BORÇ İÇİN HAPİS YASAĞI VE

ANAYASA md. 38 DEKİ DEĞİŞİKLİK

Dr. Recep Gülşen*

            Avrupa Birliği’ne aday olma sürecine giren Türkiye temel hak ve özgürlüklerle ilgili olarak gerekli anayasal değişiklikleri kısmen de olsa 4709 sayılı kanunla 3.10.2001 tarihinde [1] gerçekleştirmiştir. Anayasa’nın Değiştirilmesine İlişkin bu kanunun 15/son maddesiyle, Anayasanın 38. maddesine “hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz” hükmü eklenmiştir. Madde gerekçesinde, 4 nolu protokol gereği bu hükmün eklendiği ve sözleşmeden doğan yükümlülük içinde borçların da bulunduğu belirtilmiştir [2] .

            Gerçekten bu düzenlemenin kaynağını teşkil eden belge, 16.09.1963 tarihinde Strasbourg’da imzalanan ve 02.05.1968’de yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi’nde ve Bir Nolu Protokolde Yer Almayan Bazı Hak ve Hürriyetleri Teminat Altına Alan Dört Nolu Protokol”dür. Bu Protokolün 1. maddesine göre, “hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğünü yerine getiremediği gerekçesiyle hürriyetinden mahrum edilemez” [3] . 4 nolu Protokol, Türkiye tarafından 19.10.1992’ de imzalanmış, 23.02.1994 tarih ve 3975 sayılı kanunla onaylanması uygun bulunarak [4] yürürlüğe konulmuş [5] ve böylece iç hukukumuza dahil edilmiştir. Ancak Anayasa Koyucu, Avrupa Birliği normlarına uyum sağlamak amacıyla bu protokolün yukarıda sözü edilen 1. maddesini anayasal bir güvenceye kavuşturmuştur. Bu nedenle kanımızca anayasal değişiklikteki “özgürlükten alıkonulamaz” ibaresi, protokoldeki “hürriyetinden mahrum edilemez” olarak anlaşılmalıdır. Zira, hürriyetten mahrumiyet, alıkoymadan daha geniş bir anlam içermektedir.

            Anayasa değişikliğinde sözü edilen yükümlülük her şeyden önce bir sözleşmeden yani özel hukuk ilişkisinden doğan yükümlülüktür [6] . Borçlar Kanunu’nun 1. maddesine göre, sözleşme, iki tarafın rızalarını uygun bir surette beyan ettikleri hukuki işlemdir [7] . Yine Borçlar Kanunu’nun 96 vd. maddeleri uyarınca borçlu, alacaklının borcunu gereği gibi ifa etmemesinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür [8] .

            Borç için hapis, yani sadece borcunu ödemediği için bir kimsenin hürriyetinin kısıtlanması, modern hukuk anlayışına uygun düşmemektedir [9] . Buna karşılık kamu hukukundan kaynaklanan yükümlülükler ( vergi yükümlülüğü gibi [10] ) ile kanundan yahut bir mahkeme kararından doğan yükümlülükler (nafaka gibi [11] ) bu hükmün kapsamı dışındadır [12] . Ayrıca söz konusu hükümdeki “sözleşmeden doğan yükümlülük” kavramı borcu da kapsayacak şekilde geniş bir anlama sahiptir.

