İNSAN-HUKUK-TOPLUM ÜZERİNE KISA BİR NOT

                                                                                                     Yrd.Doç.Dr.Ayşen FURTUN*

          I.İNSAN ÜZERİNE

          II.HUKUKİ MUHAKEME (DÜŞÜNCE) SÜRECİ

          III.HUKUKİ MUHAKEME (DÜŞÜNCE) SÜRECİNİN YORUM YÖNTEMLERİNDE

              ŞEKİLLENMESİ

          IV.İNSAN KARŞISINDA KURUMSAL VARLIK TOPLULUK

          I.İNSAN ÜZERİNE

          Insanın kendini anlama ve bu yoldan diğer insanları , genel olarak “insan” varlığını anlama süreci , çoğu zaman zannedildiği gibi , aynı sürecin iki özdeş veçhesi değildir. İnsanın kendi varlığını , “içinde” bulunduğu çevre aracılığıyla değerlendirmesi genel kabul gören süreçtir ; ancak bu süreç tam da bu özelliğinden dolayı eksik ve “bağımlı” bir süreç olarak kalmaktadır. İnsan çevresini değerlendirirken , kendisi de bizzat o çevrenin içerisinde bulunduğu ve o çevrede yaşadığı için , bu değerlendirme ister istemez objektif olamamakta ; belli bir “içsel” bakış açısının izlerini zorunlu olarak taşımaktadır. Sosyal bilimlerin genel zaafı da bu noktada ortaya çıkmaktadır.Sorun şu noktada belirir : kişinin tanıdığı olguya ilişkin olarak sahip olduğu bu olgusal yakınlık nasıl silinebilir , başka bir deyişle bakış açımız ilk günkü aşamaya nasıl getirilebilir? Her şeyden önemlisi bu , insan doğası için mümkün müdür ? Belki zaman ve yer koşullarında değişiklikler yaratarak , kısmen dahi olsa bu objektif , belki daha belirleyici olmak üzere  “ yabancı” bakış değişik kişilerin kısmi çabalarını bütünleştirerek sağlanabilir. Örneğin sosyal bir araştırmanın her bir yönü , o belirli yöne sosyal olarak yabancı kişilerce incelenerek zamansal ve yersel olgu bağımsızlığı sağlanabilir. Doğal olarak, yersel olgu bağımsızlığı, zamansal olgu bağımsızlığına nazaran sağlanması daha kolay bir süreç özelliği olmaktadır. Aynı zamanda, zaman bağımsızlığı, kişi o zaman zarfında, başka bir yabancı yersel olgu incelemesiyle meşgul edilerek, hem yatay hem de dikey bir boyut kazanmaktadır. Gene de tüm bu çabalara karşın, genel olarak varlığın ve somutta tüm varlık biçimlerinin sonsuz bir geçicilik ve değişim sürecinde bulundukları ve bu somut biçimlerin de birbirleriyle, genel varlığı oluşturmak üzere, ayrılamaz bir bağımlılık içinde olduğu unutulmamalıdır. Aksi bir bölünebilirlik durumu, bu zorlanmış biçimiyle insanın ve insan varlığının, bu varlığı tanımak adına da olsa, tek belirleyici özelliği olan zihinsel algı mekanizmasının bütünlüğünü ve bu mekanizmanın işleyiş sürecine dağıtacaktır. Dolayısıyla, ulaşılmak istenen nokta, bu ister istemez bağımlı bakış açısında, söz konusu bağımlılığın mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılmasıdır. Bu noktada en güvenilir araç, kişinin kendi varlığını tanıma sürecinde doğuştan sahip olduğu zihinsel özerkliğin önemini fark ederek, söz konusu özerkliğin, kişinin kendi varlığını diğer varlık alanlarına karşı koruyabilmesi ve zihinsel süreci bu şekilde özerk olarak işletebilmesi için başlangıçta belirtilen ikili lehçe ayrımının gözetilmesi olmaktadır. Zira özellikle düşünürlerin yaşam ve düşünce biçimlerinde tarihi örnekleri somut olarak da görülen bu ayrım, birey kişinin içinde yaşadığı toplumsal yapı ne olursa olsun, bu yapı kendisine ne kadar karşıt ve yabancı olursa olsun, bu yapı doğrultusunda kendisini dönüştürmesini, tanımlamasını ve tanımasını zorunlu olarak beraberinde getirmemektedir. Hatta bu süreç, söz konusu yapıyı, bağımsız kalan bu yönü ile kendisi dönüştürmekte, tanımlamakta ve tanımaktadır. Gene de tekrarlanması gereken husus, bu durumda bile varlığın hem bu karşıt olduğu yapıyla ve belki hem de kendi karşıtlığına ortak olan yapılarla ayrılamaz bir bağımlılık içinde bulunacağıdır. Varlığın tanınmasında sağlanabilen son nokta burada düğümlenmektedir.

