-i Lütfî, c. 8, s. 125
[117] E. Z. Karal, a.g.e., s. 174
[118] N. Berkes, a.g.e., s. 215
[119] Kâmıran Birand, Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimata Tesirleri, Son Havadis Matbaası, Ankara 1955, s. 54
[120] Davut Dursun, Laiklik, Siyaset ve Değişim, İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 34
[121] Ziyaeddin F. Fındıkoğlu, “Tanzimatta İctimai Hayat”, Tanzimat I, Maarif Matbaası, İstanbul 1940, s. 657
[122] F. Z. Fahri, a.g.e., ss. 242
[123] Baykan Sezer, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, s. 219
[124] Z. F. Fındıkoğlu, a.g.e., s. 241. Bkz. A. Şeref, a.g.e., s. 55
[125] M. Gilsenan, a.g.e., s. 42
[126] B. Tanör, a.g.e., s. 102