            Diğer yandan Anayasanın 38. maddesine eklenen “yükümlülüğün yerine getirilememesi” ifadesinden anlaşılması gereken, bu hükmün ancak yükümlülüğün iyi niyetle yerine getirilememiş olması hallerine münhasır olduğu ve yükümlülüğün kasten yerine getirilmemesi halinde hürriyeti bağlayıcı cezaların uygulanmasının olanaklı olabileceğidir [13] . Gerçekten ceza hukuku, sözleşmeden doğan borçların kusurlu şekilde yerine getirilmemesine özel hukuku ilgilendirdiği için kural olarak karışmamakta, ancak bunu istisnaen ve belirli şartlar çerçevesinde suç olarak kabul etmektedir [14] . Örneğin dolandırıcılık [15] (TCK md. 503, 504, 505) hileli veya taksirli iflas [16] (TCK md. 506, 507) ve emniyeti suiistimal [17] (TCK md. 508) ve ticarete hile karıştırma [18] (TCK md. 363) gibi [19] . Önemle vurgulamak gerekir ki, ceza hukukunda suç olarak kabul edilen bu gibi fiiller bakımından kural olarak kast aranmaktadır [20] . Aslında bu suçlar bakımından kredi emniyetinin sarsılması dolayısıyla kamu ekonomisine zarar verildiğinden toplumsal menfaat söz konusu olmaktadır [21] .

            Daha önce hile ve sania unsurunun mevcudiyeti dolayısıyla dolandırıcılık suçu kabul edilerek cezalandırılabilen [22] , 1985 tarihli Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunun 16. maddesinde yer alan karşılıksız çek keşide etme suçu bakımından da sadece sözleşmeden doğan yükümlülüğün yerine getirilmediği yönündeki düşünce kabul edilemez. Zira borçlu alacaklıya çeki keşide ettiğinde parasının bankada olduğunu, oradan alabileceğini ifade etmektedir. Nitekim Türk Ticaret Kanunu’nun 695 ve 707. maddeleri bu hususu doğrulamaktadır [23] . Çek bir borç senedi olmayıp, bir ödeme aracı olduğundan [24] , karşılıksız çek suçu da bu anayasal hüküm çerçevesinde değerlendirilemez [25] . Bu nedenledir ki, kambiyo senetlerinden poliçe ve bononun gününde ödenmemesi suç sayılmazken, bankadaki mevcut parayı temsil eden çekin gününde ödenmemesi suç olarak kabul edilmiştir [26] . Ceza hukukunun ultima ratio (son araç) olmasının bir gereği olarak ceza yaptırımına başvurma ancak toplum düzeninin korunması bakımından, medeni hukuk, idare hukuku, sosyal güvenlik hukuku gibi diğer araçlar yetersiz kaldığı hallerde söz konusu olabilir [27] . Karşılıksız çeki, bir uyum yasası bağlamında suç olmaktan çıkarmak,bunu kamu alacakları yasasına göre tahsili öngören bir para cezasına bağlamak,bu anayasal değişikliği yanlış anlamak olduğu gibi, ülkenin çek cehennemine dönmesine ve devlet otoritesini hiçe sayan çek mafyasının belirmesine yol açacaktır [28] . Gerçi, Türk uygulamasının çeki bir ödeme aracı olarak görmekten daha çok bir ödeme vaadi gibi kabul etmeye başladığı [29] ve ekonominin sadece ceza hukukunun çabasıyla sağlıklı yürüyemeyeceği [30] şeklindeki tespitler doğrudur. Yine, 15 Aralık 1990 tarihli  İtalyan   Çek Kanununun 2. maddesinde 1999 yılında cezalandırmaktan çıkarma anlayışı  (depenalizzazione) çerçevesinde yapılan değişiklikte olduğu gibi, karşılıksız çek keşide etme suçu için idari para cezası yaptırımı öngörülebilir [31] . Ancak karşılıksız çek keşide etme suçunda korunan yarar, ekonomik yaşamın ayrılmaz bir parçası olan çeklere karşı güven duygusudur. Bu nedenle ekonomik suç kategorisine giren [32] bu suça ekonomik yaptırım uygulamak esasta bir para borcunu ödemeye tekrar bir parasal yaptırım uygulamak anlamını taşıyacağından, yararlı olmayabilecektir. Bu itibarla, bu suça ilişkin olarak hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte, kişiyi kamuya teşhir, belirli ticari faaliyetlerden kısıtlama, belirli bir süre yurt dışına çıkma yasağı gibi önlemlere başvurulabilmelidir [33] . Cezai korumadan yoksun bırakılan çekin, esasen bonoya dönüşeceği açıktır. Ceza hukuku, toplumsal ihtiyacın gerektirdiği hallerde devreye girmelidir. Son zamanlarda ülkemizdeki ekonomik kriz ve hukuk kurallarına uymama, borç ödememe, güven duymama gibi yozlaşmış ekonomik ahlak kültürü de eklendiğinde karşılıksız çek keşide etmenin suç olmaktan çıkarılması sosyo ekonomik sakıncaları beraberinde getirecektir. Kaldı ki, Çek Kanunu’nda 1993 yılında yapılan değişiklik ile karşılıksız çek keşide etme suçlarında çekin karşılıksız kalan kısmının %10 tazminatı ve gecikme faizi ile birlikte bankaya yatırılması halinde cezanın dahi ortadan kaldırılmasının benimsenmesi yeterli olanak sunmaktadır.