       II.HUKUKİ MUHAKEME (DÜŞÜNCE) SÜRECİ

Düşüncenin , ve özelde hukuki düşüncenin her zaman için bir başlangıç noktası olmak gerekir : bu nokta , varlığın yapısal bütünlüğü içerisinde ,bu bütünlüğü oluşturan bağımlılık ilişkilerinin , algılama sürecinde bu sürecin , süjesi tarafından değerlendirilmesi aşamasında , bütünselliğe ulaşmayı engelleyen bir tıkanmadır. Buna göre, insanın kendi varlığını algılayabilmesi ,kendi varlığının da içerisinde yer aldığı genel varlık bütününü , bu bütünsellik ilişkileri içinde değerlendirebilmesi ile mümkün olabilmektedir. İnsanın , içerisinde bulunduğu toplumsal çevreyle alış-verişi de , bu varlık bütünselliğinin özel bir biçimini ifade eder. Bütünselliğe ulaşmaya çalışan zihinsel sürecin tıkandığı noktalarda , süje adeta yanlış varlık parçalarını birleştirmeğe çalışmakta , ve en önemlisi bu şekilde hatalı davranmış olduğunun bilincine ancak doğru parçaları birleştirebildikten , başka bir deyişle ,diyalektik süreçte oluşan bir uyumsuzluk (anti-tez) durumundan sonra varabilmektedir.Düşüncenin varlık kazanabilmesi için,daha önceki bir yanılma evresi zorunludur.Ancak bu yanılma evresi ,kendi işlevini tamamlayabileceği bir geçicilik taşımalı, ve karşıt kavramıyla doğru parçaları çağrıştırarak , düşünsel yapısıyla zihinsel süreci açabilmelidir.Bu deneme-yanılma sürecinde ancak ,bütünselliği sağlayabilen olasılığa ulaşılabilmektedir.Gene de amacımız ,yalnızca doğru parçaların kendi aralarındaki bütünsellik olmayıp , söz  konusu bütünselliğin açmış olduğu zihinselde kanalda “ilerleyerek” başka bir engelle karşılaşana dek , ulaşılabilecek olan genel varlık bütünselliğidir.Bu düşünce şemasını , “hukuki” düşünceye uygularsak ,genel varlık bütününü karşılayan “toplumsal yaşam ilişkileri”yle karşılaşırız.Bu ilişkilerin genel amacı insan varlığının korunması ve geliştirilmesidir,ancak bu amaç bir toplum yapısı içerisinde ,başka bir deyişle , insan varlığının “bütünlüğü” içinde gerçekleşebilmektedir.Aynı zamanda bu bütünlük ilişkilerinin de ,doğru biçimde zihnimizde kurulması gerekmektedir.Gene bu süreçte yanılma evrelerinde , toplumsal ilişkilerin yaşamsal bütünlüğünü bozan hukuki ihlal vakıalarıyla karşılaşılacaktır.Ancak,burada önemli olan ,belirtildiği üzere ,hukuki ihlalin karşıt kavramıyla hukuka ulaşabilmek ,hukukun gelişiminde yapılmaması gerekenlerden yola çıkarak ,zincirleme bir akış içerisinde,

 bu zincirde adım adım , her aşamada yapılması gerekenlere ulaşabilmek ve böylelikle toplumsal yaşam içerisinde insan varlığını geliştirmektir.