            Sonuç olarak, ceza mevzuatımızda kişinin sözleşmeyi yerine getirememesi veya borcunu ödeyememesinden dolayı hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırılmasına ilişkin herhangi bir düzenleme mevcut değildir. Yukarıda da çeşitli örneklerde de görüldüğü gibi, kişinin bir borç dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı ceza yaptırımına tabi tutulduğu haller, direkt olarak borçtan veya sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanmamakta, buna ek olarak birtakım unsurların mevcudiyetini gerekli kılmaktadır. Bu itibarla özellikle karşılıksız çek keşide etme suçu da benzer suçlar gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine eklenen 4 nolu protokolün 1. maddesine ve bu protokole dayanılarak Anayasanın 38. maddesinde yapılan değişikliğe aykırı düşmemektedir. Zira bu suçta direkt olarak sözleşmeye aykırılık değil, buna eklenen “karşılığı olmadığını bildiği halde karşı tarafın güvenini kötüye kullanmak suretiyle çek keşide etme” unsuru cezalandırılmaktadır.

Önemle belirtelim ki, karşılıksız çek keşide etme suçu bakımından doktrinde failin çek keşide etme bilinç ve iradesiyle davranması halinde suçun oluşacağı, bu nedenle banka kredisinin hesaba işlenmemesi ya da yanlış işlenmesi, bankanın krediyi haber vermeden kesmesi gibi durumlarda suç kastının oluşmayacağı [34] haklı olarak savunulmaktadır. Ancak  uygulamada bu suçun kusurluluk unsuruna ilişkin ifadenin kanun koyucu tarafından muğlak olarak kullanılması dolayısıyla bazen taksir derecesinde kusur aranmadan sorumluluk yoluna gidilmektedir [35] . Bu durumda yukarıda ifade ettiğimiz gibi Anayasanın 38. maddesine eklenen hüküm gereğince, karşılıksız çek keşide etme suçu bakımından hürriyeti bağlayıcı ceza uygulanabilmesi için failin "kasten" karşılıksız çek keşide etmesi gerekir. Böylece uygulamadaki gibi karşılıksız çek keşidesinin kasten olmadığı hallerde bu fiile hürriyeti bağlayıcı ceza uygulanması Anayasanın bu hükmüne açıkça aykırılık teşkil edecektir. Bu itibarla, bu suça ilişkin düzenlemede fiilin kasten işlenmesi gerektiği hususuna yer verilmelidir.



* Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı.

[1] Metni için bkz. RG. 17 Ekim 2001, S. 24556 mükerrer.

[2] Gerekçe için bkz. İnternette www.tbmm.gov.tr

[3] Metni için bkz. Aslan Gündüz: Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar ile İlgili Temel Metinler, İstanbul 1987, s. 259; A. Feyyaz Gölcüklü/A. Şeref Gözübüyük: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Genişletilmiş 2. B., Ankara 1996, s. 410; Ekleyelim ki, 16 Kasım 1966 tarihinde imzaya açılan ve 1976 tarihinde yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 16. 08. 2000 tarihinde imzalanmakla beraber henüz onaylanmayan Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 11. maddesi de bu yönde bir düzenlemeye yer vermektedir. Bu sözleşme metni için bkz. Gündüz, s. 212 vd.