         IV. HUKUKİ MUHAKEME (DÜŞÜNCE) SÜRECİNİN HUKUKİ YORUM YÖNTEMLERİNDE ŞEKİLLENMESİ

               Hukuki muhakeme (düşünce) sürecinde, genel düşünce süreci için de belirtilmiş olduğu üzere, bir engelle karşılaşılması durumunda, bu engeli aşabilmek ve doğru parçaları birleştirebilmek üzere, diyalektik bir yöntem esas alınmakta idi. Buna göre, söz konusu engelin hukuki düşüncedeki karşılığı, hukuksal “ihlal” vakasıdır ve toplumsal yaşam ilişkilerindeki bütünlüğün bozulmasını ifade eder. Burada hukuk kavramına ilişkin olarak, hukuk yapısının ayırıcı özelliğinin, daha önceden belirlenen karşılıklı bir ortaklık modeli gereğince, söz konusu karşılığı güvence altına alan bir yapı olduğunu hatırlarsak, hukuk, burada düşünsel engeli, başka bir deyişle hukuksal ihlali, soyut olarak kendi bütünselliği içerisinde ele almıştır ancak söz konusu somut ihlalin, psiko-fizik alanda gerçekleşmesi ile yaptırım süreci işleyecek ve varlığın bütünselliği korunacaktır. Böylelikle hem hukuk hem de varlık alanında, “insanın”  bu alanlara ilişkin olarak, “deneme-yanılma” yoluyla da olsa, “önsel” bir düşünce biçiminin açılımı ile doğruyu bulabileceğini ve bu yoldan varlığı tanıyarak, bilgi edinebileceğini kabul etmiş olmaktayız. Gene bu şekilde, şüpheci(septik) bir düşünce biçimi ve bunun uzantısında, “realist” görüş açısı da, bakış açımızın dışında kalmış olmaktadır: zira söz konusu engelin aşılması ile, daha önceden varlığını “kabul”  ettiğimiz bir varlığın, tekrar bütünsel yapısına kavuşması öngörülmektedir. Bunun için de tek kanıtımız insan varlığının ve zihninin söz konusu işleyiş, başka bir deyişle “bütünselliği sağlama sürecini işletebilme yeteneğine” sahip olmasıdır. Bu başlangıç noktasından hareket ettikten sonra, doğal olarak, her bir aşamada, deneme-yanılma yoluyla da olsa, edinilen “tecrübe” söz konusu sürecin daha kolay işlemesini sağlayacaktır. Buna göre yorum yöntemlerini değerlendirdiğimizde, düşünsel engelimiz, başka bir deyişle hukuksal ihlal, hukuk “kavram”ının  bir açılımı niteliğinde ise , gene aynı anlamda olmak üzere ,bu ihlal, maddi içeriğinden soyutlanarak, henüz  psiko-fizik gerçeklik  kazanmadan önce ele alınıyorsa, şekli bir yapının işletilmesini ifade edecek ,aksi takdirde maddi  varlığı ile beliren bir gerçekliği vurgulayacaktır ; deontik  mantık da gene, çağrışım mekanizmasında , varlığın bir unsuru olarak dili ve daha geniş olarak iletişimi esas almakta ve bu yoldan düşünsel süreci işletmektedir.

        IV. İNSAN KARŞISINDA KURUMSAL VARLIK TOPLULUK

      Her  tür şiddete ve geniş anlamıyla ,örneğin ekonomik paylaşımdaki boyutuyla gerçekleşen aşırı bir haksızlığa muhatap olan insan , hem elindekileri hem de ,özellikle olayın şiddet boyutuyla birlikte ele alındığında ,ikincil bir aşamada bu elinde bulundurma veyahut sahip olma anlamında gerçekleşen süreçte, ilkin “üretim işlevi” ni ve buna yol açan “üretme saiki”ni kaybetmektedir...Sorunsal önermemiz şu şekilde ortaya çıkar: O halde insan,bu üretim saikini ve dolayısıyla insan varlığını ve aynı anlamda olmak üzere yaşamını sürdürmek üzere “kurumsal” bir varlık olarak topluluğu oluşturduğuna göre , bu oluşumdan sonra artık  “topluluk” karşısında ne tür bir konuma sahip olmaktadır ? Ayrıca bu oluşumun temeli nedir ? Sözleşme esası bu oluşumu açıklamak için yeterli midir ?