[4] Bkz. RG. 26 Şubat 1994, S. 21861.

[5] Bkz. RG. 14 Temmuz 1994, S. 21990

[6] Gölcüklü/Gözübüyük, s. 232.

[7] Bu konuda bkz. Safa Reisoğlu: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1995, s. 51 vd.

[8] Bu konuda bkz. Reisoğlu, s. 272 vd.

[9] Talih Uyar: İcra ve İflas Hukukunda Suç Sayılan Fiiller (İcra-İflas Suçları), Manisa 1987, s. 33; Somay Tümerkan: “Ceza Hukuku Uygulamasının Büyük Sorunu: Karşılıksız Çek”, Prof. Dr. Sahir Erman’a Armağan, İstanbul 1999, s. 773, 774; Hammurabi Kanununda, İsrail Kanununda, Eski Yunanistan’da ve Roma’da olduğu gibi eski hukuk sistemlerinde, borçlunun alacaklı tarafından borcunu ödeyinceye kadar hapsedilmesi söz konusu olmaktaydı. Ülkemizde de İcra ve İflas Hukukuna ilişkin ilk düzenlemelerde buna benzer hükümler yer almaktaydı. Bu konuda bkz. Uyar, s. 1, 2.

[10] Vergi Usul Kanununda (md. 359) düzenlenen vergi kaçakçılığı suçu karşılığında hürriyeti bağlayıcı ceza verilebilmektedir. Bu konuda bkz. Mualla Öncel/Ahmet Kumrulu/Nami Çağan: Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Yenilenmiş 9. B., Ankara 2001, s. 213 vd.

[11] İcra İflas Kanunu 344. maddesinde mahkeme ilamıyla ödemeye mahkum olduğu nafaka borcunu ödememe suçuna karşılık olarak 10 günden 3 aya kadar hafif hapis cezası öngörülmüştür. Bu konuda bkz. Uyar, s. 417 vd.; Buna karşılık, sözleşmeyle taahhüt edilen nafaka borcunu ödememek bu suçu oluşturmamaktadır, Uyar, s. 418. Ekleyelim ki, eşin iaşe yükümlülüğünü ihlal eylemleri çeşitli ülke ceza kanunlarında da hürriyeti bağlayıcı cezalara tabi tutulmaktadır, bkz. Yener Ünver: “Özellikle Cinsel Suçlar Alanında Olmak Üzere Kadınlarla İlgili Ceza Hukuku Normlarındaki Değişim ve Türkiye’deki Durum”, Adalet Yüksek Okulu 20. Yıl Armağanı, İstanbul 2001, s. 303.

[12] Nitekim  İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun 17.11. 1959 tarihli görüşü de bu doğrultudadır, bkz. Gölcüklü/Gözübüyük, s. 232.

[13] Bu doğrultuda, bkz., Gölcüklü/Gözübüyük, s. 232.

[14] Nevzat Toroslu: Cürümlerin Tasnifi Bakımından Suçun Hukuki Konusu, Ankara 1970,  s. 329.

[15] Uygulamada da önceden oluşmuş bir zarar veya doğmuş bir borç için sanığın hileli davranışlarda bulunması veya önceden doğan borç nedeniyle suça konu senedin verilmesi dolandırıcılık olarak nitelendirilmemektedir, bkz. CGK, 3.3.1998, 1998/6-8, Osman Yaşar: İçtihatlı Türk Ceza Kanunu, Ankara 2001, s. 1269-1270; 6. CD., 15.6.1998, 6740/6326, Yaşar, s. 1279.

[16] Gölcüklü/Gözübüyük, s. 232; Toroslu, s. 329.

[17] Emniyeti suiistimal suçunda kanun koyucu sözleşmeye aykırı hareketleri değil, sözleşmenin ihlalini aşarak mülkiyete tecavüz teşkil eden emniyet kırıcı fiilleri cezalandırmaktadır, Kenan Bulutoğlu: Emniyeti Suiistimal Cürümleri, İstanbul 1955, s. 92, 93.

[18] Bu suç bakımından hukuksal yarar kamu güveni ile birlikte ticari güvendir. Nitekim Yargıtay bir kararında bu hususa değinmekte ve 500 kg. odun yerine 410 kg. odun satan bir kişinin fiilini “ticarete hile karıştırma suçu” olarak değerlendirmektedir, bkz. CGK, 4.5.1992, 4-76/130, Yaşar, s. 819, 820. Keza alacaklısını zarara sokmak kastıyla malvarlığını eksiltmek suretiyle borcunu ödememek için hileli yollara başvurmak da suç teşkil etmektedir (İcra İflas Kanunu md. 331).

[19] Gerçekten Yargıtay “taraflar arasında miktarı ve geri ödenip ödenmediği belli olmayan parasal bir anlaşmazlık durumunda emniyeti suiistimal suçundan bahsedilemeyeceğini” belirtmektedir, bkz. CGK, 31.10.1994, 256/258, Yaşar, s. 1303.

[20] Buna karşılık TCK 130. maddede düzenlenmiş bulunan “savaş zamanında Devletin silahlı kuvvetlerinin veya halkın ihtiyaçlarına ilişkin taahhütlerini kısmen veya tamamen kasten yahut taksirle yerine getirmemek  veya buna sebebiyet vermek” fiilleri hürriyeti bağlayıcı cezalarla cezalandırılabilmektedir, bkz. Toroslu, s. 329. TCK 361. maddesi de bu doğrultuda bir düzenleme içermektedir. Kanımızca, bu yükümlülükler kamusal yükümlülükler olarak kabul edilmelidir. Ancak bu madde kapsamındaki yükümlülüklerin özel hukuk yükümlülükleri olarak kabulü ve bu maddelerdeki suçların taksirli şekilleri hakkında hürriyeti bağlayıcı cezaların öngörülmesi, Anayasanın 38. maddesindeki yeni düzenlemeye aykırılık oluşturabilecektir.

[21] Toroslu, s. 329, dn. 93.

[22] Bu konuda bkz. Süheyl Donay: Son Değişikliklerle Çek, Kırklareli 1990, s.  99 vd. ; Sami Selçuk, Dolandırıcılık Cürmünün Kimi Suçlardan Ayrımı ve Çeklerle İlgili Suçlar, Ankara 1986, s. 115, 116; Uyar, s. 707 vd.

[23] Çek Kanunu’nun 4. maddesi de çekin ibraz anında bankanın ödeme mecburiyetinin bulunduğunu açıklamaktadır.

[24] Donay, s. 1; Selçuk, s. 115.

[25] Erdener Yurtcan: “Çek Konusunda Yanlışlık…”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2001, s. 2.

[26] Uyar, s. 706; Selçuk, s. 119.

[27] Kayıhan İçel/Süheyl Donay: Karşılaştırmalı ve Uygulamalı Ceza Hukuku, 1. Kitap, Yenileştirilmiş 3. B., İstanbul 1999, s. 17.

[28] Yurtcan, s. 2.

[29] Tümerkan, s. 771.

[30] Tümerkan, s. 774

[31] Bruno Sechi: Depenalizzazione: Tecnica Dello Sfoltimento Giudiziario Per Una Maggiore Effettivita’ Della Sanzione, KHukA (Kamu Hukuku Arşivi), 2001 (1), s. 28.

[32] Donay, s. 111. Selçuk’a (s. 122) göre ise, bu suç ile hem kamu güveni, hem de mal varlığına ilişkin menfaat ihlal edilmektedir.

[33] Donay, s. 162.

[34] Selçuk, s. 126.

[35] Yener Ünver: "Ceza Hukukunda Objektif Sorumluluk", Ceza Hukuku Günleri, İstanbul 1998, s. 178.