Küçük bir toplulukta bile çok taraflı sözleşme başka bir deyişle “ortaklık” esası ,sözleşme konusunun mahiyetiyle sınırlıdır ; tarafların eşitliğini ve eşit katılımını öngörür. Bu eşitlik sayesinde sözleşmenin toplumsal yaşamda geçerliliği söz konusu olur. Bu “geçerlilik” de toplumsal yaşamın insan varlığını sürdürme amacına hizmet eden kurumsallık  niteliğidir.Ancak teorik olarak bu şekilde getirilen açıklama, kurumsallık yapısı içerisinde eşitlik  esasını, ancak  gene kendisiyle sınırlı ,değişkenlik niteliği olmayan mutlak küçük gruplar içinde gerçekleştirebilmektedir.Oysa dinamik ve çeşitli gruplardan oluşan büyük bir topluluksal yapıda , tarafların eşit katılımı söz konusu değildir.Taraflar, kendileri için ,bu topluluksal yapıya uygun olarak daha farklı mahiyetteki bir sözleşme ile öngörülmüş olan işlevlerini yerine getirmekte ,kendi özgün katılımlarıyla ,oluşması söz konusu sözleşme ile öngörülmüş olan topluluk yaşamı içinde var olmaktadırlar. Burada edimlerin karşılıklılığı söz konusu olmamakta, ortaklaşa bir edim gerçekleştirilerek , bu edim sonucu bir karşılık  oluşmakta ve bu karşılığın paylaşımı da eşitlik esasına göre değil , söz konusu karşılığın sürdürülebilir varlığını sağlama amacına yönelik  olarak gerçekleşmektedir.Bu amaç içerisinde de bir öngörülebilirlik  unsuruyla karşılaşılmakta , dinamik bir yapının gereği olarak , söz konusu öngörülebilirlik  olgusal bir denklik  kazanmadıkça , eşitlik  esası  kurumsal bir yapıda taraflara  ortaklaşa  edimin paylaşımında , eşit olmayan sonuçlar yüklemektedir. Ancak  buradaki  eşitsizlik , karşılığın sürdürülmesi anlamında toplumsal yaşamı ve bu yaşam içerisinde üretimde bulunan insan varlığını ortadan kaldıracak derecede aşırı bir eşitsizlik değildir. Taraflar da bu nedenle sözleşmenin geçerliliğini kabul etmektedirler.Gene rasyonel öngörülebilirlik unsuru bağlamında , çağdaş toplum yapılarının karmaşık doğasını ve bilinmeyene ilişkin az çok bir öngörülebilirliği kabul etmek zorunludur. Bu öngörülebilirlik , bazen olgusal bir denkliği sağlayamasa da, toplum öncesi durumun aşırı eşitsizliğine yeğ tutulur. O halde ekonomik veyahut özelde   edimsel paylaşımın bu öngörülebilirlik içinde ele alınması zorunlu olmaktadır.

               Öngörülebilirliğin kurumsal ifadesi ise sözleşmedir. Ancak bu sözleşmenin, esasını oluşturduğu karmaşık toplum yapısının gereği olarak, taraflarca feshedilebilmesi mümkün değildir. Karmaşıklık unsuru böyle bir belirsizlik olasılığını, kendi geçmişe kapalı ancak geleceğe açık dinamizm içerisinde eritmiştir; başka bir deyişle olası eşitsizlik hiçbir zaman aşırı bir nitelik taşımayacaktır. Zira sözleşme esası asgari bir uzlaşmadır. Bu niteliği ile sözleşme, borç doğuran diğer bir kaynak olarak, zorlama ve şiddet unsurunun esas olduğu haksız fiilden ayrılır. Toplum yapısı olası eşitsizlik gibi, kendi bünyesinde gerçekleşen şiddete karşı da, bir sınırlandırma getirmekte, aşırılık niteliğini törpülemektedir; bu biçimiyle kaba şiddet haksız fiile dönüşür. Ancak gene eşitsizliğin söz konusu olabilmesi gibi, haksız fiiller de söz konusu olabilecektir. Zira elimizdeki toplum yapısı, kendisi ile sınırlı mutlak bir yapı olmayıp çağdaşlığının gereği, dinamik ve karmaşık bir yapıdır; bu anlamda öngörülebilirliğinin olgusal denkliğini gerçekleştirme çabası içindedir. Başka bir ifade ile sözleşme gereklerinin yerine getirilmesi (tarafların kendi özgün edimlerini gerçekleştirmeleri), hem sözleşmenin geçerliliğini hem de varlığını kanıtlayacak, (ki buna göre ortak edim gerçekleşecek) ikincil bir aşamada sözleşmenin yerine getirilmesi sürecine geçilecektir; (ortak edimin karşılığı paylaşılacaktır) bu ifa sürecinde de, sözleşme öngörülmüş olduğu amacı gerçekleştirir. Buradaki amacımız, küçük topluluk yapısındaki amaçtan farklı olarak, olgusal denkliği öngörme durumunda bulunan bir amaçtır; öngörülebilirlik de kesinliğin karşıtı olarak sürekli bir olasılık durumunu ifade eder; dolayısıyla burada sözleşmenin geçerlilik ve ifa aşamaları bir süreklilik durumu içerisindedir. Bu süreklilik karmaşık toplumsal yapının dinamizmine öngörülebilirlik bağlamında denk düşmeye çalışan bir süreklilik olacaktır.



* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi